18 Temmuz 2011 Pazartesi

Aşk tesadüfleri sever, bende severim, herkes sever...

Uzun süredir ne film ne de dizi seyrediyorum. Hatta hiç televizyon seyretmiyorum desem yeridir. Taşınma sonrası adaptasyon, yeni bir şehri keşif, küçücük bir su birikintisi görünce bile canı yüzme çeken bir ruhun havuzdan denize denizden havuza koşması beni uzak tuttu sinemadan televizyondan. Aylardır sinemada seyrettiğim tek film Vinnie The Pooh oldu. Yeni hayata nispeten alışınca, sadece bir haftalık tatildeymişçesine alelacele gezme tozma durumum, havuz, deniz ve güneşin artık birer yaşam parçam olduğunun ayırdına varır varmaz sona erince, ayaklarımı uzatıp yayılmayı, türlü türlü abur cubur tüketerek film seyretmeyi özlediğimi fark ettim. Tabii havanın balkon keyfi yapamayacak kadar nemli ve sıcak olmasının da etkisi yok değil bunda. Bu özlemi bir aksiyon filmiyle geçiştirseydim iyi olacaktı gece gece o ayrı. Etkilendim ama beğendim mi beğenmedim mi bilemiyorum, nefret etmedim ama hastası da olmadım.

Hadi neleri beğendim onu yazayım…

Okuduğum onca çocuk gelişimi kitabından az buz öğrendiklerimden yola çıkarsam Deniz ve Özgür’ün çocuklarında yaşadıklarının 30 lu yaşlarındaki yansımalarını başarılı buldum. Yıkıcı, öfkeli ve geçimsiz bir baba figürü ve ona tahammül eden nispeten ezik bir anne figürü ile Deniz’in güncel zamandaki halini uyumlu buldum açıkçası, ilgisiz aksi bir baba ile büyüyen genç kız kendi erkek seçimlerinde de başarısız ve mutsuz, ruhen kendisini ezen bir adamla birlikte. Sevgi dolu bir anne baba ile fakat kendini engelleyen bir hastalıkla büyümek zorunda kalan Özgür ne kadar sakin ve uysal. Bunun dışında, birçok Türk filminin aksine doktor ve hastane çekimleri gerçekçi, tabii buna dikkat etmememizdeki baş etkenin Özgür’ün Ankara’da muayeneye gittiği doktorunun kocanın hocası olmasıydı tabii. Sanıyorum filmlerde gerekiyor ise, doktorları doktorlara oynatmakta fayda var, zira nice Türk filminde abartılan doktor teşhisleriyle ve yalan yanlış tıbbi jargonla aldatıldık, değil mi?

Mehmet Günsür gerçeğini ise içimdeki lolita ruhu açığa çıkarmadan ve çığlık çığlığa çok da yavşayıp fazla abartmadan şöyle özetlemek isterim, kendisinde bir Johnny Depp dehası görüyor ama bunu değerlendiremediğini düşünüyorum. Artık menajeri mi beceriksiz, kendi seçimleri mi yetersiz bilmem, ama oyunculuğu, havası ve karizması, yakışıklılığı tadından yenmez, o derece. Bundan sonra başka bir aşk filminde daha oynayıp kendini aşk böcüğü rollerine kaptırmamasını, içindeki Johnny Depp’i azad etmesini ve saçma sapan şampuan reklamlarında saçlarını savurmamasını dilerim.

Kadro iyiydi kısacası, oyunculuk açısından başarılıydı. Rolü üzerinde eğreti durup da beni rahatsız eden bir karakter çarpmadı gözüme.

Beğenmediklerimi yazacak olursam….

Deniz ve Özgür 1977 doğumluydu, ben de 1976 doğumluyum. 17 yaşımdan 35 yaşıma kadar Ankara’da yaşadım; dolayısıyla, bu iki gencin Ankara’yı yaşadıkları zaman diliminde bende aynı yaştaydım ve aynı sokaklarda, parklarda, barlarda gezdim. Bu yüzden şunlar gözüme battı, Özgür, 312 isimli bir barda grubuyla çıkıyordu, 312 daha birkaç sene önce açıldı, o yaşlarımızda, sene 1995 civarı, rock grupları ya Manhattan’da ya da Gölge Bar da sahneye çıkardı. Gölge bar kapandığından olsa gerek o sahneleri 312 de çekmişler, Ankara’yı bilmeyenler için ok de, hızlı gençlik dönemini Ankara’da yaşayan kişiler için göze batan bir detay olduğunu sanıyorum. Keşke Gölge’nin bir kopyasını sahne olarak yaratsalarmış, ya da direkt gidip Manhattan’da çekselermiş diyeceğim ama Manhattan’da eski rock bar formatından sıyrılıp clubber tarzıyla yeniden dizayn edildiğinden eski Manhattan’ı yaratmak zor olurdu. Demem o ki, “ahhh Ankara, ahh gençliğimiz” dedirtebilecek sahneleri de böylece baltalamış olmuşlar. Ankara’yı anlatıyorsan, sadece Hitit Güneşi’ni yerine yerleştirmek olmamalı meselen, ki Ankara rock barlarında hiçbir şehirde yokken canlı müzik vardı, ve oralardan çıkıp Istanbul’a kopup giden nice müzisyen yetiştirmiştir bu barlar.

Deniz Özgür’le dükkanda birlikte olduktan sonra sevgilisiyle ilişkisini bitirme konuşması da beni uyuz eden sahnelerden biri. Burak “yattınız mı ha yattınız mı” diye erkek erkek sorunca, kaypaklığın hat safhada olduğu bir entel imaja bürünerek “bunu mu soruyorsun ha bunu mu, aşığım ben aşık” modunda adamı da aşağılayarak çekip gitmesini hiç sevmedim. Madem bir halt ediyorsun, arkasında dur, ne biliyim madem entel bir karizma peşindesin “yok yatmadık ama, seviştik” de adam yıkılsın bitsin orada.

Bunun dışında sadece aşk değil ki tesadüfleri seven, hayatım boyu ne acaip tesadüflerle dengemin bozulduğunu bilirim.

1 Temmuz 2011 Cuma

Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral

“Şuan bana ancak İnci Aral okumak iyi gelir” dediğim durumlarım var benim. Gün sıkıcı geçmişse, birilerini bir şeyleri özlemişsem, birileri canımı sıkmışsa, yapmak istediklerim vardıysa ve yapamamış bir durumdaysam, ya da, hepsinden geçtim, ne düğü belirsiz bir melankoli içindeysem; o günlerin gecelerinde herkes uykuya sığınıp da tek başıma kaldığımda, İnci Aral okumak isterim, ancak onun kelimeleri ve karakterleri sakinleştirebilir beni gibi hissederim. Ben kendisini keşfetmeden ve bu kadar sevmeden önce yazdığı romanları çok geniş bir zamana yaydım, hemen bitmesin yazdıkları diye. Şu son 3-4 senedir ise romanları çıkar çıkmaz alıp kütüphaneme koyup bekletiyorum. İnci Aral okuma ihtiyacı durumlarından birinin içindeysem, işte o zaman parmağımı atıp romanına sanki nadide bir eşya tutuyormuş gibi alır gelirim yatağıma. Daha ilk paragrafında içine giriveririm romanın, İnci Aral öyle yazar çünkü. Biz romanını elimize aldığımız anda bizimdir artık o roman, o hikaye; öyle hissettiğim için de ayrı severim kendisini. Bu romanını da işte aynen de böyle bir zaman diliminde başladım okumaya, iyi geldi.
İnci Aral’ı diğer yazarlardan ayıran şey ne benim için, bunu da sanıyorum “Unutmak” kitabını okuduğumda daha iyi anlayacağım. Onu da okumaya başladım ama sonra çok güzel olduğu için ilk beş sayfadan sonra bıraktım, daha önce başlamış olduğum başka bir romana devam ettim. Evet, çok güzel olduğu ve İnci Aral kendini anlattığı için bıraktım. Başucumdan doğru bakışalım kitapla diye, okumaya kıyamadım işte ya, sanırım tam tabiri bu olsa gerek. O kadar güzel başladı ki, okumaya kıyamadım.

"Şarkını Söylediğin Zaman"'ı hüngür şakır okudum. 12 Eylül öncesinde konservatuvarda okurken tanışan Cihan ve Deniz'i anlatıyor roman. Cihan'la Deniz 20 lerin en başında tanışırlar, iki farklı çevreden gelmiş çok farklı karakterde iki insandırlar, dostlukları o kadar güzel ve tanıdık ki okurken çok güzel şeyler anımsattı bana kendi 20 lerimin başından; biri deli manyak biri olgun çok farklı iki insan olduğumuz ama sessizlikleri rahatsız olmadan paylaştığımız bir dostum olmuştu, Volkan, onu hatırladım. Burada deli manyak olan Deniz'dir, bütün heyecan ve arzularını kırıcı bir tutkuyla yaşamak ister hep, bunu yaparken de etrafındakileri pek düşünmez, bencildir, sadece kendisini, kendi arzularını, hayallerini ve ideallerini düşünerek yaşar, başkaları da aynı tutkuyla yaşamadıkları için suçlar onları. Tüm bu tutkularının, ideallerinin peşinde koşarken arkasına bile bakmaz, ama Cihan arkasında olsun ister. Cihan ise taşrada yetişmiş, nispeten sessiz, ayakları daha fazla yere basan bir çocuktur. Bu dostluk aşka dönüşür sonra, çok severler birbirlerini. Cihan'ın aşkını satır satır okurken, Deniz'in aşkı kelimelere dökülmez. Deniz zaten sürekli koşmaya alıştığı için arkasına da bakmaz, bu aşkta kalıp biraz mola vermek isteyen Cihan'ı ardında bırakıp koşmaya devam eder. Yanlış anlaşılmasın, bir aşk romanı gibi koksa da değil. Deniz ideallerinin peşinden gider, bizim kuşağın ancak sokağa çıkma yasaklarıyla hatırladığı fakat duyup dinlediği ve okuduğu 12 Eylül sürecinden geçer. Bu süreç içimizi olduğunca acıtır, ağlatır. Cihan'ın yaşadıklarını Cihan'ın günlüğünden okuruz, Deniz'in yaşadıklarını ise kızının yıllar sonra bulduğu günlükten ancak romanın sonuna doğru okuruz, hüngür şakır.

Cihan yıllar sonra Deniz'in kızıyla tanışır, ona aşık olur. İlk başta bilmez onun kızı olduğunu, burası tam bir Türk filmi tadındadır ama olsun. Annesinin yazdıklarını okuyunca, kırık bir şekilde büyümesinin kırgınlığını atar üzerinden Aslı, bu yazıları yırtıp yırtıp atar ama, Cihan'ın okumasına izin vermez. Roman mutlu biter ama Deniz'e yapılan haksızlık üzerimize yapışır kalır.

Romanın kurgusu çok başarılı. Dili zaten İnci Aral kalemi, tartışmaya bile gerek yok, mükemmel. Okuyun...

Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım Nisan 2011, 231 Sayfa

20 Haziran 2011 Pazartesi

Özenerek baktığın kişi olmak....

İş için 2 gün Ankara yaptım. Ankara'da otelde kalmak varmış, kaldım. Ankara'da güleryüzlü bir deniz insanı olarak dolaşmak varmış, dolaştım. Sadece dört aydır yaşadığım şehri özlemek varmış, özledim. Ve anladım, yaşadığın şehri özleyebilmek bir ayrıcalıkmış...

Nasıl taşınırken kara maruz kaldıysak, bu seyahatte de durmaksızın yağan yağmurun hezimetine uğradık. Aylardır trafik nedir unutan ben, o yağmurda, Ankara'nın su dolup kapanan alt geçitlerinden geçemeyip de hepten trafikte tıkılı kalınca ve gitmeye çalıştığım yere geç gidince o kadar çok yoruldum ki. Ankara'yı sevmiyorum ya, sanırım o da beni sevmiyor artık...çok da fifi, o ayrı.

Aslında anlatmak istediğim şuydu, Ankara'da çalışırken böyle İzmir'den Mersin'den Istanbul'dan bizi ziyarete gelirdi firmalar; Istanbul'dan gelenlerin havası ayrıdır da, Mersin veya İzmir'den gelenler böyle bir güleryüzlü, böyle bir rahat, böyle bir naif, ruh zengini insan ifadesi taşırlardı yüzlerinde, ha bir de yanık tenli olurlardı mevsimine göre. Ben imrenerek bakar, iş muhabbeti biter bitmez yaşadıkları şehir üzerine sorduğum envai çeşit soruyla onları bayar da bayardım. Şimdi ben onlar oldum bu seyahatte..mutlu mutlu...

11 Haziran 2011 Cumartesi

Firarperest - Elif Şafak

Bir türlü içim ısınmadı benim Elif Safak'a, bu kadar reklamının yapılması rahatsız ediyor beni, o kadar reklama ihtiyacın mı var, bu kadar medyatik olmaya falan, güzel yazıyorsun işte, Twilight yazarı gibi bu kadar göz önünde olmana ne gerek var diyorum,bir de galiba kıskanıyorum kendisini hehe. Kendisine ısınamasam da kitaplarını okumaktan geri kalmıyorum tabii. Bu kitabı bana eski işyerimden bir arkadaşım, hiç beklenmedik bir şekilde istifa edip yıllar yılı yaşadığım şehirden arkama bakmadan taşınmam üstüne hediye etti.  Ben de bu kitabı bütün o taşınma ve yolculuk telaşesinde okudum, okuduklarım yaşadıklarıma eş oldu. Kitap yazarın denemelerinden oluşuyor. Kesin hükümlere varmadan samimi bir şekilde tartışmadan hatta uzlaşarak anlatmış dertlerini, deneme de bu değil mi zaten. İçini dökmüş işte. Bazı bölümleri çok sevdim. Kadınlara, kadınların hemcinsleriyle olan iletişimine, yerleşik olmamayı sevmeye ilişkin bölümleri sevdim. Bazı bölümler ise fazlaca pozitif fazlaca akıllı bıdık geldi onları sevmedim. Bir de romanlarında süper ağdalı bir dil tercih eden yazarın denemelerini bu kadar konuşur gibi bir dille, o kadar dil adına hiçbir güzellik taşımadan yayınlamış olması şüphelerimi bir kez daha arttırdı.

Kapak tasarımını da hem beğendim hem beğenmedim. Kapağına kendi resmini koyması çok itici. Tamam narin, ince ve güzel bir kadınsın, ama manken değil yazarsın. Bence tabii ki..Bu kadar kendisini göstermesi, bir de hep aynı saç modeli ile kafama kazınmış olması kitaplarını okurken yazdıklarını yazarından bağımsız düşünmemi engelliyor benim; neyi okusam yazarın tipi hep gözümün önünde, karakterleri bağımsızlaşamıyor bir türlü, bir yerleri hep Elif Şafak kalıyor. İtici...

Doğan Kitap, 50. Baskı, 236 sayfa

31 Mayıs 2011 Salı

Aşkın Haçsız Seferi - Hakan İşçen

Bu kitabı Kitap Kurdu’nun bloğunda okuyup almıştım. Kendisine teşekkür ederim buradan.

Bir çırpıda okunuyor. Sade bir dili var, ağdalı değil rahat rahat okunuyor. Zamanda yapılan değişiklikler dikkatimizi romanda tutmamızı sağlıyor, sıkmıyor. Ama…

İlk bölümde iddialı başlayan roman beklentimi çok yükseltti, daha sonraki bölümlerde ise aynı heyecan ve iddiayı yakalayamadım, bittiğinde beklentimin karşılanmadığını, böyle yarım kalmış bir his bıraktı içimde. Dili ne kadar güzel olsa da, anlatılan aşk da, başkarakterlerin sürekli birbirlerine kurdukları yapış yapış aşk cümleleri de beni bir süre sonra çok sıktı. Bu burjuva kadın ve erkeği bir süre sonra gerçekten de çok itici bulmaya başladım ve bunun nedeni birinin kocasını birinin de karısını aldatıyor oluşu değildi. Evet, yeniyetme sevgililer gibi gizli gizli buluşmaları, dışarıdan hiçbir şekilde anlaşılmayacak yüksek çekim gücü ve bunun anlaşılmamasını sağlamaya çabalamak, yakalanmamaya çabalamak, çok kısa sürelere bir dokunuş, bir bakış ve alelacele bir sevişme sığdırmak başkarakterler için olduğu kadar okuyucu beni de çok heyecanlandırdı ilk başlarda. Yıllar önce eşlerine aşık olmuş evlenmiş bir kadın ve erkeğin 40 ların başında birbirlerine açık olmaları, bu aşka dur diyememeleri, eşleri ve aşkları arasında sıkışıp kalmaları, bu yaştan sonra hayatı toptan değiştirmenin zorluğunu hem göze alıp hem de kaçınmaları çok acıklı, yasak olanın günahı kadar çekiciliği de okuyucuyu baştan çıkarıyor, sanmıyorum ki bu romanı okuyup da bu karakterlere kızabilecek bir okuyucu çıksın. Ama dediğim gibi bir süre sonra sıkıyor. Belki de fazla uzun olmuştur roman, haddim olmayarak söylüyorum tabii ki de.

Baş karakterlerin burjuvalıkları da bana daha ilk başta itici geldi açıkçası sonrasında ise resmen rahatsız etti, birlikte olabilmek için sürekli yurtdışına çıkıyorlar, birinin toplantısı varsa diğeri de bir seyahat ayarlıyor, lüks otel odaları tutuyorlar birkaç saatliğine, sonra bir de ev tutuyorlar; işin içine para, lüks ve burjuvazi girince sanırım büyüsü ve heyecanı da gidiyor. İşler parayla o kadar kolay olmasa daha yakın hissedebilirdim kendimi karakterlere, işin içine bu kadar para pul girince iş bayağılaşıyor açıkçası, karizması yerlerde sürünüyor. Bir yandan acaba dedim lüks içinde bir yaşamın nasıl bayağılaşabileceği, insan ilişkilerini nasıl yerlerde süründürdüğüne mi dönecek konu acaba ama yok konu aşk da devam etti.

Romanla ilgili bir de şunu sevdim. En arkada her bölüm için tavsiye edilen şarkılar listesi var ve her bölüme uygun şiirler. Bu kadar aşk beni baymaz diyorsanız tavsiye ederim.

Doğan Kitap, 2010, 468 sayfa

17 Mayıs 2011 Salı

Ev vs Ofis...

Gel git akıllı, panik atağa yakalanması muhtemel bir koç burcu kadınıyım....ansızın mutlu ansızın mutsuz... gülmesi ve güldürülmesi pollyyannadan kolay ama ufacık şeylerde dünyanın başına yıkılması muhtemel...bir hafta önce kendisini mutsuz eden küfrettiği bir olayı ansızın unutmuş olabilir, kavga ettiğim birinin on dakika sonra gönlünü almış koridorda dedikodu yapıyor olabilirim...evdeki eşyaların yerlerini zırt pırt, saçımın rengini de iki üç ayda bir değiştiririm... ve bu günlüğe ruh haliyle doğru orantılı olarak alttaki gönderimde "çalışmak istemiyorum ben bea" yazıp, şimdi de "çalışmak ne güzel lay lay lom" yazmak da sanırım bana göredir...

Çalışmayı seviyorum ben arkadaş, sadece çalışmak değil tabii, ofise gitmeyi de ayrıca seviyorum. Tabii bu sevginin dış koşullarla desteklenmesi şartını göz ardı ediyor değilim, hatta rahat bir şehirdeki rahat işe gidiş geliş koşullarının bu sevgiyi besleyip büyüttüğüne de eminim. Ofise güler yüzünle girebilmek uykunu alıp almamandan çok trafikte ne kadar küfrettiğinle alakalı. Ofis yaşamına ilişkin alışkanlarımı çalışmadığım veya evden çalıştığım zamanlarda özlüyorum, sabahları aç karnına yediğim bir elmanın yanında içtiğim acı sade kahvenin tadı, ofis arkadaşlarıyla laflama, mümkün olduğunca kişiselleştirdiğim çalışma masam falan filan. Altı yedi ay evden de çalıştım ben, sürekli evde durmak asosyallik yaratıp tek sohbet aracının yine klavye olmasının yanında, bekleyen ev işleri ile aynı çatı altında çalışmanın baskısı anlatılmaz ki, ancak yaşanır. Ev kadını olmak ise başlı başına ayrı bir hadise...evde bütün gün birşeylerle uğraşırsın karşılığında kimse para vermediği gibi yaptıkların da hiç görünmez...

Rahat mahat ama "çalışan kadının hiçbir işe yetişememesi sonucu sinir katsayısının yükselip tahammül sınırının düşmesi" sahneleri yine bizim evde oynanıyor...

Ev vs Ofis dersem, ofis tercihim şuan için...mutluyum...

27 Nisan 2011 Çarşamba

İşe başlıyorum..

Zengin erkek avında bir takım hatunlar var, hatun demeyeyim de genckız diyeyim. Av da yanlış anlaşılmasın tamamen nikah masasına oturtmak amacı diyeyim. Zengin erkek de biraz kaba oldu, varlıklı diyeyim. Şimdi de cümleyi baştan kurayım, varlıklı ya da varlıklı olması yaklaşık otuzbeş yaşlarında kuvvetle muhtemel olacak erkekleri nikah masasına oturtmaya çalışan gençkızlar vardır; yeni nesil genç kızların çoğunluğu böyle olmakla birlikte benim yirmili yaşlarımda da vardı bunlardan. Bazıları zenginlik ve itibar birarada olsun ister, bazılarına sadece para yeter. Böyleleri için nikah masasına oturtulacak erkeğin öncelikle ve mutlak surette arabası olmalı evden alıp eve bırakabilmelidir, cüzdanında nakiti olmalı herşeyi ödemelidir, ya babadan yadigar bir işi olmalı (en kırosundan bir benzin istasyonu veya en afillisinden bir aile şirketi olabilir farketmez, sonuçta hazır koltuk olsun yeter), babadan yadigar bir işi yok ise paranın gözüne vurması olasılığı yüksek bir bölümde okumalıdır (öyle hint dili edebiyatında okuyanlarla işleri olmaz), tipi düzgün olursa ne ala, olmasa da farketmez para var güzellik var iyi giydirilir olur biter, çapkınlık mı "aman erkeğin elinin kiri, para var mı huzur var" der, üniversiteyi mutlaka bitirir ama evlendikten sonra isterse çalışır istemezse çalışmaz veya varlıklı kocası ona nasıl olsa en güzel oyalayanından bir butik açar falan filan. Ve bunlar evlenir evlenmez de senesi bile gelmeden hatta ilk sevişmede çocuk yaparlar, çocuk bağlayıcı unsur olur, eş olan erkek babalığa terfi edince çapkınlık yapsa da karısını terkedemez çünkü aynı zamanda çocuğunun annesini terketmiş olur.

Böyle tipler o kadar çok ki, uç örnekleri ünlülerden geliyor, zengin adamla evlenip götü kurtardıktan sonra pilates uzmanı olan manken bozmasından tut da, artık zevk için şarkı söyleyen ve orda burda annelik gösterisi yapan tipler var.

Bir de siz karşılaştınız mı bilmem ama, bir de bunların günlük hayatta karşılaşılan versiyonları var. Facebook dan arkadaşız biz diye birbirimizi eklediğimiz ama en son ortaokulda gördüğüm ve facebook dan öte hiçbir diyaloğumuz olmayan bazı okul arkadaşlarım böyle avlanmışlar (ilkokuldan beri çıtı pıtı güzel mi güzel kızcağız yağlı göbeğinden ayaklarını göremeyen çirkin mi çirkin, kendinden en az 10 yaş büyük görünen ama "varlıklı" bir adamla evlenmiş), bir tanesiyle çok yakın çalıştım bir süre akıllara zarardı (zengin aile beyinsiz oğullarını "aman bir üniversite okusun bari" diye özelde okutmuş, sonra da Ankara'nın varlıklı bir semtinde varlıklı bir kurutemizlemeci açmışlardı, oğlan akıllara zarardı, onunla evlenemeyince bıraktı, patronumuzla çıktı, onunla evlenemeyince işten ayrıldı, sonradan duydum ki varlıklı başka bir adamla evlenmiş, kendinden büyükmüş falan filan).

Şimdi, ben var ya ben, işte bu kızları ancak 35 yaşımda anlayabildim, çünkü aşk peşinde koşan süzme bir salaktım. Kocamın doktor olması ise sadece bir tesadüf, zaten tesadüf olmasaydı gider bir gözcü ya da kadın doğumcuyla evlenirdim.

Şimdi, ben nereden nereye geldim. 2 aydır evde çalışıyorum, evde çalışıyorum derken ev hanımlığı ile uğraşıyordum. Yıllardır çalışmaktan yapamadığım birçok şeyi yapıyordum, sabahları yürüyüş yapıp, evimi temizleyip, yemeğimi yapıp, stressiz bir şekilde kızımla ilgileniyordum. Çalışmaya alışmış bünye arada bir sıkılıyordu tamam ama memnundu hayatından. Ama para lazım para...bir de emekliliğim için ödenmesi gerek ssk primlerim var. Çalışmaya başlayınca yine hiçbir şeye yetişemeyeceğim, yine sık sık asabileşecek, hobilerimle uğraşamadığım için hayata küfredeceğim. Çünkü, her gün biz işteyken evimizi silip süpürüp yemek yapıp bize vakit kazandıracak bir yardımcı tutmak, en özelinden en güzelinden her türlü veli kaprisi çeken öğleden sonra dörtte dersleri biten kreşe kayıt yaptırıp, anne işten altıda çıktığı için ayrıca eğitimli bir yatılı bakıcı abla tutmak gibi lükslerimiz yok bizim, biz bu şartlar olmadan çalışmak zorundayız, zevk için de değil para için.

Oysa yukarıda bahsi geçen avcı tipler, isterse çalışıyor istemezse çalışmıyor, hatta isterse özel bir hobisini iş olarak yapıyor az biraz para da kazanıyor böylelikle sıkılmıyor, bakıcının yatılısı önünde yatısızı arkasında, her iş yardımcıda, bir el yağda bir el balda....ohhhh...öyle olsa beş çocuk bile doğurursun, tek yaptığın karnında taşımak olacaksa...

Off sıkıldım, iflah olmayacağını bildiğim iş hayatıma geri dönüyorum, aslında artık farklı bir sektörde farklı bir pozisyonda çalışıp yeni birşeyler öğreneceğim bu da kendi kendime verdiğim gaz.

Çok parası olan erkek tehlikeli olur,aman çok para kazanmasın ben de çalışırım, bu da kendime verdiğim diğer bir gaz....

22 Nisan 2011 Cuma

Yalnızlık...

Kızım ateşlendi yine, sabah ateşi düşünce 23.Nisan kutlamaları için kreşe götürdüm, bir saatim var evde tek başıma oturmak için. Hava gri, yağmurlu ama soğuk değil, bir hırkayla balkonda oturabilecek kadar. Dün balerina cif e bağlayıp tüm evi silip süpürmüştüm, gidecek bir işim de yok...balkonda oturup blog yazmak için güzel bir bir saat. Kahve yaptım kendime, filtre bittiğinden filtre kahve değil, hazır kahve bittiğinden hazır kahve değil, annemin tarzı üçü birarada yaptım, çok şekerli ama olsun. Ayıptır söylemesi sigara da yaktım. Çok uzun zaman oldu böylesine kafam boş ve huzurlu vakitlerim olmayalı, tadını çıkarıyorum. Herşeyi kafaya takan ve sürekli şikayet etmekten haz duyan koç burcu kadınımı da sokağa saldım gitsin azcık gezsin beni rahat bıraksın diye.

Şimdi burada yalnız yalnız otururken, bir tane bile arkadaşım olmayan bu nispeten küçük şehirde yaşarken, bir işim bile olmamasına rağmen mutsuz değilim. Yorulmuşum ben, çalışmaktan, iflah olmayacak iş hayatımda kariyer peşinde koşmaktan ama hiçbir şeye ulaşamamaktan, saçma sapan insanlarla uğraşmaktan, her gün işe "pis bok, yine mi buraya geldik" yüz ifadesiyle gelen insanlara "günaydın" demek zorunda olmaktan, dert dinlemekten ve anlatmaktan, "ahanda boru gibi harcamışsınız" diye bas bas bağıran kredi kartı ekstrelerimizden, büyük şehir ışıklarından, aceleden, yetişememekten, bin parçaya bölünmekten ve sürekli düşünmekten, şikayet etmekten, mutsuzluktan, mutsuz arkadaşlarıma mutluluk dersleri vermekten yorulmuşum.

Bu kadar yorgun ve bezmiş hayatımın değişmesini nasıl içten gelerek istediysem, taşındım. Şimdi bu yeni hayatımda; iş başvuruları yapıyor ama çalışmak istemiyorum, yeni insanlarla tanışıyor ama dertlerini dinlemek istemiyorum, fotoğraf derneğine üye olmak istiyor ama kimseyle bir proje yapmak istemiyorum, spor yapmak istiyorum ama spor salonuna gidip birileriyle muhabbet etmek istemiyorum, onun yerine sahilde yürüyüş yapıyorum kendi başıma, sadece müzik çalan radyoları dinliyorum, dj lere bile tahammülüm yok. Az yalnız kalasım ve bundan sıkılana kadar insanlardan uzak olasım var...

19 Nisan 2011 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.3....

Ben konudan ruhen daha fazla uzaklaşmadan hemen "uzmanlık eğitimi"ne geçeyim...büyük konuşmamakta fayda var tabii ama uzmanlık dönemini "bir kocayla geçirilebilecek en kabus zamanlar" diye nitelesem sanırım çok da abartmış olmam. Bu dönem öyle bir dönem ki aşık olduğum sevgilimi elimden aldığı yetmezmiş gibi, beni de bir psikopata döndürüp "kocamın ayaklarına sıkma arzusu"nu da beraberinde getirdi...

Bir üniversite hastanesinde cerrahlık uzmanlığına başlamak demek asgari ücretten hallice bir maaş karşılığı insan haklarına aykırı sürelerde ve koşullarda çalışmakla aynı...üç günde bir nöbet, nöbet ertesi gecenin bir körüne kadar çalışmak, uyumamak, sürekli ayakta durmak, aklımın hala almadığı garip bir ast üst-usta çırak ilişkisi... hal böyle olunca, bu hal  doktor olanı doktorluğundan bezdirdiği kadar karısını da kocasından bezdirir.

Uzmanlık eğitiminin ilk başladığı zamanlar o kadar canlı ki belleğimde, ayakta durmaktan su toplayan ayaklara masaj yaptığım geceler, ergenliği çoktaaan geçmiş insanlara hocaların yaptığı muamele sonrası kocanın bozulan moraline yaptığım kendimce psikoterapiler, salonda oturduğu yerde uyuyan kocayı güç bela yatağına yatırmalar...bir süre sonra sıkılıyor insan ama...bazen an geliyor patronundan azarı yemiş veya acaip bir haksızlığa uğramışsın moralin bozuk bir şekilde eve geliyorsun, tam anlatıp rahatlayacaksın, dinleyip rahatlatacak insanın hastası ölmüş, morali bombok... e çıkıp "bana ne yaa, bana mı öldü hastan, oturda bana moral ver"" deyip sitem edemiyorsun, bir insan ölmüş, birşey diyemiyorsun. Ama zaman geçtikçe cerrahlık eğitimi müstakbel cerrahın karısını öyle bir dellendirdiği, çirkefleştirdiği anlar oldu ki, sonra çok utansa da, "gebersin hastan bıktım beee", ya da "şu hasta ölse de kurtulsak" diye bağırdığı da oldu. Anlaşılacağı üzere ailecek insanlıktan çıkartan bir meslek bu.

Konu oraya gelmişken bir doktor karısı zaten öyle her naneye sitem edip kocasına naz yapamaz. "Kocacım çok çalışıyorsun az bana vakit ayır" diyemez, çünkü yeri gelir çocuğuna bile vakit ayıramaz doktor kişi. Bir doktor karısı evde her işini kendi görmek, her yere kendisi gitmek zorundadır. Arabayı sanayiye götürür, musluk tamir ettirir, faturaları takip eder, gerekirse hepsini yapar, bir kere de sitem edemez. Kocalarına şunu yapmadın bunu yapmadın diye söylenen, hadi bakalım şunu şunu yap bunu bunu yap diye organize eden kadınlardan olamayız maalesef. İşin yoğunluğu ve stresi bir yana, doktor kişi ameliyata girince bir de ulaşılamaz, bir yardıma ihtiyaç var ise, dışardaki doktor arkadaşlardan yardım istenir. Örnek vermek gerekirse, kızımızı başka bir doktor arkadaşla muayene ettirmişliğim var....

Bu eğitimin bir başka boyutu ise cerrahların kendini tanrı sanmasına varacak kadar ego geliştirmesidir ki, hepsinden öte bu hiç çekilmez. Hastenede kendini "tanrı" sanan kocanın, bu yanılsamadan evde de kurtulamayıp eşini ve çocuğunu da kulları olarak görmesi olasıdır. Bir de bunlardan bir kaç tane biraraya gelip de muhabbete başlarlarsa, ortam tanrıların biraraya gelip tüm kainatı idare etmelerine döner ki, zaten bir sürü latince mesleki jargondan anlamamak etrafıma inek gibi bakarak sıkılmama neden olmuyormuş gibi, bu çoklu ego gösterisinden de bunalırım. Ve anlarım ki, benim naif, mülayim ve alçakgönüllü kocam gitmiş yerini Zeus'a bırakmıştır. Ben artık Zeus la evliymişim, kabus gibi.

Cerrahla evli olunca bir kadın, farklı topluluklarda farklı farklı muhabbetlere ortak oluyor. Aile içinde "kocan cerrah oldu ne güzel" denirken ve senin ne iş yaptığını bilmeyen kişilerce övüm övüm övünmen beklenirken, iş arkadaşlarınız "ohh kızım kocan cerrah olacak paraya para demezsin sen, ne kasıyorsun" derler, patronunuz "aman bunun kocası da doktor çok para vermeme gerek yok" diye düşünür, kadınlara düşman bazı kadınlar bir doktorla evli olmanızı kıskançlık nedeni haline getirirler. Evet, bazı kadınlar için doktorla evli olmak bir tür sınıf atlama demek, belli bir saygınlığa ancak kocanın mesleğiyle ulaştığını da sanabilir, doğrudur. Ama benim için değildi. Her zaman alakasız ve sıkıcı buldum bu muhabbetleri, iş görüşmelerinde veya ilk işe başladığım zamanlarda söylemekten sakındığım, söyledikten sonra da hemen konuyu değiştirdiğim zamanlar oldu. Hala da oluyor. Neyse...

Bir uzmanlık eğitimi sonunda anlaşılır ki, evlenen hatun kişi doktor değil ise ve maalesef kaderin can sıkıcı bir oyunu sonucu bir doktor ile evlenmişse, çok ama çok fedakarlık yapması gerekir.

Altı senenin beşi böyle geçerken, son bir senesi daha da bir kabus geçti. Onca nöbetin, yoğunluğun, yorgunluğun yanında tez hazırlamaya, uzmanlık sınavı için ders çalışmaya çalışan, mecburi hizmetin nereye çıkacağı sürekli kafasını kurcalayan kocanın psikolojik olarak zıvanadan çıkması çok zor bir sene geçirmeme neden oldu.

Sonuçta altı senenin sonunda ne oldu peki, sınav sonunda bana bir teşekkür belgesi bile vermediler :) Özge'nin deyimiyle, uzmanlık diplomasını üstüme yaptıracağım ben de....

31 Mart 2011 Perşembe

İzmir plaka...

35 rakamını sadece ve sadece İzmir'in plakası olduğu için sevebilirim...belki bir de orta karar içki ölçüsü olduğu için...35 lik rakı, 35 lik kırmızı şarap gibi..

Her yaş güzeldir geyiğine hiç girmeyeceğim, çünkü 20 ler 30 lardan güzeldir, 30 da 35 den iyidir ve bunun aksini iddia edebilecek kimse yoktur zannımca.

Haksızlık...

Yaşadığım şartlarda ve ruhsal anlamda bir kadın olarak kendimi ancak 35 e doğru anlayabildim ben, ne yapmak istediğimi, ne olmamak istediğimi, nerede solumanın bana iyi geldiğini, neleri göze alabileceğimi; o zaman haksızlık değil mi, kadınların 35 den sonra doğurganlığının riske girmesi, yeni bir iş bulmasının zorluğu, bekarsa artık evlenmenin zor olması, boşanmanın daha zor olması, sağlığına dikkat etmek zorunda olması...daha hayatı yeni yeni istediği gibi yaşayacakken, doğru dürüst karar vermeyi bile henüz yeni öğrenmişken, birden 35 oluvermek haksızlık oldu bana şimdi gibi geliyor, üniversite sınavına bu yaşta girmeli, evlenmeye bu yaşta karar vermeliydim ben, 20 lerde bana sunulmuş tüm olanakları bu yaşta vermiş olsalardı keşke, düşüncesiz, akılsız, bağımsızlığına düşkün, idealist 20 ler tam bir öğrenme çağı aslında, 20 lerde öğrenip 30 larda gerçekleştirebilme imkanı olmalı insanın, buna vakit tanınmalı, hatta belki de tersten yaşanmalı ama yok ...bir de içinde olgunlaşmaktan nasibini alamamış lolita bir ruh taşırken nüfus cüzdanının bağıra çağıra 35 demesi ne kadar da asap bozucu.

Tipim nispeten genç gösterdiğinden insanlarla lolita ruhumun sesiyle muhabbet ettiğimde sandıkları yaş ile sordukları zaman söylediğim yaş biribirinden o kadar farklı ki ben insanların "oha" diyen yüzlerini görmekten sıkılıyorum artık. Daha ben yeni yeni hayatın keyiflerini çıkarmayı düşünürken "35 oldun artık ikinciyi de yapman lazım" diyen insanlardan da sıkıldım artık, hatta içimdeki lolitaya da bunu hatırlatan 35 lik egomdan da sıkıldım. Biyolojik saat ruh saati ile gerekli çalışma uyumunu yakalayamadığından ruhun ruh sağlığı bozulmaktadır, biyolojik saati kendisine bir çeki düzen vermeye davet ediyorum. Bundan sonra estetiğe de açığım zaten, kırışıklarım falan da var, bir de tantuni yemekten aldığım kilolar da cabası. Kendime iyi bakmam lazım.

Yaşlanmayı sevmiyorum, evet. Herkes yaşlanıyor çünkü. Yaşlanmak sevdiğim insanların sonlarını da yaklaştırıyor, büyümekle birlikte böyle sapık düşüncelere de kapılıyorum. 20 lerin başında babam iki tane beyin ameliyatı geçirdiğinde, ölür mü diye düşünmemiştim bile, öyle ameliyat olduğu için üzülmüştüm sadece. Şimdiyse iki tane üstüste cevapsız görsem telefonumda "birşey mi oldu acaba" diye endişelenmeden edemiyorum.Yaşlanmak bana vaktin daraldığını hatırlatıyor hep, özellikle de otuzdan sonra. Şimdi annemle ancak 30 dan sonra dalaşmadan hırlaşmadan muhabbet edebiliyorken zamanın kıskacını tepemde hissetmek de rahatsız ediyor beni.

Yok, yok... ben bu 35 i sevmedim...ve cidden bugun acaip de hüzünlendim...

Ama yine de pozitif enerjiyi evrene salmak lazım değil mi?

29 Mart 2011 Salı

Çiçeklerim...

Yıllar yılı başka kadınlarda görüp özendiğim ama bir türlü olabileceğime inanmadığım iki tip kadın özelliği var, en birincisi "göz kararı" ve "aldığı kadar" tabirleri ile yemek, kek, pastaları gayet lezzetli yapabilen, buzdolabında ne varsa onu yemeğe dönüştürebilen kadınlar, ikincisi ise dokunduğu yeri yeşertip, evinde balkonunda çiçeklerin açtığı, bir çiçeğin dalını koparıp onu başka bir saksıda canlandırabilen kadınlar. Ben bunların hiçbirisi değilim... bırak göz kararını, çay bardağıyla tarif edilen yemekleri su bardağıyla yapmışlığım, pişirene kadar da farketmemişliğim vardır, tarifsiz yapmayı geçtim tarife bakarak yaptığım herşey ilkinde asla güzel olmaz, hatta ancak ve ancak üçüncüde olması gerektiği gibi olur, "gr" olarak yazılmış tarifleri okumam bile idrak edemediğimden, şu ana kadar bakabildiğim tek çiçek ise kaktüs oldu.

Bunun nedenini 17 yaşında ailemden ayrılıp tek başıma yaşamaya başlamam olarak görüyorum ben. Kaaaç sene yurtta kaldım, ne yemek yaptım ne ev temizledim. Sonra kaaaç sene bekar yaşadım kendi başıma, çorbayı hazır yer, akşam yemeğinde de ya makarna ya yumurta, yazın ise karpuz peynir yerdim, evde arkadaş buluşmalarımız ise bira patates veya şarap peynir olurdu, öyle yemeğe falan almazdık birbirimizi . Haa yok mu bekar yaşayıp da sofra donatan var tabii, ama ben onlardan da değildim. Çiçek bakamamış olmamda da etkisi var tabii bu yaşam şeklinin, bir de galiba iklimin. Renkli çiçek açan bitkiler güneş görmeyi seviyor ya, Ankara'da bunlara bakmak neredeyse imkansızdı benim için, ya oturduğum evler güneş görmez ya da azıcık hava alsın diye balkona çıkardığım çiçeği balkonda unutur, geceyle gündüz arasında 15 derece fark olan o şehirde çiçekleri bir bir öldürürdüm. Çalıştığım ofislere de aldım çiçekler ama onlar da soğuktan öldüler. Sonra vazgeçtim, ay bir de üzülüyordum çiçekler öldükçe.

Şimdi sürekli güneş olan bir şehre taşınınca annem günlerce "ay burda ne güzel çiçek yetiştirilir" diye gezdi, ben de "yok ben bakamam çiçek miçek, almayalım" diye gezdim. Am buralarda adım başı çiçek serası, adım başı fidanlık var; herkesin balkonunu, bahçesini yemyeşil görünce ve annemin "yeşerten kadın" moduna da bir son vermek için tuttuk en yakın fidanlığın yolunu. Evin içine güneş alan yerlere konmak üzere dört saksı büyük yapraklı çiçek, balkona güzel koku yaysın diye bir saksı melisa, camın önüne de renk renk sardunyalar aldık. Pek güzel oldular, sardunyalar güneşi gördükçe seviniyor, açıyor da açıyor. Fidanlıkta tanıştığımız bir bayan "yazın burası çok nemli oluyor sardunyalar pişiyor" dedi ama... Bakalım ben bu çiçeklere ne kadar bakabileceğim.....Eğer bakabilirsem bir de ufak limon ağacı alacağım balkona, belli mi olur belki sebze meyve de yetiştiririm, kendimden öyle bir perfomans beklentim yok ama, iklim müsait diyelim...

3 Mart 2011 Perşembe

Ankara'dan giderken...

Taşınma telaşı...her yer her yerde...telefon trafiği...nakliyeci bir yandan ev sahibi bir yandan...düşünmeye pek vakit yok....kolilerin arasından azıcık bir vakit buldum şimdi...

Koskocaman bir köy olmaya devam eden Ankara benim ilk geldiğim zamandan öyle farklı ki, 17 yaşımdaydım ilk buraya geldiğimde, üniversite öğrencisi bir lolitaydım hepi topu, Ankara o zaman öğrenci şehriydi, kız başımıza gecenin bir yarısı bar bar gezebildiğimiz bir şehirdi, giderek büyüdü, büyüdükçe göz çevremde belirmeye başlayan kırışıklarımın verdiği rahatsızlık kadar rahatsız etmeye başladı beni Ankara...mal insan sayısının hızla arttığı, bina üstüne bina dikilen, o avm den bu avm ye gezmek zorunda kaldığım, şöyle para harcamak zorunda kalmadan keyfini çıkaracağım bir alanı olmayan, son birksç senesinde özellikle çok yorulduğum bu şehirden giderken nedense hiç üzülmüyorum...halbuki birçok arkadaşım var burada, sürüyle anım var...arkadaşlarım yeni şehrimize yeni evimize gelirler ziyarete, anılar beklesin burada, bir ziyarete geldiğimde şöyle popo donduran bir karlı Ankara gecesinde belki, kendilerini hatırlatırlar.

İşimi gücümü, neredeyse yerleşik hale geldiğim bu şehri ve hatta tüm hayatımı burada sonlandırıp, bir deniz şehrine yeniden başlamaya gidiyorum. Yıllar yılı deniz kenarında yaşama hayali kurdum ben. Sulak bir yerde büyümemiş olmama rağmen deniz sevdası içimde büyüdü de büyüdü. Böyle bir şansı yakalamışken kullanmamak ayıp olurdu artık...Bir işim, bir tane bile arkadaşım olmayan bu deniz şehrine giderken endişelerim yok değil, ama moda olduğu üzere tüm pozitif enerjimi saldım evrene...

20 Şubat 2011 Pazar

Benim iflah olmaz iş hayatım...yazı dizisi olabilir no.1...

Öğrencilikte umduğunu çalışma hayatında bulan var mıdır acaba? Tozpembe bir iş hayatına sahip olan ya da? Çok ama çok para kazanan? Kariyer basamaklarını birer ikişer tereyağından kıl çeken gibi çıkan var mıdır, hem de dürüst bir şekilde, yalakalık yapmadan kimsenin ayağını kaydırmadan? Benim çevremde yok… Bunun sebepleri üzerine dönem ödevi yazma niyetinde değilim, korkma…sadece biraz doldum, paylaşasım var.

1998 yılından bu yana çalışıyorum, özel sektörde. Özel kısmı hiç değişmedi de sektör kısmı arada bir değişti, zaten özeli değişmeyince sektörü de fark etmiyormuş, onu da anlamış bulunuyorum. Öyle çok matah bir yerden mezun değilim, üç büyük şehirdeki üniversitelerden filoloji konusunda güzel eğitim veren bir kurumdan mezunum. 20 lerinde akademisyen veya öğretmen olmak istemeyen 30 larında ise buna pişman olan her filoloji mezunu gibi iş hayatım tesadüfler sonucu çok da elimde olmayarak şekillendi, elimde olmasa da yaptığım işi sevdim, hala da seviyorum, benim yerinde duramayan mizacıma bu kadar uygun bir iş daha olabilir miydi bilmem. Ama çalış çalış elime hiçbir şey geçmedi şimdiye kadar. Hepsinde öküz gibi çalıştım, hatta bazılarında sanki babamın şirketiymiş modunda çalıştım, bazılarıyla duygusal bağ bile kurdum ama hepsi hüsranla bitti. Hatta son iş yerimde gördüğüm bir sürü şeyi çalıştığım hiçbir yerde görmemiştim, o derece. Bu son iş yerimle aramızdaki sözde işbirliğini de bu hafta sonlandırmış bulunuyorum. Hayırlısı...

Bugüne kadar 4 farklı işyerinde çalıştım. Bir tanesinde kovulmakla birlikte diğerlerinde hiç beklenmedik anlarda istifa ettim, beklenmedik derken, kendimce beklendik ama çevreyle paylaşılmadık desek daha iyi. Zira iş hayatında birşey paylaşmak o kadar zor ki. Neyse, uzun lafın kısası, son iş yerimden de bir türlü terfi edemediğim, sürekli inek gibi çalıştığım ama hiçbir şekilde terfi edemeyeceğimi bildiğim bir yere dönüştüğü için istifa ettim. Bu kadar götün bir arada çalıştığı bir işyeri zaten daha önce görmemiştim, bu başka bir yazının konusu olsun, son çalıştığım ofise dair gözlemlerim olsun adı da. Bu yazının ilgi alanı başka, bunca yıllık iş hayatımda "istifayı basma" durumlarında insanların takındığı tavırlar ve ruh halleri üzerine olsun.

Beklenmedik bir anda istifayı basan insana karşı insanlar türlü türlü davranırlar.

1- Hata yaptığını söyleyenler: Bunlar genellikle şirketlerin patron yalakası olanlarıdır. Herşeyi patrona taşıdıklarından, başkalarını da kendileri gibi sanırlar. Satıcı, yüzsüz ve göttürler, bir de bütün bunların üstüne böyle olmak onlara batmaz kendilerine aşırı derecede güvenirler. Oldukları yere de götlük yaparak geldikleri aşikardır. Hatta son işyerimdeki götten bacak müdür bozuntusu "terfi edemediğim için istifa ettiğimi" duyunca utanmadan yüzüme "sen kendini yeterli görebilirsin ama bana sorarsan değilsin, hata yapıyorsun, sabretmelisin" diyerek dayağı haketmiş ama allaha havale edilmiştir. Bir kere işimi çok iyi yaparım, şuana kadar yaptığım iş ile hiçbir işyerimi maddi manevi zarara uğratmadım. Az paraya çok iş yapmışımdır hep. Ama, yalaka değilim, dedikoducu ve riyakar değilim ve maalesef bunların çok prim yaptığı işyerlerinde çalıştım hep.

2- Özenenler ama çaktırmayanlar: Bunlar yaptığınıza özenirler, yıllardır kendileri de haksızlığa uğramıştır ama bir türlü ayrılma cesaretini gösterememişlerdir. İstifanız karşısında hafif kıskançlıkla beraber küçümseyici bakışlar atarlar, onlar da "hata yaptığınızı" söylerler, "iş bulup gitseydin" derler, sanki kendileri için talep ediyormuşcasına. Bu kıskanç tayfadan da tırsarım ben, kıskançlıklarıyla ateşlenmiş hırsları gözlerini kör eder bunların.

3- "Darısı başımıza" diyenler: Bunlar da yaptığınıza özenirler, ama daha yıllarca çalışacaklardır. Cesaret yoksunu memur insanlardır bunlar, yıllardır "biz neler gördük" modunda çalışırlar, hep şikayet ederler ama hep düzene uyarlar asla değiştirmeye çalışmazlar. Millet istifa etsin gitsin benim değerimi anlasınlar modunda davranır ve çalışırlar ama istifa edene yalan söylerler.

4- Alenen gıcık olanlar: Kendileri yapamadıkları ve/ya yapmadıkları herşeye bok atma eğilimi gösteren tiplerdir bunlar. İstifanız karşısındaki tutumları terfi etmiş olsaydınız da aynı olacak tipler bunlar, tehlikeli takımdan. Sanki süper biryerde çalışıyormuş havası takınıp, "artık bizden değilsin" söylemlerini üstü kapalı yaparlar. Hemen "yabancılarlar" seni, hatta içten içe gittiğine sevinirler.

5- Sürekli soru soranlar: Bunlar sürekli merak eder, ne yapacağını, ne edeceğini, planlarını. Abuk subuk sorular sorarlar sürekli. Tehlikesiz gruptandırlar.

6- Yüzünüze gülüp arkanızdan konuşanlar: Bunlar şirketin dedikodu tayfasıdır zaten. Her zaman durumda satıcıdırlar, herkesin ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşurlar, çok fazla da iş yapmazlar ama çok güzel yapar görünürler. Bir de böyle çok güzel süt dökmüş kedi rolü yaparlar. İstifanız karşısında güzel dileklerini sıralayıp başka insanlarla neden istifa ettiğiniz konusunda en adi dedikoduyu bile yaparlar. Tam şerefsizdir bunlar yani, uzak durmak gerekir.

Veee, son olarak, çok üzücüdür ama, gidişiniz iyi mi oldu kötü mü oldu sorgulamadan sadece sizin için iyi dilek dileyen saf ve temiz yürekli insan sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdır. Neticede bu iş hayatında herkes poposunu en adi saldırıya karşı bile kollamak durumundadır, kendini pazarlamak hatta satmak durumundadır. Bunları mı hayal etmiştim ben yahu, hiç de değil.....

29 Ocak 2011 Cumartesi

Son günlerde...

Bu filmin nesini beğendiler, benim için anlamak mümkün olmadı. Konu desem sapır saçma, kurgu desem karmakarışık, sadece 45 dakikasına tahammül edebildiğim, 3-5 tipin ortalıkta sürekli karizma yaparak bilmiş bilmiş dolanmasına uyuz olduğum bir film oldu ancak. Tamam konu çok değişik, afilli falan da bu kadar karizma fazla olmuş be, bu kadar akıllı bıdık bir filmde çok olmuş.

Bunu da gecenin bir yarısı, "aman çok övgü aldı bu film, çok duydum" diyerekten oturdum seyrettim. Bütün film boyunca içim bayıldı yemin ederim. Psikopata bağlamış bir balerinin ruh hastası sahneleri beni çok bunallttı, belki de filmin misyonu bunaltmaktı o yüzden başarılıydı bilemiyorum ama "vaay bee" de demedim. Çocuğunu sabote eden anne tiplemesi süperdi onu çok beğendim, kendi yapamadığı şeyler için kızını destekler görünürken aslında nasıl da kıskançlık içinde olduğunun filmin sonunda ortaya çıkması çok iyiydi. Sanatçı olmanın, odaklanmanın ve rolle bütünleşmenin işlenişi çarpıcıydı, yazarların yarattığı, tiyatrocuların ve balerinlerin oynadığı, müzisyenlerin çaldığı karakterle olan iletişiminde her zaman hastalıklı bir durumun olduğuna inanırım zaten. Natalie Portman desen, büyümüş, taş gibi olmuş, ben üniversitedeyken bebeydi hatun, demekki yaşlanıyorum, çok asap bozucu. Siyah kuğu sahnesine kadar aynı ezik yüz ifadesiyle oynaması da bunalttı beni. Böyle, kaşlarını küçük emrak misali ortadan havaya kaldırması, titrek dudakları beni çok baydı. Tamam film boyunca ihtiras ve cinsellikten uzak saf bir tipi canlandırması gerekiyor da, sürekli aynı ezik yüz ifadesiyle olmamalıydı. Sene başında kızımı jimnastiğe falan başlatmak istiyordum, esnek olsun, bir spor dalıyla küçük yaşta ilgilensin diye düşünürken, 3 yaşında jimnastik değil de ancak baleye aldıklarını duyunca, çok sıcak bakmasam da, bir süre düşünmüştüm, hatta bir kursla konuşmuştum bile. Bu filmden sonra bale male yok kızıma da., öyle psikopat olacağına, löp löp etli olsun.

Ne Anlatayım Ben Sana ile çok sevmiştim Ece Temelkuran'ı. Belki daha eski kitaplarıyla bu sevgiyi pekiştirmeli, yenileri daha sonra okumalıydım bilemiyorum. Ama ne Ağrı'nın Derinliği'ni ne de Muz Sesleri'ni sevdim. Hatta itiraf edeyim her ikisini de yarım bıraktım. Ağrı'nın Derinliği'ni yazarın taraf tutmasını sevmediğim için Muz Sesleri'ni de kurgusal olarak bir bütün oluşturamadığını ve fazla uzun, ağdalı ve fazlasıyla gereksiz acıklı cümlelerle yazıldığını düşündüğüm için sevmedim. Ağrı'nın Derinliği'ne sonradan döneceğim, fazla başında bıraktım ama Muz Sesleri'nin "bu romandaki karakterler ne zaman gözümde canlanacak" diye diye okurken, romanın yarısından çoğunu okumuş olduğumu farkedince bıraktım okumayı ve geri dönmeyeceğim. Gözümde canladırmadığım karaktere inanamadım doğal olarak, çok uzak kaldı bana, fazla uzun ve karmaşık cümleler kasmış romanı, sanki aşırı üstüne düşülmüş bu cümlelerin, buram buram "kasış" kokuyor.

S.164 ....Kimse, hep birbirleriyle arkadaşlık ediyormuş gibi görünen botokslu kadınların sonsuz bir hayret anında takılı kalmış yüzlerinden eski kırışıklıklarının yasını tuttuklarını bilemezdi.....

Bu cümleyi defalarca okudum, etkileyeci bir yüz ifadesini 4 satırlık virgülsüz bir cümle ile bu kadar anlaşılmaz tasviri rahatsız etti beni. Beğenmedim.

13 Ocak 2011 Perşembe

Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası - Hamdi Koç

İlk söylemem gereken şudur; ben bu kitabı okurken çok ama çok eğlendim, boşanmış koca sürüm sürüm sürüm sürünürken, "seni bıraksam mahvolursun" tehdidi ile kendini kandırmaya müsait tüm evli veya uzatmalı sevgili mağduru kadınlar gibi bir keyif aldım bir keyif aldım sormayın. Adından anlaşılacağı üzere, kocama öfkenin de ötesinde gayet de kin duyduğum bir zaman diliminde okumak için saklamıştım bu romanı, isabet olmuş, iyi ki de öyle yapmışım. O nefret dolu günlerde "aman boşansam da gününü görse" diyip diyip kendi kendime gaza geldiğim zamanlarda, ağzımı kulaklarım vardıran bu romanın baş kahramanı da karısı tarafından terkedilince gününü bir güzel görüyor, ama karısı da alıyor payını bu ortak kaderden, sonuçta bu roman safi terkedilmeyi haketmiş erkeğin el kitabı olmadığı gibi,  Hamdi Koç da cosmo kızlarına erkek gözünden köşe yazıları yazan bir yazar hiç değil. Kendisini "Melekler Erkek Olur" la seveli çok zaman oldu.

S. 1 Karımı sokakta bir adamın kolunda gördüğüm zaman ilk hisettiğim şey korku oldu. Ölüm korkusu. Ölüyorum sandım. Çok korktum. Oysa ölmesi gereken karımdı. Ölmesi gereken karımın yanındaki adamdı. Ama ben ölüyordum.

diye başlıyor roman. Çok zengin bir işadamı olan baş kahramanımız doktor karısı tarafından terkedilmiştir. İki çocukları ve oldukça uzun, üniversite yıllarına dayanan bir ilişkileri vardır. Kadın kocasına körkütük aşıktır ama eskiden tanıdığı elektro gitar çalan entel sevgilisinden eser kalmayıp da, paranın bir tarafına koyan kocası karı kızdan elini eteğini çekemeyince terketmiştir. Bütün bu hikaye detaylı olarak anlatılmıyor tabii, kahramanımız karısını genç sevgilisiyle görünce ve ona aşık olduğunu anlayınca yaptığı iç hesaplaşmaları sırasında öğreniyoruz. Kahraman demek istemiyorum kendisine bu noktadan sonra da, bu erkek yarması adam kadına yapmadığını bırakmıyor, peşlerine adam takıyor, sevgilisini öldürtmeye çalışıyor, başına sürekli bir işler getirip karısının çalıştığı hastanede kendine oda tutuyor, çocukları annelerine karşı fitliyor, sosyal olarak sürekli aşağılıyor...nefret ettiriyor kendinden kısacası. Kadınsa gidip kocasının gençliğinin yansıması, kendinden genç, fakir ve entel bir çocuğa aşık oluyor.

Bütün bu olayları öyle güzel anlatmış ki Hamdi Koç, ortaya çok güzel bir karakter incelemesi çıkmış aslında. Birbirlerini takriben 18 yaşından beri tanıyan ve aşkla birleşen iki insanın yıllar içinde süregelen değişimleri, bu değişimlere karşı tepkileri, alışkanlıkları, alışamadıkları, bırakmak isteyip de bırakamadıkları, bağlılıkları, kopuklukları üzerine çok güzel tespitler var bu romanda. Çünkü, tecrübeyle sabittir, 17-18 li yaşlarda tanışanlar birbirlerine hesapsızca aşık olurlar ve en önemlisi ise bu ilişki içinde bir sürü şeyi beraber yaşayıp birbirlerini büyütürler, birbirlerinin tarihlerine tanıklık ederler. Eğer bu ilişki sürerse, bir çok normal ilişki mensubunun çiftin anlayamayacağı bir garip hastalıklı durumun yanında tutkulu dolu bir naif bir hal de alır, tecrübeyle sabittir. Bu romandan anladığım da budur, çok da başarılı anlatılmıştır fikrimce.

Çok güzel erkek halleri var romanda, biz kadınların göremeyeceği erkek özellikleri dile getirilmiş. Dümdüz anlatılmış, "böyle işte kardeşim ötesi yok, yaradılışımız böyle" hissi veren anlatımlar.

Bütün bu aşk-hastalık kıvranmalarının, kadın-erkek çözümlemelerinin dışında bir kaç yan karakter de var başarıyla incelenen, romanı okumaya değer kılan bir başka nokta diyebilirim. Hele bir Hasan karakteri var, süper.

Tavsiye ediyorum şiddetle, okuyun, okutun.

Doğan Kitap, 4. Baskı 2009 (2009), 307 sayfa

12 Ocak 2011 Çarşamba

Rahatsız ruh...

Babama çekmişim ben, hem tipsel hem içsel hem de duygusal hem de davranışsal olarak. Babamda ne kadar olumsuz özellik varsa annemin (ve aslında benim de, ama kız çocuğun  babaya olan varoluşsal düşkünlüğü nedeniyle kendine itiraf edemediği şekliyle) nefret ettiği, 30 umdan sonra bende buldu kendini. Sevgimi gösterme, üzüntülerimi ifade etme özürlü oldum. Mutluyken dağlara taşlara sığmaz, eşle dostla, tüm sehirle paylaşmak arzusuyla yanar, böyle bir bağırası haykırası gelir, herkesi kendim gibi sanıp sevindirmek ister oldum falan da; sevgimi, özlemlerimi, kırılganlıklarımı şöyle dolu dolu göstermek için zil zurna içmem gerekir oldum aynı zamanda da. Çok rahatsız edici.

Ben sevdiklerimi iç organlarının sesini duyarak seviyorum artık bir de. Sarılmıyorum falan. Kocamı, annemi, babamı, kardeşimi falan kucaklarına yatıp gurul gurul mide suları hışırtılarını, garç gurç bağırsak hareketlerini, tik tak kalp seslerini dinleyerek seviyorum. Bir göbekte bir göğüste bir bacakta gezen kulağımı böyleee bastırıyorum, sevdiklerimin iç seslerine bırakıyorum kendimi, "yaşıyorlar ya, yeter" diyorum acıklı acıklı, acıyarak ve acındırarak kendi kendime, kimse de hasta değil haa, herkes turp gibi maşallah; günbegün hem babama benzemeye devam ediyorum hem de ölümden tırsmaya başlıyorum, off yaşlanıyorum. Çok rahatsız edici.

Bana kem gözle ve kıskançlıkla bakan insan kılığındaki mendeburların negatif enerjisinden çok etkileniyorum. Bu nedenle insanlarla ilgilenmiyorum, kendi kabuğuma çekiliyorum, kendim olamıyorum. Masama koyduğum bir saksı yeşillik, koca dikenli koca bir kaktüs ve giysimin içine iğnelediğim nazar boncuğuyla bu negatif enerjiyi çekip depolamak ve hayalet avcılarına teslim etmeye çalşıyorum. Bütün olumsuzluklara ve mal insanlara karşı tüm pozitifliğimi kullanıp güleryüzümü eksik etmemeye çalışıyorum. Çok rahatsız edici.

Lanet olası ülkenin lanet olası sistemi, beyimi alıp kimbilir hangi dağdaki hastaneye gönderecek ve bana "çalışma sen de canım, kır kıçını evinin kadını ol" mesajını böğüre böğüre suratıma kusacak. Ben de öyle alık alık bakacağım "ama ben de ssklıyım yeaaa, hem de kıdemliyim, gayet de dürüst yatırıldı skk primim" diye düşüneceğim, ama bu ülke dolandırı dolu olduğundan kimse inanmayacak çünkü ben 18 yaşımda üst kat komşumuzla olan yakın ilişkilerimize istinaden onun bilmem ne dükkanında veya ofisinde beleşten skklanmış olabilirim. Aile birliğini koruma ve gözetme sadece devlet memuruna uygulanmakta, halbuki ben onlardan daha çok çalışmaktayım ve sanıldığının aksine daha az para kazanmaktayım. Çok rahatsız edici.

Yazı nasıl başlamış nasıl bitmiş, alakasız. Düşünmeden yazmış, yazdığımı okumamışım. Çok rahatsız edici.

2 Ocak 2011 Pazar

bir itiraf....

kendimi dünyanın merkezinde sanma yanılsamasının bir yansıması olaraktan, sesim güzel olmadığı halde, 90-60-90 mankenden hallice bile olmadığım halde, herhangi bir enstrümanı şakır şakır çalabilecek yetenekten yoksun olduğum halde, ailemde veya yakınımda hiçbir şekilde örnek teşkil edecek biri olmadığı halde..içimde böyle bir sahnede olma dürtüsü var küçükten beri, böyle bir spotların altında olma fantazisi..."sahne ışığı var bende içimde ışıl ışıl parlayan" diyeceğim de güleceksiniz...de...neden "pink" aslında ben olacakmışım da, birileri engel olmuş gibi hissediyorum çoğu zaman...mağazalarda elim ışıl ışıl, abuk subuk, açık saçık, allı pullu kıyafetlere giderken ve renk renk, model model saçlara olan düşkünlüğümün kafamda kendini bulması değişikliksever ruhumun doyurulma ihtiyacından mı yoksa bu sahne ışığından mı ...üfff tek derdim bu olsun bu sene yaa..

30 Aralık 2010 Perşembe

2010 ne getirdi, 2011 den ne beklerim konulu geyik yazı...

Geçen sene hiç yazmamışım bile 2010 bana ne getirsin isterim, neler yapacağım neler yapmayacağım geyiklerini; hoş, yazmış olsaydım bile muhtemelen pek de gerçekleştirememiş olacaktım. 2010 yılını kaale almamışım ki yazmamışım, 2010 da beni kaale almadı zaar. Bu yıl çok ruhum sıkıldı, huzursuzlandı; ne inişli ne de çıkışlı, böyle safi sıradan, ova misali dümdüz hissettim çoğunlukla; ne mutlu ne mutsuz, o bile belli değildi, ufak mutlulukların hemen ardından ağlama krizine kapılmak gibi böyle bir panikli ataklı bir yıldı ama o bile dümdüz yaşandı, kimse anlamadı. Bu yıl yaptığım neleri yapmayacağımı düşününceyse hiçbir şey gelmiyor aklıma, pişmanlıklarından ders almayan bir insan olduğumdan kelli aynı hataları belirli döngülerde yapıyorum zaten, alıştım. Yo yo yo güzel olaylar falan oldu tabii, bir kere çok güzel bir yaz tatili yaptım, çok okudum, çok düşündüm, kimse ölmedi yakınımdan, kimse hasta olmadı. Bu yıl bitse de oluuurr bitmese de, çok umurumda değil.

Gelelim 2011'e. Bana huzur getir, sadece bana getirmen yeterli ben huzurlu olursam etrafıma saçarım onu, şu hayatta ne olmak istediğime karar vermeye yetecek kadar akıl fikir ver bir de, yine kimseye birşey olmasın, herkes sağlıklı olsun, hiç yaşlanmayayım...bu kadar. Para pul istemem ekstradan, bu yeterli, aşağıya da düşmesin tabii de. Şimdi ben yaşlanıyorum ya, 35 yaşında bir bedenin içinde 25 yaşında bir ruh taşıdığımdan, ruh yaşımla beden yaşımı nispeten yakın tutabilmek amacıyla, bu seneden itibaren çok deli sağlık kuralları uygulamaya kararlıyım, daha doğrusu önce karar vermeye karar vereceğim tabii. Yolun yarısı diye tabir edilen bu yaşın yolun çeyreği olması için hergün bol su, bir bardak süt içip ceviz yiyeceğim, içki-sigara içmeyeceğim (haftada bir içip içip zıvanadan çıkma hakkımı saklı tutaraktan), her gün kırışık onarıcı kremlerimi orama burama sürüp makyajla yatmayacağım, her hafta mayalı sütlü maskemi yapacağım, bol meyve yiceğim, fast food ve abur cubur yemeceğim, falan filan.

Sonra, kızımla zamanın en iyisini geçireceğim, çok okuyacağım, çok fotoğraf çekeceğim, yine önce bunları yapmaya karar vermeye karar vereceğim tabii, yeni bir yılın gazıyla. Mutlu huzurlu yıllar.....

25 Aralık 2010 Cumartesi

Sevgilinin Geciken Ölümü - Murat Gülsoy

S. 36... Ölüm bir süreçtir, bizi tanıyan son kişi öldüğünde tamamlanacak bir süreç...

Beni en çok etkileyen cümlelerden biri oldu bu. Daha doğrusu cümlenin içeriği demeliyim, anneannem öldükten sonra hep bunu düşünmüştüm, ne yaşadı bu kadın, ne iz bıraktı dünyada sadece ve sadece bize kokusunu bıraktı hala duyumsadığım, böyle düşünürken de çok garip geliyordu "hayat", sonra sonra düşündüm 1 oğlu, 3 kızı, 1 gelini, 3 damadı var, ben ve diğer torunları var, yeğenleri var, abimin (kuzenim) çocuğunu görebildi ama o da hatırlamaz büyük ihtimal, öyleyse en küçük teyzemin küçük kızı biliyoru en son bu kokuyu; çıkarımım ise şuydu anneannem en küçük kuzenim öldüğünde ölmüş olacak (sıralı ölüm olursa, umarım, inşallah, amin), bütün bu saydıklarım içinde en küçük o çünkü, bu kokuyu hatırlayacak. Ölen herkesle ilgili bu denklemi kurma alışkanlığım var, dünyada bir iz bırakmaya dair takıntılarım var, ondan oluyor sanırım, belki bu günlüğü de ondan tutuyorum, kimbilir. Uzun lafın kısası ben bu cümleyi hep yaşıyorum.  (zaten yazarın kalbimdeki konumu geniş bir yer kaplamaya başladı ki "adam tam da benim düşündüğümü yazmış" diyecek kadar yakın, "ben yazacaktım o yazmış" diyecek kadar kıskanç bir hale geliyorum).

Baş kahramanımız Cem'in karısı Serap bir trafik kazası geçirir bitkisel hayata girer, Cem karısına bakar, içten içe hesaplaşır (lar).

Küçüklüğümden beri psikopatça bir düşüncem var, değer verdiğim insanlar beni kırınca elimde olmadan hayalini kurduğum psikopatça bir düşünce. Kırılmanın derecesine göre psikopatlaşır bu, az kırıldıysam "ya ben bir kaza geçirsem hastaneye düşsem ne yaparlar acaba?" veya "kanser olsam bu yaşımda hastaneye düşsem de üzülseler...", çok kırıldıysam "ölsemde görseler günlerini" gibi gibi gibi. Hatta abartıp hayal falan ederim, bir hastane odası ben yatıyorum böyle perperişan...ya da ölmüşüm mezarımın başındayım falan...sonra gelsin beni kızdıranlara dair hal ve tavır canlandırmaları...benim küçük hayalgücü egzersizlerim. Hal böyle olunca kendimi Serap'la, kocamı da Cem'le özdeşleştirip, çoğunlukla hüngür şakır ağlama, yer yer "yaa baak işte böyle göt bu adamlar", yer yer "off Serap ben de aynen böyle yaşıyorum" diyip olaylarla canlı bağlantı kurmam zor olmadı. Hatta bitince "al kocacım bak sen de oku" demeye kadar bile varacaktı da, zor tuttum kendimi. Uzun süreli tanışlıklara dayanan evliliklerde kişileri tek tek ve bir bütün olarak ne güzel çözümlemiş Murat Gülsoy, sorgulamış demeyeceğim, anlatmış işte, çok iyi anlamış ki, güzel güzel anlatmış. 20 li yaşlarda neydik, 30 larda neyiz, şimdiki 20 ler nerede, biz hayatın neresindeyiz, ne istemediğimizi biliyor muyuz ki ne isteyelim gibi bizim kuşağa (70-80 doğumlular) mahsus olduğuna inandığım çıkmazlar ara sıra Cem'le çıkıyor ortaya. Bizim kuşak tabir ettiğim kişiler daha farklı bir zevk alacaklar okurken, daha değişik bir tad alacaklar, "aaa ben de böyle düşünüyorum" tadı. Hemen okuyunuzzz.

Daha önce başka yazarlarla ilgili bahsetmiştim, küçüklükten beri en güzel yemeği en sona, en güzel pastayı en sona bırakırım, hemen yemeyeyim diye de diğerlerini yavaş yavaş yerim ya, Murat Gülsoy'da tabağımdaki en lezzetli kurabiyelerden biri oldu. Bütün romanlarını alıp bir çırpıda okuyabilecekken, tabağım boş kalmasın diye bekletiyorum onları.

S.43 Uzunca bir zamandır yaşamını paylaştığı birinin kaza haberini gece yarısı apansız çalan bir telefonla öğrenen bir adam ne hissederse onu hissetmeye çalışıyordu Cem. Hissetmeye çalışıyordu! Gerçekten de...Çünkü böylesine büyük bir acı ve korku onu dondurmuştu. Kendi dışına çıkmış gibiydi. Bedeninni içinde - o güne dek varlığından haberdar olmadığı- farklı bir birim kumandayı ele almıştı. Bu yeni iradenin etkisiyle yaptığı hareketleri dışarıdan izliyordu....

S.44 İşte herşeyin sonu... Serap eğer ölürse, eğer ona bir şey olursa... ben yaşayamam! Tek gerçek buydu. Sade çıplak. Bu düşünce zihninde, bedenin iç yüzeylerinde son sürat yankılanıyordu. Ama ruhunun hiç tanımadığı karanlık bir köşesinden onu çok şaşırtan başka bir ses yükseliyordu: Yaşarsın...Bal gibi yaşarsın...Sıfırlanacaksın...Onunla birlikte öleceksin ve sen yeniden doğacaksın....

Kirpiklerimin Gölgesi - Şebnem İşigüzel

Anlatılan tüm bu acı dolu hikaye yaşayanın kaleminden gelseydi çok daha fazla etkilenirdim büyük ihtimalle, her ne kadar kız çocuğunun dilinden " ben" olarak anlatılsa da herşey, arada tanınmış bir yazarın kalemi olması, "böyle olmamalı" diyen kızgınlığımı "bunlar kurmaca mı?" diyerek geçirmeye çalışmama yol açtı. Etkilenmedim mi yani, yok, fena derecede etkilendim. Geceleri uyumakta zorlandım bile diyebilirim hatta (yatmadan önce 5-10 sayfa okuma alışkanlığımdan, yoksa psikopat mıyım bu romanı yatarken okumayı adet edineyim). Şebnem İşigüzel'in neredeyse tüm kitaplarını okudum, neyle karşılacağımı da biliyordum ama yine de hazırlıksızdım tabii ki de, okurken çarpıldım, bazen midem de bulandı.

Konu genel olarak hayata çile çekmek için gelmiş insanlardan biri olan 11 yaşındaki bir kız çocuğunun başından geçen kötü olayları anlatıyor. Bir çocuk istismar edilerek nasıl mahvedilir açık açık ve dümdüz yazmış İşigüzel, olaylar o kadar çarpıcı ki, dili ne kadar güzeldi çok ayırdına varamadım; ama, nasıl okurken kendini kaptırıp doludizgin okuyorsa okur, yazar da aynen öyle yazmış, dümdüz dediğim o. Sanki oturmuş masasının başına kaptırmış kendini yazmaya, bitirmeden de kalkmamış. Öyle nasıl çarpıcı olurum, nasıl okurun yüzüne bu çarpıklıkları şöyle şiddetle vura vura anlatırım gibi bir derdi de yok bu yüzden. Duygu sömürüsü yok, akıllı bıdıkçılık yok, farklılık kaygısı yok, iddia yok, neyse o. Bir annenin çocuğun hayatındaki önemi bir kez daha çekti dikkatimi, neysek bu hayatta en çok annemizin ettiklerinden oyuz aslında, ve annemiz koruduğu kadar korunup onun bizzat verdiği ve/veya izin verdiği kadar zarar görüyoruz. Tavsiye ediyorum okuyun, ama kitabın inceliğine kanıp da bir çırpıda okuyacağım diye kasmayın, bu da benden söylemesi. Seviyorum ben bu kadını ya.

Bu arada kapak tasarımı da çok güzel, anlamlı ve romana çok uygun.

S.59...Ben bazen çok dalgın oluyordum; kafamın içinde kocaman bir dünyayı taşımaktan yorulmuş, aklımdan geçenleri fısıldamış oluyordum farkında olmadan. Yine öyle olduğunu sanmıştım. Bu defa düşündüklerimi usul usul anlatayım istedim. Kör olsa, beni görmese bile, birisiyle konuşmuş olurdum. Çünkü çok yalnızdım ben. Okul yolunda, okul servisinde, okulda, dönüş yolunda, okul formamla gidip çalışmaya koyulduğum Kaplıca Oteli'nde, eve döndüğümde, küçük bir bebek gibi beline kadar çiş kaka içinde kalmış ninemi temizleyip onu beslerken ve onun mırıldanmalarını dinlerken, çıkardığı garip sesleri, her akşam yediğim yoğurt, ekmek ve bir elmayla kendi küçük odacığıma çekildiğimde, ödevlerimi yaparken yalnızdım ben. Yalnız olduğumda canım sıkılmazdı. Canım yanmazdı yalnız olduğumda. Yalnız olduğunuzda kimse size zarar veremez. Şimdi sorarsınız, ağabeyin duman gibi odana süzüldüğünde yalnız değil miydin? Benim anlatmak istediğim, gökyüzünde bir yıldız, hem yalnızdır hem değil. Ormanda bir ağaç, hem yalnızdır hem değil. Bunun gibi.

İletişim Yayınları, 2. Baskı 2010 (1. baskı 2010), 157 sayfa
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...