28 Şubat 2007 Çarşamba

İnsanlığımı Yitirirken - Osamu Dazai

Bazı kitaplar vardır, arka kapağa öyle şeyler yazarlar ki daha kitabı okumaya başlarken bile yargılamaya ve itiraza hazır durursunuz, "İnsanlığımı Yitirirken" in arkasındaki ilk cümlede Osamu Dazai'nin intihar ederek yaşamına son verdiği yazıyor. Ve ben büyük bir önyargıyla okumaya başlıyorum bu kitabı. İntihar, bence bir yazarın niteliğini ortaya koymaz ve niye bahsedilir bundan ilk satırda. İntihar etme eyleminin aynen bu yazar kadar kendisine uzak olan birinin yazdığını düşünüyorum arka kapak yazısını.

"İnsanlığımı Yitirirken", Yozo'nun çocukluğundan başlayarak, sonunda çok açık belirtilmese de, genç yaşta ölümüne kadar süren yaşam öyküsünü anlatıyor. Internetten araştırdığım kadarı ile Yozo'nun hikayesi Dazai'nin yaşamış olduğu olaylarla paralel, dolayısıyla Dazai'nin yaşamından kesitleri okuduğumuz söyleniyor. Hikaye ilerledikçe ve Yozo'ya kanım kaynadıkça başta edindiğim tüm önyargılarım dağıldı ve üzüldüm. Dazai kendinden nefret edercesine anlatsa da hikayesini, hatta okuyucu olarak ben de nefret etsem kendisinden arada bir, Dazai'nin saflığına ve dürüstlüğüne saygı duyup, hem yaşadıkları için hem de hayata ve kendine karşı elinde olmadığını hissettiğim kaderci yaklaşımı için üzülmek kaçınılmaz oluyor.

Dazai sonlara doğru soruyor:

"Acaba, güven dolu saf bir yürek suç mudur?"
"Direnç göstermemek suç mudur?"

Bu sorulara hem kendimce hem de Yozo (Dazai) açısından cevaplar vermeye çalışırken Dazai cevapları bize bırakıp, son olarak özetliyor:

"Şu an ben ne mutluyum ne de mutsuz.
Sadece herşey geçip gidiyor.
Benim şimdiye kadar pandomim sayesinde yaşamayı sürdürdüğüm bu "İnsan" dünyasında, gerçek olduğunu düşündüğüm tek şey bu.
Sadece herşey geçip gidiyor."

Dil çok yalın, tabii ana dilinden okuyamıyoruz maalesef. Tercümede bazı sorunlar olsa da Japonca'nın ne kadar zor bir dil olduğunu bildiğimden saygı duydum. Dazai'nin Türkçe'ye çevrilmiş diğer eserlerini de alıp okuyacağım.

KaraKutu Yayınları, Türkçe 1. Baskı 2006 (Orjinal 1948), 120 sayfa

27 Şubat 2007 Salı

Klavye Temizliği

Ben öyle çok temiz, derli toplu biri sayılmam, temiz biri değilim derken öyle pis gezerim değil tabii ki, fakat, standart ve sürekli düzenlilik, derli topluluk yoktur. Öyle aman şurda toz var gidip bir toz bezi kapıp sileyim, aman eve bir elektrik süpürgesi tutayım demem, etrafta dağınık duran eşyalar beni çok rahatsız etmez, ofiste masam her daim dağınıktır. Ama temizlik damarım tutarsa da, ki kırk yılda bir anca olur bu, sanki temizlik hastası panik atak insanlar gibi davranırım. Buna bir örnek çok yakın zamanlarda oldu, klavyemin tuşlarının bağlı olduğu zeminin aslında simit susamı desenli olmadığını ve aslında o susamların benim yaklaşık 1 senedir tüketmiş olduğum simitlerin susamları olduğunu farkedince ben bu klavyeyi yıkarım dedim. Tabii ki de kendi başıma yapmadım yoksa halim hani şu reklamda tabureye çıkıp dizüstü bilgisayarı lavaboda deterjanla yıkayan kız çocuğu var ya, işte aynen öyle olabilirdi. Temizlik ve düzenlilik işini standart ve sürekli olarak başarıyla yürüten bir iş arkadaşımdan destek aldım tabii.

Klavye temizliği için gerekli malzemeler,
- 1 adet temizlik işinden anlayan bir arkadaş,
- 1 adet poşet (ben çöp torbası poşeti kullandım)
- 1 adet deterjan (Mio olması şart değil tabii, bizim elimizde o vardı)
- 1 adet makarna süzgeci
- Bir tutam kağıt peçete
- 1 adet sökülmemiş klavye (ki sonra debelenmeyelim Ö harfi nerde diye)





25 Şubat 2007 Pazar

Haftasonu



Bir süredir Ankara'dan uzaklaşasım vardı, aslında amacım şöyle bir haftasonu bir yerlere kaçmaktı ama bir doktorla evli olunca hayat çok farklı seyrediyor. Biz de Cumartesi sabah erken kalkıp İncek'e gittik kahvaltıya. Kalkınca ben netten bir bakındım nereye gidebiliriz diye, Çardak Cennet Bahçesi diye bir yer buldum. Aldık adresi çıktık yola. İncek'e gitmeyeli en az 5-6 ay olmuştur. Yeni yol yapıldığını görmüş ve çok beğenmiştim, o zamandan bu zamana yerleşim inanılmaz artmış tabii. Yerleşim derken sıra sıra lüks villa ve villalı site dolmuş, ne kadar çok zengin varmış Ankara'da diye düşünmeden edemedim. Trafik de yoğunlaşmış. İncek aslında bir köy(dü), böyle dağ manzaralı, açık havalı, sessiz mi sessiz bir yerdi. Ama yol yapıldıktan sonra inanılmaz büyümüş, şehir olmuş. Şehir yaşamından kaçmak istiyoruz diyen villacıların istilasına uğramış ve eski güzelliğini, sakinliğini kaybetmiş. Bundan, çok değil 1-2 sene sonra, taş yığını olarak yerini alacak. Kahvaltı yaptığımız Çardak'ı gördüğümde ise biraz şaşırdım, çünkü ben gözleme yiyip, ballı kaymaklı kahvaltı yapabileceğimiz daha çok köyevi gibi bir yer beklerken, Çardak kokoş bir restaurant çıktı. Ama hakkını da yememek lazım, ballı kaymaklı kahvaltımızı yaptık, gözlemelerimizi yedik. Kalabalık da yoktu, sessiz ve sakindi, bahçesi çok güzeldi ama soğuk olduğu için biz içerde yedik, kahvaltı amacına ulaştı sonuçta. Ama yine de bir defa daha gitmeyeceğim, ben daha çok bu tip yerlerin samimiyeti açısından salaş olması tarafındayım.

Sonra, Necatibey'deki ikinci el fotoğraf makinaları ve aksesuarları satan dükkanların olduğu pasaja gittik. Amaç sadece pazar araştırması yapmaktı, öyle olmadı tabii. 18 mm geniş açı objektifi oldukça makul bir fiyata bulununca bütün kredi kartı borçları unutulup objektif alındı. Aslında istediğim 12 mm bir geniş açıydı ama ikinci eli yoktu maalesef. Zaten sıfırları o kadar pahalı ki, ikinci elinin bile pahalı olacağından emindim, satıcı da öyle dedi tabii. Bu şimdilik işimi görecek. Bir sonraki hedefim makro objektif. Haydi hayırlısı.

Ailemizin müzik aleti dükkanı Kıvılcım'a da gittik. Müzik aletleri ve aksesuarları fotoğrafdan çok daha pahalı. İnsanın tv seyretmek yerine ilgilendiği, yaratmaya çabaladığı, kendince bir sanatı var ama pahalı, garip. Aslında hem fotoğrafta hem de müzikte bütçene göre birşeyler edinebiliyorsun ama ilerledikçe onlar seni kesmiyor ve hedefin yükseliyor maalesef. Kocanın istediği bir pedal seti var ki akıllara zarar bir fiyatı var. Zaten ellerinde de yokmuş, sonra bakacağız tekrar.

Bir süredir haftasonları yürüyüşe çıkma planları yapıyordum. Fakat, bu konuda inanılmaz üşengeç davranıyordum maalesef, sigarayı bırakmanın verdiği gazla Pazar sabahı 8 de Kurtuluş Parkı'nda yürüyenlerin arasına ben de katıldım. Hem sporumu yaptım hem de fotoğraf çektim. Aslında planım parkda yürümek değildi, çünkü Kurtuluş Parkı son zamanlarda sapıkların yerleşim merkezi olduğundan tırsıyordum biraz ama oradan geçerken bir baktım ki sabah yürüyüşü yapan bir sürü insan varmış. Ben sanıyorum ki herkes uyuyor benim gibi öğlene kadar. Bakalım yürüyüşlerimin devamı gelecek mi yoksa üşengeçliğin ve tembelliğin ağına mı düşecek.

23 Şubat 2007 Cuma

Dek Hor - Songyos Sugmakanan

2006 yılı Thailand yapımı Dek Hor (Dorm) son zamanlarda seyrettiğim, her zaman hafızamda canlı kalacak sahnelere sahip en iyi sinema filmlerden biri oldu bu akşam. İlk bakışta oldukça başarılı çekilmiş fakat çok da sıradışı olmayan bir konuyu işliyor gibi görünmesine rağmen kesinlikle öyle değil. Başlangıçta çok güzel bir gerilim, sonralarında sembolik anlatımları bol bol ve çok çok başarılı kullanılmış, mutlu sona varan bir hikaye. Sahneler fotograf gibi, o kadar estetik, o kadar etkileyici. Oyuncuların neredeyse tümü çocuk, ve inanılmaz başarılılar. Birden çok tekrarlanan havuz sahnesini asla unutmayacağım. Çoktandır içim hüzün ve gerilimle karışık "hık" etmemişti. Tam da Japon edebiyatına Osamu Dazai ile giriş yapmışken bugün, Thai sineması da tuz biber oldu üstüne, güzel oldu. Dek Hor un yönetmeni Songyos Sugmakanan, diğer filmlerini de mutlaka seyredeceğim. Hatta bu akşam abartıp Uzakdoğu sinemasına ilişkin seyredilmesi gereken birkaç yönetmenin filmini not aldım bile. Zaten daha önce "Ring" in orjinal yapımını seyrettiğimde de Doğu kültürü gözünün ne kadar farklı ve güzel baktığını görmüş, ve çok beğenmiştim. E o zaman seyredebildiğim ve okuyabildiğim kadar devam diyeyim.

21 Şubat 2007 Çarşamba

Aşkın Sınır Noktası - Ertuğrul Odabaşı

Mustafa ve Serra birbirine çok aşık, sürekli birlikte olmak isteyen fakat iş yaşamları yüzünden aşklarını çok da yaşayamayan iki sevgilidir, sonra Serra "yeter artık, bize para lazım ki kaçıp gidelim buralardan" diyerek zengin bir adamı tuzağına düşürür, sevgilisi de ona katılır ve olaylar böylelikle gelişir. Hem onların duygularına tanık oluruz, hem de olaydan haberleri olmayan arkadaşlarının kendi hayatlarında yaşadıklarına. Sevemedim bu romanı, çok açık söylemem lazım. Alelacele yazılmış gibi bir havası var, ne karakterlerin ne de olayların içine giremedim, hatta hiçbir yakınlık ya da uzaklık hissedemedim, öyle nötr bir şekilde tepeden okudum maalesef. Karakterlere yakınlık duyamadığım için de, üzerlerine giydirilenleri biraz eğreti buldum. Oysa ki, "Yeni bir hayat mümkün olabilir mi?" gibi güzel de bir soru vardı arka kapakda. Yazım şeklinin olay örgüsünü bastırmasını dilerdim ama o da olmadı.

Kekeme Yayıncılık, 1. Basım 2005, 175 sayfa

Sıkıldım...

Hayatımda yeri olan ufacıcık minicik şeylerin üzerinde bile değişiklik yapma isteğim, büyük değişiklikler yap(a)mayacağım anlamına mı geliyor, kendimi kandırdığım anlamına mı, yoksa en azından kendimi iyi hissetmek için elimden ne geliyorsa yaptığım anlamına mı? Yoksa, annemle kardeşim gidiyorlar, ondan mı sıkıldım da zırvalıyorum böyle.

Off sıkıldım da bloğumun şeklini şemalini değiştirdim.

20 Şubat 2007 Salı

Hem Dekoratif Hem de Ucuz

Annemle Koçtaş'ta gezerken aldık bu şirin süsleri. Ben fayans ve lavaboda denedim, yapışkan falan yok üzerinde malzemesinden kaynaklı fayansa ve lavaboya koyduğunuz anda yapışıyor; istediğinizde çıkartıp başka bir yere yapıştırıyorsunuz, yapışkanı olmadığından iz falan da kalmıyor. Temizlik esnasında da çıkıp durmuyorlar. Benim gibi zırt pırt evde birşeylerin yerini değiştirmeyi sevenler için birebir. Gitti gidiyor da da satılıyor, orada daha güzelleri de var böyle renkli renkli, hem de çok ucuzlar.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Park edebilme Cuması

Uzun zamandır süregelen bir araba sürebilme çabam var; bu çaba, hayatında hiç araba kullanmamış ben ve uzun süredir araba kullanan kocam arasında bir o yana bir bu yana savrulmakta ve bazen de bir kabusa dönüşmektedir çünkü ben arabayı sürmeye, oraya buraya çarpmamaya çalışırken o sürekli bağırır, sanki araba kullanmak doğuştan bize verilmiş bir yetenek ama ben o yeteneği bir türlü geliştirememişim. O kadar büyük bir savaş verdim ve o kadar sabırlı davrandım ki koca bile şaşırdı. Çünkü çoğu kadın kocasının, sevgilisinin veya babasının çığlıklarına dayanamaz araba sürmeyi bırakır. Ben uzun bir süre yanımda oturup sürekli bağıran adamı duymamazlıktan geldim, bazen ben de ona bağırdım böyle avaz avaz, zaten biri size bağırıyorsa ya susacaksınız ya da daha çok bağıracaksınız ki sussun, ben böyle bir taktik uyguluyorum :) Araba kullanma konusunda ise baktınız araba size yanlız kullanmanız için verilmiyor, hep kendisinin himayesinde, kabusa dönüşen yolculuklar yapmak zorunda kalıyorsunuz, arabayı kaçıracaksınız. Ben yaptım, kendisi uyurken aldım anahtarı düştüm yola, daha çooook acemiyken. Her neyse, benim bu araba kullanma çabalarımın hikayeleri anlatmakla bitmez, Cuma gecesi çok yoğun bir trafik yaşadık. Misafirleri aldık bıraktık, biri bebek sevme diğeri doğumgünü olan gezmelerimize gittik, yaaani ben bütün gece araba kullandım, hem de kocasız; kardeşimle. Gecenin önemli anı ise: Park ettim. Bu, neden önemli; bizim sokak biraz yokuş ve park yeri yok, arabayı sokağa iki araba arasına park etmek ya da kaldırıma çıkmak zorunda kalıyorsunuz, ee tabii bu da biraz "upper intermediate" manevralar gerektiriyor, en son park etmeye çalıştığımda koca dışarda arabanın tekerini tekmeliyordu (çok ciddiyim, yaptı). Şimdi canım kardeşim bana gaza basmadan kavramayla kalkmayı felan öğretti, park süper kolay oldu. Artık bizim sokakta park da edebiliyorum, kimse tutmasın beni :)



16 Şubat 2007 Cuma

2 Tekne, Arkadaşlar, Kavga, Fırtına

Biri yaklaşık 25 mt. diğeri ise çok küçük, nerdeyse kayık boyutunda 2 tekne kiralamışız; masmavi denizde, tahminimce nereye gittiğimizin önemli olmadığı, sadece denizde olmanın ayrıcalığına sahip bir yolculuktayız. Hatta içimde “ben uzun zamandır her şeyi boşverdim böyle denizde yaşıyorum” hissi. Deniz bir mavi bir yeşil, öyle rahat, öyle keyifli... İşyerinden arkadaşlar var, diğer başka arkadaşlarımız var, hatta Tunç bile var. 2 ayrı teknede 2 ayrı gruba bölünmüşüz, nedenini bir türlü anlayamadım. Tekneler birbirine yaklaşınca, o tekneden bu tekneye atlıyoruz, konuşuyoruz, güneşleniyoruz. Ama sürekli bir arbede, bir gerginlik var iki teknenin insanları arasında. Sürekli bir şeyi tartışıyoruz, bir şeyleri paylaşamıyoruz; sanki savaş çıkacak. En sinirlimiz ise Tunç, elinde kazmaya benzer kesici bir alet var, böyle ortalıkta herkesi tehdit ediyor. Ama gece olunca ayışığında bir huzurla oturuyoruz ki, ayışığında bir güneşleniyoruz ki, insanın bu rüyadan uyanası, çıkası gelmiyor. Sonra sabah oluyor, deniz dalgalanıyor, bir fırtına bir fırtına. Teknede ayakta duramıyoruz, küçük tekne bize yaklaşıyor, oradakileri de alıyoruz büzüm büyük tekneye, çünkü fırtına çok feci, o tekne bu fırtınaya dayanamaz. O tekneden aldıklarımız içinde bir tek Tunç yok, bakınıyorum böyle etrafa adam yok ortada, neyse diyorum bir yolunu bulmuştur, diğer arkadaşları kontrol ediyorum; herkes oturuyor, büyük tekne birden şenlenmiş, kalabalıklaşmış, herkes mutlu. Teknenin ön tarafında daire yapmış oturmuşuz, hani bu gündüzleri güneşlenilen ve bizim bu tatilde gece de uyuduğumuz yer var ya, hafif yüksek, kaptanın hemen ön tarafında, orada işte. Ben teknenin sol yanına denk gelen tarafta oturuyorum ve kafamı çevirip denize baktığımda küçücük bir teknenin, neredeyse kayık boyutunda, o koskocaman dalgaların arasından hiçbir sorum yaşamadan geçtiğini görüyorum, ama benden başka kimse görmüyor. Küçük teknenin üstündekiler çok sakin, sessiz; “demek ki” diyorum, “küçük bir tekneyle de bu dalgalar geçilebiliyormuş, biz abartmışız, e Tunç da bir yolunu bulmuştur o zaman” diyorum.

Bu rüyayı görmemin nedenleri ne olabilir?

- Dün gece Risk oynadım bilgisayarda. Mavi takıma neredeyse bütün ülkeleri kaptırdım. Ama ilk oynayışımdı, çalışacağım.
- Kon-Tiki yi okudum.
- Geçen gün dolmuşta Tunç’u düşünmüştüm.

14 Şubat 2007 Çarşamba

Elinde çiçekle sokaklarda fink atanların günü kutlu olsun :)

Valentine’nın anlamını sevgili sanırdım ben. “Valentine’s Day” ya, “Sevgililer Günü” , sevgililerin günü anlamında, Valentine = Sevgili, Day = Gün. Ben ne bileyim ki Valentine isimli bir adam varmış, onun üstüne bir sürü rivayet de varmış. Sonra öğrendiğimde çok gülmüştüm. Sonraları, sevgililer günü kutlamayan insanlar olarak, Valentine’ın aslında kim ve ne olduğuna dair bir sürü geyik de çevirdik tabii. Hatta daha bugün bile yaptık bunun geyiğini, ama buraya yazarsam geçici olarak kapatılabiliriz. Şimdi, akşam kazayla dışarı falan çıkarsak, ortalıkta ellerinde çiçeklerle gezen bir sürü bayan ve erkek göreceğiz, çok komik bulmuşumdur bu manzarayı her zaman. Gülün tanesi de bu vesileyle herhalde tavan yapmıştır. Evet, bu günle dalgamızı da geçtik kendi çapımızda hafif hafif, kutlu olsun o zaman herkese. Kimse kimseye çiçek, hediye falan almasın bugün. Sıradan bir günde hediye, çiçek alınca daha fazla puan eder diye düşünüyorum sevgilinin gözünde, hatta bonus puanlar bile alırsınız; harca harca bitmez o puanlar sonra :) oooohhhhh.

13 Şubat 2007 Salı

Nostaljik Sabah

Bu sabah savcılık kağıdı, temiz kağıdı gibi isimlerle bildiğimiz belgeden almaya Sıhhiye'ye gittim. 8.30 da çıktım evden, Kolejin oradan dörtyola geldim, karşıya geçtim, Kurtuluş Parkı’nın yanından yürüdüm, sonra pazarın oradan geçerek Sıhhiye parkına girdim, pazar aynı, park aynı. Parktan geçerek Sıhhiye köprüsünün altındaki dükkanların önünden yürüdüm, dükkanlar aynı, fotokopici aynı. Dükkanların bitiminden sağa döndüm, döner ve kebap kokusunun karıştığı ağır kokulu, çok gürültülü köprü altından geçtim, köprüaltı aynı, koku aynı, gürültü aynı. Sağ tarafta köprüye çıkan merdivenlerden, hemen ilerisinde çeşmenin oradan geçtim, merdivenler aynı, çeşme aynı. Poğaçacılar 3 tanesi 1 ytl ye poğaça satıyorlar, mantık aynı, para birimi farklı. Köprü bitince otobüs duraklarının oradan geçtim, çok kalabalık herkes sıra bekliyor durakta, sıra aynı, duraklar aynı, Ankara’nın amblemi farklı. Sağ tarafta okulum DTCF, kapısı aynı, girişi aynı, bahçesi aynı, güzelliği aynı. DTCF nin önünde bir polis minibüsü beklemekte, içinde bir sürü coplu polis, aynı. 5 sene teptiğim yollardandı bu yol, bir de varış noktasının yine DTCF olduğu başka bir yolum vardı o da Mithatpaşa Caddesinden gelir; o yoldan aşağıya kadar yürüyerek geçmeyeli de çok oldu. 9 sene önce yine bu saatte buralardan geçer, okuldan içeri girer, doğruca kantine gidip poğaça ve kahvemi alır, avluda biraz oturur, bölüme çıkıp derslerime girerdim. Öğrenciliğin kıymetini şuan ki kadar bilmediğim, farkında olmadığım zamanlardı. Sabah sabah nostalji yaptım kendi kendime, moralim bozuldu, çünkü Ankara benim için öğrencilik, öğrenci hayatı demekti ve Ankara’yı artık sevmiyor olmamın nedenlerinden biri de sanıyorum buydu. Bunu ilk defa şuan fark etmiyorum, o da ayrı.

Savcılık kağıdını üniversiteye kayıt olurken almıştım ilk, adliyenin dışına kadar sıra vardı, dilekçeyi dolduruyor sonra da ertesi gün gidip belgenizi alıyordunuz. Belge alma ise şöyle oluyordu, adamın biri elinde onaylanmış belge tomarıyla adliyenin avlusunda yüksek bir yere çıkıyor ve sırayla belge üzerinde ismi çığırıyordu, birsürü insan da bu adamın etrafında birbirini itiyor, adını güç bela duyabilenler elden ele kendisine ulaşan belgesini alıp gidiyordu. Sonraları, yaklaşık 3 sene önce falan, ehliyet için yine belge almaya gitmiştim. Kalabalık aynıydı ama bu sefer adliyenin avlusuna çay bahçesi yapmışlardı, insanlar güzel güzel beklesinler, beklerken çay-kahve içsinler diye. Sanki hergün savcılık kağıdı alıyor gibi sevinmiş, orada oturup çay içerek 1 saat kadar belge beklemiştik, sonra yine bir adam yüksek bir yere çıkıp…….. Artık dilekçenizi bir camdan veriyorsunuz, ve aynı camdan yaklaşık 1 dakika içinde alıyorsunuz, sonra yandaki cama gidip ücretini ödeyip toplam 10 dakikada terk ediyorsunuz adliyeyi. Online sistemin gözünün yağını yiyeyim :)

11 Şubat 2007 Pazar

Kon-Tiki - Thor Heyerdahl

Güney denizi adalarındaki insanların Peru'dan geldikleri konusundaki bir kuramı güçlendirmek amacıyla, Peru'dan yola çıkıp Büyük Okyanus'u salla geçtik ve biraz önce Tahiti'de son buldu yolculuğumuz :) Dayanıklı bir salın nasıl yapılacağını, hangi ağacın suya en dayanıklı olduğunu, dahası bu ağacı nerede bulacağımızı öğrendim; yunuslar, köpekbalıkları, ahtapotlar, mürekkep balıkları, planktonlar, uçanbalıklar üzerine bilgilendim, okyanus fırtınalarını ve mercan kayalıklarını geçecebilecek birçok teknik de öğrendim. Thor Heyerdahl bu yolculuğu 1947 yılında gerçekleştirmiş, Markiz adalarında görev yaparken Latin Amerika'da yetişen tatlı patates ve ananasın nasıl olup da bu adalarda da yetiştiğinden, bu adalarda eski zamanlardan kalma insan heykellerinin Güney Amerika'daki eski uygarlıklardan kalma monilitlere benzemesinden yola çıkarak bu yolculuğu planlıyor. Eski zamanlarda insanların okyanusu geçebileceğini ispatlamak için de sadece yelken ve dümeni olan bir ağaç salla yola çıkıyor. Salının ismi ise Kon-Tiki, Polinezyalıların inanışında güneş tanrısı. Roman oldukça basit ve heyecanlı bir dille çevrilmiş (yazılmış), çocuk klasiği olarak geçmesinden kaynaklanıyor olabilir. Engin Yayıncılık tarafından basılmış olan romanda çok fazla yazım hatası var maalesef. Büyük bir kararlığa tanık olmak, okyanus üzerinde heyecanlı bir yolculuğa çıkmak isteyenler için güzel bir serüven.

"Sanki havaya asılı taze tuz kokusuyla, çevremizi saran saf mavilik hem bedenlerimizi hem ruhlarımızı yıkayıp arıtmış gidiydi. Biz salın üzerinde bulunanlara, uygar insanların sorunları sahte, yalancı ve insan kafasının yarattığı bozuk ürünler gibi geliyordu. bizi sadece doğanın güçleri ilgilendiriyordu. Doğa güçleri ise salla hiç ilgilenmiyor gibiydi."

Engin Yayınları, 1. Baskı 1991, 283 sayfa.

5 Şubat 2007 Pazartesi

Gururla sunarım: Sigarasız 2 hafta !!!

Şimdilik bu son paketin fotoğrafı kaldı sigaradan geriye ve hayatımda belki de ilk defa bir paketin sonu gelmeden, “bu paket de bitsin, bırakacağım” demeden uzaklaşıverdim sigaradan. Henüz bıraktım demiyorum, uzaklaştım veya içmiyorum demek daha uygun. “Bıraktım” demek çok iddialı, henüz o kadar iddialı değilim ben, sadece kararlıyım diyelim. 1 sene kadar sonra bıraktım diyeceğim, çünkü 1 sene dolana kadar tekrar içme ihtimalim çok yüksek. Bu yüzden çok yüksekten atmamak lazım. Daha önce birçok başarısız girişimim olmuştu sigara bırakmaya dair, hepsini anlatmıştım ya, hepsinde de ilk 3 günde sigarasızlıktan meydana gelen baş dönmesi, ağrısı ve dikkat dağınıklığına fazla dayanamamış, pes etmiştim. Bu sefer tam tersi oldu, ilk hafta oluşan tüm kötü etkileri kolaylıkla atlattım fakat ikinci hafta zor geçti, hala da zor geliyor. Hatta rüyamda fosur fosur sigara içtiğimi bile gördüm geçen hafta, hayır rüyamda madem sigara içiyorum, atayım sigarayı yere çarpayım falan değil mi, yok, bir keyifle içiyorum bir keyifle içiyorum kâbus gibi. Bir de, başkalarının sigara dumanından rahatsız olmasına oluyorum ama biran geliyor böyle içime çekiyorum ortalıktaki dumanı, çok iğrencim. En kötüsü de, henüz sigarayı nereye ve ne zamana kadar bırakacağımı düşünüyorum; mesela diyet yaparken şu kiloya düşene kadar sadece şu kadar yiyeceğim denir ya onun gibi, sonra sigara için böyle bir durum olmadığı ve mümkünse bir daha hiç içmeyeceğim aklıma gelince bozuluyorum, ne zamanki bu his gider işte o zaman bıraktım diyebileceğim sanıyorum. Neyse, bu iki haftada edindiğim engin tecrübem:

Zorunluluklar:

- Kahve ve alkolün de bırakılması, en azından sigarasızlığa alışana kadar uzak durulması şart. İlk haftanın sonunda votka portakal içilebiliyor, ben portakal tadının yanında sigara tadını hiç sevmem oldum olası, belki faydası olabilir. Bir kere kahve içmek istedim sigara da istedi canım hemen döktüm.
- Çayın şekersiz içilmesi şart gibi görünüyor. Şekersiz çay ile sigara istemiyor insanın canı. Zaten kahve azalınca çay çoğalıyor ister istemez kilo almamak için şekersiz içmek lazım o kadar bardak çayı.
- Sigara içen arkadaşlarla görüşmemek lazım maalesef, en azından alışana kadar, ya da uyarmak lazım “ben sigara içmiyorum, sen de içme” demek lazım.
-Abur cuburu abartmamak lazım, sigara içmiyorum diye ne bulunursa yememek lazım. Sigara isteğine mümkün mertebe şekersiz siyah çay veya yeşil çayla direnmek, eğer olmuyorsa portakal, elma veya mandalina yemek lazım. Kuruyemiş, cips gibi yiyeceklerden uzak durmak lazım.
-Sinirler çok gergin oluyor, etrafa çok bağırıp çağırmamak lazım.

Lazımlar çok lazım. Zor ama işte kazançları:

- Sabahları daha dinç uyanıyorum, az ama çok verimli uyuyorum,
- Meyvelerin tadı çok güzelmiş aslında,
- Cildim de düzeliyor mu ne?,
- Ooooh, derin nefes alabiliyorum,
- Merdiven çıkarken eskisi gibi nefes nefese kalmıyorum (yine biraz kalıyorum ama olsun, herşey de biranda olmaz ki)
- Günde 3.25 YTL den hesap yaparsak, 2 haftada 48.75 YTL kardayım :)
- Kendim için ne güzel bir şey yaptım, (canımın çok sigara istediği zamanlarda kendi kendimi gaza getirmek için)

İşte böyle, bir sigara içmeme serüvenim daha başladı; çok kararlıyım bu sefer, bakalım ne olacak?

Annemin Ispanaklı Keki

Ispanaklı kek olur mu; oluyor oluyor, hem de pek bir güzel oluyor. Biz bayıldık, çok durmadı, hemen midelere indi. Görüntüsü yemyeşil, fıstıklı kek gibi görünse de aslında ıspanaklı kendisi. Annem gelince bizim mutfak da mutlu oldu yazık, bizim de midelerimiz şenlik yapıyor tabii. Bu haftasonu yemek yeme haftasonu oldu, zeytinyağlı sarmalar mı desem, lahana dolmaları mı desem, mantılar mı desem...diyorum ya bizim mutfak bile şaşırdı. Çok sevdiğim ve çok hafif olan annemin ıspanaklı kekinin tarifini henüz veremeyeceğim, annem anlattı ama ben pek gözümde canladıramadım nasıl yapıldığını, dedim ya mutfak hayalgücüm sıfırın altında. Kendim yaptığımda hemen tarifi de fotograflı olarak vereceğim, tabii bunun kadar şık olamayabilir, bakarız artık.

2 Şubat 2007 Cuma

Lapa Lapa Kar

Sabahları uyuyarak kalktığımdan ve işe gelip çayımı içene kadar da uyanamadığımdan bu sabah da camdan bakmadan çıktım evden. Lapa lapa kar yağıyor, her yer bembeyaz olmuş bile. Apartmanın kapısında durmuş ayakkabılarıma bakıyorum, paltomun altındaki kıyafetimi hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki eve dönmemi gerektirecek bir topuklu ayakkabı ve ince bir gömlek vakası yok. Ankara kış koşullarına uygun olarak gayet sıkı ve karda buzda yürünebilir giyinmişim. Kardeşim ve annem geldi ya İzmir’den, kardeşimin msn resminde 2 gündür kardan adam var, adam bekliyor kar yağsın diye. Sabahın köründe aradım kardeşi kalk da camdan bak diye, adam üşenmedi kalktı, bir “ooooh ne güzel” dedi. O İzmir’de kara hasret kalıyor, ben Ankara’da denizi, güneşi özlüyorum. Ne Ankaralı ne de İzmirliyiz o ayrı. Ben denizi olan bir şehirde bile büyümedim ya. Neyse, düştüm yola işe doğru, geçen kıştan biliyorum ki Kırkkonaklar yine afet bölgesi olacak. Şehir merkezine bu kadar yakın olup da hava durumu bu kadar farklı olan bir semt yok sanıyorum Ankara’da. Araçlar geçerken su sıçratıyor, herkes koşuyor, birbirine çarpıyor; insanlarda kar paniği var, sanki burası doğuda bir köy ve biz karda mahsur kalacağız; dolmuş şöförü pek bi sinirli, Köroğlu’na çıkışta dolmuş durursa bir daha kalkamayacak o derece kar yağıyor, bir bayan inmek istiyor ve dolmuş şöförü patlıyor “burada inilir mi, ya aşağıda in ya yukarıda in vıdı vıdı vıdı vıdı” bağırıyor da bağırıyor, yokuş bitene kadar da bağırıyor adam, sonra başka biri de şöföre bağırıyor, dolmuşda kıyamet kopuyor, ve bu kıyamet Kırkkonaklar’a kadar da sürüyor. Kırkkonaklar afet bölgesi olmuş bir karış kar, hala da yağıyor, akşama nasıl bir komediyle döneceğiz belli değil. Ne zor bir sabah oldu bu yahu. İnsanlarda kar paniği var, sanki burası doğuda bir köy ve biz karda mahsur kalıp hastaneye yetişemeyip yolda doğuracağız. İşte ben bu yüzden kar yağmasını sevmiyorum artık, kar yağınca yeni yıl kartpostallarındaki huzur dolu manzara gerçekleşmiyorsa veya ben sımsıcak bir dağ evinde manzaraya karşı kahvemi içemiyorsam, mümkünse deniz kenarında yaşayalım ve hava hep güneşli olsun.

Bu arada Şubat’a kadar neredeyse bahar mevsimi yaşadıysak Temmuz’a kadar kar mı yağacak???

28 Ocak 2007 Pazar

Buz Patenli Pazar

Başlıktan buz pateni yapmaya gittiğimiz anlaşılmasın, bunu bir kere yapmıştık; ben sürekli kenara tutunup anca iki adım atabilmiştim, koca ise iyi kötü kaymıştı ama yine de komikti, düşeceğim korkusuyla popo dışarda, kollar açık ne kadar komik olunabilirse o kadar. Sonra da her yerimiz tutulmuştu. Bir daha da gitmedik zaten. Eurosport da Avrupa Şampiyonası kapanış gösterileri var şuanda. İki saattir yan gelip yatarak buz pateni seyrediyorum (tembelliğin de böylesi, kalk yemek falan yap be kadın, neyse..). Buz patenini böyle imrenerek seyretmeyen Türk çocuğu yoktur herhalde, eskiden TRT 1 sürekli şampiyonaları verirdi, aslında hala veriyor, ve biz de böyle avuçlarımız yanaklarımızda seyrederdik, hiç Türk yarışmacı olmadığından mıdır nedir çoook uzak gelirdi bu spor bana. Artık ışıltılı kıyafetler mi desem, buzun üstündeki estetik görüntüler mi desem, sahne ışıkları mı yoksa havalara atılıp tutulan kadınlar, onları düşürmeden tutan adamlar mı desem... Hatta evin içinde buz patencilik oynadığımı bile bilirim, ama çok küçüktüm valla. Neyse, ben hala seyrediyorum her kış yakaladıkça tv de, yine buz patencisi olasım geliyor. Ama 30 a geldik, kalas olduk, nasıl yapacağız o hareketleri...

Bir de Türk kanallarından birinde buz pateni yarışması var.Ne kanalın ne de yarışmanın adını hatırlıyorum. Zaten zihnimde yer kaplamasına gerek de yok. Böyle, hani şu bir sürü garip insanın katıldığı şarkıcılık yarışmaları var ya, o yarışmaların bir de dansözlük versiyonu var hani (pardon oryantal dansçılığı), işte o yarışmaların buz pateni versiyonu bu yarışma ; tek fark komik duruma düşenler ünlü kişiler. Bu ünlülere böyle bir yarışma yapacağız gel katıl demişler, yarışma başlayınca da bu ünlü kişiler bir ciddiye almış buz patenini bir ciddiye almış, ağlarsınız. Aslında, buz patenine özendirir mi acaba küçükleri ve onların ailelerini diye de düşünmedim değil, zaten ünlülerin ağzında sürekli bu var; ama bilemiyorum, hiç bilemiyorum; evde bir sürü kişiyle iyi anlaşanları seçtiler, şarkıcılar seçtiler, dansözler seçtiler, kaynanalar gelin seçti,eee ne oldu o insanlara, nerdeler? Küçük yaşamları alıp, bir sürü kandırmacanın içinde onlardan büyük yaşam hayalleri yaratıp sonra da buruşturup atıyor hissi verdi hep bu yarışmalar bana. Şimdi bir spor dalına el attılar, iyi mi oldu kötü mü oldu, kimbilir.

En estetik, en şirin, en komik ve eğlenceli gösterileri yapan en sevdiğim buz patencisi ise Plushenko. Adam o kadar estetik ki, kadınsı da değil kesinlikle, bu adama buz pateni yapmak çok yakışıyor. Yanlış bilmiyorsam düştüğü halde dünya şampiyonu olan tek sporcu. Aşağıda da süper eğlenceli gösterilerinden biri :var :)

Ton Ton Anneanneler

Geçen Perşembe günü Melih anneannesini kaybetti. Cenazeye yetişemedik ama ziyarete gittik köye. Anneannemiz 96 yaşındaydı ve herhangi bir kronik hastalığı olmadan sadece yaşlılıktan, yaşlanmaktan vefat etti. Kendisini 2 yada 3 defadan fazla görmedim ama yine de birkaç güzel hatıram var: ilk evlendiğimizde köye ziyarete gittiğimizde bizim bavulu kimseye çaktırmadan arabadan alıp eve taşımıştı ve bana kenarları oyalı bir yemeni vermişti "al bak bunu ben kendi ellerimle işledim" diyerek. 94 yaşında kendisi oya yapabiliyordu, ve bavul taşıyabiliyordu. Eski toprak demek bu olsa gerek. Tabii oraya gidince kendi anneannem de düştü aklıma, onu kaybedeli de 2 sene olacak, o da 85 yaşındaydı vefat ettiğinde. Onun da kronik bir hastalığı yoktu, sadece yaşlılıktan kaynaklanan şikayetler hariç. Ona dair hatıralarım çok fazla tabii, anlatsam bitmez; zaten çok da özledim. Bu iki ton ton, nasıl yaşadılar bu yaşa kadar, hem de bu kadar sağlıklı olarak; insan düşünmeden edemiyor. Elden ayaktan düşmeden, hafızaları gayet yerinde ortalama 90 sene nasıl yaşanır? Ben yaşamak isterim açıkçası o yaşa kadar. Yaşlanmaktan korkuyorum ama yine de o yaşı görmek istiyorum. Çünkü bu iki ton ton un 80 yaşlarında bile yapacakları, alacakları, bekledikleri vardı. Her bir beklenti gerçekleştiğinde, yenisi hemen geliyor ve ikisininde ağzından "şunu da görsem...." diye dökülüyor. Yaşlandıkça daha mı fazla bağlanıyor insan hayata, sanıyorum öyle.

Bu iki ton ton bize çok iyi ve sağlıklı genler bıraktılar. Ve ben 13 sene sigara içtim utanmadan.....

23 Ocak 2007 Salı

Ne Anlatayım Ben Sana! - Ece Temelkuran

"Pek kederli bir sözcüktür "umut". Çünkü bütün sözcüklerden daha hızlı çağırır umutsuzluğu. Hele "Umut var mı?" diye sormuşsa aramızdan biri, bilin ki çoktan düşmüştür omuzlar." diye başlıyor Ne Anlatayım Ben Sana! "Gel toprak kardeşim! Geçelim şöyle memleketi söküldüğümüz yerlerden. Yürüyelim, yürüdükçe kendimizi yeniden bu memlekete dikelim. Korkma, seni tekinsiz yerlere götürmem. Yolumuz tekinsiz yerlere düşerse eğer, bırakma elimi. Çünkü ben çok korksam da bırakmam seninkini.Düşünsene, bir de ben seni bırakırsam...Sen de beni bırakırsan...Elsiz kalırız, dilsiz kalırız, bir başımıza yaşar, yalnız başımıza ölürüz. Düşünsene, o zaman yaşamış olur muyuz? O yüzden "Bu yolda umut var mı?" diye sorma bana. Bu ülkeyi anlamaktan başka çaremiz yok, anlasana!" diye bitiyor İnsanlık Üzerine bir Giriş bölümü. Bundan sonra okuyucuya değil genç bir stajyer bir gazeteci Gökçe'ye hitaben ve onunla birlikte tanıklık yaparak anlatılıyor F tipi cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçları. Konu insanların konuşmaya, tartışmaya çekindikleri bir konu; kimilerine göre ölüm orucunda ölenler bu ülkeyi parçalamaya çalışan teröristler ve yandaşları, kimilerine göre ise ölenler insan bu yetmez mi, ölüm çok ağır bir bedel değil mi. Ece Temelkuran'ın okuduğum ilk romanıydı bu. Kendisinin adını çok duydum, ama herhangi bir romanını okumamıştım, bu son romanında konunun ağırlığı altında ezilmeyen üslubunu beğendim, diğer romanlarını da almayı planlıyorum.
Roman Everest yayınlarından, 1. Basım Ağustos 2006.


Not: Herşeyin akılda ilk günkü gibi kalmadığından,bazı şeyleri istemesem de unuttuğumdan şikayet etmeye başladığımda okuduğum kitaplara ilişkin bir word dosyası tutmaya başlamıştım, bazen sadece altı çizilmişleri, bazen sadece konusu, bazen sadece hissettirdiklerine ilişkin notlar alıyordum; sevsem de sevmesem de hatta nefret bile etsem aldığım küçük notlar. Şimdi bu notlarımı bloğuma taşımam lazım, çünkü bu blog artık üşenmeden yaptığım işlerden biri oldu.

Yeşil Çay Sigarayı Bıraktırıyor !?

Sigarayı bırakma serüvenim mi desem, yoksa sigarayı bırakma işkencesi mi desem ne desem, hala sürmekte, türlü türlü yollar denemekteyim. Uzun bir süredir, yaklaşık 1 aydır (sigara içmeyince zaman daha yavaş geçiyor sanıyorum yoksa 1 ayın nesi uzun, e o zaman ben daha mı uzun yaşıyorum içmeyince, kendimi mi avutuyorum, ay deliricim, neyse) “kademeli sigara bırakma tedavisi” uyguluyorum kendi çapımda. Böyle bir tedavi tıbben yok, tamamen benim uydurmam. 2 hafta boyunca 9 tane içtim, yuh deme hemen, günde 1 paket içtiğim düşünülürse gayet makul bir sayı; sonra 7 ye düştü, en son 5 e düşürdüm derken geçen hafta cumartesi gecesi yaklaşık 15 tane içtim, sonra boğazım şişti. O kadar şişti ki boğazım vücudum grip oluyorum sandı, ateşlenmeye falan çalıştı ama yapamadı. Ben nedenini bildiğimden hiç ilaç içmedim, çünkü boğazım sigarayı az içmeye alışmış, bir gece aniden abartınca o da kendini şaşırmıştı; sigara içmedim bende, hala içmiyorum, bol bol elma yiyip, yeşil çay içiyorum. Bu vesile ile başlık konusuna da gelmiş olduk, bu başlık da tamamen benim uydurmam. Yeşil çayın tadı o kadar kötü ki, bırak yanında sigara içmek, şöyle güzel çikolatalı pastanın yanında bile gitmez. Ama ne yapayım, bütün faydalarını bir kenara bıraktım, yeşil çay içerken canım sigara içmek istemiyor, e bu da güzel bir şey. Tabii ben sonradan öğrendim ki 3 fincandan fazla içmemek lazımmış. Zaten tadı o kadar kötü ki daha fazla da içilmez. Bir de aktarlarda bu yeşil çayın poşetsiz ot hali satılıyormuş, böyle normal çay gibi demliyormuşsun, pek bir güzel oluyormuş. Daha önce katı tarçın almak için girdiğimiz bir aktar dükkânındaki adam başka bir müşterisine “kanseri de tedavi ediyor” deyince az daha adama saldırıp bizi karakolluk yapacak olan kocayla da paylaştım bu konuyu bir akşam, neme lazım sonra demlikteki otları koca görünce aktarın ve benim başıma geleceklerden kim sorumlu olacak. Neyse, koca aynen şöyle dedi: “Aktarlardaki abuk subuk otları kaynatıp, içip sonra da hastaneye düşen bir sürü adam geliyor acile; sen poşetlilerden iç” dedi. Aman dikkat… Haaa, bu arada evde sigara içmeyi de yasakladım, sigara içenler balkonda içiyorlar, bu da iyi bir adım değil mi? Yeşil çay için de, böyle yeşil çay içme takımı almak istiyorum, nerede satılır acaba?

19 Ocak 2007 Cuma

Eski ve Yeni




Ortaokul ve lise çağlarında aile dostlarının çocukları ile toplanır, korku filmi videoları alır, ışıkları kapatıp kucağımıza da yastıklarımızı alarak kaç tane kiraladıysak hepsini bir oturuşta seyrederdik, hala bu hastalığım sürmüyor değil... Tabii bu kadar çok korku-gerilim filmi seyredince de bir süre sonra bu filmlerden bazıları komik ve eğlenceli gelmeye başlıyor, kan mide bulandırmıyor, sapıklar korkutmuyor, yatağın altından Freddy çıktı rüyaları görülmüyor (ama Freddy ve Norman’ın yeri ayrıdır). Ama iş şeytan temalı filmlere geldiğinde her zaman tırsmışımdır. Özellikle The Omen serisi geçmiş yıllarda ışık açık uyumama bile sebep olmuştur. Elimize 2006 yılı John Moore yapımı The Omen 666 gecince aynı telasla oturduk seyrettik. Kafamızda 1976 yapımı The Omen olduğundan tabii ki de önyargılıydık, bir filmin yeniden çekilmesi oldukça büyük bir risk hele de bir önceki versiyonu akıllarda yer etmiş korku klasiklerinin başlarında yer alıyorsa . Bir yandan da ticari olarak büyük bir akıllılık, çünkü The Omen geçmiş serilerini her zaman endişe ile ananlar sanıyorum bu yeni versiyonuna da giderek filmin iyi bir kazanç sağlamasına katkıda bulunmuşlardır. Öte yandan saygı duyduğun, sevdiğin bir filmi tekrar çekmeye soyunmak yönetmeni için heyecanlı bir durumdur mutlaka diye düşünüyorum, heveslenmeden edemiyorum. Öncelikle şunu söylemeliyim, aslına sadık kalarak çekilmiş. Bu sefer şeytanın oğlu politik sebepler nedeniyle ABD Büyükelçisine verilmiş (oldukça ironik değil mi). Son yıllarda yaşanan felaketlere ve siyasi olaylara şeytani göndermeler yapılmış :) Sonunda Damien’ın ABD Başkanının elini tutarken arkaya dönüp izleyiciye fırlattığı tehdit bakışı son noktayı koyuyor zaten. Bütün eskilerin yenilere nazaran daha iyi olduğu fikrinden yola çıkarak 1976 yapımı daha tedirgin ve rahatsız ediciydi diyebilirim. Oyuncular çok daha iyiydi, özellikle baba rolünde Gregory Peck çok daha iyi bir oyun sergiliyordu, yeni baba ise oldukça donuk ve tüm filmde tek bir yüz ifadesi ile oynamış. Adam korktuğunda, endişelendiğinde, sevindiğinde hep aynı yüz ifadesi. Anne ise ilk başta hayalkırıklığı yaratıyor, sonra biraz toparlıyor ama yine de olmuyor. Şeytanın oğlu Damien tip olarak oturmuş, bakışlar süper; ama yine de ilkini aratıyor. Bunlara rağmen ürkütücü sahne tasarımları görülmeye, Damien’ın saklandığı park sahnesi, baba ve pederin buluştuğu köprüaltı sahnesi seyre değer; kırmızı rengin neredeyse her sahnede vurgulanması hoşuma gitti, çok da göze batırmadan vurgulanmış, hoş olmuş. Ani ses efektleriyle seyirciyi zıplatma ise az kullanılmış, bazı filmlere gitmiyor, buna da gitmezdi. Bir Cuma gecesi evde toplanılıp çıtır çerezle güzel güzel izlenebilir derim ben.

14 Ocak 2007 Pazar

Nip/Tuck bize daha neler gösterecek?


Carver (Oymacı) kim onu da öğrendik, Matt in başı yine beladan belaya girdi, Julia hayatın bir sillesini daha yedi, Christian ve Sean az kalsın sakat kalıyordu... diken üstünde, bazı sahnelerde midem de kalkarak seyrettim sezon finalini; merak ettiğim ailenin küçük Annie'sini büyütüp başına bir işler getirecekler mi? En uç noktalarda irdelenmeyen hangi insanoğlu hali ve hesaplaşması kaldı geriye, düşünüyorum.

Neyse, bu sapkın, +18 diziyi severek izliyorum. Hatta downloadcular kralı kardeşim bütün bölümleri indirip bana verince kendimi çocuklar gibi şen hissettim, oturdum kaçırdığım bölümleri bir bir seyrettim hatta arada çok da sevdiğim bölümlere bir de cila attım. Ama bu öyle bir dizi ki üstüste sürekli seyredince bir sapkınlık hali bir psikopatlık geliyor böyle insanın üstüne uyarmalıyım. Cnbc-e de haftalık seyredin yeterli.

11 Ocak 2007 Perşembe

Mutfak Krizi

Yemek yapmanın öğrenilemeyeceğine ve tamamen yetenek işi olduğuna inanıyorum artık. İnsan 13 yıldır yanlız yaşayıp hele bir de 30 yaşına gelip evlenip barklandığı halde yemek, pasta, börek, çörek yapamıyorsa bu yetenek işidir diyorum artık. Ne zaman yemek yapmaya kalksam tarifi 50 kere okumama rağmen mutlaka birşeyi yanlış yapıyorum, mutlaka mutfak batıyor, ve mutlaka yemek yaparken beynim yoruluyor. Mutfakta organizasyon yeteneğim ve hayalgücüm çok zayıf artık buna eminim.

Çikolatalı Pandispanya
Daha önce Eylem arkadaşımla yaptığımız kendisinin iddia ettiği üzere çok da kolay olan pandispanya pastasından yapıp yeniyıl kutlaması için kocanın nöbetine götüreyim dedim. Ama tabii nasıl yapıldığını aklımda tutamadığımdan Eylem arkadaşıma mail attırdım tarifi. Ofiste bir güzel okudum, eve geldiğimde internette problem olduğundan mailime de bakamadım ve tabii ki de yine aklımda tutamamıştım tarifi. Eylem arkadaşımla canlı bağlantı kurmak suretiyle yapmaya başladım. Neyse pandispanyanın, üzerine ve arasına sürülecek pudingin yapılmasını ve içine serpiştirilecek cevizlerin unufak edilmesini mutfağı batıraraktan tamamladım. Pandispanya soğudu, ortadan ikiye kestim, üst tarafı bir kaldırdım ki alt kısmın ortası üste yapışmış ve pastanın alt tarafının ortası tamamen delik, çünkü içi soğumamış. alt tarafı mecburen üst taraf yapıp, ortada aslında diğer kısmın parçası olan bölümleri koparıp koparıp sonra üst tarafa monte ettim; o kaadaar çirkin oldu ki. Puding nerneyse hepsini üstüne döktüm üstteki rezillik kapansın diye, kapandı da.Bolca da ceviz dökünce ortadaki rezil cerrahiden eser kalmadı. Sadece üstü biraz engebeli oldu ama kimse çakmadı yerken. Başarılı bir tadı vardı, onu da çikolatalı pudinge borçluydu bana değil.


Havuçlu Kek
Ömrümde hiç yapmamışım. Baktım tarif kolay, yapayım dedim. Neyse, yine bir mutfak batırma durumuyla birlikte ve her zamanki gibi mikseri karışımın dışındayken çalıştırıp üstüme de sıçratarak tarifte 2 adet yazan havuçları ben de 2 adet olarak rendeledim, kekin içine bir döktüm ki havuçlar biraz büyükmüş sanıyorum, kaskatı birşey oldu. Ama ben anlamadım tabii, herhalde böyledir normali de, ben tarife uygun yaptım dedim. Fırından çıkardığımda tadı güzeldi ama biraz sertti. Üzerine çikolata eritip döktüm biraz yumuşasın diye ama onu da az dökmüşüm, hiçbir işe yaramadı. Sonuçta kekte ne havuç tadı ne de çikolata tadı vardı, garipti.

Yok yok bu yetenek işi, anladım ben.

9 Ocak 2007 Salı

Blog Yazmak Üzerine


Aramızdaki bu tartışmayı, ben aslında protesto mu ediyoruz demiştim ama, Umut arkadaşım tartışıyoruz dedi, peki tartışalım ama ben bu yazının içeriğinden çok üslubuna da sinirlendim o yüzden biraz saldırgan olabilirim; neyse lafım yarım kaldı aramızdaki bu tartışma dün başladı ben katkımı bugün yapabildim çünkü Radikal2 deki yazının tamamını okumadan yorum yapmak istemedim. Saldırgan olabilirim dedim ya, şimdi olacağım, bence eğer Türkiye’nin önde gelen gazetelerinden birine yazı gönderiliyorsa önce “ben” olunmalı, daha sonra “biz” olmaya çalışılmalı ki o “biz”in içinde okuyan diğer insanlar da kendi “ben”lerini görebilsinler, akıllı bıdık olunmamalı önce, yoksa aynen bu yazı gibi fazlaca samimiyetsiz olurlar diye düşünüyorum.

Ben seviyorum blog yazmayı, yazanları da seviyorum; kimliklileri de seviyorum kimliksizleri de. Blog okumak ya da yazmak bir nevi gözetlemek ya da gözetlenmekse kitap da okumayalım o zaman, sonuçta hiç tanımadığımız birilerinin hikâyelerine dalmıyor muyuz roman okurken. Hiç fotoğraf çekmeyelim mesela, çektiğimiz fotoğraflar sadece kendi hayatımızdaki mutluluk anlarının fotoğrafları olsun aman yoksa gözetlemiş oluruz, ressamlar resmetmesin mesela o da bir nevi gözetleme değil mi? Bu liste uzar gider, iyisi mi ben buna “gözetleme” demeyeyim. Çünkü kitap okuyorum, fotoğraf çekiyorum, blog yazıyorum ve okuyorum.

“Sanal Yıldız”, evet ben kendi hayatımın aktristiyim, yazarıyım, eleştirmeniyim, fotoğrafçısıyım…….ve kendi tarihimi yazıyorum. Anneanneme ilişkin hepi topu bilgim yaşlılığıydı, gençliğine dair bildiklerim ise eski fotoğraflarından gördüklerim, şimdi düşünüyorum da anneannemin bir bloğu olsaymış da o fotoğraflar çekildiği zamanlardaki yaşananları, hislerini yazabilseymiş, biz torunları da onları defalarca okusaymışız, ya da neleri severmiş ne okurmuş çocuklarından değil de kendisinden bilseydik, öğrenseydik. Hafızamın bana oyunlar oynamaya başladığı yaşlara geldiğimde yazılı kanıt bulabilmek için yazıyorum. Eğer birgün torunlarım falan olursa, 3-5 fotoğrafa tıkılı kalıp kendilerince o fotoğraflara hikayeler yazıp avunmasınlar diye belki de. Çok mu bencilce oldu, o zaman……. Okuduklarımıza, seyrettiklerimize, gördüklerimize ilişkin yorumlarımızı düşündüklerimizi yazıyoruz, okuyoruz. Tavsiyeler alıyoruz, eleştiriler alıyoruz. Buna göre belki bir roman daha okuyup bir film daha seyrediyoruz, bir tiyatro oyununa daha gidiyoruz; çektiğimiz fotoğrafı başka açılardan da çekmeye çalışıyoruz.

Maalesef saf ve iyi niyetli bir paylaşma isteğiyle karşı karşıyasın Fulya Hanım. Benim buna inancım var, saf ve iyi niyetli olduğuna. İnsanın fikri neyse zikri de odur denir ya…öyle işte.

Şuanda farkına varamadığım daha bir sürü nedenim daha vardır, ya da olacaktır. Didem’in dediği gibi “Bu konuyu elimizde çay bardaklarıyla karşılıklı tartışmayı ben de çok isterdim elbette ancak bu pek sık mümkün olmuyor.”

7 Ocak 2007 Pazar

Ara'dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti - Fotografevi

Fotografevi'nin Ara Güler'in 77. yaşgünü için düzenlediği Ara Güler'in 77 adet fotografının yeraldığı sergi sonrasında hazırlanan fotograf albümünü edindim. Albümde kendisi ve fotografları üzerine sözlerinden alıntılar ve fotoğraflı biyografisi de yeralmakta. Albüm, Klasikler,Röportajlar, Portreler, Ara Güler'in Foto Albümü başlıklarından oluşuyor. Çok kapsamlı bir albüm değil, yine de ben en çok portreler bölümünü sevdim. Albümde yeralan portre fotoğraflarının hemen yan sayfasında fotografların hangi koşullarda çekildiği ya da çekimin hemen öncesindeki hislerinden bahseden sözlerinden alıntılar var, oldukça hoş. Fotoğraflarına baktığımda teknoloji kokusu almadığım, fotoğrafları ve fotoğrafçılık üzerine akıllı bıdık, entel dantel konuşmalar yapmadığı için de ayrıca seviyorum Ara Güler'i sanıyorum. Söylemeden edemeyeceğim, bu albümü bu kadar pahalı satmasalarmış iyiymiş. En çok sevdiğim fotografı da aşağıdadır kendisinin..... Ekmek ve Tabanca, 1970, Ankara, Kaleiçi

2 Ocak 2007 Salı

Nasıl girilirse öyle mi gider?


Yeni yıla nasıl girdiysem hep öyle gitse ne iyi olur, ne güzel olur. Annecim ve teyşimin yaptığı güzel yemekler sonrası vapura biniş, kordonda denize karşı bira, sonrasında Mavi de süper eğlence, kardeşim de yanımda, offf yaaa ne güzel ne rahat şehir burası. Sokak eğlencesinde bile Mercan Dede çalıyor, hava bahar havası........insan bi tazeleniyor İzmir'de. Ankara'ya da dönesi gelmiyor ki insanın :(

O zaman nasıl girdiysem öyle gitsin de İzmir'e taşınalım :)

29 Aralık 2006 Cuma

Mutlu Yıllar, Mutlu Bayramlar

Sanıyorum Orta 1 den beri yapıyorum bunu, her kullandığım takvimde biten günün üstünü koskoca bir çarpı işaretiyle karalıyorum. O yaşlarda yaz tatiline bir tür geri sayımdı bu. Sadece yaz tatilinde gördüğüm bir platonik çocukluk aşkım vardı, ne kadar çok çarpılarsam yaz tatili o kadar çabuk gelecek kendisini de o kadar çabuk göreceğim, aman allaam ergenlik ne garip bir dönemmiş. O aklı bir karış havada zaman süresince bu çarpılama yüzünden günümü yaşayamamış hep geleceğe dönük debelenip durmuşum sanıyorum. O platonik aşk ergenlik bitince bitti gitti de, bu çarpılama durumu kaldı yadigar, gördüğüm her takvimin biten gününü karalamadan rahat edemiyorum sanki. 2006 yı da karalamışım gitmiş, karalamaktan kastım olumsuz algılanmasın, dediğim gibi mutluluklarımı alıp devam edeceğim yoluma. Yeni Yılınız kutlu olsun, sağlık ve mutluluk olsun.

Bayram desem, o kadar uzun bir süredir tatil anlamına geliyor ki benim için. Dedemin sabahın köründe torunları ayağa dikmesi, anneannemin evde kavurma yapması o kadar eskide kaldı ki, o jenerasyonun aramızdan ayrılmasıyla hepimiz tatil yapar olduk. Ama onu da haketmiyoruz değil, yeni jenerasyonda yoruluyor ama çalış çalış. E o zaman iyi bayramlar!!

27 Aralık 2006 Çarşamba

Hokkabaz

Seyretmek yeni nasip oldu, çünkü pek de hevesli değildim acele etmedim. Cem Yılmaz'ı seviyorum sevmesine de Gora'dan pek hazetmemiştim ondan olsa gerek. Hafif bir tebessüm yaratan, güzel hisler bırakan filmlerden olmuş, iyi de olmuş. Hokkabaz'ı sevdim, özellikle de ana karakterlerden çok ara tiplemelerdeki yurdum insanlarını sevdim diyebilirim: İskender tamirciye sorar "Şehitlik nerde?" tamirci cevap verir "buralaaa böööle şehitlik işte", bu sahne o kadar tanıdık ki. Bu yaz Knidos'dan kıyı şeridini gezerek Datça'ya geri dönmekteyiz duyduk ki Mesudiye güzel deniziyle gezilesi bir yermiş, biz de görelim dedik, deniz kenarından dağ boyu tırmanmakta ama etrafta herhangi bir yerleşim alanı veya tabela görememekteyiz, inin cinin top oynadığı dağın başında o sıcakta yol kenarında yürüyen teyzeleri görünce birden durup sorarız "teyze mesudiye nerde?" şirin mi şirin teyzeler cevap verir "buralaa böööle Mesudiye yavrum". Etrafa yine bakarız bir taraf deniz bir taraf dağ. Biz de öyle kalırız....

26 Aralık 2006 Salı

James Brown

İstanbul'a konsere geldiğinde gidemediğimiz için üzülmüştüm, şarkıları ve tarzı bu kadar eğlenceli, hareketli ve renkli olan bir adamın konserinde kimbilir nasıl dansedilirdi diye hayıflanmıştım. Sanıyorum okul zamanlarıydı, Istanbul'daki kankalar gitmişti de ben de kıskanmıştım. Nitekim çok da eğlenmişlerdi. James Brown hayata veda etmiş dün,huzur içinde yatsın diyelim. Eminim "I Feel Good" dinleyip de gerçekten de kendini iyi hissetmeyen yoktur, o öyle bir şarkı çünkü, ismiyle özdeş. Ben mp3 çalara koyup üstüste dinleyip sokaklarda yürüdüğümü bilirim, evde sesini açıp bağıra bağıra söylediğimi bilirim, gölge de çaldığında deli gibi dansettiğimizi bilirim...bilirim de bilirim, çünkü James Brown hep vardı ben kendimi bildim bileli. Büyüyoruz.

25 Aralık 2006 Pazartesi

2006 nın son haftası


2006 da naaptık, 2007 de neler yapıcaz geyikleri başlasın artık.2006 yılı pişmanlıklarımızı bu haftada bırakıp, mutluluklarımızı da yanımıza alarak 2007 için belki de hiç tutmayacağımız sözler verme zamanıdır artık. 2007 dilek kutusunu doldurmak, hiç başlamayan diyet programları yapmak, sigarayı bırakma kararları almak lazım. Ucunda bir de tatil var yılbaşının daha ne isterim :)

23 Aralık 2006 Cumartesi

Herşeyi oluruna bırakmak mı lazım?

Bütün haftasonu evde oturup kargo beklemek istemediğimden net siparişlerimin teslimatını haftaiçine denk getirip ofis adresini veriyorum. Bu seferki Cuma'ya kaldı. Dün sabah aradım kargoyu geldi mi diye, gelmiş, ama yanlış şubeye gitmişmiş, oradan aldıracaklarmışmış. Peki dedim.Öğleden sonra oldu kargo falan yok ortada.Tekrar aradım daha şubeye gelmemiş, yarına yani artık bugüne kalabilirmiş, iyi de dedim yarın ofis kapalı, o zaman kağıt bırakırlarmış da ben gidip alırmışım.Sinirlendim tabii, bir sürü laf ettim adamlara, illa ki getirin kargomu diye.Neyse, baktım ne kadar güzelce de söylesen kavga da etsen olmayacak, kargonun gittiği diğer şubeyi aradım, eve gidiş yolumun üstündeymiş, aman istemiyorum ben akşam geçerken alacağım kargoyu sizden.

Çıktım Kırkkonaklar dolmuşuna bindim.Daha çabuk gitmek için de hep bindiğim ve dolmuşun boş geçtiği duraktan değilde aşağıdakinden bindim dolu olmasını göze alarak. Nitekim doluydu, hatta tıklım tıklımdı diyebilirim ayakta gidiyorum.Ama yarı yolda ineceğim kargonun orada nasıl olsa. İndim kargoya gittim. Kargocular kargomu aradılar, nihayetinde buldular. Aldım kargomu binbir küfür ederek kargoculara, oradan başka bir dolmuşa tekrar bindim eve doğru.

Seyran'da durduk, solumuza baktık. Başka bir dolmuş virajı dönememiş, dümdüz gidip, kaldırıma çıkıp bir tane dükkana girmiş. Ortalık ana baba günü olmuş. Ben kendimi tutamayıp ne dolmuşu bu yaaa diye birazcık bağırmışım, bundan sonrası film gibi, gözlerim aranıyor dolmuş etiketini yavaş çekimde, baktım ki Kırkkonaklar dolmuşu, kalıyorum böyle. Sonuçta her bindiğim dolmuşun plakasını almıyorum tabii ama kargoda 12-13 dakika oyalanmış olsam ve Kırkkonaklar (Koza dan giden) dolmuşlarının da ancak 15 dakika arayla geçtiği düşünürsem, bu kaza yapan dolmuş benim kargo için indiğim dolmuştu. Bizim şöför indi, gitti baktı ne olmuş falan diye, frenleri patlamış alamamış virajı. Ölen falan yokmuş ama yaralılar varmış.....

Çok fazla film seyrettiğimden olacak "amanın kaderimi değiştirdim ben, hemen eve gideyim başıma bir kaza gelmeden" paniği içinde koşa koşa eve gittim dolmuştan inince. Böyle şeylere inandığımdan mı yoksa karar vermenin herhangi bir negatif sonucundan korktuğumdan mıdır nedir, her zaman aldığım bileti, oturduğum koltuğu değiştirmemeye çalışırım, aile fertlerinin yolculuk kararlarına asla bulaşmam, asla fikrimi beyan etmem.Araba yolculuklarında şurda duralım demem. Yolculuklarla alıp veremediklerim var, karar alma konusunda sıkıntılarım var. Ya başkaları karar versin ya da oluruna bırakılsın.

Herşeyi oluruna bırakmak mı lazım, yani kargo madem getirmiyor, gider kendim alırım mı demek lazım. Dolmuşa binerken durak değiştirmemek mi lazım. Hayatta hiçbir şeyi değiştirmemek, hep korkmak mı lazım. Hiç korkmadan herşey akışına bırakılabiliyor mu? Bilemedim.....

21 Aralık 2006 Perşembe

Yağmur nihayet..

En sonunda yağmur yağmaya başladı, aralık ayının kavurucu sıcakları nihayet son buldu :) Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve yağışlı diye öğretmişlerdi bize, ama Aralık ayında bahar yaşadık Ankara'da. Baharı sevmediğimden ya da Ankara'ya deniz gelmesi için buzulların ne kadar erimesi gerektiği konusundaki şeytani fantezilerimin beni memnun etmediğinden de değil de, belediyenin "suyumuz azaldı, suları ara ara keseceğiz" söylentilerinden rahatsızlık duymaya başlamıştım. Su kesilirse kombi çalışmaz bütün derdim bu...

Neyse, bahar diyorum, yaz diyorum, güneş-deniz diyorum da, Ankara'ya da yakışıyor bu hava, yağmur da keyif veriyor bazen.

20 Aralık 2006 Çarşamba

Kaçan keyfi yerine çağırma operasyonu,sabah sabah

Nette dolaştım geçmedi, şarap içtim geçmedi, yeni bir kitap okumaya başladım geçmedi, fotoğraflarımla uğraştım geçmedi, eskiden okunmuş kitapların altı çizili bölümlerini okudum geçmedi, dün bütün gece o aptal sıkıntı içimi sıktı durdu. O kadar sıktı ki beni gözümden iki damla yaş bile geldi. Yattım uyudum, o da zor oldu ama. Sabah kalktım sıkıntı hala yerinde duruyor. Sevdiğim kıyafetimi giydim, çıktım dolmuşa bindim. Sürekli öksürüp balgam çıkaran ve onu ağzında yuvarlayıp duran bir adamla yan yana oturdum. Dağıtmaya çalıştığım sıkıntıma bir de mide bulantısı eklenince durum daha da beter oldu. Köroğlu’na gelince saatime baktım, daha vaktim vardı, gülümsedim. Starbucks’da indim dolmuştan, çikolatalı mochamı aldım, ekstra mutluluk için bir de çikolatalı kurabiye aldım. Çıktım yürüdüm biraz sabah sabah, soğuk havada hem sıcak hem de çikolatalı kahve iyi geldi, neredeyse kahkaha atacağım. Tekrar bindim dolmuşa ofise doğru. Şöföre 10 kuruş eksik verdim, özür diledim bir 10 kuruş daha çıkartmak için cüzdanımı aldım çantamdan, şöför “abla, hiç önemli değil boşver” dedi gülerek, ben de güldüm. Mutluluk oranı arttıkça artıyor, 10 kuruşun üstüne yatmadım tabii, ödedim. İndim dolmuştan, ofise geldim, kahvem bitmedi. Thrill is gone dinledim daha da mutlu oldum. Şimdi olmak istediğim gibiyim, gülüyorum. Polyyanna mıyım neyim??? Öyleyim ne var, sen olabiliyor musun….

Bir sevilen kıyafet, bir çikolatalı kahve, bir çikolatalı kurabiye, birazcık yürüyüş, bir şöför gülümsemesi ve bir şarkıyla oldukça ucuza kapattım bu mutluluk operasyonunu. Bunu Pazartesi sabahları terapisi olarak ilan etmek iyi olacak, Pazartesi sendromu tedavisi olarak uygulanabilir sanki. Bir deneyeyim.

Neyse,

Öncelikle, mutlu olmayı becerebildiğim için kendime,
Esnek iş saatlerimiz ve ofisin merkeze yakınlığı nedeniyle patronuma,
Dolmuş sıklığı çok olduğu için dolmuşçular birliğine J
Sabah erken açtıkları için Starbucks’a
Sabah trafiği olmadığı için Ankara’ya

teşekkürü bir borç bilirim.

Mutluluk mutsuzluktan daha kolay.

19 Aralık 2006 Salı

Ofisten kısa sohbetler.....1

Çok ciddi çalışmaktayız, panellerimizden birbirimizi göremiyoruz, ama havada dönen diyaloğu duymaktayız:

Bir iş arkadaşım diğer iş arkadaşıma -
"abi, şunu sana mail atayım da pdf yap ama senin bilgisayarda yapılabiliyor mu pdf?"

Arkadaşımız alınır, bilgisayarı herşeyi ve cevap verir -
"abi, sen gönder bana dosyayı ben pdf yapar sonra da o pdf i mp3 yapar geri yollarım sana........."

hepimiz koparız.

iş bazen çok eğlenceli................

17 Aralık 2006 Pazar

Cafe Bien

Dün gece arkadaşlar Cafe Bien diye bir mekana gitmişler, hadi dedik biz de gidelim yanlarına. Cafe Bien Bülten Sokak'ta Şençam Köftecisinin yanında, dışardan baktığınızda hoş bir yer. Hani bazı yerler kış gecelerinde oturulunası yerlerdir, dışardan bakınca buharlı camların ardında loş ışık vardır, öyle işte.

Neyse gittik içeri girdik, dışardan olduğu kadar içerisi de oldukça güzel, iyi müzik çalıyor. Arkadaşların masasında yer yok, ekstra sandalye gerekiyor, biz ayakta kaldık tabii, ama kimsenin umurunda değil. Yaklaşık on dakika bekledik, etrafımıza baktık hani kendi sandalyelerimizi kendimiz bulabilir miyiz diye, olmadı. Burunları çok havada olduğundan genelde mekanın tavanına bakarak ortalıkta gezinen garsonlara yaklaşık on dakika boyunca "pardon, bakar mısınız?" dedik. Nihayet birini yakaladık, "sandalye alabilir miyiz" diye sorduk kibarca. Oldukça ukala, dünyaları ben yarattım, çok da yakışıklıyım bütün kızlar bana hasta tavırlı garsonun ukala tavrıyla bize verdiği cevap aynen şuydu "alamazsınız", o kadar kesin ve net söyledi ki, hepimiz kalakaldık, bu kadar dürüst olduğu için teşekkür mü etmeliydik, yoksa bu kadar ukala olduğu için olay mı çıkarmalıydık. Hiçbirini yapmadık saf saf "neden?" diye sorduk, "burada oturursanız yolu kapatırsınız" dedi ve bizimkiler de "biz hesabı alalım o zaman" dediler, o da "peki" dedi, arkasını dönüp gitti. Yarımız dışarı çıktık sinirimizden, diğer yarımız "müdürünüzü çağırır mısınız bize" dediler, müdür gelmiş özür dilemiş, birer bira ikram edeyim demiş, ama tabii sökmedi bize o ayrı. Bir mekanın güzelliğini içerideki ortamı belirler, müziği belirler ama daimi olarak aynı yere gitmenizi orada çalışanlar sağlar, belli ki sevgili garsonun bundan haberi yoktu ve söylemesi gereken sadece şuydu "kusura bakmayın, burası yolu kapatır, ben sizi şöyle alsam....., çok da kalabalığız bu akşam biraz bekletsem...."

Bu tip ukalalıkları Tunalı, Bestekar, Arjantin gibi Ankara'mızın kokoşlarının takıldığı sokaklarda her tür mağaza, bar ve kafe de yaşamak mümkün diyerek bir genelleme de yapacağım. Müşteri potansiyelinin kokoşların oluşturması, oralarda hep kokoşlar gezer biz de kokoş garsonlar alalım da kokoş olmayanlara da kötü davranalım demek değildir sevgili Cafe Bien.

Madem kokoş sokakta yerini almış, belli ki adı da biraz kokoş niye gittiniz diyeceksiniz, yaptık bir hata işte neyse bu hatayı da daha sonra Gölge'ye giderek telafi ettik. Yeni Gölge Tunalı'da da olsa Sakarya'nın bağrından kopup geldiğinden bütün alçakgönüllüğünü korumakta. Güzel güzel içtik, güzel güzel sohbet ettik, müzik dinledik...

16 Aralık 2006 Cumartesi

Çağla World yayında!

Ex-iş arkadaşım, şimdiki kankam Çağla da bloglandı. Bloğu hayırlı uğurlu olsun, bol bol yazsın, anlatsın, biz de keyifle okuyalım.

http://caglaworld.blogspot.com/

15 Aralık 2006 Cuma

Cuma akşamüstüsü

Dışarıya çıkıp yürümek ve fotoğraf çekmek istiyorum.İşimi ve çalışmayı sevmiyor muyum, seviyorum.Ama şuanda dışarı çıkıp yürümek ve fotoğraf çekmek istiyorum.Şimdi ben gidip bunun için izin alsam ne olur... bu konularda feci dürüstüm yapmam. Dışarda yürüyüş havası var, sakın camdan bakma....

13 Aralık 2006 Çarşamba

Mete'nin yolculuğu...

Çoook sevgili arkadaşımız, gurbet ellerde hastalarına bakan Mete'nin Steppin Razor- Sublime eşliğinde yaptığı yolculuğunun videosu. Ben çok beğendim, sankim Mete'nin yaptığını bilmesem de tahmin edebilirdim hissi uyandırdı bu video bende, ellerine sağlık Mete. Haa, bu arada artık Ankara'ya dönmesini istiyoruz.


12 Aralık 2006 Salı

Jackie Chan

Kemal Sunallı, Adile Naşitli, Şener Şenli eski Türk filmleri böyle defalarca seyredilir de bıkılmaz ya, böyle bir keyifli hisseder insan kendini; Jackie Chan seyredince de böyle hissediyorum, böyle bir mutlu oluyorum, keyifleniyorum. Akşamımızı Rush Hour 2 ile şenlendirdik.Yayıldık koltuklara, güldük eğlendik, "ohaa, bu adam bunları nasıl yapıyor", "bu adam hiç doblör de kullanmıyor, helal olsun"dedik tekrar. Şirin, komik yüz ifadeleri, komik ingilizce konuşması, muhteşem dövüş kareografileri ile Jackie Chan'i seviyoruz. Zaten ben küçükken karate kursuna gitmek isterdim ama yaşadığımız yerde kızlar öyle kurslara o zamanlarda gitmezlerdi, umarım şimdi gidebiliyorlardır :) Rush Hour 2 den eğlenceli bir sahne de aşağıda......


8 Aralık 2006 Cuma

Sigarayı bırakmam lazım...

Sigarayı bırakmam lazım, hem de acilen.Ama bırakmak istemiyorum,ama bırakmam şart.Nasıl olacak bu iş, bunu yazarken de sigara içiyorum.OOOffff. Kayıt altına alayım, baktıkca utanayım diye yazıyorum...

Hepsi hüsranla bitmiş Sigarayı Bırakma Girişimlerim:

1.
En fazla 1 hafta sürdü, o zamanki sevgili şimdiki koca bıraktı, ben 1 hafta sonra yiğitliğe bok sürdürmemek için gizli gizli içtim.Sonra yakalandım tabii o ayrı. Adam 9 ay bıraktı, sonra benim yüzümden tekrar içmeye başladı :(

2.
2 gün içmedim, sonra gecenin 2 sinde bakkala gidip 1 tane sigara almak istedim, bakkal güldü.

3.
Sigaranın üstündeki "kanser olur ölürsün","acı çekersin böyle böğüre böğüre ölürsün"yazılarını boş paketlerden itinayla kestim, hep gözümün önünde dursun diye bilgisayar ekranımın kenarlarına astım hepsini, yine onlara baka baka içtim.

4.
Gece nefes darlığı tuttu, "ay yemin ederim bir daha içmeyeceğim" dedim, ilacımı alıp uyudum; sabah kalktım yine içtim.

5.
30 yaşına girince bırakacağım dedim, doğumgünümde nerdeyse 2 paket içtim.

6.
Her sabah kalkınca bugün içmeyeceğim diyorum, ofise gelince içiyorum, sonra da diyorum ki "aman bugün içtim artık yarın içmem".

7.
İçmemek için paket almıyorum, sonra sürekli başkalarından otlanıyorum.


Sigarayı bırakmayı neden istiyorum?

1.
Kanser olmak istemiyorum,erken ölmek istemiyorum, aslında ölmek istemiyorum ama...öksüre öksüre ölmek hiç istemiyorum.

2.
Alkol aldığım gecelerin sabahında insan gibi uyanmak istiyorum.

3.
30 yaşındayım, en az 3-4 yaş küçük gösteriyorum. 50 yaşıma geldiğimde de öyle olmak istiyorum.Sigara nedeniyle cildimde oluşmuş lekeler, kırışıklar istemiyorum. (çok kızsal bir neden kabul ediyorum)


Sigarayı neden bırakamıyorum? Acımasız özeleştirim....

1.
Çünkü ben kendini ve sevdiklerini düşünmeyen, iradesiz bir insanım. (off bu çok acımasız oldu)

2.
Çünkü içmeyince sürekli yemek yiyorum.

3.
Çünkü içmeyince piskopat oluyorum,herkesle kavga ediyorum.

4.
Çünkü her keyifli anı birkaç sigara ile kutluyorum.

5
.Çünkü her keyifsiz anı birkaç sigara ile bastırıyorum.

6.
Kahve de sigarasız olmuyor ki.


Bak yaş 31 e geldi çattı.Her ne kadar kafa 20 li yaşlara göre çalışıyorsa da, beden öyle demiyor....2007 nin ilk hedefi bu olsun, bak yine yaptım ya, yine erteledimmmm, daha 2007 ye 3 hafta var.OOOfff.

6 Aralık 2006 Çarşamba

Lost Rhapsody

Lost severlere, sevmiş olanlara. Ben çok güldüm, yapanların eline sağlık :)


4 Aralık 2006 Pazartesi

White Lion Konserindeydik

Ankara'da konsere gitmeye dair geçmiş tecrübelere dayaranarak kapı açılışından 1 saat önce gidip upuzun sıralarda beklemedik tabii ki. Çünkü her zamanki gibi ya konserin duyurusu tam yapılamamıştı, ya da Ankara rock severleri bu soğuk aralık gecesinde evlerinde oturup çaylarını yudumlamayı tercih etmişti. Ben tüm pozitifliğimle konser duyurusunun yeterince yapılmadığını düşünmeyi tercih ediyorum.

Ön grup 4x4, oldukça iyiydi, çoğunlukla kendi şarkılarını çaldılar. Salonun dolu ve coşkulu olmaması biraz morallerini bozdu sanıyorum, Ankara seyircisi White Lion'ı beklediğinden çok da fazla tınlamadı ama bence başarılıydılar. Sorun dinleyicilerdeydi :)

White Lion bizi çok bekletmeden sahne aldı. O da ne, biz 50 yaşında kelli felli bir adam beklerken (grubun solisti dışındaki müzisyenlerin değiştiğini biliyoruz bu nedenle gençlik var) ama Mike Tramp 25 yaşında delikanlı performansı ve görüntüsüyle hepimizi kıskançlıktan çatlattı. Salon nispeten biraz daha dolmuştu ya da biz artık ön saflarda yerimizi almış ve zıplamaya başlamış olduğumuzdan arka tarafta ne olup bittiğini göremiyorduk. Aslında, Ankara konserlerinin tıklım tıkış olmamasını da sevmiyor değilim, kimse birbirini itmiyor, kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Neyse, White Lion güzel bir müzik ziyafeti yaşattı bize, daha önce de dediğim gibi artık kimse böyle şarkılar yapmıyor...ve Mike Tramp'in dile getirdiği gibi "Rock 'n' Roll is not dead, and we are all here for Rock 'n' Roll right now in Ankara." Güzel konserden hatıra olarak kocaya bas penası da alındı.... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...