30 Mayıs 2007 Çarşamba

3. Sezonu da geride bıraktık (spoiler içerebilir!)

Spoiler'ın Türkçesi nedir? Yoksa bu da İngilizce bilmeyen birinin anlayabileceği kadar klişeleşmiş, Türkçe'ye çevirdiğimizde kulağa çok da komik gelecek kelimelerden mi? Neyse, konumuz bu değil. 3. sezonu izlemeyen arkadaşlara ayıp olmasın neticede, biz spolier var diyelim de.

Hakkında bir dönem çok da kötü konuştuğum sevgili dizimiz Lost'da 3. sezonu da geride bıraktık. Kötü konuştum çünkü beklentilerimizi çok yükseltmişti, tempoyu düşürünce ikiyüzlülük yaptık. Neyse ki, sonradan aman toparladı dedim, sezon bitti. Neyse ki güzel bitti. Başından beri tanık oluyoruz ya ne zorluklar çektiklerine taraf tutuyoruz bu yüzden Lost'u seyrederken. Jackçi misin Sawyercı mı muhabbetlerini geride bırakırken, diğerlerine gıcık oluyoruz ve Jack Ben'i dövsün diye bakıyoruz, dövünce seviniyoruz, Charlie yüzünden gözümüz yaşarıyor. Çok başarılı bulduğum dizi, yine çok başarılı bitirdi sezonu, izleyicinin hevesi kursağında kalmadı. Düşen ilgiyi her seferinde yükseltmeyi başaran yaratıcı ekip daha ne kadar kasabilecek merak ediyorum. Lost un bıraktığı boşluğu Buffy ile biraz olsun doldurmayı düşünüyorum, çıtır çerez olarak biraz da nostalji yapmak adına, Heroes desen pek işim olmaz, bu başka bir konu.

22 Mayıs 2007 Salı

!!!

Çok sevmediğim ama oldukça güvendiğim bu şehre ne yaptılar bugün? Yazık değil mi bütün o masum insanlara? Ankara öyle büyük bir şehir değil ki, şurası ya şurası, yanıbaşımız, herkesin mutlaka yolunun düştüğü, Ulus, bütün otobüslerin geçtiği...geçmiş olsun...yapanlara da yaptıranlara da lanet olsun...çok kızgınım.

17 Mayıs 2007 Perşembe

Çok sıcak, çok bunaltıcı...Şöyle 3 ay Ayvalık'a gidesim var. Şöyle 3 ay deniz kasabasında, bahçeli küçük evlerde yaşayasım, sahilde kitap okuyasım, güneşin batışını seyredesim var. Yok, yok 3 ay yetmez, bir ömrü öyle geçiresim var. Çocuğumu oralarda büyütesim var; böyle evdi, işti, uzaklaşasım hatta bir de üstüne dönmeyesim var.

6 Mayıs 2007 Pazar

Pazar Keyfi

Eveeet, yılın ilk tişörtünü giyme ve bahar yayılmasını bugün gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Bir soğuk bir ılık seyreden hava bir anda 30 dereceye fırlayınca biz de attık kendimizi minderlerin üzerine. Aslında Ankara'da yaz hiç çekilmiyor ama bizim de ufak tefek keyiflerimiz oluyor tabii.

2 Mayıs 2007 Çarşamba

İstanbullular - Buket Uzuner

Üşenmedim baktım, en son bir Buket Uzuner romanı okuduğum zaman Temmuz 1996 imiş. O zamandan bu yana da Uzuner hep gezi notları yazdı yanılmıyorsam, ve ben onları okumadım. Neden bilmem gezi notları ilgimi çekmedi, sanıyorum okumak yetmiyor bu konuda, gidip görmem lazım. Haa bir de "Gelibolu" romanı var onu unuttum. Neyse, en son bir Uzuner romanı okuduğumda 20 yaşımdaymışım. Romanlarını bir çırpıda, neredeyse tüm satırlarını çizerek okuduğumu da çok iyi anımsıyorum, o yaşlarda kendimi bulduğum çok şey vardı bu romanlarda. Şimdi aradan 10 sene geçmiş, Uzuner yeni bir roman yazmış, merak ediyorum 10 sene önceki tadı verecek mi? İstanbullu olmadığımdan veya İstanbul'da yaşamadığımdan olabilir mi acaba, çok da vermedi aynı tadı. İstanbul'a dair Istanbul'un ağzından anlatılan bölümlerde anlatım bana çok ağdalı göründü, bu ağdalı dil inandırıcı olmaktan uzaklaştırmış bu bölümleri. Onun dışında romanın kurgusu tam bir Uzuner kurgusuydu. Bu kadar farklı tipte insanı incelemek, geçmişlerine gitmek, bu insanların dahil olduğu hepsi birbirinden farklı sosyal gruplara değinebilmek için hepsini tek bir mekanda toplamak ve bu mekanın da havalimanı olması güzel olmuş. Karakterleri birinci ağızdan duymayı severim, burda da sevdim ama yazar sevdiği karakterleri çok fena kayırmıştı ya da ben öyle hissettim; hiç kimse mükemmel olamaz sanki ama... Belgin sanki biraz mükemmel kaçmamış mı... Romanın kapak tasarımı çok çok kötü olmuş, hatta abartıp çirkin olmuş diyeceğim. Demem o ki aynı tadı alamadım ben.

Everest Yayınları, 1. Baskı 2007, 519 sayfa

29 Nisan 2007 Pazar

İstanbul'un Büyüsü

Erken kalkmayı hiç sevmem haftasonları ama nedense bu sefer sabahın 7 sinde hortladım. Tekrar uyumak için çok kararlı döndüm de döndüm, olmadı. İçeriğinde İstanbul'un zaten bildiğim güzelliği fakat çok da inanmadığım büyüsünü barındıran Buket Uzuner'in son romanını elimde süründüre süründüre okumaktayım bu aralar, aldım biraz karıştırdım, derken uyku geri geldi göz kapaklarımdaki yerini aldı. Sonra Buket Uzuner ile İstanbul'da, Taksim'deydi sanıyorum, buluştuk. Çok net olmamakla birlikte, Istanbul kazan biz kepçe gezdik de gezdik, Uzuner'in kafasında romanına inanmayan okuru, benim kafamda ama bu şehirde binalar çöküyor durduk yere iddiası. Onda bir yazarın ağırlığı ve bilgeliği bende ise sevdiği bir yazarla buluştuğuna inanamayan bir okurun hayranlığı ve ilgisi. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor, bütün gün dolaşmanın verdiğini yorgunlukla artık geri dönmek istiyorum fakat Uzuner beni çok özel bir yere götüreceğini söylüyor. Yürüdükçe kalabalık azalıyor, azalıyor, kimse kalmıyor etrafta. Issız taş yolda ilerlerken paslanmış metal bir kapı çıkıyor karşımıza, ben "Buket Hanım çok geç olmadı mı geri dönsek, burası da çok ıssız bir yer" diyorum, Uzuner kapıyı tıklatıyor, izbandut gibi bir adam açıyor kapıyı, ben bir anda geri çekiliyorum. "Hoşgeldiniz Buket Hanım, sizi görünce çok sevinecekler, herkes burda" diyor, ve biz giriyoruz içeri. Kapıdan girer girmez ve kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapanır kapanmaz hava aydınlanıyor, karşımızda 2 katlı eski bahçeli ahşap evler. Azıcık yürüyüp birinden içeri giriyoruz, dışı kadar içi de eski. Uzuner'i sarılarak karşılıyorlar, sanıyorum anneannesi ve kardeşleri, ve sanıyorum beni görmüyorlar. Evin içinde gezinirken bir anda gözüm pencereden görünen manzaraya ilişiyor, yaklaşıyorum pencereye bakıyorum ve bütün boğaz karşımda. Oldukça geniş açılı çekilmiş olmalı zira boğaz bir taraftan diğerine karşımda. Denizde minik kayıklar var, tepeler yemyeşil, ne muazzam ve büyüleyici bir manzara. Dışarı çıkıyoruz daha sonra, bahçeye, bütün boğaz manzarası gözümün önümde hatta ayaklarıma kadar uzanıyor deniz, o kadar berrak. Herkes suda, ben bu mikroplu denizde yüzmem diyorum, bir süre direniyorum. Bakıyorum çocuklar bile yüzüyor, ben de giriyorum denize ve "boğazda" yüzüyorum. Uzuner'de kenardan bana ilk defa gülümsüyor. Upuzun ve çok eğlenceli bir günün ardından yine akşam oluyor, ben hazırlanıyorum, Uzuner beni evin kapısından geçiriyor, yolu biliyorsun nasıl olsa diyor. Bu sinema filmi tadındaki rüyadan uyanınca pek bir mutlu oldum, günüm güzel geçti. Romandaki büyüye inanıyor muyum artık, bilmem ki.

17 Nisan 2007 Salı

Ankara'ya bir dönüş daha..

Büyüdükçe ailemize, özellikle de annemize daha mı düşkün oluyoruz ne. Bu kadın olmakla ilgili bir duygu mu, hani bütün kadınlar bir gün mutlaka annesine benzer misali; Küçükken, ilk gençlikte anneyle yaşanan zıtlaşmaların ardından 30 ların başında aslında birbirinizi çok da iyi anladığınızı keşfetmek hani. Yoksa, artık kendi kurduğumuz ailemizin başında olduğumuzdan, kendi evimizi idare ettiğimizden ve şımarıklık hakkımızın çok çok kısıtlı olduğu bir döneme çoktan girmiş olduğumuzdan mı bu düşkünlük? Ben tüm şımarıklığımı yaptım geçen hafta, hatta fazla fazla yaptım ki dönünce stoktan kullanabileyim diye.


"Şu tepenin arkasında deniz var" rahatlığı diyorum ben. Küçüklüğümden beri denizi olan şehirlere veya kasabalara giderken otobüsün, arabanın deniz tarafındaki cam kenarına oturmam bu yüzden. Bu rahatlıkla bir hafta geçirdim, dinlendim, kendime geldim. 40 kere söyleyince oluyor ya dilekler, tekrar söylüyorum, İzmir'e taşınmalıyız. Trafikte 60 la gitmeli, yolda tebessümle ve acele etmeden yürümeli, istediğimizi giyebilmeli, çimlere yayılıp denizi seyretmeliyiz; ve belki işe giderken de vapura binmeliyiz.

14 Nisan 2007 Cumartesi

Cumhuriyet Mitingi

Ankara'da Cumhuriyet için yürünürken, İzmir'de de bütün balkonlarda Türk bayrakları asılıydı; kendini bilmezlerin "gavur" diye tabir ettiği şehirden bir kare.

11 Nisan 2007 Çarşamba

Mantı Günü

Sanıyorum her ailede şenlik havası yaratan, yapılması için verilen uğraşlar sırasında mutfak kapısını aşındırtan bir yemek türü vardır. Bizde de bu yemek cevizli keşli mantıdır. Küçükken hatırlıyorum anneannem açardı mantı, bir de kalabalığız artık bayram mıdır seyran mıdır toplanmışız, anneannem annemlerle birlikte saatlarce hamur açıyor. Offf zaman geçmek bilmez, tıkabasa mantı yemek için hiçbir abur cubur konmaz ağza akşama kadar. Mantılar kaynar suya atıldıkça böyle içim hop eder, ağzım sulanır. Bugün yine annem mantı kıyağı yaptı bize. Yine mutfağın kapısında bekleşip durdum. Bizim mantı da farklıdır ha, daha bir güzeldir övünmek gibi olmasın. Hamur böyle açılır, içine etleri konulur, üçgen şekilde kapatılır. Suya atılır pişirilir, çıkarılır, tabaklara alınır. Ceviz bildiğimiz ceviz, keş dediğimiz ise ekşitilmiş, kurutulmuş peynir kalıbıdır; böyle rendelenir, rendelenmiş cevizle karıştırılır böööyle mantının üstüne serpilir, sonra üstüne de kızarmış köy tereyağı dökülür afiyetle yenir. Bu mantı geleneği belli ki anneden kıza geçiyor, karar verdim ben de hamur açacağım Ankara'ya dönünce; bu beceriksizlikle nasıl olacak bilmem ama, yok yok, hamur açıp mantı yapacağım, kararlıyım.

10 Nisan 2007 Salı

İzAir vs THY



Ankara-İzmir arası uçuşlarda THY'nin saltanatı sürüyordu fakat sanıyorum İzAir ile bu saltanat oldukça sallanacak.Bu sabah Pegasus Havayollarının İzAir işbirliğiyle yaptığı uçuşlardan biriyle geldim İzmir'e, neredeyse otobüs fiyatına. THY nin farkı mı ne? Yok efendim bir farkı, ayrıcalığı falan, çok da rahat geldim İzAir ile hatta artıları bile var. Ben öyle uçaklardan falan çok anlamam ama çok başarılı bir kalkış ve iniş gerçekleştirdik, hani öyle kelle koltukta havayolları misali değil. Ayrıca, THY nin kazulet ve ukala "crew" ının yanında, İzAir gişe çalışanları, host ve hostesleri süper güleryüzlü, pek bir İzmir'li (anlaşıldı mı, güzel ve yakışıklı diyeyim anlaşılmadıysa); hatta kaptan pilotun bile bilgi verirken ayrı bir pozitif ses tonu var.İzAir'in henüz yeni olması nedeniyle bazı günlerde uygun uçuş bulunamayabilir ama bunun da zamanla halledileceğini düşünüyorum. Kısacası İzAir ile uçalım, uçuralım.

Haa bu arada, sanıyorum ben THY nin uçuşundaki 45 YTL lik farkın (ki bu fark çoğu zaman 100 YTL ye kadar çıkıyor) nerden olduğunu da anladım, adamlara haksızlık etmemek lazım. Efendim, şimdi bu THY sanıyorum verdiği dandik ekmek arası kaşarı bu fiyata yaptırıyor, çünkü İzAir deki tek fark ekmek arası ince kaşar yerine tarçınlı küçük bir kek veriyorlar, ikramsa ikram işte. Biz kahvaltı etmeye gelmedik ki uçağa, değil mi?

9 Nisan 2007 Pazartesi

Bir Evhanımlığı Günü

Sabah kalktım, tostumu yaptım, portakal suyumu sıktım, geçtim televizyonun karşısına Aydın'ın Yemek Saati programını seyrettim. Seyrettim efendim seyrettim, şaka değil Aydın'ın programını seyrettim, çok da eğlendim itiraf ediyorum. İzinli günlerin sabahlarında (ama haftaiçi olacak) kahvaltımı bu tip kadın programları seyrederek geçirmeyi seviyorum, öyle boş, öyle kasılmadan, rahaaat rahaaat. Tabii fazlası zarar, çok seyretmemek lazım. Bu tip programlar çok fazla seyredilirse beyinde kalıcı hasar bırakabilir. Sonra, bir yemek yapmaya girişmişim, ben bile şaşırdım. Yarın İzmir'e gidiyorum ya, kocaya yemek bırakmak lazım, tatlı bişiler bırakmak da lazım ki sevinsin gariban. Offff yemek yapmak da çok uzun sürüyor, bir de yoruyor ayrıca. Saat 16.00 olduğunda kremalı pastam ve yemeklerim hazırdı. Hazırdı hazır olmasında da, evi toplayacaktım daha ama çok da yoruldum, azıcık uzansam... 1.5 saat uyuyakalmışım. Esra'm geldi bir kahve içtik, sonra biraz evi topladım. Temizlik falan yapmadım ha, sadece ortalığı topladım. Sonuç olarak çok yoruldum... Arada 1.5 saatlik şekerlemeye rağmen yoruldum. Ev hanımı olmak da zor, çalışmak da zor, hem çalışmak hem ev hanımlığının ucundan tutmaya uğraşmak zor, ev geçindirmek zor, eve bakmak zor....

Ve işin komiği şimdi düşünüyorum da kimse bugün yaptığım işler için bana para vermedi.

8 Nisan 2007 Pazar

Haftasonu

Kaç senelik arkadaşlığımız var? Sanıyorum 19 sene civarı. Şaka maka bütün çocukluğumuza, ergenliğimize, gençkızlığımıza, kadınlığımıza tanık olduk, biz birbirimizin kısa pantolonlu hallerini biliriz misali. Hala ilk çevirdiğim numarasınız sıkıntımda, sevincimde; bu arkadaşlığı, dostluğu bu kadar taşıyabilmek, şehirlerarası yaşayabilmek ne güzel. Bu lakırdı ne için; Ceren geldi bu haftasonu Ankara'ya, Cuma günü verdiği ani yolculuk kararının ardından Cumartesi sabah kahvaltısında dedikodu yaparken bulduk kendimizi. Ekin gelemedi çünkü hatun İstanbul'da nöbetçi mimar olarak görev yapıyor, bunu da burada kayıtlara geçiyorum efendim; okundukça hatırlana ve bir daha yapılmaya. Sonra gezdik de gezdik bütün gün, gezdik anlattık, oturduk anlattık; kadının kadına anlatacağı bitmez ya. Akşam kocayı da aldık, yine Karabük'ten aynı lisede okuduğumuz Ceren'in diğer arkadaşları ile buluştuk. Hepimiz aynı liseden fakat farklı dönemlerdeniz, birbirimizi hayal meyal hatırlıyoruz, aklımızda lise hallerimiz; Ceren isimlerden bahsediyor ama hatırıma çok da getiremiyorum, farklı dönemleriz ya; biraraya gelindi, isimler yüzlerle eşleşince anlamını buldu, ve farkedildi ki herkesin ifade aynı, ama büyümüşüz be kardeşim, büyümüşüz. Biz kadın olmuşuz, çocuklarda adam olmuşlar. Oturuldu, sohbetler edildi güzel güzel. Biz Karabük'ün temiz yüzlü çocukları nerede biraraya gelsek temiz temiz gülüyoruz ya, daha ne olsun.

Pazar günü mü? Yedim, içtim, yattım, kalktım, Cnbc-e deki tüm dizileri seyrettim. Pazar gününü ben Yayar günü olarak geçiriyorum artık :)

5 Nisan 2007 Perşembe

Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi

Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi serisi toplamda 40 kitaptan oluşuyor. Ben ilk 5 ini edindim, 40 ı tamamlayacağım fakat taksit taksit tabii; Türk fotoğrafını kendi çapımda destekleyeyim, güzel de bir arşiv yapayım derken cebimde büyük bir delik açmak istemem. Her bir kitap bir Türk fotoğrafçısını tanıtıyor ve kitap dahilinde bu fotoğrafçının 40 eseri bulunuyor. İlk 5 sayı, İzzet Keribar, Gülnur Sözmen, Recep Dönmez, İbrahim Zaman, Gültekin Çizgen ve Ara Güler'e ait.

4 Nisan 2007 Çarşamba

Bu Nedir?

Ben buna kısaca "limonu salata ve çorbaya çekirdek kaçırmadan sıkma aparatı" diyorum, çok da işe yarıyor. Vapurda değişik değişik adamlar ortaya çıkıp, ilk görüşte ne işe yaradığını anlamadığımız türlü türlü araç gereçleri ceplerinden çıkarıp, insanlar meraklı bakışlarla bakarken de diğer cebinden yardımcı malzemeleri çıkarırlar da, orda bi çırpıda gösterisini yapar ya, işte o adamlardan aldık biz bunu Karşıyaka-Alsancak vapurunda. Bunun sayesinde şişede satılan limon hissi uyandırmayan limon sularından kurtuldum. Çünkü ben limonu kesip sıkacakta sıkmaya üşenen bir insanım, itiraf ediyorum. Neyse, bu vapurda araç gereç satan adamları da seviyorum ben, Ankara'da yok ya ondan herhalde, denizi olan şehirlere özgü birşey, bizim sahip olamadığımız.

31 Mart 2007 Cumartesi

Doğumgünüm Kutlu Olsun!!!

31 yaşına da girdim. İyi ki doğmuşum, nice mutlu senelere :) Geçmişin hep çok güzel olduğunu düşünerek ve inanarak 30 yaşıma da teşekkürü borç bilirim.

31.Mart.1976 da saat 22.50 de doğmuşum, babam askermiş o zaman. Ertesi sabah 01.Nisan'da Neriman teyzem kızlarının olduğunu, annemin ve benim sağlığımın iyi olduğunu bildirmek üzere babama telgraf çekmeye gitmiş. Telgraf "kızınız doğdu, ikisi de iyiler" yerine, yukarıdaki gibi "ikiziniz doğdu, ikisi de iyiler" diye gidince babam çifte dumur olmuş tabii. Sonradan anlaşılınca bu 1.Nisan şakası tadındaki telgraf açıklanmış tabii babama. İkizim yoktu ama tek başıma yeter derecede cırlak ve çene bir çocuk olduğumdan anneme ve babama bir ikinciyi aratmamış olduğum da söylenir.

28 Mart 2007 Çarşamba

Kimin için yolculuklar ve kalan kim geriye?

Böyle yazmışsın msn de. Sordum sana bu nerden diye, İlhan İrem’in bir şarkı sözüymüş, öyle dedin; hiç dinlemedim bilmiyorum ama senin ruh halini anlamama yetti ve işin komiği bu ruh haline hiç de yabancı değilim. Hatta bu ruh hali seneler öncesinden çıktı geldi içime oturdu diyebilirim. İşte o zaman aklıma geldi: Biz kendimizle ilgili en çok, ne olursa olsun yolculuğumuza devam etme gücümüzü sevmedik mi, yepyeni sayfaları kendimizi de yenileyerek bir çırpıda açabilme yetimizi, ve bu yolculukların yorucu geldiği anlarda sadece bir çay içimi kadar mola verdiğimizi ne çabuk unuttun, özlemlerimizden ve imkansızlıklarımızdan kahkahalar çıkarttığımızı ve hatta bazen olur olmaz her şeye gülüp geçtiğimizi? Ne ben değiştim ne sen değiştin….

27 Mart 2007 Salı

Sürekli bir uyku hali, sürekli bir yan gelip yatma isteği. Bahar da geldi (zaten kış hiç gelmemişti ama) şöyle bir silkinip kendine gelme vakti. Hadiiiiiiii.....

16 Mart 2007 Cuma

1 haftadır....

Ben genelde plansız yaşayan bir insanım, ya da öyleydim, mutluydum da böyle. Eee, yaş 30 oldu, azıcık plan yapalım dedik, herşeyi planladığım daha doğrusu plandığımı sandığım fakat planlarıma yolun ortasında duran, muhtemelen taşın kumun altında kalmış, kimsenin görmediği çomağın takıldığı zamanlardan birini yaşamaya başladım bu Mart ayında. Halbuki Mart benim doğum ayım, Mars dahil bütün gezegenlerin Koç burcunda toplanmış, bu burca mensup kişilere hizmet ediyor ve bütün işlerini yoluna sokuyor olması gerekmiyor muydu? Bence insanların tüm hayatları boyunca en fazla 2 defa olmak üzere "restart" hakkı, 3-4 defa da "pause" hakkı olması lazım, ya da, yine en fazla 2 defa olmak üzere gelecekte belli bir dönemi görme yetisi+"pause" hakkı tabii. Hayır, moral falan bozduğum da yok, aksine oldukça tepkisiz ve tarafsızım; bu çomağın yanı sıra çok da mutluyum başka taraflarda itiraf etmem lazım. Benim derdim, bu "restart" hakkı talep zamanlarında ve hayatta belirsizlik durumlarında ne olacağını görmek için sabırla beklemek gerektiği zamanlarda, böyle oturup hayatıma ve bu hayat dahilinde olanlara dışardan bakma, hiç bulaşmama, görmezden gelme huyum var. Ve bu yüzden 1 haftadır ne kendime ne de etrafımdakilere faydası dokunacak, hiçbir iş yapmadım, öyle mal gibi durdum. Bir de Pazartesi-Salı çok fena hasta oldum, evde yattım yatak döşek, annem geldi bana bakmaya, ne iyi oldu, anne kucağı yaptım süper oldu.

8 Mart 2007 Perşembe

Babacığımın Doğumgünü ve Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun!!

Kadın olmak çok güzel, bundan eminim. Dünyanın her köşesindeki tüm kadınlarında, birgün, önce kendilerine bunu söyleyebilmeleri dileğiyle....


Bir de babacığımın doğumgünü bugün, mutlu olsun kutlu olsun, daha nice mutlu senelere hep beraber....

Haklı mı?


Sadece youtube'da değil de bu tip oluşumların hepsinde yayınlanan videoların ve görüntülerin, onlara yapılan yorumların, insanların düşünce özgürlüklerini engellemeden, kontrol altında tutulması gerektiğini ve site sahiplerinin sorumluluklarının arttırılması gerektiğini hep düşündüm. Ama böyle alelacele, komple kapatarak değil. Ne oldu ki şimdi, tüm dünya seyrediyor, biz hiçbir şey yapamıyoruz; kendi içinde ve kapalı davranıyoruz. Ben gözümü yumunca etrafımdaki kötü, pis olayların sonu mu geliyor gerçekten de, yoksa sadece ben mi görmüyorum? Görmezsem, duymazsam birşey yapabilir miyim?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...