27 Ekim 2008 Pazartesi
Yasak mı, gıcık olurum, inadına yaparım..
Dün akşam bloğuma girmeye çalışıp da dana kadar yasak yazısıyla karşılasınca kendimi şamşırdım, "amanın nooldu benim bloğuma" diye panik oldum önce, kendimi çok kötü hissettim, ama sevgili kardeşim öğretti nasıl açacağımı, yasaklar delinmek içindir misali. Sanırım artık websitesi ismi felan almak gerekecek, neyse araştırıcam. Ama, bu ne yaaaa....Bu kadar da olmaz ki, bu nasıl bir anlayış...gıcık oldum...Bu tip şeyleri de kızıma nasıl izah edeceğim ki ilerde, ama onun zamanına kadar herhalde internet komple yasaklanmış olacak açıklamaya gerek kalmayacak...
11 Ekim 2008 Cumartesi
Siyah Süt-Elif Şafak
Bu roman ilk çıktığında doğum yapalı bir ay falan olmuştu. Birkaç yerde romana dair yorum okuyup almak istediğimde bazı arkadaşlarım okumamamı salık verdiler, zira doğum sonrası depresyonu anlatan bir romanmış mı neymiş, ben de söz dinledim tabii, almadım. Zaten Elif Şafak hiç okumamıştım. Anne olalı 1 sene olmaya yaklaşınca, aldım romanı. Çabuk ve kolayca okudum bir nefeste, ve gördüm ki yeni doğum yapmış bir kadının kaçmasını gerektirmeyecek bir roman, okumaktan asıl kaçınması gerekenler istemediği halde kürtaj olmuş kadınlar, çocuğu olmayan erkek veya bayanlar, veya çok istediği halde kendine eş bulamayanlar olabilir. Romanda yazılan herşey doğrudur ve bence kesinlikle abartılmamıştır. Bir yazar olmasam da çalışan bir kadın olarak vuku bulan mesleki endişeler doğrudur, bütün kendini kötü hissetmeler, içinden gelen binlerce ses doğrudur, doğum sonrası yaşanan bütün kendini şamşırmalar doğrudur. Bir kadın olarak yaşanan bu deneyim çok yüce ama çok da fecidir, yüce kısmını insanlar çok kolay anlarlar, feci kısmından söz edince anlamazlar ve hatta kınarlar. Elif Şafak bu feci kısımlardan açık açık söz etmiş, kendini bunu yaşayan ve böyle birşeyi yaşadığı için kendini suçlu hisseden kadınlara bir yoldaş bilmiş. İyi etmiş, Etrafta bu kadar kendini anneliğe kayıtsız şartsız adamış doğuştan anneler varken, ve çoğu da çok mükemmel görünürken, "aaa o da bunu yaşamış" demek iyi oldu. Roman dahilinde yeralan kadın yazarların bazılarının hem anne hem yazar olmalarına veya sadece yazarlığı tercih etmelerine dair verilmiş bilgiler güzeldi, keyifle okudum, taraf tutmadan son derece objektif yazılmış, sevdim. Kadının yetişme tarzı ve birtakım toplumsal baskıların kadınlar üzerindeki etkilerine dair söylemler çok beylik olsa da rahatsız edici değildi. Romanın dili etkileyeci değildi, konunun etkileyiciliği baskın belki de. Birtakım saçma reyting dizilerinin senaryolarını yazıyor olmasını tasvip etmesem de fikrim olması açısından diğer romanlarını da okuyacağım Elif Şafak'ın."...Anneliğin tek kelimeyle "muhteşem" olark görüldüğü bu toplumda ben şu anda kendimi hiç de "muhteşem" hissedememenin ezikliğini taşıyorum. Öteki anneler nasıl böyle "başarılı", nasıl bu kadar mükemmel olabiliyor? Kendimi başkalarıyla kıyaslayınca öylesine utanıyorum ki bu sebepsiz, temelsiz depresyondan.
Gazetede yeni doğum yapmış bir şarkıcının resimleri yayınlandı. Bebeğine ve kendine özgü bir kreasyon hazırlatmış. Her karede ikisi de başka bir kıyafetle gülümsüyorlar objektiflere. Ne kadar mutlu olduğunu, evde beraber neler yaptıklarını, kocasının ona nasıl aşık olduğunu, tez zamanda ikinci bir bebek yapacaklarını, hemen sahnelere döneceğini anlatıyor uzun uzun gazetecilere.
Bu ışıltılı anne-bebek pozlarına baktıkça yerin dibine geçiyorum. Birşey eksik olmalı bende. Bir şey....Ama ne?"
"....Eşini gece gündüz evin içinde perperişan halde görmek, onun bitmeyen bunalımları karşısında çaresiz kalmak, birdenbire kaynanayla ya da bakıcılarla aynı evde yaşamaya başlamak, tam olarak dahil olamadığın bir kadınca dünyanın tek kişilik seyircisi olmak...erkek için de asap bozucu bir tecrübe olabilir. Bebek ağlar, annesi ağlar, bebek ağlar, annesi ağlar..Taze baba kaçacak delik arar...."
Doğan Kitap, 35. Baskı Aralık 2007 (1.Baskı Kasım 2007), 303 Sayfa
5 Ekim 2008 Pazar
"Evdiğim" bir bayram tatili..
Küçükken, sonra lisedeyken ve hatta üniversitede okuyan kazık kadar bir genç kızken bile annem "amma da evdin haaa" derdi, İzmir'e gidişimizde Esenboğa'da yaşadıklarımız ve üstüne de birazdan anlatacağım olayın üzerine annemin söylemesine kalmadan kendi kendime söyledim, söylemedim de daha çok kendi kendime çemkirdim "çok eviyorsun yaaa, bir oluruna bırak herşeyi yavaş yavaaaş". Evmek TDK sözlüğünde yok, ama birşeyin etrafına koşuşturmak, acele etmek anlamına geliyor, anne sözlüğüne göre ise, istediği bir şeyi her türlü çemkirme ile alelacele oldurmaya çalışma, önüne çıkacak veya buna bir şekilde istemeden de olsa engel olacak herkese ve herşeye çirkeflik ve terbiyesizlik yapma anlamına gelmekte. Bu kelime anlamını, kendim söz konusu olduğumda anne sözlüğündeki tabiriyle bulmakta, ve "evdiğim" her olay sonunda başıma mutlak surette istemediğim şeyler gelmekte, bu nedenle evdiğim her durumda kafamda bir neden sonuç ilişkisi oluşmakta fakat istenmeyen durumlar ortaya çıkacağına dair inancımın beni evmekten vazgeçirmemesine çalışmaktayımdır her zaman. Yani, İzmir'e gitmek için ve hatta çok çabuk gitmek, mümkün olan en uzun süre orada kalmak için çok "evdim". Uçağı kaçırdık, bir sonraki uçağa kalınca bu bende "final destination" etkisi yarattı, tırstım. En sonunda İzmir'e varınca, üzerine bir güzel öğle uykusu çekip ardından sahilde çayımı yudumlayınca, bu sefer de gezmek için "evdim". Ertesi gün çıktık güzel güzel Yeni Foça'ya gittik, ben daha çok Eski Datça Yeni Datça gibi bir düzen bekliyordum fakat Foça'ların her ikisi de deniz kenarında. Yeni Foça daha çok yazlıkçıların pek güzel evlerinin kıyı boyunca sıralandığı ve çok da güzel denizi olan nispeten küçük bir yer, yazlıkçıların mekanı diyorum ama kıyı boyunca çok güzel ve uzun bir yürüme yolu var, yazın kalabalığında nasıl olur bilemiyorum ama Eylül sonunda çok güzeldi. İzmir'de oturanlar için İzmir'e bu kadar yakın ve o kadar da güzel olduğunu düşündüğüm bir yer, belki de yazlıkçı yerleri sevdiğimden, İzmir'e taşınınca Yeni Foça'ya gelicez haftasonları, süper (40 kere söyleyince olacak). Yeni Foça'dan Eski Foça'ya geçiş İzmir yoluna girmeden deniz kenarından süper koyların kenarından geçen bir yoldan yapıyor, 15 dakika falan sürüyor. Süper Ege manzaralarını sağınıza alıp güzel güzel gidiyorsunuz. Bu arada bir not, Emir'le mayoları yanımıza almadığımız için kendimize çok küfrettik, hava çok sıcak değildi ama üşümek göze alınabilirdi. Eski Foça'yı daha güzel beklerken hayal kırıklığına uğradığım. Çook kalabalıktı. Çarşısı küçücüktü (para harcamaya da evmiştim). Ama balık güzeldi :) Foça Restoranda yedik balıklarımızı, çok lezzeyliydi, bildiğimizden değil ama sorduğumuz bir bayan bize orayı önermişti, mavi masa örtülü restoran olaraktan. Eski Foça'da akşamüstünü ettikten sonra ve bir sonraki gezimizi nereye yapsak diye düşünerek düştük yollara, tam İzmir ayrımına az kalmışken, önümüze çıkan bir köpeğe çarpmamız üzere hepimiz şok olduk ve sağa çekip durduk. Köpeğin öldüğüne mi üzülsek, kardeşimin arabasının radyatörü parçalandı, tamponu kırıldı ve sis farı çıktı ona mı üzülsek, gün geceye çıkarken yolda kaldık ona mı üzülsek, Deniz kucağımızda seyahat ediyordu ve Emir pek güzel idare etmeseydi durumu büyük bir kaza yapabilirdik ona mı sevinsek... ben "evdim"ya... Neyse, kardeşim Lassa'dan yeni lastik almış, onun hediyesi olarak çekici hizmeti varmış, aradık yarım saate bile kalmadan geldi. Kardeşimin arkadaşı Sinan geldi bizi aldı. Eve varıp da kendimizi bulmaya saat 22.00 felan oldu, ve ben bir kez daha içimden tekrar ettim "artık evmeyeceğim"... Ama anamınızın karnından arabayla mı çıktık dedik, geceleri Alşancak'a gittik, gündüzleri pek sevdiğim Karşıyaka çarşısını gezdik, Denizpark diye bir cafe açılmış Bostanlı sahilinde orda tıkındık, Deniz bayıldı oraya.. Neyse, sevgili kardeşim arabayı yürütecek aksamı tez elden bayram sonrası halletti de yine de gezebildik şehirlerarası.29 Eylül 2008 Pazartesi
Zor oldu ama geldik....
Bu sene yaz tatili yapmamış olmam, işe başlamadan önce doğum yaptığımdan dolayı bir yere gidememiş olmam ve yorucu günler geçirmiş olmam nedeniyle gerilen sinirlerim, üzerime çöken asabiyet, herkese ve herşeye çirkin çirkim çemkirme halleri bana aslında postnatal depresyonu yaşıyor olduğumu bile düşündürttüğü bir zaman diliminde bayram tatilinin gelmesini dört gözle bekliyordum. Tabii sanıyoru halis mulis Türk şirketlerinin hepsinde olduğu üzere, nedenini hala anlamış değilim ya, patronlar ve yönetim kurulu başkanları ve yalakaları "bayramı 9 gün tatil yapsak mı yapmasak mııııı" diye dırdırlanır ve etrafa bin türlü dedikodu malzemesi verirken, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı bayram öncesi dönemde biraz da ucuz uçak bileti ayarlayabilmek için, kocanın ahmak işi nedeniyle tatili belli olmasa da kendinden aldığım ok ile, sevgili müdürümün de verdiği gazla tatilimi 9 gün olarak ayarladım. Bu 9 günün 7 sini İzmir'de geçirmek üzere... Kafam rahat edecek derken aradaki Cuma nın hala tatil olmamış olması, kocanın nöbet ayarlamalarının yine her sene olduğu gibi arap saçına dönmesi bu arada birbirimize girmemiz, sonrasında 9 gün nöbetsiz tatil ayarlaması fakat bu nedenle kurban bayramında izinsiz olacağı ve bir yerlere daha gitmemizi istemesi üzerine benim tatil yapmamış insanların üzerine çöken çemkirme halleriyle "ben bu sene tatil yapmadım bbööööeeeee,istediğim yere giderim, tatil yapacaaam beeeen" diye bağırışlarım. Bir kaç gün sonra sevgili şirketimizin Cuma ve Cumartesiyi çalışma günü ilan etmesi ve zaten gergin olan sinirlerimin yine keman yayı gibi gerilmesi, uçak rezervasyonlarını yaptırdığım acentadaki çocuğun benle konuşmaktan nefret eder duruma gelmesi, bütün bunları gören müdürümün sen planını bozma izin verdim sana git demesinin mutluluğu...Bu arada annemin İzmir'e zaten gitmiş olması, Deniz'e gündüzleri Ayşe'nin bakması, mesai bitiminde gitmesi, kocanın nöbetçi olması, bebekle tek başıma ilgilenmem, ve mesai sonrası evde koca da yokken bir bebeğe bakmanın ne kadar bitirici bir iş olduğunu farketmem (ayrı bir yazı konusu..), bunaldıkça da bunalmam.
Neyse, tatil günü geldi, sabah erken kalktık, bir gece öncesinden zaten hazırlıklar tamamdı, fakat koca son dakkada wc ye girince, el ayak birbirine dolandı, bağırış çağırış oldu, fotoğraf makinesi ve kamera evde unutuldu, geç kalındığı için son hız basıldı, havaalanına varıldı, ve sonrasında bizi yetiştirebilecekken aptal THY çalışanlarının aptalca çalışması nedeniyle bizi uçağa almadılar. Hayatında uçak kaçırmış kaç kişi vardır acaba....biz kaçırdık efendim. Ben oturdum zırladım, sonraki uçağa yerimiz değişti, havaalanında 4 saat Deniz'le beklemek zorunda kaldık, yanımıza 70 gr mamadan baska yiyecek almamıştık ne de olsa 2 saat sonra İzmir'de evde olacaktık. Neyse ki uslu ve gezenti kızım bunun da "addaaa" olduğunu düşünüp hiç mızmızlanmadı. Tatilimin üzerine çöken bu cenabetlik duruma şaşıraraktan ve kocayla tüm münasebeti keserekten Gloria Jeans kahvecisinde 2 saat oturmamız vsvsvs. Ne oluyor ya altı üstü bir tatil yapacağım, herkes taş koyuyor... Neyse şimdi İzmir deyim. Birazdan Ikea'ya gideceğim, sonra oradaki giğer mağazaları gezip kendime ayakkabı çanta alacağım... Alışveriş yapıp paraları harcayınca kendime geleceğim, sonra Çeşme, Şirince, Kuşadası, gezip duracağım.... ohhh beee....
8 Eylül 2008 Pazartesi
Anlar İzler Tutkular - İnci Aral
"İnci Aral'ın okumak, yazmak, severek ve yazarak varolmak üstüne düşüncelerini ve deneyimlerini yalın, akıcı bir anlatımla dile getirdiği, hayata dünyaya, edebiyata ve aşka bakışını yansıtan bu kitap, belleğin seçtiği anlara, tutkularımıza ve akıp geçen yaşamın bizde kalan izlerine değinen bir anlatılar toplamı. Birkaçı daha önce yayınlanmış, birçoğu değişik söyleşi ve toplantılarla okurlara sunulmuş, bazıları ise bu kitap için özel olarak kaleme alınmış duyarlı metinlerden oluşan bu yazılar, yazarla başbaşa kalınmış sıcaklıkta bir sohbet ortamı yaratıyor ve zevkle okunuyor. İnci Aral, her zamanki içten ve alçak gönüllü söylemi ile aşkın değişik yanlarına eğildiği metinleri için de şunları söylüyor: "Aşk üzerine söylediklerim şimdiye kadar yazdıklarıma yansımış görüşler olsa da, ilk kez derli toplu, açık gözlemler halinde bu kitaba giriyorlar. Gene de herkes bilir ki, aşk üzerine ne söylenirse söylensin, kesinlikle birşeyler eksik olacaktır..."
Çok sevdiğim İnci Aral'ın hayatına ve yarattığı karakterlerin çıkış noktalarına dair bizzat kendi kaleminden çok gerçek ayrıntıları, anları, kendi eserlerine dair eleştirilerini, edebiyat ve aşk üzerine düşüncelerini okumak çok keyifliydi. Aslında, ben İnci Aral okurken nasıl bir dünyaya gideceğimi nispeten biliyor, bu nedenle daha okumadan heyecanlanıyor ve sadece bu tanıdık olma duygusuyla bile mutlu oluyorum. İnci Aral okumaya başlamadan önce fikir edinmek üzere bir ön okuma olabilir.
Epsilon, 1. Basım Eylül 2003, 142 sayfa
7 Eylül 2008 Pazar
Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? - Perihan Mağden
Televizyonda Perihan Mağden'in bir söyleşisini dinlediğimde ilgimi çekmişti roman.Söyleşiden edindiğim genel kanı, annesiyle çok da hoşbeş bir çocukluk geçirmemiş olan Mağden'in hayatından yansımalar bulacağımız, kendimce annelik dersleri çıkarmayı umduğum bir anne kızın romanıydı. Evet, bir anne kız romanıydı, psikopat diye tabir edilebilecek bir anne ve onun saf denilebilecek kızının basit mi basit bir dille (basit dille yazılan romanları sevmediğimden değil ama burada olmamış hissini çoğunlukla taşıdım) Hollywood filmlerine yaraşır bir tarzda yazılan ve öyle de biten hikayesi. Annenin bambiye fazlasıyla takmış olması, ve bunun sürekli olarak anlatılması çok ama çok sıkıcı olmuş, kızın bu kadar saf ve akılsız olması hiç ama hiç inandırıcı olmamış. Zorlanılırsa bir takım sosyal mesajlar çıkarılabilir fakat onlar da oldukça beylik olur, zorlandığı pek anlaşılır. "Heat" tarzı bitiş ise bitirdi beni, zaten nihayetinde roman da bitmişti. Anlaşılacağı üzere, ilk sayfalarda merakla, sonrasında "gıcık oldum artık sonu ne olacak" hissiyle 2 günde hüüp diye okuduğum bu romanı beğenmedim. Tavsiye etmiyorum. Can Yayınları, 2. Basım Temmuz 2007 (1.Haziran 2007), 183 sayfa
29 Ağustos 2008 Cuma
Haftasonu
Bir süredir Amasra'ya gitmek ve kusana kadar balık yemek istiyordum. Hazır Amasraya'da gitmişken Karabük'e uğramak istiyordum, orada büyüdüm ya ben ve neredeyse 8 yıldır hiç gitmedim ya, içten içe özlediğimi hissettim. Geçen haftasonu Ankara'dan nefret ediyorum diye bağırırken içimden, yola düştük. Önceden plandığımız halde son derece plansız çıktık yola, ne Amasra'da ne de Çakraz'da kalacak biryer ayarlayabildik, plansız yılbaşı gecelerinin son derece kötü geçmesinin aksine plansız seyahatlerin en unutulmaz olanları olduğunu biliyorum ya kafam çok da rahatsız değil. Bir de Ankara'dan uzaklaşıyorum ya, yazın ortasında bir kara ikliminden diğer kara iklimine doğru yol alıyor olsak da, mutluyum. Lisedeyken çıkmak için çabaladığım bu küçük, dumanlı gri kent nasıl da gözümde tüttü yol boyunca. 5 yıl gittiğim Karabük-Ankara yolunu hatırlamaya çalışırken anca tünele gelince tanıdık geliyor etraf. Sonra fabrika...Koca yavaşlıyor fabrikaya gelince, alerjik astım olmama neden olan dumanlı bacaları bile özlemişim, babalarımızın, annelerimizin ömürlerinin geçtiği fabrikanın amblemi hala binaların üzerinde silik de olsa, bu amblem bana her Çarşamba gecesi klüpte yediğimiz döner tabaklarını hatırlatmakta. Karabük'ün girişine "Cumhuriyet Kenti" diye kocaman yazı asmışlar, güzel olmuş..öyle midir hala bilemem, eskiden öyleydi. Hemen Yenişehir'e çıkıyoruz, terminalin ordan çıkarken yokuşu anıtın orda sağda İrem'in evinin önünden geçiyoruz, en yakın ilkokul arkadaşımdı sonradan bozuştuk mu nooldu, Zafer amca vardı babası, çok gençken ölmüştü biz daha genç kız bile değilken, çok ağlamıştım. Sonra Nisa teyzelerin, Halime teyzelerin evlerinin önünden geçiyoruz, sonra işte bizim Yenişehir'de oturduğumuz ilk ev. Küçük Anıl, bebek Emir, genç Saadet ve genç Memduh etrafta sürekli dolanmakta, geçmişten gelen bir takım kokular burnumda, bu anları bir film gibi yaşamaktayım. Eskiden kocaman gelen, karşıdan karşıya zor geçtiğimiz bu caddenin şimdi küçücük görünmesi algıda ne oluyor bilemedim...Biraz bakındıktan, kızımı ve kocamı da bu anlara tanık ettikten sonra, devam ediyoruz, klübün önünden geçip en hırçın genç kızlık zamanlarımı geçirdiğim, dostlarım Ekin ve Ceren'le bitişik dairelerde oturduğumuz, nice aşklarımıza, bunalımlarımıza ve kahkahalarımıza tanıklık etmiş evimizin önünde bir süre dikilip kalıyorum. Evimizin her detayı gözümün önünde, bu kadar çok detayı bu kadar iyi hatırlıyor olmak bazen hüzünlendiriyor ya neyse. Yenişehir, Karabük Demir Çelik Fabrikasının (şimdiyse Kardemir) lojmanlarının bulunduğu semt. Bir nevi Sims kenti diyorum ben, herkes herkesi tanıyor, yapılar kullanışlı geniş bahçeli ve bakımlı. Koca da diyor ki "ne güzel bir yerde büyümüşsün".. Evet, çok güzel bir yerde ve çok güzel insanların arasında, kötülük bilmeden, çok küçük şeylerden mutlu olan biri olarak, çok süper dostlar edinerek büyümüş nadir insanlardan biri olduğumu itiraf ediyorum. İtiraf ediyorum, çünkü ben sürekli şikayet ettim taşrada, Karabük'te büyümüş olmaktan, bir sürü neden öne sürdüm kendimce, şimdi doydum ya büyük şehire kıymetini anlıyorum taşranın. Belki de biz küçükken bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi de o yüzden bunalıyorduk, belki de daha kıymetliydi bilgiye zor ulaşıyor olmak tartışılır, mesela Faith No More un Angel albümünü Ankara'ya doktora giden bir arkadaşın getirmiş olması o albümü hep kıymetli kıldı benim için. Neyse, biz, azla yetinen oldukça şanslı memur çocuklarıydık.Karnımızın gurultusu herşeyin önüne geçince, Çevrikköprü yolunu tuttuk. Çevrikköprü Karabük'le Safranbolu arasındadır, en süperinden kuyu kebabı yapılır. Gittik, açıkhavada kuyu kebabımızı kusana kadar yedik. Aile dostlarımız bize eşlik etti, keyifli bir sohbet oldu, Karabuk'te konakladık. Sabah yine Çevrikköprü yolunu tuttuk, bu sefer Safranbolu'nun meşhur etli ekmeğiyle süper bir kahvaltı yapmak üzere, aynen öyle de oldu, yine kusana kadar yedik. Safranbolu'yu gezdik sonra, çok büyümüş Safranbolu. Biz küçükken kıymeti bilinmezdi Safranbolu'nun bizim üniversite yıllarımıza denk geliyor, Safranbolu'nun turistlerle dolup taşması. Şimdi değerinin biliniyor olması güzel.
Amasra'ya kadar gitmek ise, itiraf ediyorum, çok yorucu oldu. Aşırı derecede nemli hava, Amasra'nın boyuna üç boy büyük kalabalık bizi mahvetti. Kusana kadar balık yedik o ayrı, tadı damağımda kaldı, onun dışında pek de zevkli değildi, keyfini çıkaramadık, dar zamanda çok yorulmuştuk belki de ondan..
27 Ağustos 2008 Çarşamba
Saklandım..

Ani bir kararla bloğumu yabancılara kapattım bugün. Bir süredir düşünüyordum gizlenmeyi ama bir vesile olur belki diye de bekliyordum ki, oldukça gıcık olan iş arkadaşlarımdan en gıcığı hiç üşenmemiş beni google da aratmış, yok ben zaten aramalarda öyle kolay kolay bulunmuyorum o ayrı da, bu süper zeka insan adımın yanına bir de eski işyerimin adını eklemiş, bloğumu bulmuş, hala nasıl çıktığını anlamış değilim ama; artık bu nasıl bir meraksa, neyimi merak ediyorsa, ne kadar bol boş vakti varsa, ne tür kirli çamaşırlar bulmayı umuyorsa (kötü niyetli olduğuna eminim) hiç ama hiç anlamış değilim. İnsanlar google ı hafiyelik için kullanıyorlar anlaşılan, ee durum böyle olunca ben de bu nefret ettiğim alakasız insanlar beni neden okusun dedim, sadece dostlarım arkadaşlarım okusun istedim. Bu alakasız hafiye kılıklı dedikoducu mahluklar yazdığım bir kelimeyi bile okuyup hayatıma müdahele etmesinler istedim. Üzerine vazife olmayan işlere karışan, herşeyi en alakasız yerinden merak eden insan toplulukları hep beni mi bulur yaaa. Bloğumu okuduklarını bildiklerimi ekledim efendim, bilmediklerim mail atsınlar bana onları da ekleyeyim :)
23 Ağustos 2008 Cumartesi
ankaradan nefret ediyorum.
7 Ağustos 2008 Perşembe
Kısaca....

Çok uzun zaman olmuş yazmamışım..alla alla,neyse
İznim yoktu, tatile gidemedim... 6 ayı dolmayanı izne göndermeyen zihniyetin ben taaaa....neyse, çok ayıp... Kızımı, kocamı, annemi gönderdim tatile sonra da haftasonları kaçtım yanlarına, her haftasonu bir yere gittim böylelikle, hatta bir cuma gününü tatil edip uzun haftasonu yaptım güzel oldu, sonra da o yorgunluğun üstüne hasta oldum kötü oldu. Dinlenmek için uzun saatler uyumam gerekti. Ama kızımın deniz havası alması, çiçek görmüş, böcek görmüş olması, radarlarının bu sayede fazlaca açılmış olması ve annesi gibi bir su kuşu olacağını ispat etmiş olmasının bana verdiği derin haz hasta olmaya değerdi. Bu arada ofiste işler çok yoğunlaştı beter oldum. Ama iki ayağım bir pabuçta çalışmayı özlemişim güzel oldu. Araba kullanmayı öğrendiğim ve çok komik badireler atlattığım, nice güzel tatillere çıktığımız, çok sevdiğim arabamızı sattık, şu aralar bizimle son günlerini yaşıyor, yenisini aldık pek janti, onu da seveceğiz tabii. Birkaç sazlı sözlü durum oldu, Bilgeylen Özgeyi nişanladık, hemen akabinde evlendirdik, Umutlan Rabia nişanlandı ama ona gidemedik. Deniz son bir haftadır aktif olarak sürünerek ilerlemeye ve birkaç gündür de alenen emeklemeye başladı, çok feci. Biraz daha kilo verdim,58, hedefim 55. Ege bölgesine taşınma konusunda kocamı sürekli baydım, her fırsatta "İzmir'de otursaydık sabahtan Çeşme'ye gider, akşama dönerdik, yaaaa, oturuyoz burda mal gibi" dedim. Böyle işte..
9 Haziran 2008 Pazartesi
Çok güzeldi çok...
Gittik, gördük, dinledik, alkışlamaktan ellerimiz kızardı, mutlu olduk... çok güzeldi çok, bitmesin istediydik, bitti, ama...yüzümüzde koskocaman tebessümlerimiz, içimizde kanlı canlı Jethro Tull dinlemenin rahatlığıyla döndük evlerimize :)4 Haziran 2008 Çarşamba
Tanık oldum...
Şuana kadar bilmem kaç kez temiz kağıdı almak için gittiğim ve 5 yıl okuduğum okulumun karşısındaki korkutucu bina olmaktan öteye gitmeyen Ankara Adliye Sarayı'na bu sabah "gerçek" bir davada tanıklık etmek için gittim. Bu binadan korktuğumdan kelli 2. tanık konumundaki arkadaşıma birlikte gitmek arzumu belirttim ve öyle de yaptık, yoksa o koskoca kaotik binada ne işim var tek başıma... Adliye Sarayı'nın gözümdeki imajının kötü kalpli cadının dağın tepesinde kara bulutların arasından görünen sarayı olmasından ibaret olması durumu, bir davada tanıklık yapma olayının bende yarattığı, mafya cinayetine tanık olan kişinin"tanık koruma programına" dahil olarak mecburen yüzüne estetik yaptırması psikolojisi ile birleşince az biraz heyecan yaptığımı ve bir havalara girdiğimi itiraf etmeliyim. Oysa ki bilmem kaçıncı iş mahkemesine gidiyoruz sadece... Neyse, gittik, girdik içeri, 2.tanık arkadaşım bu konuda daha deneyimli olduğundan içeride kaybolma ihtimalimiz olduğunu söyleyince hemen avukatı aradık...bilmem kaçıncı iş mahkemesinin 2. katta olduğunu öğrendik. Başladık yukarı çıkmaya, etrafta bir sürü cüppeli kadınlar adamlar var, adliyenin içinde cüppeli dolaşıyor avukatlar, pek şık görünüyorlar, bu tip mesleki kılık kıyafetlerin insanlara bir nevi karizma kattığını bir kez daha görüyorum. Özellikle kadınlar dikkatimi çekiyor, avukat cüppesi kadınlara pek bir yakışıyormuş, hepsi de bir süslü bir süslü... Birden şunu farkediyorum ki, cüppelilere avukat diye bakarken, diğer bütün adamları karısını döven, çocuğuna sarkıntılık yapan adamlar olarak görüyor, az biraz heyecanımın yerini, her an, boşanmaya karşı çıkan erkeğin karısına saldıracağı bir kavgayla karşı karşıya kalabiliriz korkusuna bırakmış olduğunu farkediyorum. Rabia'nın adalet sarayı maceraları bende nasıl bir yer etmişse artık.... Sonra 2. kata çıkıp da bilmem kaçıncı çocuk ağır ceza mahkemesi tabelasını görünce bir garip oldum, "çocuk" kelimesinin "ağır ceza" tamlaması ile yanyana gelmiş olması tüylerimi diken diken etti....ne tür davalar görülüyor acaba burada diye düşündüm, allaaam çok feciii... Davanın yapılacağı mahkemenin önüne geldik sonra, arkadaşın avukatıyla buluştuk, hakime ne söylememiz gerektiğini tekrarladık, ve ben yine nüfus memurluğundaki gibi panik oldum. Neyse, avukat içeri girdi, biz kenarda oturduk. Sonra birden adımı soyadımı canhıraş haykırınca adamın biri "ayyy, ne vaar beeee, ne baaaarıyorsun, saarmıyız" oldum. Meğer mahkemelere dair filmlerde gösterilen şeylerden gerçek hayatta da olan birinci detay bu. Mübaşir mi ne o çıkıp avazı çıktığı kadar bağırıyor. Ben girdim içeri, hakim şöyle gelin deyince önce orada gördüğüm ilk sandalyeye oturmaya kalktım, ayıp oldu tabii, meğer hakim birşey sorunca herkes ayağa kalkıyormuş neyse, avukat hemen müdahele etti "ortaya gel" diye, ben baktım kendisine "nasıl yani diye" "ayakta durcan ortada" dedi, şok oldum. Öyle dımdızlak ayakta durdum bu da detay ikiii, "bıdı bıdı bıdı bıdı doğruyu söyleyeceğine namusun ve şeferin üzerine yemin eder misin" dedi hakim, ben tanık koruma programı dahilinde bulunan bir tanık edasına bürünerek "ederim" dedim, bu da detay üüüç. Sonra hakim espri yaptı ismimle ilgili, ben anlamadım espriyi tabii (bazı işleri gereğinden fazla ciddiye alıp bu nedenle şamşırabilen model), hö diye kaldım, avukat müdahele edip şirinlik yaparak benim şapşallığım sonucu hakimin bozulan suratını toplayıverdi. Sorular soruldu cevaplar verildi, tabii ben cevapları verirken yine heyecandan çok fazla şamşırmamaya çalıştım, önümde oturan kadın herşeyi bilgisayara yazdı ( bu da çok ilginç bir meslek, hakim ne derse yazıyorsun, ama bazen insanın şööyle kafasını arkaya çevirip ama hakim bey bu böyle olmadı, haksızlık oldu biraz diyesi gelmez mi acaba...). Benim sıram geçince diğer arkadaş geldi, ben oturdum onları dinledim. Sonra o da oturdu hakimin kararlarını dinledik, sonraaa işte beklenen oldu, çocuk ağır ceza mahkemelerinin ordan bağırtılar çığırtılar geldi. Çok güçlü kuvvetli bir kavga çıktı belli ki, bizim hakimin sesi duyulmaz oldu. Görsel olarak tanıklık edemedim kavgaya, iyi ki de edemedim.. ama bağırtılar çok fena yer etti kulaklarımda, biraz çirkef, biraz çaresiz ve fazlaca sinirli. Sonra çıktık gittik işte aksi istikamette...kimse düşmesin oraya ya...bi de hastaneye düşmesin kimse...1 Haziran 2008 Pazar
Geç bile kalmış bir yasak..
Kapalı alanlarda ve otomobillerde sigara içmek bir süre önce yasaklandı. Yıllar önce Avrupa ülkelerinden birinde kapalı alanlardan sonra sokakta sigara içmenin yasaklandığını duyduğumda yok artık demiştim. Yıllar sonra ülkemizde yeni başlıyor bu yasaklar ve bu yasağı destekleyen koca koca reklam panolarında çocukları için dumansız bir ülke isteyen annelerle düzenlenmiş kampanyalar. Geç bile kalmış olunsa da zararın neresinden dönülse kardır diyorum ve garip bir şekilde bu yasağın uygulandığını görmek de şaşırtıyor beni, sanırım pek inanmamışım ben bu yasağa ya da Türkiye'deki, uygulanabilirliğine ama geçen gün güzide alışveriş merkezimiz Ankamall'da her daim dumanaltı olan ve dumandan gözün gözü görmediği yemek salonunun berrak havasını görünce ve hatta, gayet de bir mahalle dükkanı olan kuaförümün de yasağı uyguladığına tanık olunca mest oldum. Şimdi sıra barlarda ve cafelerde, sonra da sokaklarda... herkes evinde zıkkımlansın kardeşim.. Sanki hiç sigara içmemiş gibi, holiganlığa varacak kadar sigara düşmanı olmuş olmam da ironik tabii ama olsun tam tamına 1,5 sene olmuş sigara içmeyeli...24 Mayıs 2008 Cumartesi
Güneş doğdu :)
Berna ve Mehmet'in oğlu Güneş, diğer bir deyişle kızımızın ilk kankası, bugün dünyaya geldi. Doğumun beklenmedik bir anda olması nedeniyle hazırlıksız yakalandığımızdan fotoğrafımız yok henüz. Ama tatlı mı tatlı, masum mu masum, miniminicik bir bebek kendisi, bir sürü de saçı var :) Sağlık ve mutluluk diliyorum..:)11 Mayıs 2008 Pazar
10 Mayıs 2008 Cumartesi
Emziren Annenin Geç Kalmış Gezi Notları...
Uzun bir süredir aktif olarak yazamıyor olmak içimde sürekli bir rahatsızlık duygusu yaratıyor ve ben şuanda oldukça zor ve garip bir halde (kızımı ayaklarımda sallayarak ve sol tarafıma koyduğum laptopta yazabilmek için belimden doooru iki büklüm olaraktan, ayaklarımı sallarken parmaklarımla da klavyede yazı yazabilme yani el ayak koordinasyonunu da güç bela sağlayaraktan) yazmaktayım. Artık yoğunluktan mıdır, bölüm üstüne bölüm attığımız, heyecandan tilt olduğumuz prizın brekin tüm bölümlerini bir solukta izleyeceğimize yemin ettiğimizden midir, bir türlü gelemeyen baharın verdiği aylaklıktan mıdır nedir, yazmadım, yazamadım ve bundan da rahatsız oldum. Uzun zamandır cebimde bekleyen bir konu var, yazayım da kurtulayım. Bu konu, kışın doğum yaparak bir kış bebeği sahibi olmuş Ankara'da yaşayan ve gezenti olarak bilinen tüm kış annelerini ilgilendirmektedir. Şimdik, kışın doğum yapınca, malum, havalar soğuk oluyor ve gezenti olarak bilinen anne bir nevi eve tıkılma durumu yaşıyor, ama vazgeçmiyor ve 40 ı çıkınca o alışveriş merkezinden bu alışveriş merkezine bebeğini de bebek arabasına ataraktan gezmelere başlıyor, bu blogda gezenti anne ben oluyorum. Her semte bir alışveriş merkezi ilkesiyle büyüyen Ankara şehrimizde gezecek pek çok alışveriş merkezi bulunuyor ve ben bir kış annesi olarak bunu bloğuma yazmayı bir görev bilerek ve bundan kaynaklanan sorumluluk duygusuyla alışveriş merkezlerinin hepsinde bebek altı değiştirmiş ve emzirme yapmış bulunmaktayım. Not: Antares ve neydi şu Ümitköyde yeni açılanın adı unuttum o hariç işte (şimdi geldi minasera, böyle mi yazılıyo bilmem). Şu aralar bahar geldi, biz mamaya geçtik, ve kısaca Ankara'daki AVM lerde bebek odalarının durumuna ilişkin tecrübelerim aşağıdaki gibidir...
ANKAMALL
Eskiden küçük bir AVM olan Migros'un yanına bir o kadar daha bina yapıp ikisini birleştirdiler. Koskocaman, neredeyse bütün markaların mağazalarının olduğu, toplu taşıma araçlarıyla en rahat ulaşılabilen AVM oldu ANKAMALL. Gelgelelim bu kolay ulaşılabilmenin sonucu olarak herkesin buraya akın etmesi aşırı kalabalık olmasına neden oldu, mimarisi bu kadar kalabalığı ve gürültüyü kaldırabilecek şekilde tasarlanmamış olmasından kelli yorucu bir mekan oldu. Bebek odasına gelince, koskoca AVM de hepi topu 1 tane bebek odası var, ona da ancak asansörle ulaşılabiliyor, çünkü AVM katlarında değil. E bu kadar kalabalık olunca da deli gibi sıra oluyor, havasız oluyor. AVM katında olmadığından azıcık gezip geleyim gibi bir durumda söz konusu değil, mecbur bekliyorsunuz. Eger bebek dayanamayacak duruma gelirse yandaki mescidin kadın tarafına girip orada emziriyorsunuz. bebek odası da çok küçük, sizden önce kaka yapmış bir bebeğin altı değişmiş ise kokudan durulmuyor tabii. Bebek sahibi annelere kesinlikle önermiyorum.
CEPA
Çocuklu ailelerin bir numaralı AVMsi. Çocuklara yönelik bir sürü aktivite var. Koskocaman bir Joker mağazası var, türlü türlü anne ve çocuk ihtiyaçları, türlü türlü oyuncak seçeneği dışında, mağazanın içinde tren, dönen salıncak, içinde bota binilebilen küçük bir havuz ve diğer jetonlu oyuncaklardan var. bebek bakım odalarına gelince her katın orta bölümlerinde WC kısımlarında ayrıca bebek odaları var. Büyüklük açısından makul, kullanılabilir. Temizlik açısından da oldukça iyi, ben memnun kaldım.
PANORA
Çok kalabalık olmayan, uçan balonların 15 tl ye satıldığı kokoş AVM. Yürüyen merdivenlerin konumlandırılması tam bir skandal çıktığınız bir merdivenin inişi katın öbür tarafında, bilmem anlatabildim mi...Çıktığınız bir kattan inebilmek için bütün katı yürümeniz gerekiyor çünkü iniş merdiveni katın diğer ucunda. İnsanlar inip çıkmasın AVM yi gezsin modunda. Bu nedenle herkes asansörlere akın etmekte, ara katlarda bebek arabasıyla asansöre binebilmek mümkün değil. Halkımız çok düşünceli olduğundan bebekli ve hamile bayanlara öncelik vermemekte.Bebek odalarına gelirsek, tek kelimeyle anlatabilirim, mükemmel. bebek odasında çocuklara uygun küçük klozet ve pisuvar var, emzirmek için odanın içinde ayrı bir bölme var. Çok rahat koltuklarda emzirebiliyorsunuz. Alt değiştirme üniteleri gayet guzel. Temizlik süper, bal dök yala kıvamında. Bütün katlarda WC bulunan tüm alanlarda bebek odası mevcut, diğer AVM lerin aksine bebek odası bez firmalarına yaptırılmamış, AVM kendi tasarımı. Kışın giriş katın bebek odaları çok soğuk, 2. ve 3. katları kullanmak daha uygun. Uzun lafın kısası Panora bebekli anneler için 1 numaralı AVM diye düşünüyorum.
ARMADA
Tam bir skandal. AVM güzel, geniş koridorları var. Ama bebek sahibi anneler için hiç uygun olmayan bir AVM. Bebek odası sadece giriş katında var, o da allahlık zaten. Bir de en üstte yemek katında alt değiştirme yeri var, o da bayanlar tuvaletinin içinde, pis bir yer. Zaten tuvalet olduğu için rahat etmeniz mümkün değil, kesinlikle tavsiye etmiyorum.
GORDION
Panora kadar olmasa da gayet güzel. Bebek odaları bez firmasına yaptırılmış ama nispeten geniş bir mekan sağlandığı için fena değil. Ama yine de pek yakıştırmadım, böylesine güzel tasarlanmış bir AVM den daha iyi bir bebek odası performansı beklerdim.
ANKAMALL
Eskiden küçük bir AVM olan Migros'un yanına bir o kadar daha bina yapıp ikisini birleştirdiler. Koskocaman, neredeyse bütün markaların mağazalarının olduğu, toplu taşıma araçlarıyla en rahat ulaşılabilen AVM oldu ANKAMALL. Gelgelelim bu kolay ulaşılabilmenin sonucu olarak herkesin buraya akın etmesi aşırı kalabalık olmasına neden oldu, mimarisi bu kadar kalabalığı ve gürültüyü kaldırabilecek şekilde tasarlanmamış olmasından kelli yorucu bir mekan oldu. Bebek odasına gelince, koskoca AVM de hepi topu 1 tane bebek odası var, ona da ancak asansörle ulaşılabiliyor, çünkü AVM katlarında değil. E bu kadar kalabalık olunca da deli gibi sıra oluyor, havasız oluyor. AVM katında olmadığından azıcık gezip geleyim gibi bir durumda söz konusu değil, mecbur bekliyorsunuz. Eger bebek dayanamayacak duruma gelirse yandaki mescidin kadın tarafına girip orada emziriyorsunuz. bebek odası da çok küçük, sizden önce kaka yapmış bir bebeğin altı değişmiş ise kokudan durulmuyor tabii. Bebek sahibi annelere kesinlikle önermiyorum.
CEPA
Çocuklu ailelerin bir numaralı AVMsi. Çocuklara yönelik bir sürü aktivite var. Koskocaman bir Joker mağazası var, türlü türlü anne ve çocuk ihtiyaçları, türlü türlü oyuncak seçeneği dışında, mağazanın içinde tren, dönen salıncak, içinde bota binilebilen küçük bir havuz ve diğer jetonlu oyuncaklardan var. bebek bakım odalarına gelince her katın orta bölümlerinde WC kısımlarında ayrıca bebek odaları var. Büyüklük açısından makul, kullanılabilir. Temizlik açısından da oldukça iyi, ben memnun kaldım.
PANORA
Çok kalabalık olmayan, uçan balonların 15 tl ye satıldığı kokoş AVM. Yürüyen merdivenlerin konumlandırılması tam bir skandal çıktığınız bir merdivenin inişi katın öbür tarafında, bilmem anlatabildim mi...Çıktığınız bir kattan inebilmek için bütün katı yürümeniz gerekiyor çünkü iniş merdiveni katın diğer ucunda. İnsanlar inip çıkmasın AVM yi gezsin modunda. Bu nedenle herkes asansörlere akın etmekte, ara katlarda bebek arabasıyla asansöre binebilmek mümkün değil. Halkımız çok düşünceli olduğundan bebekli ve hamile bayanlara öncelik vermemekte.Bebek odalarına gelirsek, tek kelimeyle anlatabilirim, mükemmel. bebek odasında çocuklara uygun küçük klozet ve pisuvar var, emzirmek için odanın içinde ayrı bir bölme var. Çok rahat koltuklarda emzirebiliyorsunuz. Alt değiştirme üniteleri gayet guzel. Temizlik süper, bal dök yala kıvamında. Bütün katlarda WC bulunan tüm alanlarda bebek odası mevcut, diğer AVM lerin aksine bebek odası bez firmalarına yaptırılmamış, AVM kendi tasarımı. Kışın giriş katın bebek odaları çok soğuk, 2. ve 3. katları kullanmak daha uygun. Uzun lafın kısası Panora bebekli anneler için 1 numaralı AVM diye düşünüyorum.
ARMADA
Tam bir skandal. AVM güzel, geniş koridorları var. Ama bebek sahibi anneler için hiç uygun olmayan bir AVM. Bebek odası sadece giriş katında var, o da allahlık zaten. Bir de en üstte yemek katında alt değiştirme yeri var, o da bayanlar tuvaletinin içinde, pis bir yer. Zaten tuvalet olduğu için rahat etmeniz mümkün değil, kesinlikle tavsiye etmiyorum.
GORDION
Panora kadar olmasa da gayet güzel. Bebek odaları bez firmasına yaptırılmış ama nispeten geniş bir mekan sağlandığı için fena değil. Ama yine de pek yakıştırmadım, böylesine güzel tasarlanmış bir AVM den daha iyi bir bebek odası performansı beklerdim.
26 Nisan 2008 Cumartesi
Birlikte Büyütelim - Prof. Dr. Z. Bengi Semerci
Çocuk gelişimi üzerine okuduğum ilk kitap olması nedeniyle olabilir, kafamdaki sorulara çok net cevaplar alamadığım ama çocuk gelişimi ve ruh sağlığı üzerine en azından biraz fikir edindiğim bir kitap oldu. Çocuk yetiştirmede sürekli nelerin yapılmaması gerektiğinden bahsedilmiş, yapılmaması gerekenlerin yanında ne yapılması gerektiğinden bahsedilmediği gibi ne yapılsa iyi olur gibi öneriler de çoğu bölümde dile getirilmemiş, bu nedenle de yetersiz buldum. Yine de bir ilk kitap olarak okunabilir, fikir edinmek açısından. Kitap, "Çocuğun Ruhsal Gelişimi", Çocuklarda Olabilecek Sorunlar" ve "Özel Durumlar" olarak 3 bölümden oluşuyor. En çok hoşuma giden ise yazarın "çocuklarının sevmediği özelliklerinden bahseden anne ve babaların öncelikle aynaya bakmaları gerektiğini" söylediği bölüm oldu :)22 Nisan 2008 Salı
Mimlenmişim...)
“Ümit mimlemiş beni, oldukça da zaman geçti üzerinden, panik olmuşum "ne yazacağım şimdi" diye... bu nedenle başka şeyler de yazmadım, bir görevim olduğundan kelli, ve ben bu görevi sürekli ertelediğimden, aklıma birşey gelmediğinden, saçma şeylerle gereğinden fazla meşgul olduğumdan... ilk mimlenme için konu zor oldu, günlerdir düşün düşün birşey gelmedi, çok mu abarttım, öyle oldu.......”
55 kelimeye sığdırabileceğim tek hikayem bu oldu....
31 Mart 2008 Pazartesi
Hepi börtlek tu miiii....

Bir doğum günü daha çarçabuk geçti. Neyse ki bu yıl sipariş ettiğim bütün hediyelerin en güzelinden aldım, süper oldu. Pek güzel bir yemek organizasyonu tamamen sürpriz oldu, hiç anlamadım, vallaha diyorum. Bugünü sınırsız kalori günü ilan ettim, sabahtan beri de sürekli tatlı yiyorum, sabah kahvaltısında bile tiramisu yedim, yeminlen... (Didemcim, çok süper olmuş ellerine sağlık, pastanın yarısını ben yidim, kafamı gömmek istedim böyle pastaya o derece yani) Bir sürü güzel telefon konuşması yaptım, ne güzel bissürü arayanım var. Dırtcell bana 50 beleş mesaj hakkı verdi ama .ngutluk şurda ki "bugün benim doğumgünüm, sen niye bana beleş mesaj veriyosun ki cümle aleme bugün doğumgünüm benim diye mesaj mı atayım, alla allaaa...", çok saçma yani. Neyse, güzel bir doğumgünü oldu. O kadar güzel oldu ki kaç yaşıma girdiğimi unuttum....yalaaaaaannnnn. Sabah işe giderkene "runaway train" şarkısı çalmayaydı kendimi 20 yaşında olduğuma bile inandıracaktım ya neysee, 32 olmuşum, yuuuuuhhhhhhh...burası okunmasın istedim ama en güççük font buymuş, zira pek gerekli bir bilgi değil de....hem insan hissettiği yaştadır di mi...
22 Mart 2008 Cumartesi
Kırmızı Defter - Paul Auster
Auster severlerin çok beğeneceğini düşündüğüm, otobüste, dolmuşta, çay molasında, öğle tatilinde kolayca ve keyifli bir şekilde okunabilecek bir kitap Kırmızı Defter. Kitapta yeralan öyküler Auster'ın gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu olaylara dayanıyormuş, zaten aralarda kendisi de "bu olay bana şu romanımdaki bu karakteri yarattırdı" diyerek hayranlıkla okunmuş olan romanın oluşumuna yardımcı olmuş olayları da vurguluyor, bu nedenle de yer yer çok heyecan verici. En çok Auster'ın nasıl yazar olduğuna ilişkin hikayesini sevdim....."Sekiz yaşındaydım. Hayatımın o döneminde benim için dünyadaki en önemli şey beysboldü. New York Giants’ı tutuyordum ve siyah – turuncu kasklı o adamların yaptıkları her şeyi gerçek bir hayranın bağlılığıyla izliyordum. Şimdi bile, artık var olmayan bir sahada oynayan ve artık yalnızca adı kalmış olan o takımı anımsadıkça neredeyse bütün oyuncularının adlarını sıralayabilirim: Alvin Dark, Whitey Lockman, Don Mueller, Johnny Antonelli, Monte Irvin, Hoyt Wilhelm. Ama bunların hiçbiri Willie Mays’dan, o can yakıcı ‘Selam, Millet’ Çocuk’tan * (* Willie Mays herkesi bu sözcüklerle selamlardı.) daha büyük, daha kusursuz ve daha başarılı değildi.
O ilkbaharda, beni ilk kez birinci ligdeki bir maça götürmüşlerdi. Babamın arkadaşlarının Polo Alanı’nda loca biletleri vardı ve bir Nisan gecesi bir grup, Giants’larla Milwaukee’lerin maçına gittik. Kimin kazandığını bilmiyorum, o maçın en ufak bir ayrıntısını bile anımsamıyorum, ama anımsadığım bir şey varsa maçtan sonra annemle babamın ve arkadaşlarının bütün seyirciler gidene kadar yerlerinde kalıp konuştukları. Vakit o kadar geç olmuştu ki, sahadan geçip orta sahaya açılan kapıdan çıkmamız gerekmişti, çünkü açık bırakılan tek kapı oydu. Tesadüfen o kapı da oyuncuların soyunma odalarının tam altındaydı.
Sahanın kenarına yaklaşırken Willie Mays çarptı gözüme. Kim olduğundan en ufak bir kuşkum yoktu. Willie Mays’ti, formasını çıkarmış, günlük giysileriyle 2-3 metre kadar uzağımda dikiliyordu. Onun olduğu yöne doğru yürümeyi nasılsa becerebildim ve sonra, bütün cesaretimi toplayıp birkaç sözcük çıkarabildim ağzımdan: ‘Bay Mays,’ dedim, ‘imzanızı alabilir miyim?’
Mays olsa olsa yirmi dört yaşında olmalıydı ama ona adıyla hitap etmek bir türlü elimden gelmemişti.
Soruma verdiği yanıt pek nazik olmasa da dostçaydı. ‘Tabii oğlum, tabii,’ dedi. ‘Kalemin var mı?’ Öylesine hayat doluydu ki, anımsıyorum bunu, gençliğin verdiği enerjiyle öylesine doluydu ki, benimle konuşurken olduğu yerde yaylanıyordu.
Kalemim yoktu, babama kalemini alıp alamayacağımı sordum. Ancak onun da kalemi yoktu. Annemin de. Öteki büyüklerin de hiçbirinin kalemi yoktu.
Büyük Willie Mays konuşmadan durmuş bizi izliyordu. Grupta hiç kimsenin yazacak bir şeyi olmadığı anlaşılınca Mays bana dönüp, ‘Üzgünüm evlat,’ dedi. ‘Kalemin yoksa imza da veremem.’ Ve sonra stattan çıkıp geceye karıştı.
Ağlamak istemiyordum ancak gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı yuvarlanmaya başladı, bunu engellemem mümkün değildi. Daha da kötüsü, arabada eve dönerken yol boyunca ağladım. Evet, hayal kırıklığından mahvolmuştum, ama öte yandan gözyaşlarıma engel olamadığım için kendimden iğreniyordum. Bebek değildim. Sekiz yaşındaydım ve büyük çocukların bu tür şeylere ağlamamaları gerekirdi. Willie Mays’in imzasını alamamakla kalmamış, elime başka bir şey de geçmemişti. Hayat beni sınamıştı ve kendimi her açıdan eksik hissediyordum.
O geceden sonra nereye gidersem gideyim yanımda kalem taşıdım. Cebimde bir kalem bulunduğuna emin olmadan evden dışarı adım atmamak bende bir alışkanlık oldu. O kalemle bir şey yapmayı planladığımdan değil, ama hazırlıksız yakalanmak istemiyordum. Bir keresinde boş elle yakalanmıştım ama bunun bir kez daha olmasına izin vermeyecektim.
Geçen yıllar en azından bana şunu öğretti: cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir içinden.
Çocuklarıma hep söylediğim gibi, işte ben böyle yazar oldum.”
O ilkbaharda, beni ilk kez birinci ligdeki bir maça götürmüşlerdi. Babamın arkadaşlarının Polo Alanı’nda loca biletleri vardı ve bir Nisan gecesi bir grup, Giants’larla Milwaukee’lerin maçına gittik. Kimin kazandığını bilmiyorum, o maçın en ufak bir ayrıntısını bile anımsamıyorum, ama anımsadığım bir şey varsa maçtan sonra annemle babamın ve arkadaşlarının bütün seyirciler gidene kadar yerlerinde kalıp konuştukları. Vakit o kadar geç olmuştu ki, sahadan geçip orta sahaya açılan kapıdan çıkmamız gerekmişti, çünkü açık bırakılan tek kapı oydu. Tesadüfen o kapı da oyuncuların soyunma odalarının tam altındaydı.
Sahanın kenarına yaklaşırken Willie Mays çarptı gözüme. Kim olduğundan en ufak bir kuşkum yoktu. Willie Mays’ti, formasını çıkarmış, günlük giysileriyle 2-3 metre kadar uzağımda dikiliyordu. Onun olduğu yöne doğru yürümeyi nasılsa becerebildim ve sonra, bütün cesaretimi toplayıp birkaç sözcük çıkarabildim ağzımdan: ‘Bay Mays,’ dedim, ‘imzanızı alabilir miyim?’
Mays olsa olsa yirmi dört yaşında olmalıydı ama ona adıyla hitap etmek bir türlü elimden gelmemişti.
Soruma verdiği yanıt pek nazik olmasa da dostçaydı. ‘Tabii oğlum, tabii,’ dedi. ‘Kalemin var mı?’ Öylesine hayat doluydu ki, anımsıyorum bunu, gençliğin verdiği enerjiyle öylesine doluydu ki, benimle konuşurken olduğu yerde yaylanıyordu.
Kalemim yoktu, babama kalemini alıp alamayacağımı sordum. Ancak onun da kalemi yoktu. Annemin de. Öteki büyüklerin de hiçbirinin kalemi yoktu.
Büyük Willie Mays konuşmadan durmuş bizi izliyordu. Grupta hiç kimsenin yazacak bir şeyi olmadığı anlaşılınca Mays bana dönüp, ‘Üzgünüm evlat,’ dedi. ‘Kalemin yoksa imza da veremem.’ Ve sonra stattan çıkıp geceye karıştı.
Ağlamak istemiyordum ancak gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı yuvarlanmaya başladı, bunu engellemem mümkün değildi. Daha da kötüsü, arabada eve dönerken yol boyunca ağladım. Evet, hayal kırıklığından mahvolmuştum, ama öte yandan gözyaşlarıma engel olamadığım için kendimden iğreniyordum. Bebek değildim. Sekiz yaşındaydım ve büyük çocukların bu tür şeylere ağlamamaları gerekirdi. Willie Mays’in imzasını alamamakla kalmamış, elime başka bir şey de geçmemişti. Hayat beni sınamıştı ve kendimi her açıdan eksik hissediyordum.
O geceden sonra nereye gidersem gideyim yanımda kalem taşıdım. Cebimde bir kalem bulunduğuna emin olmadan evden dışarı adım atmamak bende bir alışkanlık oldu. O kalemle bir şey yapmayı planladığımdan değil, ama hazırlıksız yakalanmak istemiyordum. Bir keresinde boş elle yakalanmıştım ama bunun bir kez daha olmasına izin vermeyecektim.
Geçen yıllar en azından bana şunu öğretti: cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir içinden.
Çocuklarıma hep söylediğim gibi, işte ben böyle yazar oldum.”
Can Yayınları, 5. Basım 2004 (1.1994), 107 sayfa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
