8 Eylül 2010 Çarşamba

U2 360° Tour Istanbul'daydım...

Hiç abartmadan olduğu gibi yazacağım, kıskanmaca çekememece yok, tamam mı okur kişisi...  Geçen sene Kasım'da biletlerini aldığım bu konsere allem ettim kallem ettim, gittim. Bir sürü U2 konseri seyrettim DVD den, biliyorum ki bir konserden öte müthiş bir show bekleyecek bizi, kaçırmamalıyım. Allem kallem durumuna özellikle değinmek arzusundayım. Konser pazartesi gecesiydi, pazartesi iş günüydü, ramazandı, stadyuma erken gitmek gerekiyordu. Çarşamba bayram arefesiydi, bizim şirkette bayram tatilini birleştirmeye uyuz olunurdu, dolayısıyla Salı işe gitmek zorunluluğu vardı. Koca izin alamıyordu. Ben bu konsere nasıl gideceğim nasıl gideceğim derken, pazartesi tam gün izni tereyağından kıl çeker gibi aldım. Kocayla prensip anlaşması yaptım, biletini kardeşime hediye ettim. Gidiş dönüş uçak biletimi abuk saatler seçerek süper ucuza getirdim. Çok yoruldum, çok bittim, çok üşüdüm, konser sonrası serum yiyecek derecede grip oldum ama yine olsun yine giderim.

Günler öncesinden konserle ilgili sürekli haberler çıkmaya başladı. Ben hemen facebookdaki U2 360° Tour Istanbul grubuna üye oldum gelişmeleri anbean takip etmek istiyordum. Sahnenin (The Claw) kurulmaya başladığının duyurulması ve her gün fotograflarının yayınlanması heyecanı arttırıyordu. Tabii ki de sahnenin nasıl bir görüntüsü olduğunu konser afişlerinden falan biliyordum ama bu "oha" dedirten sahnenin Istanbul'da kuruluyor olması ayrı heyecanlandırıyordu. Sahnenin kurulma anlarını fotoğraflardan takip ederken stadyumdaki yerimizi düşünüp hayıflanmaya başladım, "allaaaah, biz sahneye çok uzağız".Bu endişenin ne derece yersiz ve saçma olduğunu stadyuma girene kadar anlamayacaktım tabii.Sahne kuruldu, Bono henüz Tukiye'ye gelmeden seyircilerine gaz verici selamlar göndermeye başladı, gazeteler, TV ler bas bas U2 Istanbul'a geliyor diye bağırınırken, vay Bono şunu dedi, vay Bono bize küfretti polemikleri boy gösterdi. Pek severiz zaten ülkemize gelen müzisyenler, sanatçılar bize şöyle bok attı böyle bok attı diye ortalığı velveleye vermeyi. Toplum olarak  hem sosyal hem de bireysel yaşantımızda hep negatifliklere odaklanmak bir alışkanlık olmuş bizim için. Kim ne derse desin bu konsere gidiyorum ve bunun için de çok mutluyum.

Derken U2 Cuma gecesi geldi Istanbul'a. U2 hayranları (tabii ki de Istanbul'da ikamet edenler) havalimanı önünde karşıladılar, imzalarını aldılar, sarıldılar, öptüler. Ben Ankara'da kıskançlığımdan çatladım.

Pazar gittim Istanbul'a. Nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan, önüme gelene "biliyor musun U2 konserine gidiyorum ben" demek istiyorum falan, o derece. Istanbul'da sokaklarda hep U2 konser afişleri, sokak lambalarında koca koca "U2 Istanbul'da" pankartları asılı, bunları gördükçe gaza geldim tabii. 13.00 de yapılması planlanan boğaz köprüsü yürüyüşüne uzaktan da olsa bakabilmek adına oralardan geçtik ama bir gün önce günlük güneşlik olan Istanbul havası bana inat şakır şakır yağmurlu ve soğuktu. Baktık hiç hareket yok, bir de kaldıkları Çırağan otelinin önünden geçelim dedik, malum hayranlar sürekli otelin önünde toplanıyorlar, ama orada da kimse yoktu. Şansımıza küstük. Boğaz köprüsünde yağmur dinince akşamüstüne doğru yürüdüler, kaçırdık tabii. Zaten bir sürü siyasiyle yapılan yürüyüş amacından sapıp kara çarşaf partisinin referandum gösterisine dönünce gitmemek hayırlı olmuş dedik, zavallım Bono köprünün güzelliğine doyamadan ve bir kıtadan diğerine yürüyerek geçmenin kendisinde yarattığı hislerin tadına varamadan siyasetçilerin kuklası durumuna düştü, zaten çekilen fotoğrafların çoğunda da "anam noluyo ya bu ne, bunlar kim" yüz ifadesi hakimdi kendisinde.

Pazartesi gelip çatınca, marul gibi kat kat giyinip yollara düştüm, bu Atatürk Olimpiyat Stadyumu denen yerin hiçliğin ortasında inşa edilmiş, dünyanın bu kadar çok rüzgar alan tek olimpiyat stadyumu olma ünvanını elinde tuttuğu konusunda uyardı arkadaşlar sağolsunlar. Istanbullu arkadaşlarla buluştuk. Stadyum hiçliğin ortasında dedik ya, doğru dürüst yolu da yokmuş meğersem, tüm gazeteler, web grupları "bas bas bağırıyor erken gidin, toplu taşıma kullanın" diye. Biz de dinledik tabii. 15.30 gibi yollara düştük. Beşiktaş'tan metrobüs ile Yenibosna'ya gittik. Yenibosna'dan U2 konseri için belediye otobüs kaldırıyormuş, onlara bineceğiz. Yenibosna'da indik, nerden kalkar bu otobüsler belli değil, tamam IBB ne iyi etmiş otobüs koymuşsun da, bir de o hengamede insanlar yolunu bulsun diye bir tabela, ok mok birşey koy di mi, yok. Bu otobüsler nerede diye soran eblek yüz ifadeli insan grupları, "konsere mi?" diye sorarak, toplu halde hareket ediyorlar falan. Biz de öyle birkaç kader arkadaşıyla geçtik karşıya. Otobüsün kapısından sarkıp "konseeerrreee giderr, konserrrre giderrr" diye acı acı bağıran muavini duyunca atlayıverdik tıka basa dolu otobüse (Türkiye gerçeği no.1). Bir gıdım adım atacak yer olmayan otobüste muavin başladı halk otobüsü uygulamasına, "6 tl bilet ücretlerini alalım" , millet "oha" oldu tabii, cazgır Istanbul halkı muavini tefe koydu ama muavin de cazgırdı yemedi, "dönüşte vermeyeceksiniz gardeşim, binip geleceksiniz işteaa" diye cevabı yapıştırıverdi (Türkiye gerçeği no.2). Erken yola düşmüş olmamızın tek avantajı çok fazla trafiğe takılmamamızı sağladı ama, sadece İkitelli'de acaip bir sıkışıklık yaşadık. Yaklaşık 35 dakika sonra stadyumdaydık. Otobüslerden inince keyfimiz yerine geldi, konser enerjisi her yerdeydi. Herkes hoplaya zıplaya girişe doğru gidiyordu. Biz de nasıl ağzımız kulaklarımızda yürüyoruz, durup durup birbirimize sarılıyoruz, öyle bir salak teenage hallerinde mutluluk sarhoşuyuz. Stadyum uzaktan tamamıyla görüş alanımıza girince, "The Claw"ın oradan bile görünüyor olması bizi şoke etti, bir süre öyle kaldık. Hemen stadyum önünde fotograflarımızı çektirdik. Ve işte hazırız, kalabalığa, TV kameralarına doğru gidiyoruz.

Stadyuma gelince, ben böyle çirkin çevre düzenlemesi görmedim, hatta çevre düzenlemesi yoktu zaten. Güzel güzel koca olimpiyat stadı yapmışsın, etrafa az ağaç dik, çimen ek, güzel ışıklarla süsle di mi, yok, heryer toz toprak içinde, otoparkın bir kısmına çevre düzenlemesi yapılmış, bir kısmı böyle kel toful duruyor, stadın etrafında asfalt bile yok, tali yol modunda. İğrenç yani, tek kelimeyle iğrenç.

Neyse biz mutluluk sarhoşluğumuzu alkolle desteklemek için bira arayışına girdik. Değil bira, ne su alacak, ne mendil alacak bir büfe var. Nerede bu organizatörler kardeşim derken. Çantasına biraları doldurmuş işporta bira, su ve çakma U2 tour tişörtü satıcıları kaçak kaçak satış yapıyor, bıyıklı göbekli kıllı kıro amcalar ve ellerinde U2 tour tişörtleri, bir de tur ambleminin altına yıldız koymuşlar, ülkücü U2 tur tişörtü konsepti olmuş (Türkiye Gerçeği no.3). 5 tl den aldık biralarımızı, kuzey giriş kapısında asılı koca stadyum tabelasından sandıkki o kapıdan gireceğiz, sonra bir sıra gördük orada, ee herhalde bu sıraya gireceğiz dedik, sorduk öndekilere, "bilmiyoruz ki kimse birşey demiyor, buradan giriliyor herhalde" dediler, biz de aynını arkamızdan gelenlere söyledik, onlar öbürlerine söyledi vsvs. Biz böyle 1 saat sırada durduk sohbet muhabbet içtik falan derken sıra kısaldı kısaldı kapıya yaklaştı. Demezler mi "burası saha içinin girişi, tribünler şu tarafa" diye. Kızmak istesen etrafta kızacak görevli de yok, zaten mutluluk sarhoşuyuz kızmak da gelmiyor içimizden, burası Türkiye diyip gittik güzel güzel kapımıza. Tribün girişi rahatmış meğersem, biletini okutup elini kolunu sallaya sallaya giriyorsun. Bu arada günlerdir yapılan duyurularda, stadyum etrafında bir sürü standlar olacağı, bir nevi festival alanı yaratıldığı falan yazıyordu, yalan. 2 sandviç köfte büfesi, bir de bira büfesi koymuşlar 3 tribün başına, festival alanı oymuş. Efes her konserde, her festivalde yaptığı üzere karton bardakta içirtti birayı, hem de 10 tl ye, oha. O kadar konsere geldik tur tişörtü alıp da giymezsem olmaz. Eeee nerede satılıyor tişörtler. Her yerde mavi U2 tişörtlü prezantıbıl diye tabir ettiğimiz tipten delikanlılar ve genç kızlar yer göstermeye çalışıyorlar, sorulara cevap veriyorlar. Gittik sorduk tur tişörtünü nereden alacağımızı. (şimdi Türkiye gerçeği no.4 sahne alıyor) Bilmiyorlarmış, kardeşim seni niye koydular oraya, etrafa caka satasın diye mi. Güvenlikçilere sorun diyorlar. Heryer güvenlikçi, tribün aşağısında duran güvenlikçiye soruyoruz, sahaya doğru olanlara, bilmiyorlar, yukarı giriş kapısına sorun diyorlar, tribünlerdeki 100 merdiveni çıkıyoruz, kapıya gidiyoruz, bilmiyorlar ve diyorlar ki "dışarda satıyorlar", Türk sabrı içimizde, "onlar çakma" diyoruz, "zaten çıkamazsınız ki, biletlerinizin barkodu okutuldu, gişeden geçtiniz". Şef kılıklı bir adam saha içinde satılıyor onlar diyor, "gidin siz aşağıdaki güvenlikçilere alıp gelirsiniz". 100 merdiveni iniyoruz. Ve bizi saha içine almıyorlar, dayanamıyor kavga çıkarıyoruz, sonra kös kös yerimize dönüyoruz. Koskoca stadyumda tişört sadece saha içinde satılıyor, oha. Biz tişörtsüz kalıyoruz....Organizasyona lanet ediyoruz.

Şimdi burada az başa sarıp gişelerden geçtiğimiz ana geri dönmek istiyorum. Gişelerden geçip de, karşımızda dev gibi "The Claw" u görünce şöyle bir apışıp kaldık. Büyük bir sahne falan diyorlardı ama biz karşımızda dev bir uzay gemisi bulduk. Zaten manzara çok komikti, her giren öyle bir apışıp kalıyordu. Yol boyunca "yap şu konseri İnönü'de bok mu var" diye hayıflanan arkadaşımız sahneyi görünce mel mel bakıp "hööööö bu zaten sığmazmışki oraya" deyip olayı özetledi. Sahne arkamızda, ağzımız kulaklarımızda "biz U2 konserine gittik vallaha" temalı fotoğraflarımızı çektirdik, teknoloji sağolsun hemen netten profillerimize koyup gidemeyenleri uyuz ettik. Bu dev sahneyle ilgili bilgiler şöyle: genişlik 78 metre, yükseklik 50 metre, ağırlık 180 ton, kapladığı alan 2200 metrekare, üzerinde bir milyon parçadan oluşmuş beş yüz bin piksel kapasiteli silindir ekran ve sahnenin her ayağında 72 adet bağımsız “subwoofer” varmış. Bu sahneden üç tane varmış. U2’nun konser vereceği stad ve sonraki iki şehirde aynı anda kuruluyormuş sahneler. Stadyumun dışında bekleyen bir sürü tır vardı, meğer 150 tır bütün bu araç gereci taşıyormuş. Sahne montajında 400 kişi çalışıyormuş. Tabiri caizse bir U2 şirketi var ortada. Sahne tasarımı bütün stadyumun olan biteni seyredebilmesi için yuvarlak yapılmış. Sonradan anladık ki, her açıdan olan bitene hakim kılıyor sahne seyirciyi, tamamen keyif aldırmaya yönelik tasarlanmış. İlk bakışta bu sahne bize nasıl bir görsel show sunacak kesinlikle anlaşılmıyor, 4 ayaklı dev gibi birşey var, ayakların tepelerinde yuvarlak baloncuk gibi şeyler var, tepesinde antene benzeyen metal bir çubuk var sonuçta. Bir de müzik aletlerinin olduğu orta sahnenin dışında, Bono'nun yürüdüğü dansettiği bir daire var, bu daire ile orta sahne arasında da red zone var zaten (bu format bütün U2 sahnelerinde var), bu daire ile orta sahne arasına oynar köprüler koymuşlar, elemanlar bu köprülerin üzerinde hareket edebiliyorlar, tasvir yeterli oldu mu bilmem artık.

İlk önce Snow Patrol grubu çıktı sahneye. Silindir ekran ön grupla birlikte çalıştı. Gerçekten de her yerden gayet net bir şekilde görünüyordu. Fakat tabii sahneyi tümden çalıştırmadılar U2 beklediler. Ben daha önce hiç dinlememiştim grubu, ama çok ünlü olmasalar da hatırı sayılır bir hayran kitlesi varmış. Gayet güzel eğlendirdiler, biz daha ön grupta coştuk zaten eğlenmeye programlanmış tipler olarak. Snow Patrol solisti acaip şekerdi, Türkiye konseri U2 nun ön grubu olarak çıktıkları son konsermiş, o yüzden kırmızı gömlek üzerine beyaz kravat taktığını söyledi, son şarkılarında U2 nun ekibine teşekkür edip tüm ekibi sahneye çağırdılar, hep beraber şarkıyı söylediler, güzel duygusal bir an oldu. Biz de baktık böyle adamlardaki şansa bak U2 ekibinde çalışıyorlar, ne işler meslekler var diyip kendi kendimize uyuz olup kıskandık.

Bu arada hava iyicene soğudu, rüzgar iliklerimize işledi derken bir de üstüne yağmur başlamaz mı. Tişörtle girdiğimiz stadyumda üstümüze 2 kat montumuzu giydik, yine ıslandık, yine üşüdük, ama tabii pek umrumuzda değildi, tek korkumuz yağmurun dinmeyip konserin tadının çıkmaması ve hatta iptal falan edilmesiydi. Bu arada saat 21.00 olmuştu ve stad hala dolmamıştı, allah dedik biletler satılmadı mı, buncacık kişi mi olacağız derken yavaş yavaş doldu bütün tribünler ve sahaiçi. Meğer trafik felç olmuş dandik stadyum yolunda. 21.00 de çıkacakları söyleniyordu fakat çıkmadılar, stadın dolmasını beklediler söylentisi var bilemiyorum artık. Saat 22.00 oldu. Bütün ışıklar söndü. David Bowie "Space Oddity" çalmaya başladı, çaldı, çaldı, çaldı, alkışlar başladı ve U2 geldi. Bütün stad çığlık çığlığa, herkes bağırıyor, alkışlıyor, her beraber delirdik. Bono'nun sesini duyunca böyle bir içim gıcıklandı, "allaaaahhhhh" dedim, "canlı canlı dinliyorum ben yaaaaaa" diye bağırırken buldum kendimi. Sonra "The Claw" atraksiyona başladı, bütün ışıklar, spotlar yandı, ohaa dedik, bir kal gelme anı yaşadık, sonra keyfine baktık. Ya sanırım kelimelerle anlatmak zor olacak, abartmıyorum, ya da evet abartmada tavan yapıyorum çünkü bu sahne gerçekten de inanılmazdı. Ve ben o dakika anladım ki sahne kurulurken "biz uzak mıyız sahneye ne" endişem o kadar yersizmiş ki, stadyumun neresinde olursanız olun farklı bir açıdan ama aynı güzellikte gösterilere şahit oluyorsunuz. Sahne önüne yakınsanız Bono'yu öpme mesafesindesiniz ayrı bir keyif fakat dev sahne yukarınızda kaldığı için gösterileri göremiyorsunuz, tribünlerdeyseniz grubu uzaktan görüyorsunuz, 360 ledlerden seyrediyorsunuz, zaten bu ledlerde envai çeşit kurgu da gösteriliyor ve sahnedeki tüm gösterilere hakim oluyorsunuz. Konserin en güzel detaylarından biri de Bono'nun tüm söyledikleri led ekranlarda anında Türkçe'ye çevrilerek gösteriliyordu, tüm mesaj içerikli yazılar, konuşmalar hepsi Türkçe'ye de çevriliyordu.

Konser günün anlam ve önemine uygun olarak "Beautiful Day" ile başladı. Albümlerinde ne dinlediysek aynı onu dinledik, cidden çok güzel çaldılar. Bono desen, azıcık yaşlan be adam, bir kere bi sesin çatallansın di mi, yook, hem sesi hem endamı hala güzel hala etkileyici.

Gelelim yuhlama olayına, gazete ve TV lerde yansıtıldığı gibi abartı birşey değildi. Bono "Bugün boğaz köprüsünde yürüdüm, Egemen Bağış'a teşekkurler" falan diyordu tam, tam diyemedi zaten,  bir yuuh sesi yükseldi, yuhlanan Bono değil bahsi geçen bakandı zaten. Bono'da güldü, politikacılardan bahsetmeyelim, sadece köprüden, güzelliğinden bahsedelim" felan dedi, gülümsedi, sonra alkış koptu. Oyle dakikalarca yuhalama olmadı. Abarttılar. Yok neymiş Bono başbakanla görüşmüş bilmem ne, niye görüşmüş işte, destekliyor muymuş, bir sürü polemik oldu, ya AKP nin pazar günü mitingi vardı, başbakanda U2 olayını kullandı, bizim başbakan ne çakacak U2dan yoksa. Pazar günü Kadir Gecesi olduğu için bu konser Pazartesi yapıldı. Şimdi Bono çıksaydı da ben başbakanınızla görüşemem deseydi, vay sen kimsin de Türkiye'nin başbakanıyla görüşmüyorsun diye yermeyecek miydik bu sefer. Bırak allasen. Zaten diğer konserlerine nazaran daha az konuştu Bono, seyirciyle daha az iletişim kurduğunu düşünüyorum bu olaydan sonra. Bir de zaten seyirci perfomansı düşük bir konserdi, bu da Türklerden kaynaklanıyordu. Böyle bir coşku eksikliği vardı, anlamadığım. Bana farketmez zaten ben şarkı söylemesini istiyordum, konuşmasın, polemik olmasın, sadece o güzel sesiyle şarkı söylesin bize yeter.


Yıllardır dinlediğim, üstüne bir sürü anı yapıp çok sevdiğim şarkıların çoğunu çaldılar, Mysterious Ways, In a Little While, Sunday Bloody Sunday, Where the Streets Have No Name, I Still Haven't Found What I'm Looking For, Desire, With or Without You, Hold Me Thrill Me Kiss Me, One, Vertigo. Hepsini çok güzel çaldılar, çok güzel söylediler.

In A Little While çalarken, bir konser ritüeli olan olay gerçekleşti. Bono seyircilerin arasından bir hatunu çekti yanına. Onun dizlerine yatıp söyledi şarkıyı, dansettiler, sahnede yürüdüler birlikte. Ben kızı biraz uyuz buldum açıkçası, böyle çok heyecanlı falan görünmüyordu, hatta biraz eblek görünüyordu bile diyebilirim, böyle bir heyecan yoksunu, bir kazma. Bono dizlerine yatmış, bir saçını sev, bir sarıl bulmuşsun adamı, bir ye bitir di mi, yok, kazma işte, Türk kızı, utandı herhalde. Beni çekecek çıkaracak valla Bono, çok deli olur. Zaten çok kıskandık hatunu, resmen çekemedik, ayağı takılsın düşsün rezil olsun istedik. Kötüyüm di mi?

En bomba anlardan biri Bono'nun Zülfü Livaneli'yi sahneye çağırmasıydı ve beraber şarkı söylemeleriydi. Gerçekten de acaip sürpriz oldu. Zülfü Livaneli çok misafirperver ve yakın davrandı Bono'ya, çok samimiydi. Aralarında güzel bir iletişim vardı. Sonra Zülfü Livaneli "Bono'ya bir hediye verelim mi?" dedi ve Yiğidim Aslanım şarkısını söylemeye başladı. Bütün stad inledi resmen, Zülfü Livaneli sustu, bütün stad inliyor böyle acaip bir andı. Bono'ya biraz ayıp oldu burada, çünkü biz her ne kadar bütün U2 şarkılarının sözlerini bilsek ve Bono'yla birlikte söylesek de daha önce dediğim gibi seyircilerin çoğu kazmaydı ve şarkı sözlerini bilmiyordu. Zaten bu konsere U2 sevdiği ve dinlediği için gelen insan sayısı çok fazla değildi. Hiç dinlemeyip bahsi geçtiği için meraktan gelen tipler falan çoğunluktaydı bence, ne kazma milletiz biz yaa. Bir de bütün konserlerinde biten biletler bir tek ülkemizde bitmemiş, bir de turnenin en ucuz biletleri bu konserdeydi. Kimse pahalıymış falan demesin Duman konser biletlerinden daha ucuz biletler vardı.

Hani TV de felan görürüz böyle konserlerde kendini paralayan, bağırıp ağlayan, bir nevi kendinden geçen kızlar vardır ya, bildiniz mi? Onlar gerçekmiş. Bağırdık, kendimizi paraladık, ağladık, cırladık.

En unutulmaz anlardan biri de sahnenin tüm ışıklarının yanması ve tepesinden bir sürü spotun gökyüzüne uzandığı andı. Çok büyülüydü. Buna ilişkin fotoğrafı Facebook daki U2 360° Tour  Istanbul grubundan aldım, Özkan Uğurlu çekmiş. Teşekkürler.

Kazma diyorum ya seyircilere, trafiğe kalmamak için henüz konser bitmeden çıkan bir sürü insan oldu. Ya ne ayıp birşey yaa, adamlar daha çalıp söylüyor, sen çıkmaya başlıyorsun, bir de görüyorlar çünkü saha çıkışı tam sahne karşısında. Terbiyesizler yaa, terbiyesiz kazma seyirci, senin yüzünden bir daha gelmeyecekler.
Konser bitmesin hep sürsün, Bono hep benle kalsın, olimpiyat stadyumunda yaşayıp gidelim istedim ama olmadı. Bitti.... Güzel anıları, hisleri benle kaldı, torunlarıma anlatacak süper bir anım oldu.

Dönüş yolu nasıldı? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim, 24.30 da biten konserin ardından 2.30 da gidebildik eve. Yarın bir gün kazayla olimpiyatları bize verirlerse, çok büyük rezalet olacak.

2 Eylül 2010 Perşembe

Sadakat -İnci Aral

Bu yaz tatilimde okumayı seçtiğim kitap çıktığından beri almak istediğim fakat uygun zamanını beklediğim Sadakat romanıydı. Uygun zamanın yaz tatili olduğunu hissettim, İnci Aral romanları beni çok etkilendiğinden düşünecek başka birşeyin olmadığı, yan gelip yatacağım, roman karakterleri beni daralltığında denize dalabileceğim bir zaman dilimi seçtim. Herşeyden önce Sadakat mükemmel bir İnci Aral romanı. Herbir kelimesi, herbir satırı İnci Aral. Safran Sarı'yı beğenmemiştim, eksik bulmuş İnci Aral bu değil demiştim (ne haddimeyse, o ayrı..) Ardından çıkan Sadakat özlediğim İnci Aral'ı bana geri getirdi. Bir kez daha hayran kaldım kendisine.

Tüm hikayeyi romanın baş kahramanı Azra'dan dinliyoruz. Azra hapishanede, kocasını öldürmekle suçlandığını, fakat ona göre öldürmediğini ve suçsuz olduğunu öğreniyoruz ilk sayfalarda. Adam nasıl ölmüş veya öldürülmüş, Azra neler yaşamış nasıl bu hale düşmüş bilemiyoruz, merak ettiğimiz tüm hikayeyi Azra geçmişe dönerek anlatmaya başlıyor. Azra eczacılık yapan okumuş etmiş bir kadın, okuyup etmenin erkeklerle olan ilişkilerde hiçbir etken olmadığının bir örneği kendisi. Geçmişinde evliyken başka bir adama aşık olmuş bir anne, başı önde ses çıkarmamış sonrasında çocukları tarafından çilesinden öldüğü düşünülen bir baba ile büyümüş iki kız çocuğundan biri Azra. Bir türlü doğru erkeği (ne demekse..) bulamamış, bulsa da sömürüp bezdirecek denli aşka muhtaç bir kadın aynı zamanda. Sanki babasına sadık olamamış anneden öc alırcasına, sanki hiç sesini çıkarmamış babasına inat. Ve Azra'nın geçmiş başarısız evlilik olayına, çocuğuna anne olmayı aşk uğruna ertelemesine, takıntılarına, acizliklerine, saflığına, umutlarına, kadınlığına ilişkin bir sürü olaya tanık oluruz. Azra'yı uzun, dalgalı, kahverengi saçlı buğday tenli, balık etli, güzel gözlü, hafif tombul yanaklı, büyük göğüslü bir kadın olarak canlandırmışım ben.

Romanın ikinci kadın kahramanı ise kızkardeşi Aliye. Aliye, Azra'nın tam tersi karakterde bir kadın. Eğitimsiz, geçimini ya kocası ya annesi ya da ablası üzerinden sağlamış, buna rağmen çok güzel, alımlı, cazibeli, ağzı laf yapan bir kadın. Sürekli ayrılıp barıştığı, tekme tokat birbirine girdiği, hastalıklı bir ilişkisi olan (buna aşk denebilir mi tartışılır..) bir kocası, doyumsuz bir ruhu var. Azra ve Aliye'nin birbirinden çok farklı görünen karakterlerinin kesişme noktası ise bir türlü tek başlarına, erkeksiz ve aşksız ayakta durma güçlerinin olmayışı, bunun uğruna anneliklerini ertelemeleridir sanıyorum. Aliye'yi, uzun, dalgalı, sarı saçlı, buğday tenli, balık etli, çıkık elmacık kemikli, ufak tefek, çıtı pıtı bir kadın olarak canlandırmışım ben.
 
Gelelim Ferda'ya. Biraz kaba olacak ama tam anlamıyla bu iki kadının hayatlarının içine tükürmüş baş erkek kahramanıdır romanın, iğrenç bir adamdır. Kadınların hiç mi parmağı yok, hep tüküren taraf mı arsız, var tabii olmaz mı, ama yine Ferda denen ahlaksız şerefsiz, bir takım erkeklerin de aşkı nasıl kolay ve arsızca sömürebileceklerini alenen göstermekte. Sadakat, ihanet ve özgürlüğe ilişkin sorular ve sorunlar Ferda'nın hareketlerinde hatta dayatmalarında dile gelir, ayyuka çıkar, sıkar, boğar. Ama bütün hayvanlığına rağmen o da alır aşktan payını, kalır öyle. İşin burada en acıtan noktalarından biri ise Ferda gibi hayvan sayısı o kadar büyük bir hızla artmakta ki, insan yeni nesil kızların onlardan hayvan olmasına üzülemiyor bile. Ferda annesiz büyüdüğü gibi iki ikiz kadınla yaşayan bir babayla büyümüş, Ferda'nın Ferda olmasına pek de şaşırmıyoruz sonrasında bu yüzden, sapkınlıkları, karmaşalarına tanık oldukça. Ferda'yı esmer, kıvırcık uzun saçlı (ama çok uzun değil), önleri açılmış, saçlarını arkadan bağlayan, V yaka kazak veya tişört giyen, biraz göbekli, kısa boylu bir adam olarak canlandırmışım ben.
 
Azra'nın annesi evliyken başkasına aşık olmuş namussuz kadın, ama yok aşk bu ne yapsın kadın elinde olmayabilir, babası sesinin çıkarmamış yuh, ama yok ne yapsın adam o da karısına aşık, Azra salak mı Ferda'nın çıkıp çıkıp gitmelerine, başka kadınlarına bile bile göz yumuyor, ama yok bir şans daha veriyor işte, güvensiz bir ailede büyümüş elinden gelmez aşka aşık, Aliye amma da kaltak bir kadınmış ya, ama yok hayat koşullarına bir bak, başka ne beklenirki ondan, müstahak buna oh oldu, aman onun ne suçu vardı ufacık, Ferda ne iğrenç ne bayağı bir adammış yaa, ama izin veriliyor başka ne beklenir..... vs...vs... Bu tip arada kaldığım, yargılayamadığım, neyin doğru neyin yanlış ayırdına varamadığım iki ucu boklu değnek durumlar beni o kadar sıkıştırdı ki bu romanda. Bir de o durumları böyle şairane, böyle iç gıcıklatıcı kelimerle anlatmak, çok beğendim, çok.
 
Yazarların artık gazetelerin 3. sayfalarında yayınlanan aile faciası niteliğindeki haberleri konu aldıkları şeklinde bazı yorumlara ilişti gözüm. Bu haberlere konu kişiler eskiden, tabirim kaba kaçabilir ama, kenar mahalle sakini eğitimsiz cahil kişilerken, bu tip facialarda başroller teknolojinin, ve belki getirdiklerinin, ve belki sindiremediklerimizin, ve belki bu derece modern ve açık olmamızın hatalı yorumu ve sunumu sonucu okumuş tabir ettiğimiz kişilerce paylaşılmaya başlandıysa, yazarların bunu incelemesi gerek diyorum. Türkiye'nin en büyük özel üniversitesinden mezun bir gençkız doktor annesini öldürüyorsa, bu 3. sayfa haberi olmaktan öteye geçmiştir artık. Sadakat romanı da basit bir sadakat-ihanet-aşk üçgeni romanı olmaktan ötedir bence bu yüzden.

S.18.. Ellerim üşüyor en çok. Çoktandır, tarihe mal olmuş bir zaman parçasından beri üşümekte zaten. Salondan gelen düm teke düm tek feryadın sahibi gibi, kor ateşlerde yanacak biriyken her nasılsa don yemişim.

S.19.. Herkesin olmuştur böyle anları. Issız bir sokaktaki bir kapı girişinde peşinize düşmüş bir abazandan saklanıp korkunuzu yenebilmek için soluklanırken bir sokak köpeği sokulmuştur yanınıza örneğin. Sizi dünyanın verebileceği zararlardan korumak istercesine nemli, fındık rengi dost gözlerle bakmıştır yüzünüze. Eğilip kafasını okşamışsınızdır hayvancığın, o da bacaklarınızın arasına sokulmuştur kalbi kırık bir yoldaş gibi.

S.145...Sesi olmayan bir ağzım olduğunu bilmiyordum. Sessizliğimin ne kadar yırtıcı olduğunu. Benim değildi o ses. Konuşan ben değildim. O yükselen alçalan, çözülen, fırıl fırıl dönen ve çıkış arayan haykırışlar benim olamazdı.
Sözcükler yuvarlanıp yerlere düşüyordu ve ben nasıl olup da hep birlikte baş aşağı, aşağı, aşağı düştüğümüzü anlayamıyordum.
Yeryüzünün neresinde bulunduğumu bilmiyordum.
İçimi bulandıran nefretle kapıyı dövüyordum ve ellerimle boğmak, öldürmek istiyordum onları.
Sadakatin yalnızca iyimserlik ve umuttan ibaret olduğunu böyle, kanatlarım ateşe tutularak öğrendim.

S.153...İhanete kurban gitmeyenler, hele bu en yakınlarının ve sevdiklerinin çifte kavrulmuş ihanetiyse, bağış ve hoşgörü ölçütleri ne kadar yüksek olursa olsun bunun ne demek olduğunu anlayamaz, o dehşeti tahmin bile edemezler. Kör edici bir ışığa sürekli bakmaya çalışmak gibi bir şey bu! İhanet asla bağışlanmaz, geçiştirilebilir belki ama iğrenç yüzü belleğe o kadar derin çizgilerle kazınır ki unutmak için ölmek gerekir.

Turkuvaz Yayıncılık, 14. Basım (1.Basım-Şubat 2010), 277 sayfa

31 Ağustos 2010 Salı

2010 yaz tatili...

Yıllardır 2 hafta üstüste tatile çıkmamıştım (hamile iken olanı saymıyorum). Bu sene tereyağından kıl çeker gibi onaylanınca iznim yerlere göklere sığamadım. Ruhen ve fiziken çok yorulmuş olan kendimi 15 gün uzaklara taşıyıp denizle güneşle onarmak heyecanıyla Temmuz ayını pek bir pozitif geçirdim. Bu sene tatilden beklentim ne içip sıçmak ne de eğlencenin dibine vurmaktı, yegane isteğim kumsalda uzanıp gözlerimi kapamak, güneşte yanıp yanıp serin sulara atlamaktı, öyle de oldu. Tatil 15 gün olunca gezme fırsatı da bulduk süper oldu. Once Ayvalık' gittik, kızı aldık. 1-2 gün orda kalıp, Ayvalık tostuna doyup, cildimizi  kızartmadan bronzlaşmaya döndürüp tatil moduna girdikten sonra Çeşme'ye doğru yola çıktık...Torba'ya gelince yanlış yolda olduğumuzu çakıp geri döndük bir de, o ayrı.

Çeşme..

Ilıca..
Çeşme'ye gitmek planımızda vardı fakat tatilin ramazana denk gelmesi rahatlığıyla kesin bir plan yapmamıştık. Yola çıkmadan birgün önce Ilıca'da Villa Saray Otel'i aradık, yerleri varmış. Oda+kahvaltı 150 TL fiyat verdiler, haftasonuna denk gelen günler için önce 175 TL dediler ama onu da 150 TL olarak anlaştık.5 gecelik rezervasyon yaptırdık. Villa Saray'da ister villa ister oda kiralanabiliyor. Oldukça temiz, güzel ve yemyeşil bir çevre düzenlemesi var, sessiz mi sessiz, sakin mi sakin. Öyle sürekli yüksek sesle bağıra çağıra konuşup eğlenen turistlerden de yok. Odamız küçüktü ama bize yetti. Fakat, banyoda hiç rahat edemedim. Duşakabin yerine duş perdesi vardı, hadi biz sorun değil de kızı yıkarken falan her yer su oluyor, sıcaktan kurumuyordu, ve ben banyoda, wc de ıslak zeminden nefret ederim, tiksinirim falan, ama idare ettik işte, bir de her oturduğumda sırtıma düşen klozet kapağı beni öyle uyuz etti ki sonradan bir süre bütün klozet kapakları aynı şeyi yapacak hissi taşıdım. O banyo ve wc o otele olmamış. Duşlara kabin taktırmak, klozet kapaklarını yenilemek o kadar zor ve pahalı olmasa gerek. Temizlik personeli iyidi, her akşam odamızı tertemiz bulduk. Yatağa örttükleri pike eski püsküydü, bunu da yakıştıramadım açıkçası, yenilemelerini tavsiye ederim. Böyle küçük çirkin şeyler insanın aklında yer ediyor, işletmeler böyle basit bir pikenin imajını zedelemesine izin vermemeli. Kahvaltıyı da pek sevmedim, Alaçatı'da oteller pahalı diye gitmemiştik ama demekki kahvaltı farkı böyle oluyor, Alaçatı'da bol çeşitli Ege kahvaltısı veriyorlar ve genelde 14.00 e kadar açık oluyor kahvaltı, burada ise şu küçük paketlerdeki reçel, yağdan falan veriyorlar, saat 10.00 da bitiyor. Ben sadece 2 gün edebildim kahvaltıyı, zaten bizim gezenti kız da öğlene kadar uyuduğundan genelde dışarıda kahvaltı ettik.

İlk akşam yemeğimizi Ilıca sahilindeki Kumrucu Şevki lerden birinde tabii ki de Kumru yedik. Daha önce İzmir'de de yemiştim. Açıkçası olsa da olur olmasa da, benim için vazgeçilmez bir lezzet değil, Ayvalık tostunu tercih ederim. Yanlız bu Şevki Amca köşeyi dönmüş sanırsam, her köşe başında bir Kumrucu Şevki'ye rastlamak mümkün, Çeşme'de kumrusuz kalmak neredeyse imkansız. Akşam Çeşme'nin çarşısına gittik. İncik boncukcuları dolandık, bir ipe dizilmiş 3 boncuğu 10 tl ye satıp turisti sömüren dükkanlara kızdık. Deniz kenarında yürüdük, damla sakızlı dondurma yedik, nefisti. Yanlız çarşı bomboştu, şaşırdık. Hani herkes artık Çeşme'ye akıyordu. Fakat daha sonra gördük ki, Çeşme Marina'ya İzmir'deki Forum Bornova tarzında bir çarşı yapılmış. Bir sürü kokoş restoranlar ve dükkanlar var, millet ordaymış. Mimari olarak güzel fakat o kokoş format bana ters olduğundan sevmedim, kendi çarşısı daha güzel aslında.

Ilıca Plajı

Bir günümüzü burada geçirdik. Namını çok duymuştum Ilıca Plajının, gerçekten de çok güzel bir yer. Deniz suyu sıcak ve berrak, hava esintili, bunaltmıyor, denizde metrelerce yürüyorsunuz boyu geçmiyor, kum incecik, çocuklu aileler için çok uygun. Suyun sıcaklığı denizin içinde termal su kaynaklarının olmasından ileri geliyormuş. Fakat gün ilerleyip de güneş alçalmaya başladığında su acaip sıcak oluyor, benim gibi soğuk deniz sevenlerin pek hoşuna gitmeyebilir. Kumsal ise tabii ki "beach club" lar tarafından parsellenmiş. 2 şezlong+1 şemsiye için oturur oturmaz 15 tl veriyorsunuz. Yiyecek içecek çok pahalı değil, şehir merkezi ile aynı. Bira 6 tl. Bir de garsonlar zırt pırt başınıza dikilip "ne içersiniz" diye taciz etmiyor.

Tekne Turu
Her yaz tatilinde tekne turuna çıkmak küçüklükten beri olmazsa olmazımdır. Hele ki birkaç yıl önce çıktığımız tekne tatilinden sonra vazgeçilmez olmuştur. Hazır kız da 2,5 yaşına geldi, "tekneye bindirebiliriz bir deneyelim" dedik. Çeşme'de bakınmaya başladık deniz kenarına sıra sıra dizilmiş tekne turlarına. Oldukça büyük, bangır bangır müzik çalıp dansöz oynatarak insanları eğlendiren akıllara zarar tekneler var, fiyatları kişi başı 15 tl. Biz ise sakin sakin gidecek bir tekne arayışındayız. Saint Mary teknesinin önüne geldiğimizde sorumlu kişi, "biz en fazla 15 çift alıyoruz, onun üstüne çıkmayız.Müzik, dans falan yok bizde. Zaten yelken açıyoruz. Fiyat kişi başı 40 tl." Fiyat pahalı olmasına pahalı ama aradığımız format bu. Hemen aldık biletlerimizi. Sorumlu bize "10.30 da çıkıyoruz yola. Siz 10.00 da burada olun, çocuk var güzel bir yer ayarlayalım" dedi, tav olduk. Neyse, o sabah 10.00 da orda olduk ama en son gelen bizdik zaten, ve teknede neredeyse 60 kişi vardı. Teknenin kaç metre olduğunu bilmiyorum, tek bildiğim o tekneye o kadar kişi fazlaydı, fazla olmasa bile işin pazarlaması bize öyle yapılmamıştı. Pişkin pişkin "sizi şöyle alalım, orası çok rahat" diye. Azıcık gölgesi olan teknenin 3. katında bir yer gösterdi. Kızım olmasa yer süper de be adam çocuğumuz var bizim, merdivenle çıkılamayan bir yere ne koyarsın bizi, hoş başka oturacak yer de yoktu ya. Sinirlenmemize rağmen bütün itaatkar müşteriler gibi kuzu kuzu gidip gösterilen yere oturduk. Hareket edince keyfimiz yerine geldi gelmesine de, azıcık gölge kısım da güneşte kaldı. Bir süre (yaklaşık 1,1-5 saat) gittik, sonra bir koyda durduk. Saat 11.30 olmuştu. Yemeği hazırlamaya başladılar. Biz de o kadar yanmıştık ki hemen denize atladık. Bizim kız bayıldı tekne olayına, ilk başta su soğuk olduğundan ciyaklasa da hemen yüzmeye koyuldu. Yemek için balık itemiştik tabii ki de, lezzetliydi. Fakat yerimiz güneşin altında olduğundan oldukça sıkıntı çektik, koca havluyla gölge yaparken ben kızı doyurmaya çalıştım falan. Burada yaklaşık 1,5 saat durduk. Sonra tekrar yola çıktık. "Eeşek adası'na mı gidiyoruz?" sorularına karşılık kaptan "Gidiyoruz ama durmayacağım orada, görün diye bir geçeceğimm, zaten birşey yok" orada dedi. İtaatkar müşteriler itiraz etmedi tabii. Neyse eşek adasının yanından dolandık, uzaktan uzaktan 1 tane eşek gördük görmedik. Yola devam ettik. Herkes sıcaktan bunaldıkça bunaldı, "kaptan denize girmeyecek miyiz bir daha" diye söylenmeye başladı. Kaptan "bir koyda" daha duracağız dedi. Ben şaşırdım, tün gün süren bir tekne turunda sadece 2 koyda denize girmiş olmak oldukça azdı. Çok daha uzun bir süreyi tekne üzerinde seyir halinde geçirmişti. Bu arada bizim kız sıcakta iyice bunaldığından gölgede oturan üniversite öğrencilerinin yanına oturduk. Saolsunlar onlar da kızı çok sevdiler, ilgilendiler. 2. koyda durduk denize girdik ama yarım saat sonra katan dönüyoruz dedi, fitil olduk. Dönüşte kaptan yelkenleri açtı, verdik rüzgara kendimizi. İşte bu herşeye değerdi sanırım, motor sesi susup da etrafı denizin hışırtısı, rüzgarın ugultusu klınca herkese bir huzur geldi.Çeşme'ye doğru rüzgar dinip de motoru çalıştırana kadar huşu içinde gittik. Motor çalışınca yine bir bunaltı bastı, kaç saatir suya girmediğimizden sıcaktan patlayacaktık. Neyse 17.00 de indik tekneden. Kendimizi otele atıp klimanın altına yattık, rahatladık. Keyifliydi keyifli olmasına, zaten tekne üzerinde keyifsiz olmak gibi bir durum olamazdı da. Be adam bize dürüst dürüst söyle işte, aldığı kadar doldurum ama cıstak müzik çalmam de baştan da beklentiye girmeyelim, dürüst satıcı başımızın üzerinde yani.

Alaçatı

Ne güzel yer bu Alaçatı. Ayak basar basmaz hayran kaldık. Her yer rengarenk, enerji ve huzur dolu. Bende lk uyandırdığı duygu, burada çok fena aşk yaşanır oldu. Alaçatı'da değişik değişik restoranlar, barlar, kafeler olsa da, bütün olarak bir tarzı var. Çok renkli, seviyeli bir tarz bu. Seviyeli derken yanlış anlaşılmasın. Çalan müzikler çok kaliteli, etrafta müşteriye "buyrun gelin bizde yiyin" diye saldıran restoran çalışanları yok. Ama yine de küçük ara sokaklara doğru bakınca deniz görmek istiyor insan, deniz kenarında oturmak istiyor, bu mümkün değil maalesef.

Bir akşam yemeğimizi Şişarka Restaurant da yedik. Girişi ve bahçesi çok güzeldi, oldukça da kalabalıktı ve biz çok acıkmıştık. Balık yiyelim dedik oturunca, garson bizi güzel yönlendirdi, restoranın bu kısmında yapılan balık havuz balığı oluyormuş, deniz balığı isterseniz balık restoranımız var ordan seçelim önerisinde bulundu, bizde öyle yaptık. Balığın yanında klasik rakı mezeleri dışında börülce ve daha önce yemediğim fakat methini çok duyduğum kabak çiçeği dolmasından ısmarladık. Börülce yediğim en kötü börülceydi desem çok haksızlık etmiş olmam sanırım ki o kadar sevmeme rağmen bitiremedik. Kabak çiçeği dolmasının için de böyle kuru kuruydu, bu dolma böyle olmalı eğer böylese çok kötü diye düşündüm. Bunun yanında salata ve balık harikaydı. Gelen hesap yemekle doğru orantılı olmadı, 2 bira bir ufak rakıyı da dahil ederseniz, o kötü börülce ve kabak çiçeği dolması skandalını da göz önünde bulundurursanız ödediğimiz 180 tl hesap bana biraz fazla geldi. Tatlımızı İmren Helva'da yedik. Madem damlasakızıyla ünlü buraları her tatlıyı damlasakızlı yiyecektim :) Tavuk göğsü yanında damlasakızlı dondurma yedim, süperdi. Daha önce yediğim damlasakızlı dondurmaların en kralıydı diyebilirim. Bir akşam da Bizim Ev Restaurant da yedik yemeğimizi, mavi beyaz sandalye ve masaları ile pek güzel göründü gözümüze. Masa ve sandalyeleri dışında canayakın garsonları ve, süper yemekleri ile de çok sevdik. Kuzu şiş, balık, mezeler, rakı derken hesap 150 tl oldu, bu Alaçatı pahalı mı ne? Ama yine de değdi, yemekler çok lezzetliydi, daha önce fiyasko olan kabak çiçeği dolması denemem ise burada kesinlikle başarılı oldu.


Kocakarı Plajı..

Sözkonusu Ege kıyıları olunca denizi kötü koy olamaz herhalde. Kocakarı Plajı nispeten halk plajı formatında, fakat yine de şezlong-şemsiye mafyası bu koyu da esir almış. Deniz güzel olmasına güzel de, plaj kumu ıslak ayakla basınca çamura dönüşecek cinsten, sevmedim. Gidilse de olur gidilmese de, güzel olmasına güzel ama tadından yenmez de değil.


Altınkum..

Turkiye'de gordugum en güzel sahillerden ilk 3 e girecek bir sahili ve denizi var Altınkum'un. Görür görmez hayran kaldık. Incecik pırıl pırıl kumu, Uzakdoğu sahillerini kıskandıracak güzellikte pırıl pırıl bir denizi var. Suyu ise soğuk, tam bana göre.Tüm sahil şeridi, beach ler tarafından kuşatılmış durumda. O sıcakta upuzun sahili yürüyerek kendimize beachlerden beach beğenmek zorumuza gitti, Mioxuxu Beach'in sarı dekoru hoşumuza gitti, oturduk. Kişi başı 20 tl verdik, 2 şezlong, 1 şemsiye dahil (off çok şaşırdım ne kadar değişik bir konsept Çeşme için..) Bira 8 tl. Fakat o kum, o deniz yok mu daha fazla ödesek de çok umurumuzda olmayacaktı açıkçası. Bütün gün bu muhteşem denizin tadını çıkardık, değdi. Çeşme'ye gelip de bu sahili görmeden gitmek kayıp olur.






Aya Yorgi Koyu...

Çeşme'de Bodrum'daki gibi barlar sokağı falan yok, merak ettik nerede eğleniyor bu insanlar. Biraz webde gezindikten sonra Kumrucu Şevki mantığıyla Çeşme'nin her bir yanına yayılmış Babylon lardan birinin Aya Yorgi de olduğunu gördüm. Denize girmek için gitmedik ama bir gece şu Aya Yorgi nerede derken yolumuz düştü. Ve eşme'de insanların nerede eğlendiğini gördük, şok olduk. Bu Aya Yorgi denen yer, tüm kıyı şeridinin kokoşluk ötesinde kokoş clublar tarafından parsellendiği bir koy imiş. Bu clublar nasıl bir utanmazlık içinde olmalılar ki güzelim koyun kenarı konuşlanarak kullanımı özelleştirdikleri yetmiyormuş gibi, clublarının etrafına devasa duvarlar, tel örgüler çekebildiler. Ya da Çeşme belediyesi buna nasıl müsaade etti. Bir sahil şehrinden beklemeyeceğim kadar kokoş bu alanı mümkün olduğunca kısa sürede terk ettik.

Çeşme'ye ilişkin temel izlenimlerim ise....

- Çeşme esnafı çok suratsız, hatta çoğu terbiyesizlik derecesinde ukala, ya da biz onlara denk geldik bilemiyorum.
- Yapı Kredi bankasıyla çalışan çok az yer var. Tavan yapmasını beklediğim puanların içbirini kazanamadım bu yüzden. Yapı Kredi de bunun farkında olsa gerek ki, Alaçatı'da anlaştığı her restoran ve bara koskoca ışıklı Adios tabelaları astırmış.
- Her şeyiyle gereğinden fazla pahalı. Belediye özel iştiraklere çok fazla müsamaha göstermiş, onlar da işin bokunu çıkarmış.
- Ama deniz güzel, güneş güzel, kum güzel...

BODRUM BODRUM....

Çeşme'den sonra Bodrum'a geçtik. 17 yaşımdan beri gidiyorum Bodrum'a, bundan mıdır bilmem hiçbir sahil şehrini Bodrum kadar sevmedim. Her ne kadar bozulduğu iddia edilse de Çeşme'den daha gidilesi, daha samimi olduğu kesin. Çeşme'de hayli gezip yorulduğumuzdan Bodrum'da gündüzleri Camel Beach deydik, çocuklar için de oldukça rahat bir sahil. Geceleri Bodrum merkezde, her zamanki gibi sahilde sonra Kule Bar da takıldık, güzeldi.

Ve sonraaaa her güzel şey gibi tatilde bitti.......15 gün de olsa bütün tatiller kısa geliyor insana be....

1 Ağustos 2010 Pazar

Alice in Wonderland

Alice Harikalar Diyarında'yı Tim Burton yorumlarsa nasıl olur? Aklıma ilk gelenler..

- Çok renkli bir film olur..
- Çok eğlenceli bir film olur..
- Hayalgücü sınırları zorlanmıştır..
- Başrollerden birinde kesin Johhny Depp oynar..

Çocukluğumuzda ya filmini , ya çizgi filmini seyretmiş, ya da kitabını okumuşuzdur mutlaka. Alice isimli sarı saçlı kabarık etekli ufaklık bir tavşanın peşine takılır ve kendini Harikalar Diyarında bulur. Tim Burton yorumu ise bence muazzam..Alice küçükken rüyasında Harikalar Diyarına gitmektedir. Sonra büyür, 20 yaşına gelir, hayalperest ve idealist bir genç kız olmuştur (Elbisesinin içine korse ve çorap giymeyi reddedder mesela "ben bunların gerekliliğine inanmıyorum" der). Londra'da 19.yy sonlarında yaşar, bir Lord un evlenme teklif edeceği bütün üst sınıfın katıldığı bir partide tam Lord u reddecekken tavşanı görür ve onun peşinden gider. Yine aynı şekilde çukura düşer ve Harikalar Diyarı'na gelir. Harikalar Diyarının tüm sakinleri onu beklemektedir, çünkü kötü kalpli Kırmızı Kraliçe iyi kalpli Beyaz Kraliçe'nin tacını ve kılıcını elinden almış, Harikalar Diyarını Yeraltı Diyarına çevirmiştir (burda İngilizcesi çok eğlenceli Wonderland, Underland olmuştur). Kırmızı Kraliçe'yi Helena Bonham Carter oynuyor tabii, yine Tim Burton'ın vazgeçemediği süper kadın (tabii karısı da oluyor aynı zamanda) ve süper eğlenceli bir karakter. Kocaman bir kafası, kızıl saçları var, elbiseleri kırmızı, ruju kırmızı, sarayın tüm dekorasyonu kırmızı, ve herşey de kalp var.Süper komik bir yorum olmuş bu, harika. Beyaz Kraliçe'nin de ondan az kalır yeri yok tabii, böyle acaip abartılı kibarlıkta bir tip, canavarın boyununu kesince falan böyle midesi bulanıyor, öğürüyo, öyle komik bir kraliçe o da. Neyse işte Beyaz Kraliçe tacını ve kılıcını geri alarak Harikalar Diyarını kurtarmak istiyor ve bunun için Alice'e ihtiyacı var. Şapkacıyı ise Johhny Depp oynuyor, ve tabii ki mükemmel. Sonunda Alice Lord'u reddediyor ve benim evlenmekten öte yapacağım işler var diyor ölen babasının ortağıyla (Lord'un babası) işbirliği yapıp işkadını oluyor. Böyle bir yorumu ancak Tim Burton yapabilirdi sanırım. Tabii filmin sonuna hangi açıdan baktığınız önemli, Burton bizim Alice'i işkadını yapmış ne iyi etmiş, ne güzel bir kadın imajı sunmuş diye de bakılabilir; bunun  yanında Alice Çin ile ticaret yapan ilk ülke olma yolunda adım atmaktadır işkadını olarak, dolayısıyla tüccar olmuştur. Belki de bir yazar olup o söyleşiden bu söyleşiye gitseydi daha çok severdim bilemedim ama çok eğlenceli, renkli ve keyif getiren bir film olduğu kesin.

Son Şeyler Ülkesinde - Paul Auster

Son Şeyler Ülkesinde, Anna Blume adında 19 yaşındaki bir kızın, haber alınamayan gazeteci erkek kardeşini aramak için adını bilmediğimiz herşeyin sona yaklaştığı bir şehirde (ülkede) yaşadıklarını anlattığı bir distopik roman. İlk başlarda çok sıkıcı geldiğini itiraf etmeliyim, Anna öncelikle bu şehirde olan biten herşeyin kısa bir özetini geçerek başlar mektubuna (roman aslında Anna'nın arkadaşına yazdığı mektuptur). O kadar karanlık bir yaşantı betimleniyor ki acaip asap bozucu. Romana dair yorumların çoğunda bu şehrin New York olup olmadığı tartışılmış, bunlaı okuyunca farkettim ki ben de okurken hep New York gözümde canlanmış (burda bir not düşeyim, New York'a gidip gezmiş değilim ama işte filmlerde gördüğümüz kadaıyla diyelim), ya da işte Auster'ın New York la bütünleşmiş olmasından kaynaklanıyor da olabilir tabii. Açlık ve ölüm romanın ana temalarından. Üretimin hiçbir şekli artık olmadığı için ne yiyecek ne de giyecek bulabiliyor insanlar.Hırsızlık ve cinayet suç olmaktan çıkmış. O kadar eziyeti bir yaşam ki insanlar ölmek için can atıyor. Bireysel intiharların yanısıra, kendini öldürmek isteyenlerin bu işi toplu bir halde yapmak için kurdukları grup ve kulüpler var, dahası, bu kadar cesaretli olmayanlar için adam öldürme bir endüstriye dönüşmüş. Size çeşit çeşit ölüm paketleri (Harikalar Yolculuğu-Eğlence Gezisi gibi isimleri var) sunan Ötenazi Klinikleri, size birbirinden çeşitli ölüm şekli sunan Suikast Kulüpleri var. Bir de ölümün kol gezdiği bu şehirde yeni çocuk doğmuyor. Ve bu şehirden hiçbir şekilde çıkış yok. Bütün bunların içerdiği ironi karşısında insanın yüzünde bir tebessüm belirirken, bundan 10 sene önceki hayatımızın farklılıklarını düşünce, "neden olmasın" diyip üzülebiliyorsunuz. Bu şehirde yaşayanlar az biraz temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kendilerine birer "alışveriş arabası" alıp onunla buluntu avcılığı yapıyorlar, yani orda burda işe yarar eşyalar bulmaya çalışıyorlar. Buradaki alışveriş arabası göndermesine de bayıldım ayrıca, neredeyse tüm alışveriş merkezlerinde ve marketlerde gördüğümüz hayatımızın bir parçası haline gelen alışveriş arabaları romanda o kadar kıymetli ve işe yarar ki, insanlar arabalarını kaybetmemek, çaldırmamak için çok uğraşıyorlar. Anna bu şehirde yaşamaya başlayınca uyum sağlamaya da başlıyor, Isabel ile tanışıyor, bir süre onunla yaşıyor, Isabel sayesinde bir sure kendini idare edebiliyor. Sonrasında sanatçıların bir arada kaldıkları bir kitaplığa sığınıyor, orada aşık oluyor, daha fazlasını anlatmayayım artık. İlk başta ısınamadığım bu romanı sonrasında beğendim. Diğer Auster romanları kadar beni çektiğini söyleyemem tabii. Anlatılan herşeyde böyle bir yarım kalmışlık duygusu uyandı bende, sanki daha uzun uzun, daha ayrıntılı anlatsa tadı damağımda kalacakmış gibi. Böyle kısa kısa, hızlı hızlı anlatılmış, özet gibi. Ama sonunu beğendim. Çevirisini Armağan İlkin yapmış, o da güzel. Filmini çekseler ya bunun diye düşünürken bir de baktım 2011 de vizyona girecekmiş.

Can Yayınları, 5. Basım Ağustos 2008, (1.Basım 1985), 182 sayfa

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Bu haftasonum ne güzel geçti..

2 aydır cumartesileri çalışıyorum, her cumartesi sabahı akşamdan kalma bir vaziyette binbir küfür ederekten gidiyorum işe, internette gezip, oturuyorum sonra da haftasonumdan kalan üç beş saatte kuaföre gitmeye, alışveriş yapmaya, çocuğumla ve evimle ilgilenmeye, spora gitmeye, gezmeye tozmaya çalışıyorum ama ya hepsi yarım yamalak oluyor ya da bazıları tamamen unutuluyor. Yani, saçımı boyatıyorum ama çocuğumu gezdirme saatim geldiği için Pazartesi işe bıyıklı ve kıllı bir şekilde gitmek durumunda kalıyorum, mutfak alışverişini üç saatte güç bela tamamlıyorum ama beyaz gömlek içine giymek için gerekli ten rengi sütyeni haftalarca alamıyorum, genellikle spora gitmiyorum, spora gidecek en ufak bir vakitte bile nereyi bulsam oraya kıvrılıp yatıyorum, kitapçı gezmek istiyorum ama işleri bitirip dışarı çıkana kadar heryer kapanmış oluyor gezme tozma anlamını bir bara gidip öküz gibi içmekte buluyor falan filan. Nefret ediyorum bu kadar şehir dışında çalışıp da bir de haftasonu işe gitmeye mecbur tutulmaktan, işimiz olunca bitirmeden çıkıyor muyuz sanki, işi bitmeyen mesaiye kalır değil mi. Konu saptı yine. Cumartesileri çalışırken bütün işleri geçtim haftasonu için hiçbir kaçış, rahatlama, uzaklaşma planı yapılamıyor tabii. Haa bir de cumartesi izin alınca yıllık izinden kesiyorlar, yemiyor o yüzden izin almak. Ee çocuğu da gönderdik yazlığa, özledik. Her haftasonu gitmek de mümkün değil, o zaman iyi organize olmak gerekiyor derken kardeşimin planlarımı yanlış tarih vererek baltalaması sonucu yazlığa yapılacak kaçamak evlilik yıldönümüne denk geldi, koca çok trip attı. Plansızlığın doruk noktasına çıkarak gidiş için yer ayırtmayı unutup bütün bir sabah Kamil Koç, Varan, Pamukkale, Metro web sitelerini F5leyerek ve çağrı merkezlerinde çalışan kibar kız ve oğlanları darlayarak geçirdim, rezerve edilen tüm koltuklar satılır mı? satılır. 2 gün kala boş yer buldum, arkadan ikinci sırada koridorda, belli ki uyuyamayacağım derken, rezerve ettirdiğim dönüş biletini kestirmeyi unuttum,bu sefer de heryer dolmuş mu. Başladım Anadolu Jet sitesini F5lemeye. En pahalısından yer var, sağolsun wold puanlarım diyerekten bu bileti mecburen puanlarımla aldım, tatil için harcamayı planladığım puanlarda uçtu gitti böylece. Gidiş yolculuğum iğrenç geçti, önümdeki dallama kadın koltuğunu çeneme kadar indirdi, sıkıştım uyuyamadım. Ama çocukluk arkadaşımla karşılaştım otobüste, molalarda bir kaynattık bir kaynattık, güzel oldu. Sabah güneş doğarken denize baktım, yıllardır gittiğim bu yeri amma da çok seviyorum diye tekrar tekrar düşündüm. Mis kokulu domates, zeytin gibi zeytinle kahvaltı ettim. Kızımı gördüm, amma da özlemişim. Denize girdim, güneşlendim. Sırtıma krem sürmemişim çok fena yandım. Çok güzel uzaklaştım, format mertebesinde olmasa da bir restart yaptım, iyi oldu.

Annemlerin kendileri gibi memur bir sürü arkadaşlarıyla girdiği bu kooperatif ben 13 yaşındayken bitti, ilk gittiğimiz yaz elektrik bile yoktu. Hatta sadece evlerin duvarları, zemini ve çatısı vardı bile diyebiliriz. Birkaç memur aile ve memur çocukları hiç şikayet etmedik, her yıl biriken üçle beşle herşey yapıldı birer birer. Bu yaşları birbirine çok yakın memurların doğal olarak yaşları birbirine çok yakın çocukları vardı. Bu da başka bir kaydın konusu olsun, uzatmayayım. Neyse biz bu yaşları birbirine yakın çocuklar orda birsürü güzel şey yaşadık, büyüdük. Süslenmeyi püslenmeyi de bilirdik de, haftada bir kez zar zor izin alıp da gittiğimiz sky diskomuz vardı, kumsalda yaktığımız ateşlerimiz vardı, sözlere dökülememiş kesişmelerimiz vardı, ancak 20 den sonra elimize alabildiğimiz bira şişelerimizin dibine bakarak ettiğimiz derin mi derin ergen muhabbetlerimiz vardı. Yazlıkçıydık işte, aynı yerde 4 ay kalır, oralı olurduk, sakin sakin. Büyük, serpildik çocuklarımız oldu felan. Bu arada bizim yazlık mekana yeni yazlıklar yapıldı, kalabalıklaştı. Kalabalıklaşma beraberinde toprak yollara asfalt dökülmesini, karanlık yollara sokak lambaları konulmasını sağlarken, "Beach" olmaya çalışan hasır şemsiyeli plastik şezlonglu, çıstak şarkıların envai çeşidinin çalındığı mekanların açılmasını da sağladı. Bununla birlikte biz 15 yaşındayken yeni doğmuş veletler zamanı devraldı, bizim yazlıkta bir nevi sosyete oluştu. Artık kumsala üstünde bikinisi kafasında kovboy şapkasıyla gelen makyajlı, kokoş, seksapalitelerini çok erken yaşta farkına varmış yeni kuşak kızlar, saçları jöleli vücudu 50 faktör yağlı, parmaklarından sigara eksik olmayan yeni kuşak oğlanlar ve onların pek komik muhabbetleri peydah oldu. Bizim yazlık kendi sosyetesini yarattı, ben de "oha" oldum bir daha bu yeni kuşağa. Bizden ne kadar farklılar yahu.15 yaşındayken 25 görününce, 30 yaşında da 40 görüneceğinin de farkında mı acaba bu kuşak?

Pazar günü gelip çatınca tuttuk Balıkesir-Körfez Havalimanımızın yolunu. Bu havaalanı hep vardı, ama uçakla yolculuk halka uzak olduğundan bir türlü geliştirilememişti ve sadece küçük uçaklar kullanabiliyordu. Uçak yolculuklarının yaygınlaşması, güzelliğini geç farkına varan Ayvalık'ın silkinip kendine gelmeye başlaması, yazlıkçılarda artan nüfus, sanıyorum bu havalimanı pistinin genişletilmesini sağladı. Balıkesir-Körfez Havalimanı Edremitte. Yazlığa 40 dakika mesafede. Yıllar yılı en az 10 saatte gidip geldiğimiz bu yolu toplamda 2-2,5 saatte alacak olmak benim için çok heyecan verici. İşin duygusal boyutunu geçersek, Balıkesir-Körfez Havalimanına bit kadar iç hatlar binası yapmışlar. Girişte standart olarak xrayden geçiyorsunuz sonra bizim salon kadar bir alanda bir anadolu jet gişesi bir de bora jet gişesi var. Alan o kadar küçük ki check-in sırasına girmek bile çok zor, hatta o dar alanda bir sıra oluşturmak için baya bir zikzak çizmek gerekiyor. Havasız mı havasız bir yer. Ay dedim burda beklenmez en iyisi giriş yapayım ben. Bir daha geçtim xrayden anam bir de baktım orası diğer mekandan daha küçük. İnsanlar üstüste, sanırsın ki insan ticareti yapan adamların kaçakları gizlediği yer burası, birazdan uçak gelecek ve hep sefalet içinde yaşamış bu insanları rüyalarının ülkesine yasadışı götürecek, o derece. Neyse biniş zamanı gelince kapı açıldı ve Balıkesir-Körfez Havalimanı bir skandala daha imza attı, bir görevli avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: "Sayın Yolcular, havalimanımızda henüz elektronik eşleştirme olmadığından teslim ettiğiniz bagajları uçağa koyamıyoruz. Şimdi biz bagajlarınızı sağ tarafa dizdik, geçerken bakıp bu benim diyeceksiniz ve buna göre bagajlar uçağa koyulacak. Diğer bagajlar güvenlik nedeniyle uçağa alınmayacaktır." Biz kaçaklar "puhahah" olduk tabi. Ama herkes kuzu kuzu "mavi olan benim", "şurdaki laci benim" dedi. Kapıdan bir çıktık ki, pilot resmen uçağı kapının önüne çekmişti, iki adımda biniverdik ve uçağın bulunduğu alanın yan tarafındaki tellerin arkasında yolcu yakınları duruyordu. Böyle annene el sallayabiliyorsun felan uçağa binerken. Komik bir yolculuktu işte, bütün komiklikleri geçtim de, bütün havayolları koysun uçağını bu hatta, rekabet olsun, fiyatlar düşsün. Yıllarca 11 saat gittiğim yolu 1 saatte gitmek, yorulmamak, ayakları şişmemek ne güzelmiş. 

22 Temmuz 2010 Perşembe

Çatıkatı Aşıkları - Şükran Yiğit

Romanın baş karakteri Süreyya Hanım 60 yaşlarında Istanbulda yaşayan ve bir mahalle kırtasiyesi işleten bir teyzedir. Süreyya Hanım'a daha romanın başında kanım kaynadı, çok sevdim. Okurken sürekli Süreyya Hanım karakterini Nazlı Eray'ın kendisi gibi hayalimde canlandırmışım nedense, cayır cayır yanan kırmızı saçları ve gülen gözleriyle kırtasiye işleten Süreyya Hanım...aslında romanda böyle bir betimleme de yok Süreyya Hanım'a ilişkin.Roman Süreyya Hanım'ın 2 tane çatıkatı dairesi için dükkanının kapısına kiralık ilanı yapıştırması ile başlıyor. İlan öyle sıradan bir ilan da değil, "Güneyli Bayan" ve "Niteliksiz Adam" arıyor Süreyya Hanım. Sanırım daha romanın başından böyle uçuk bir kadın olması bana Nazlı Eray'ı hatırlattı. Süreyya Hanım kiracılarını bulur, Laden ve Mercan. Çok akıllı ve entel bir çaycı olan Mercan'a kanım tamamen ısınmışken, böyle tüm roman boyunca anlamadığım bir takım tripler peşinde olan Laden karakterini hiç sevmedim. Bir de Berrin Hanım karakteri var ki, tam bir kırık. Süreyya Hanım'ın Berrin Hanım'ı tersleyerek dükkanından  kovmasıyla birlikte heyecanlı olaylar dizisi başlar. Bu heyecanlı olayları çözmeye çalışırken Mercan, Laden ve Süreyya Hanım çok güzel bir dostluk kurarlarken, geçmişleriyle de hesaplaşırlar. Çok sade ve akıcı bir dili var, rahatlıkla okunuyor. Bir aşk romanı olmaktan uzakken neden "Çatıkatı Aşıkları" gibi bir isim seçilmiş romana pek anlamadım aslında. Kapak tasarımı da romana uygun olmuş, karlar alrında 2 camlı bir çatıkatı, camın birinde bitki var diğeri boş, çok güzel. Şükran Yiğit'in diğer kitaplarını da okuyacağım. Yazarın bir de günlüğü var , http://metrogunlugu.blogspot.com/
..........
“Ben”, diye söze başladım, sizden hiçbir şey saklamadım. Ben, sadece hatırlayacak gücü bulamadım. Hatıra dediğimiz şey, şu bizim sokağın başında restore edilen ev var ya, işte aynı o ev gibi bir şey. Önce olanı korumaya çalışıyor insan, öyle kalsın istiyor, öyle kaldığını düşünüyor, gönlünden geçenle arkasında bıraktığını bir zannediyor, ama sonra başka bakışlar, başka hatıralar, başka hayatlar giriyor araya ve bir de dönüp bakıyor ki, artık yıkık dökük bir evde oturuyor. O zaman başlıyor evi kıyısından köşesinden onarmaya. Merdivenleri yaptırıyor, yaptırırken iki basamak eksiltiyor. Penceleri boyatıyor, yine eskisi gibi yeşile boyatıyor ama biliyor o yeşilin eski yeşil olmadığını.
Sonra yeni kapılar yaptırıyor, ufak tefek onarımlara girişiyor, balkona çiçekler koyuyor ama nafile... Bir türlü çürüyen ahşabı yerinden söküp atamıyor. Bir gün nihayet anlıyor ki, her şeyi yıkıp yeniden yaptırması lazım. Ama buna da gücü yetmiyor. İşte insan o zaman, zihni büyük bi şantiye, hafızası ise sürekli bir inşaat halinde yaşıyor ve bir tabela asıyor girişe: ‘İnşaata girmek tehlikeli ve yasaktır.’
............
İleşitim Yayınları, 1. Baskı, 2008, 251 sayfa

20 Temmuz 2010 Salı

Bizim sokakta bir adam var..

Uzun zamandır işten eve dönerken bizim binanın bir iki blok aşağısında karşılaştığım bir adam var. O yukarıdan ben aşağıdan geliyor oluyorum hep. Bazen de alakasız zamanlarda karşılaşıyoruz ama hep ters yönlere giderken. Belli ki bizim buralarda oturan bir komşu. Yaş büyüdükçe insan etrafına karşı daha mı meraklı oluyor ne, 20 lerimde bekar evimde yaşarken yan komşusunu tanımayan ben şimdi oturduğum sokakta insanları tanıyorum falan. Bu esmer uzun boylu adam siyah sırt çantası hep omzunda, temiz pak kot pantolonu ve mevsimine göre tişörtü veya sweatshirtü üstünde ya evden işe ya işten eve gider. Düzgün tipli bir adamdır, hafif uzun, azıcık kırlar düşmüş dağınık saçları, uzun karizma suratı ile Yükselde veya fotograf sanatı kurumlarında takılan 40 larındaki entel adamlara benzer, arada bir göz göze geldiğimizde "amanın ben evliyim beaa" şeklinde yere bakmalarım olur(du). Geçenlerde ya bu adam çıktığı yerden geç çıkmış veya ben işten erken gelmiş olmalıyım ki her akşam karşılaştığımız yerde değil de bizim apartmanın önündeki çöplerin üst üste atıldığı mamak şehir çöplüğünün minyatürü haline gelmiş kaldırımımızda gördüm bu adamı...adam çöpleri karıştırıyordu. Ben kaldım mı öyle mal gibi. Eve gittim böyle bir mala bağladım, çöp karıştıran adamlarda çöp karıştıran adam tipi olur, tinercide tinerci tipi olur, maganda da maganda tipi olur değil mi. Sonraki günlerde ben bu adamı bir kaç defa daha çöp karıştırırken gördüm, bir de böyle ucundan dokunma falan da değil, adam düpedüz çıplak elle dalıyor böyle çöp torbalarına, yırtıyor, dağıtıyor, elini sokup karıştırıyor falan. Bir iki gün önce ise, yine tam bizim orda iki sokağın kesiştiği yerden karşıya geçeceğim, jipin biri önümden geçti ve, flaş falş flaş bizim entel çöpçü jipi kullanıyordu. Hani dedim acaba şöför mü ama yok arka koltuk da boş. Kaldım ben böyle, elin yüzün düzgün, giyimin kuşamın normal, bir de jip kullanıyosun, peki ne bok yemeye evin önündeki çöpleri karıştıyorsun. Diyelim ki kleptomani gibi birşeyden muzdaripsin, çöp karıştırmadan duramıyorsun, bari öyle dağıtma yaa, entel entel dağıtmadan etrafı pislemeden karıştır değil mi, şöyle çöp karıştırırken bile karizma diyelim...demin yine gördüm balkondan asabımı bozdu manyak.

18 Temmuz 2010 Pazar

Un Giorno Perfetto

Bu filmi indir de seyredelim, çok güzel bir film diye başımın etini aylarca yedi sevgili arkadaşım, hiçbir yorum okumadan indirdim, hadi dedim, oturduk bir gece seyrettik. Sonra gecenin bir yarısı öyle göt gibi kaldık. Bir süre yatamadık, yattık uyuyamadık. Yorumlara falan baktım da, filmi beğenenler parmakla gösterecek kadar az. Peki biz niye beğendik, hayatımızın bir döneminde böyle hastalıklı aşklar yaşadığımız, Emma'da kendimizi bulduğumuz için mi? Evet, etkisi olabilir ama sadece o değil sanırım. Oyuncular çok iyiydi, rolleriyle bütünleştirebildim izlerken. Isabella Ferrari nasıl karizmatik bakışlı bir kadındır, bir de 64 doğumluymuş inanamadım. Bir de çok tarafsız çekilmiş bir film olduğunu düşündüm, ne kadını, ne erkeği savunan, olaylara ilişkin yorum beyan etmeyen, izleyiciye bırakan düz bir filmdi işte. Sakin sakin ilerleyen, sadece bir sahnesinde hiddetlenen filmin böylesine trajik bitmesini hiç beklemiyordum. Sonunda mosmor oturup kaldığım birkaç filmden biri oldu bu kısacası.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Deneme bir kiiii, bir ikiii

6 aydır o ülke senin o ülke benim gezmedim tabii, ot ot Ankara’da durdum, ot ot işe gittim, ot ot eve geldim, çok sıkıldım, çok bunaldım, çok içki içtim, sigara da içtim, kocamla sürekli kavga ettim, kızıma ilgide kusur ettim, hiç kitap okumadım, hiç film izlemedim, hiç fotoğraf çekmedim, gece hep geç yatıp sabah erken kalktım, çok aksilik yaptım, kardeşim askerdeydi özledim. Sonra bu ruh hastası durum geçti.

Artık ilgi göstericem sana sevgili günlüğüm….

Çok meraklı ve pis dedikoducu iş arkadaşlarım binbir kombinasyonlu google aramaları sonucunda günlüğümü keşfedince sınırlandırmıştım, şimdi adresini de değiştirdim. Ohhh. Şimdi bulun bakalım. Bulursanız yine değiştiririm, daha iyisi iş değiştiririm belki hepimiz kurtuluruz. Sadece para kazanmak için gidiyorum zaten oraya da, para vermeseler gitmem. Burada bir şey olacağım da yok, kadınlara eksik etek muamelesi yapan bütün yöneticilerin erkek olduğu, bu nedenle kaba saba muhabbetlerin eksik olmadığı, ve hala anlayamadığım bir çalışan profiline sahip bu şirkette ben ne olacağım allasen. İçinde bulunduğum kariyer durumuna bakarsak alenen görebiliriz ki kaç yıldır aynı işi, çok da iyi yaptığım halde hala bir halt olamadım. (halttan kastım şudur, bunca senedir çalışıyorum bir yönetici müdür bişi olayım di mi) İşşiz olduğum zamanlarda şansım hep yaver gitmiştir benim, uzun süre işiz kalmamışımdır, hemen cuk diye iş bulmuşumdur. Ama çoğunlukla yanlış kararlar alarak bu şansımın içine de etmiş, yanlış ellerdeki kör baltalara sap olmaya çalışmışımdır. Bu yaştan sonra torpilim olmadan bir halt da olamam, üç kuruşa “he” diyen yeni mezunlar varken beni napsınlar, zaten bütün bir ofise tıkılmaktan da nefret ediyorum, sosyal gezenti bir insanım ben kardeşim. Böyle bir kafem olsun mesela, çay kahve yapayım, çeşit çeşit insan göreyim. Aslında barım olsun isterdim ama o iş zor mafyası falan vardır, uğraşamam. Ee bunlar da parasız olmaz. Lütfen kocam çok para kazansın, o çalışsın ben oturayım, amin. Konu saptı gitti, bunları başka başlıklar altında sonra yazayım ben en iyisi. Sonuç olarak buradayım artık.

27 Aralık 2009 Pazar

Haplarım ve ben..


Evlendiğimden, çocuk sahibi olduğumdan ve biraz da büyüdüğümden beri kendimi sürekli bir yerlere yetişmeye çalışır ama hiçbir yere ve hiçbir şeye yetişemez, çok şey yapmayı hayal eder ama hiçbir şey yapamaz, vakit bulamaz bulsa da efektif kullanamaz, dikkatini yoğunlaştıramaz, memnun olmaz buluyorum. Derken, bir iş arkadaşım sağlık dergilerinden birinde gördüğü "Ginvit" isimli ginseng özlü bir sürü vitamini de ihtiva eden hapların tam da çalışan annelerin psikopata bağlamış ruh hallerine göre olduğunu söyleyince verdik siparişi birlikte. Gelince vitaminlerimiz ben başladım, ilk gün sabah aç karnıma içip de mide bulantısından feleğim şaşınca, kahvaltı yapıp içeyim dedim olmadı, öğlen yemekten sonra içeyim dedim o da olmadı, haplar ben de mide bulantısı yaptı, yine de ben hepsini itinayla 30 gün boyunca içtim. Bir değişiklik oldu mu, sanırım olmadı ama belki de sürekli kullanmak gerekiyordu ama ben mide bulantısını göze alamadım bu vitamini bıraktım. Ayrıca, şimdi farkediyorum ki acaip de iştahımı açıyormuş bu vitamin. Neyse, sonra, GNC ye gittim, yaşıma ve yaşantıma Coenzyme Q10 hapını (bu arada hap değil de gıda desteği diyorlar) önerdiler, iki kutu alana da indirim yapıyorlarmış, ben de yedim bu espriyi ve 2 kutu aldım tabii. Etkisi konusunda henüz emin değilim ama bu hapın beni her daim genç ve enerjik tutmasını bekliyorum tabii, hehe.Açılan iştahım da kapandı, bu da iştah açmıyor ve hatta sanırım kapatıyor, pek bir iştahsızım bu aralar. Bir de E vitamini alacağım, onu da bir arkadaşımdan duydum. Yanlız bu hap işine girince ipin ucu kaçıyor, daha ne için hap içebilirim diye bakınmaya başlıyorsunuz. Bu merakı çok abartmamak lazım sanırım.

9 Aralık 2009 Çarşamba

En büyük asker bizim asker...


"Askere mi gitsem master mı yapsam" diye kara kara düşünürken, "ayağına takılır yap da çıkar aradan", "aman kısa dönemi kaldıracaklarmış git de gel biran önce" gibisinden bin kafadan çıkan tavsiyelerden bunalıp bunalıp dünyayı kendine dar eden kardeşim en nihayetinde geçen Ağustos'da askere gitmeye karar vermiş, o gün bugündür kendini verdiği karardan ötürü bir pişman bir mutlu hissederek, çok çok yatıp tabiri caizse göt büyüterekten, facebook da en çok takılan ve farmville oynayan kişi olaraktan, yaklaşık 10 kilo alaraktan, bol bol yolculuk ederekten zamanını geçirdi. Kah çok sıkıldı kah çok bunaldı, kah çok rahattı keyfine baktı, aynı evde yaşadık aylarca süper oldu, biz ailenin evhamlı kadınları ise sessizce iyi bir yer çıkmasını diledik. Şimdi hepimizde stres tavan yapmış bu gece açıklanacak olan askerlik sonucunu bekliyoruz, kısa mı uzun mu çıkacak, neresi çıkacak falan filan. Azcık rahatlamak için Dexter seyrediyoruz şimdi kardeşimle..insanın kardeşiyle çocukları derler ya, aynen öyleymiş benim ilk çocuğumu annem doğurmuş ve büyütmüş işte,şimdi de askere gönderiyoruz be danayı...

27 Kasım 2009 Cuma

U2..



Bu konsere gitmezsem olmazdı. Tüm gençlik anılarıma haksızlık etmiş olurdum hatta kandırmış gibi hissederdim, bir daha da gelmezler muhtemelen ve hatta belki de gelemezler biraz da ondan, belki biri ölür, hastalanır neyse işte. Şimdi biz - bir iki çok dost kız çocuğuyduk, şimdi bir iki çok dost kadın olduk- U2'nun şarkılarıyla ne kafalar bulduk, kimlerin arkasından bu şarkılarla böyle böğüre böğüre ağladık, ne mutlu zamanlarda sesini açıp böyle anıra bağıra söyledik, hayatımızın kadife sesli ve yakışıklı delühanlusu Bono'yu hep birlikte bekledik, gelince de hemen evlenecez dedik. Herbir notasında deli manyak, çok bi depresif, pek bi şahane, hiç ama hiç unutmayacağım anıların kayıtlı olduğu şarkıları kanlı canlı dinlemek için biletlerimizi aldık; gönül red zone da Bono'yla elele gözgöze şarkı söylemeyi arzu ederdi ama şuanki mali durumumuzun bulunduğu nokta elvermedi, 5. kategoriden aldık biletlerimizi. Artık hiçbir aksiliğin o tarihlerde vuku bulmamasını ümit ediyoruz...

21 Kasım 2009 Cumartesi

New Moon


Dün Twilight'ın ikinci filmi New Moon vizyona girdi, Edward takımı olarak biletlerimizi iki hafta önceden almıştık zaten. 15 lik yeniyetmeler misali suratımızda eblek sırıtmalarımızla oturduk koltuklarımıza, neyse ki saat 22 seansına gittiğimizden 15 lik gençkızların ancak birkaçı duyarlı babaları sayesinde filme gelebilmişlerdi de kendimizi pek de kötü hissetmedik. Filme gelince ben pek sevmedim. 700 sayfalık romanı 120 dakikalık filme sığdırmaya kalkınca olaylar yine ışık hızıyla apar topar ilerlemiş kitabı okumayanın "bu ne yaaa" demesi olası, birinci filme göre çok daha fazla para harcanmış belli kurtadam efektleri falan güzel olmuş, Bella rolünü oynayan kızcağız başlarda umut vaat etse de filmin ikinci yarısında aynı ebleklikle oynamaya devam etmiş kabiliyetsiz, Volturi'ler ise berbattı, o ne çirkin makyaj, o ne vampir karizmasından yoksun acube tipler, biz Volturi'leri karizmadan yıkılan tipler olarak okuduk, bekliyoruz ki Aro'nun vampir karizmasından sarsım sarsım sarsılcaz ama nerdeee, böyle dandik bir mekanda dandik aktörlerle dandik sahneler olmuş onlar aynı sahnelerde Edward olmasa çekilmezdi ya neyse; gelelim Edward'a, tabii ki de süperdi Edward, böyle yakuşuklu böyle karizma, anlatılmaz yaşanır yani. Edward'ın tüm sahnelerinde bön bön sırıttığımızı da utanarak itiraf etmeliyim. Romanın çoğu sahnesini kısa kısa geçtiklerinden Edward'ın birtakım hastası olduğumuz sözleri atlanmış ona bozulduk tabii. Aylardır süregelen "Edward ve Bella'nın ateşli öpüşme sahnesi merakla bekleniyor" haberleri ise fosmuş onu anladık, yani hiç öpüşmemiş olsak hadi onu geçtim hiç öpüşme görmemiş olsak inanacaktık ama sahiden de ne kötü bir öpüşme sahnesiydi o, aylardır görmemişsiniz birbirinizi, özlemden ve aşktan kuduruyorsunuz, o ne sümsük, heyecan ve aşk yoksunu bir öpüşmedir yahu allah cezanızı vermesin. Edward ve Bella'nın beyaz kıyafetler içinde ormanda koştukları 30 saniyelik sahneden ise hiç bahsetmek istemiyorum, zira skandaldı. Aman kötü bir filmdi kısacası, bizde zaten Edward'ı seyretmeye gitmiştik, gözümüz gönlümüz açıldı işte fena mı.

20 Kasım 2009 Cuma

28 Ekim 2009 Çarşamba

Bir doğumgünü partisinin ardından..


Deniz'in 2. yaşgününü geçen Pazar kutladık. "Eve sığmayız napıcaz" sayıklamalarım tabii ki bir ay öncesinden başlamıştı, ama nafile, yine herşey son haftaya kaldı tabii ki. Bir iş arkadaşımın tavsiyesiyle bulduğumuz Pilita Pastaevi'ne biraz da vaktimiz kalmadı diyerekten ve başka da hiçbir yeri araştırmadan ok dedik. Koca bütün o hafta işten hep çok geç çıktı, daha çok misafir baba konumundaydı, ben her zamanki gibi iki ayağım bir pabuca girerekten birşeylerle ilgilenmek durumunda kaldım, bu yüzden evde terör estirme durumları oldu. Deniz her koşulda olduğu gibi doğumgününde de mutluluk saçıyordu, ben bazı davetli arkadaşların geleceğiz diyip o saate kadar gelmemeleri yüzünden gerilmiştim, video kameranın şarj aletini son dakikada bulamamıştım, fotoğraf makinasına geniş açı objektifi takmayı unutmuştum, Kızılay'daki aptal miting yüzünden trafik çok kötüydü vs vs. Sonuç olarak pek hoşlaşmadığım bir organizasyon oldu bu sene kızımın doğumgünü. Sonuç olarak anladım ki parti dışarda yapılınca ev pislenmiyor, pasta börek hazırlığından kimse yorulmuyor fakat bunun yanında ev partileri kesinlikle daha sıcak oluyor, bu durumda seneye taşınmak gerekiyor.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Yeni bir iş görüşmesine gidersem ik zırtına sormam gerekenler...


1- Şirketinizde kaç kişi genel müdür veya şirket sahibi aile ile aynı soyadı taşıyor acaba ve kaç kişi birbiriyle bir şekilde akraba, kaba bir tabirle ifade etmek gerekirse kaç kişi torpilli, bunlardan kaçı vasıfsız, ve bu sayıyı toplam çalışan sayısına oranlarsanız yüzde kaç oluyor acaba? Çok mu karışık oldu, tek tek ifade edeyim ben tekrar..........

2- Servis güzergahını bana google earth den gösterir misiniz, teknoloji ilerledi hatta gps imi vereyim bana rotayı bir çizim kaç km dolanacağız bir bakayım, hangi torpilliler evinin önünde iniyor onları da işaretleyiverin de sonradan papaz olmayalım..Yılda kaç kez servis güzergahı değişecek bunu da şimdiden öğreneyim ben. Ve birgün benim gittiğim servis Ankara'nın bir ucundan diğer ucuna gitmeye çalışacak mı, ve ben 2 saatte evde olacak mıyım...

3- İşten ayrılması, doğum iznine gitmesi muhtemel kaç kişi var, ve bunların kaçının işi bana kapak olacak acaba?

4- Nasıl bir hiyerarşi var şirketinizde? Müdürler, uzmanlar, şefler ve diğer çalışanlar birlikte mi yemek yiyor? Müdürler ayrı bir yerde yiyorsa, diğerlerinin yemeklerine mi tükürülüyor acaba, ya da daha mı beteri?

5- Şirketinizde başka bir şirkete gitse bir bok olamayacak kaç kişi çalışıyor acaba? Hani, meraktan şeyettim sadece..

6- Şirketinizde kaç kişi güvenilir ve sözünün eridir?

7- Şirketinizde kaç göt, ot ve suratsız insan çalışıyor acaba?

8- Çalışmayı seven, zengin bir koca bulmayı hayal bile etmemiş bir kadını bezdirme yöntemleriniz nedir?

9- Muhtemel bir ekonomik krizde çalışanlarınıza ne tür psikolojik baskılar uyguluyorsunuz? Yoksa krizi elele vererek pozitif bir yaklaşımla kenetlenerek mi aşmaya çalışıyorsunuz, yoksa bu varsayım bir rüya mı, öyleyse uyandırmayın beni ya...ben öyle sanıp ilanlara bakmaya devam edeyim...

Türlü türlü patronlara, türlü türlü iş arkadaşlarına karşı çok yüksek bir katlanma gücüne sahipken, maaşın huzurla bir olmadığına ve aksine huzurun daha önemli olduğuna inancım sonsuzken, süper derece "self-motivated" bir insan olmama rağmen bugün sabrımın sonuna geldim. Benim yeni bir iş bulmam lazım...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Vikingler...

Şimdiki çocuklar ne kadar da şanssız, bilmiş Dora, onun arkadaşı Diego, sürekli gelişime yönelik(mi bilinmez) baby tvler, tip tip tiplerin bir ormanda tip tip hareketler yaptığı Gece Bahçesi, ve belki daha bir sürüsüyle de karşılacağımız bol atraksiyonlu, bol renkli, bol uyaranlı, dünyanın tüm bilgilerini kafaya sokup mükemmel nesiller yetiştirmeye meyilli  çizgi filmler ve televizyon programlarıyla, o kanaldan bu kanala büyüyorlar. Bizim çocukluğumuzdan çok farklı, benim hatıralarımda Vikingler, Heidi, Arı Maya, Red Kit, Yakari, Uykudan Önce, He-Man var. TRT 1 de her akşam 21.00 de Vikingler'in yayınlandığını farkettik, seyretmeye başladık kuzuyla tabii. Teknolojiden çok uzak, dingin çizimler, sadece durumu belirten sade cümlelerin kullanıldığı abartısız seslendirme, Viki'nin her daim şen kahkahaları ile huzur dolduk. Hatta Viki'nin yüzme öğrendiği sahnede çırılçıplak olması ve ...sinin görünmesini de çok masum bulduk, aman RTUK kaldırmasın yayından diye de endişelendik, zaman bizim zamandan hayli uzak zira. Vikinglere dair en iyi hatırladığım sahne kürek çekerlerken "haydi yallah hop hop hop" diye bağırmalarıydı :) ama seyrettikçe hafızam canlandı, böyle bir mutlu oldum.

11 Ekim 2009 Pazar

Sosyalleşme Arzusu...

Kış yavaş yavaş kendini göstermeye başladı, hava erken kararıyor artık, daha çok, eve tıkılma modundayız. Yandan yandan gelen güneş ışıklarını ancak haftasonları değerlendirebiliyoruz, ki o da son iki üç haftadır oldukça keyifli geçiyor, akşamlar desen kalorifer yakılıyor artık, gecesiyle gündüzü arasında neredeyse 12-13 derece oynayan bu şehirde hafta içinde durum aynen şöyle oluyor, sabah işe giderken kısa kollu gömleğin üstüne hırka onun üstüne mont giyiyorsunuz, ofise gidince bu halde bile bir süre donuyorsunuz, sonra saat 10 da montu, öğlen 12 de ise hırkanızı çıkarıyorsunuz, saat 14 olduğunda ise sıcak basıyor bunalıyorsunuz, akşamüstü iş çıkışı hırka geri giyiliyor, saat 19 da mont da giyiliyor, saat 22 de kalorifer yakılıyor. Havanın erken kararması ise iyicene bunalıma sokuyor beni. İşten karanlıkta çıkmak daha çok nefret etmemi sağlıyor. Arkadaşların çoğu gece hayatını bıraktı, büyüdü, artık herkes evinde oturuyor, çoğu zaman yanlız çıkmak zorunda kalıyoruz bazen sıkıcı olabiliyor. İnsan yirmili yaşlarını özlüyor..

8 Ekim 2009 Perşembe

Hayatta anlamadığım çok şey varmış...

Zaman, matematik, erkekler, anne, iş arkadaşları, patron, para, hırs ve bizzat kendim.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Yaz bitti...



2 aydır yazlıkta keyif çatan kızım Ankara'ya geldi, 2 aydır evde keyif çatan ve çok çok dağıtan anne baba bunun üzerine azıcık kendilerini şaşırdı, bu arada Ankara'ya biranda kış geldi, biranda kaybettiğimiz güneş ışıklarını İzmir'de aramaya gittim... kumru, kumpir, midye, kokoreç yemenin yanında biranın dibine vurdum, vapura bindim, Ikea'ya gittim, güneş depoladım, gezdim gezdim tadını çıkardım, sıkılan canı motive etmeye çalıştım ve Ankara'ya döndüm yine. Tekrar ve tekrar söylemek lazım gelirse ben sıcak iklimlerin kadınıymışım aslında, bir daha ve bir daha anladım...

17 Eylül 2009 Perşembe

Sıkıntı....

Sıkılma hali kronik bir hal aldı son zamanlarda...ve bununla ilgili bir planım yok işin kötüsü...insanların ne yapabileceğini gözlerine bakıp anlama yetisine sahipken , dile getirdiklerinin doğru olmadığını anlayamamak ne tür bir yanılgıdır...yanılgıya düştüğünü geç farketmek nasıl bir kayıptır ya da zararın neresinden dönsen kar mıdır..

15 Eylül 2009 Salı

Çocuğunuza Sınır Koyma - Robert J. Mackenzie

Bu kitaptan öğrendiklerimi kullanmak için henüz erken, kızım ancak 5 yaşına geldikten sonra kullanabilirim, yine de bazı davranış tipleri ile ilgili bilgim oldu ve bunları kullanmaya başladım. Örneğin, babanın hayır dediğine Deniz'in yanında evet demek (veya tam tersi), bir kere "hayır" dediğim şeyi bir başka seferde "evet"e çevirmemek, söz verdiğim şeyleri mutaka yerine getirmek gibi temel davranış kalıplarını okumuştum bu kitapla pekiştirmiş oldum. Bütün öğretileri örneklerle tek tek açıkladığı için bu kitabı olukça anlaşılır ve faydalı buldum. Bazı konularda Türk yetişme tarzına aykırı olması bakımından faydalı olmayacağını düşündüm, ama temel davranış şekilleri kesinlikle uygulanabilir ve çok da fayda görüleceğini düşünüyorum. Bu kitaptan öğrendiklerim konusunda anne ve kocayla ara sıra zıt düşsek de, sonunda birçok konuda haklı çıktığımı itiraf etmeliyim. Kitaplıkta kolay ulaşılabilir bir yerde durmalı, heran ihtiyaç olabilir. Kapak tasarımının çok itici olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Kitapta yeralan konular aşağıdaki gibi...
1. Sınırlar Neden Önemlidir?
2. Anababalar Kurallarını Nasıl Öğretirler?
3. Çocuklar Sizin Kurallarınızı Nasıl Öğrenirler?
4. Aile Dansları
5. Sınırlarınız Kesin mi, Yoksa Gevşek mi?
6. Dans Pistinden İnmek
7. Yüreklendirme: İşbirliğinin Dili
8. Problem Çözme Becerilerini Öğretme
9. Kurallarınızı Sonuçlarla Destekleme
10.Ergenlik Çağındakiler İçin Sınır Koyma
11.Hiperaktif ve Dikkat Bozukluğu Olan Çocuklara Yardımcı Olmak
12.Evişleri Konusunu Nasıl Halledebiliriz?
13.Ev Ödevleri ile İlgili Danslar
14.Değişikliğe Hazırlanmak
HYB Yayıncılık, 1.Basım 2004, 340 Sayfa

Mahrem - Elif Şafak

Bu romanı Rabia'nın tavsiyesiyle okuyalı 3-4 ay geçti, bloğa kaydedilmeyi bekleyen diğer romanlar gibi yerinde bekledi. Bu arada okuduklarım her zamanki gibi hafızamda küllendi, oraya buraya aldığım notlarım kayboldu, Elif Şafak "Aşk" romanını türlü türlü reklamlarla bir pembe sonra bir gri kapaklı olarak çıkarttı, yaptığı veya yapılmasına müsade ettiği bu pozitif ayrımcılıkla beni uyuz etti. Romanı beğendim, ilk başta konsantrasyonu sağlayamasam da sonrasında beğendiğim bir roman oldu. Nazar Sözlüğünü sevdim, arada romandan kopup kendi sözlüğümü düşünmemi sağladı, zevkli. Onun dışında çok okunan bir yazar olduğundan konudan hiç bahsetmeyeceğim bile, altını çizdiklerim aşağıda...

- jaluzi: İçeriyi dışarının gözlerinden kıskanan perde.. (s.151)

- Var oldukları halde var olmayn, seyirlik oldukları halde ortalıkta görünmeyen insanlar vardı bu şehirde; cüceler, sakatlar, şişkolar...göze tuhaf görünen bütün insanlar...Dışarının gözlerinden sakınan, evlerinin mahremiyetine sığınan, varlıkları mahrem olan insanlar..Ben de onlardan biriydim. Dışarıda bir türlü rahat edemedikçe, günbegün kendi içime kapanmış; kendi içime kapandıkça, dışarıda bir türlü rahat edemez olmuştum. Ben bu tecrit edilmişliği tercih etmiştim; ama bu tecrit edilmişliğin ne kadarını tercih etmiştim bilinmez. (s.203)

-televizyon: Evimizde sürekli seyrettiğimiz televizyonun bir an için de olsa bizi evimizde seyredebileceği düşüncesi tedirgin edicidir.

-Aşk bir korsedir. Niye bu kadar kıymetli olduğunu anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. Senebesene katman katman çoğalmış, vıcık vıcık yayılmış, pelte pelte yığılmış yağları sarıp sarmalar, hizaya sokar. Ve sonra da geçip karşısına kendi eserinin, seyrine bakar kudretinin. Aşk bir hayal taciridir. Kıyıda köşede kartlaşmış hayalleri çekip çıkartır, yıkayıp paklar, allayıp pullar ve terütaze sıfatıyla sahibine kakalar. Aşk insanı güzellştirir. Görüntülerle oynar pervasızca; yani sıfatlarla, yani aynalarla. Küskünleri aynalarla barıştırı, yalnızları aynalarda çoğaltır.

Aşk bir korsedir. Gün gelir, hiç beklenmedik bir yerde, hiç beklenmedik bir anda, atıverir çıtçıtlarından biri yahut çözülüverir iplikleri. Neler olup bittiğini anlamaya vakit kalmadan, korsenin cenderesinden kurtulan yağlar sürüsepet dışarı çıkmıştır çoktan. O keşmekeşte, göz açıp kapayıncaya kadar eski haline dönüverir gövde. Aşk bir korsedir. Niçin bu kdar kısa sürdüğünü anlayabilmek için haddinden fazla şişman olmak gerekir. (s.214)

Metis Yayınları, 13.Basım Temmuz 2008 (1.2000), 229 sayfa

7 Eylül 2009 Pazartesi

Yolculuk etmek üzerine..

1 ayı geçkin bir süredir her haftasonu Ayvalık'a gidip geliyorum; Cuma iş çıkışı biniyorum, Cumartesi sabah iniyorum, Pazar akşam biniyorum, Pazartesi sabah otobüsten inip işe gidiyorum, kısacası 24 saatim otobüste geçiyor.. bir değil iki değil haftalar boyu sürünce bu, soruyorlar "yorulmuyor musun?", "hayır, yorulmuyorum, bilakis keyif alıyorum", nerelere gidip nereleri gördüğümden ziyade, ki ondan da vazgeçemem, yolculuk etmenin ta kendisi sevdiğim. Kendimi bildim bileli otobüste, uçakta, trende, teknede, arabanın arka koltuğunda olmayı, otellerde günlerce kalmayı severim. O yerleş(e)memeyi, o yerde geçici olmayı, o yerden geçip gidiyor olmayı sever, geçici insanlarla yanyana olmaktan, o yerin sabitlerini incelemekten ve bir sonraki görüşüme kadar ki ayrıntılarını kafama yazmaktan haz duyarım. Hiç görmedik yerlere yol alan yolculuklar hiçbirine ve birbirine benzemese ve kendi gizemlerini korusalar da, aynı hazları taşırlar içlerinde. İşte ben bu yüzden, bazen, aslında çok yanlış bir meslek seçmiş olduğumu duyumsarım...

19 Ağustos 2009 Çarşamba

The Twilight Saga - Stephenie Meyer

Bu "Twilight" (Alacakaranlık) fırtınasını çok işitmemiş olmakla birlikte orda burda insanların elinde görmüştüm. Sonrasında filmini seyredince, biraz da sevgili vampirimiz Edward'ın süper karizmasından da etkilenerek (ki film oldukça ucuz ve kötü) ve ne zamandır İngilizce kitap okumam lazım diyip dururken "hah" dedim ben bu Twilight serisini okuyayım. Öncelikle itiraf ediyorum ki bu bir ABD dayatması best seller serisi, itiraf ediyorum ki dili kötü ve basit, itiraf ediyorum ki gençleri olumsuz etkileyecek kitaplar bunlar, itiraf ediyorum ki team edward oldum, itiraf ediyorum ki kafamı yormadım iyi oldu, itiraf ediyorum ki edward la evlenmiş olmayı diledim...

Öncelikle filmden bahsedersek (2008), tutar mı tutmaz mı endişesiyle çok az bütçe ayrılmış yönetmene belli ki, bazı sahneler oldukça uydurma ve ucuz olmuş. Bella karakteri için Kristen Steward kesinlikle yanlış seçilmiş, oldukça yeteneksiz ve bütün sahneleri aynı bayık bakışla tamamlayan ve duyduğuma göre de babası da TV işi içinde olan torpilli bir aktrist; romanda gördüğümüz Bella'nın yanından bile geçmez. Romanda vampir Cullen ailesiyle ilgili birçok detay verildiği halde bunun filmde tamamen görmezden gelinmesi de büyük kayıp olmuş. Fakat, romanlar kazandıkça, film romanları romanlar filmi ve aslında çok iyi pazarlamacılar hem filmi hem romanları desteklediler ve ortaya bir Alacakaranlık çılgınlığı yayıldı.

Twilight (2005)
Bu ilk romanda 100 yıldır 17 yaşını yaşayan bir vampiri yani Edward'ımızı, ailesini ve sümsük liseli kızımız Bella'yı tanıyoruz. Bella yeni bir liseye başlıyor, bu lisede vampir ailesinin çocukları okuyor, Bella Edward'a aşık oluyor. Edward herkesin aklını okuyabildiği halde Bella'nınkini okuyamıyor, o da Bella'ya aşık oluyor. Ama o ne aşk öyle, hani, vampir ya zaten bir karizması bir güzelliği var, hani ölümsüz ya bir sürü zamanı var, hani uzuun yıllardır yaşıyor ya çok şey biliyor, hep aşık olmayı beklemiş mahsun mu mahsun, öyle bir adam işte, gerçek hayatta yok yani. Uzun lafın kısası vampir bir insana aşık oluyor, çok değişik bir hikaye değil "Buffy" de aynı hikayenin daha güzel bir şekilde işlendiğini görmüştük zaten. Bu vampirler normal vampirler değil, vejeteryanler (insan kanı içmiyorlar ama yine de canları fena derecede insan kanı çekiyor), gündüz dışarı çıkabiliyorlar sadece güneş ışığına çıkamıyorlar, güneş ışığına çıktıklarında parıl parıl parlıyorlar ki bu güzelliği anlatmak için çok güzel bir detay olmuş bence. Sonrasında kötü vampirlere rastlarlar, bir süre aksiyon olur, sonunda Bella ve Edward mutlu mesut yılsonu balosuna gidiyorlar fakat Bella'nın aklında sürekli şu vardır :"Ya şimdi bu adam sürekli 17 yaşında böyle çıtır böyle karizma kalacak fakat ben yaşlanacağım, ne yapmalı ne etmeli bunun bir çaresine bakmalı ve vampir olmalıyım yoksa bu adam beni gömer vallahi..." Bir de Jacob vardır, Bella'nın çocukluk arkadaşı bir Kızılderilidir.

New Moon (2006)
Bella'nın doğumgününde elinin kanamasıyla birlikte Jasper kendini tutamayıp Bella'ya saldırınca, ki birşey olmamış Edward olayı kontrol altına almıştır, genç kızların sevgilisi yüce vampir Edward Bella'yı terketmeye karar verir. Çok sevdiği halde bırakır gider kızcağızı. Tabii Bella gayet kötü kadın gibi davrnıp acısını Jacob'la dindirmeye çalışır. Jacob'la arkadaşız ayağına yatar ama alenen aşna fişne ederler. Jacob fena bir şekilde aşıktır Bella'ya. Bu arada Bella sürekli olarak Edward'ın hayalini görür.Bella'nın yaptığı bir salaklık üzerine Edward Bella'nın öldüğünü sanır ve intihar etmeye karar verir. Bu serideki vampirler ölmeyi seçebiliyorlar, Volturi isimli bir kraliyet ailesi var onlara gidip ben ölmek istiyorum deyince onlar icabına bakıyorlar. Fakat önemli olan bunu kabul ettirebilmek, kabul ettiremezsen kötü birşeyler yapıp kendini öldürtmen gerekiyor. Tam Edward kendini öldürtmek için birşeyler yapacakken bunu haber alan Bella gidip onu kurtarıyor. Edward geri dönüyor, kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu arada sümsük Jacob da kurtadam oluyor. Vampirlerin arasına bir de kurtadamlar karışıyor.

Eclipse (2007)
Serinin 1. kitabından sonra beğendiğim tek kitabıdır kendisi. Bella sürekli olarak Jacob ve Edward arasında kalır. Tabii asıl heyecanlı nokta Victoria'nın Bella'yı alt etmek üzere bir vampir ordusu kurmaya başlaması ve bu vesileyle Cullen ailesinin diğer üyeleriyle ilgili de ayrıntılı bilgi alırız. Örneğin Jasper'in hikayesi gerçekten etkileyicidir. Bu arada kurtadamlar vampirlere yardım ederler ve Victoria alt edilir. Bella Edward'ı seçer, ama Jacob'la arkadaş kalır. Oldukça heyecanlı bir roman olmasına karşın, kendini tekrar eden, yer yer okuyucuyu uyuz eden bir roman diyebilirim. Sonunda Edward Bella'yı vampir yapmaya ikna olur daha doğrusu mecbur kalır fakat evlenme şartı koşar.

Breaking Dawn (2008)
Ben bu romana "baktık ki iyi para kazanıyoruz az daha sömürelim" romanı diyorum. Bella Edward gibi birini bulmuş ve vampir olmaya da hak kazanmıştır ama hala "ay bu yaşta evlenilir mi?" diye düşünür. Neyse bunlar evlenir, Bella vampir olur falan filan. O kadar kendini tekrar eden, o kadar baygınlık geçirdiğim bir romanki artık dha fazla yazamayacağım. Bella sonunda süper bir vampir olur. Hatta bir de yarı vampir yarı insan bir kızları olur.

5. kitap olan Midnight Sun ise yaklaşık 200 sayfası yazıldığında yazarın bilgisayarından çalınıp internette dağıtılıyor, bu üzerine yazar Twilight çılgınlığı dinene kadar yazmayı durdurduğunu açıklıyor ve yazılmış olan sayfaları web sayfasından yayınlıyor. Ki bence tamamen yalan, sen milyarlarca dolar kazanan bir yazar haline gelmişsin ve artık bu serinin bokunu çıkarmak üzeresin ki yazıların çalınıyor falan, hiç inandırıcı değil...Bu 5. kitap ise olayları tamamen Edward'ın dilinden anlatan ve bana keşke herşeyi Edward anlatsaymış diye düşündürten bir roman oldu.

Sonuç olarak, ben yazarın bu romanları ordan burdan birşeyler araklayarak yazdığını düşünüyorum, hatta tek bir yazarın değil bir ekibin yazdığını düşünüyorum. Ama yine de Edward'ı seviyorum..

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Tatile gittik..ooohhhh beeee.....

17.07.2009 tarihi itibariyle başlayan iznim 29.07.2009 tarihi itibariyle sona ermişti. Geçen sene iznim olmadı ya, pek kıymetliydi bu yılki iznim, kendime sınırsız güneşte yatma, içme ve kızımla oynaşma vakti ayırmaya kararlıydım, hepsinden biraz biraz ve doya doya yaptım. Bütün benliğimle tatile, denize, güneşe, sıkıcı Ankara'dan uzaklaşmaya susamışım ben yauuuu, üff çok mu abarttım ya..17 si akşamı sevgili koca ve kızım beni işten aldılar ve çıktık yolaaa...(tatil zamanlarında asla vakit kaybetmem, mümkünse iş çıkışında arabayla hemen, ilk otobüsle veya ilk uçakla Ankara'dan vınlamak isterim..) Adapazarı'na gittik önce, kayınvalide ve kayınbaba dört döndüler bizi memnun etmek için, saolsunlar. Alışveriş yaptık, gezdik, en sevdiğim balıkçıda balık yedik (Adapazarı yemek ve alışveriş konusunda gerçekten sınırsız bir yer..). Sonra yola çıktık, İznik'e gittik, yolda kocanın dayısına uğradık, Deniz'i tanıştırdık, sonra köye kocanın teyzesine gittik, oturduk kalabalık bir aile sofrasında yemek yedik. Sonra çıktık Altınova'ya yazlığa gittik. İlk gittiğimizde Deniz kendini şaşırdı, Ankara'da gördüğünün aksine, sınırsız dışarda gezme özgürlüğü, her daim bahçeye açılan kapılar, sevecen komşular, temiz hava, deniz, güneş, bir sürü arkadaş... Deniz'in kendini nasıl şaşırdığı üzerine detaylar kendi bloğunda fotoğraflarla birlikte yayınlanacaktır...


Ne zamandır başbaşa kutlayamadığımız evlilik yıldönümümüz de tatile denk gelince tatil öncesi gün aşırı nöbet tutan ve pek görüşemediğimiz kocaya bir sürpriz yapmak geldi içimden, ben de bu dönemden ruhen çok bunaldığımdan kendime de bir hediye vermek istedim. Tatil kataloğuna bakarken bulduğum ve pek bir beğendiğim Oliviera Resort da bir rezervasyon yaptırdım. Oliviera Resort, Dikili, Bademli Köyüne yakın Kalem adasında bulunan bir ada oteli, Türkiye'nin ilk ada oteliymiş. Netten baktığım kadarıyla güzel olan oteli bir gün önce bizi suit bir odaya aldığını haber verince daha bir sevdim. Günü gelince kocayı bindirdim arabaya bir yere gidiyoruz dedim, biz gittikçe o merak etti sanırım, sanırım çünkü kendisi pek bir ikizler burcu olduğundan pek bir karmaşık ve pek bir can sıkıcı derecede içine dönük olabiliyor ya da tam tersine bunca yıl sonra bile halen bir karizma yapmaya çalışıyor o anda, kimbilir, kimbilmez...Dikili'yi geçip, Bademli Köyü'nü de geçip, böyle daracık toprak bir yola girince bile bozulmayan kocanın o bilinmez karakter hali, kara bitip de denize geldiğimizde ve otopark görevlisinin adlarımızı alıp "ben kaptanımıza haber veriyim gelsin sizi alsın" deyince azıcık şaşırıyor ya da çok şaşırıyorda hala karizma yapma peşinde bunca yıldan sonra bilemicem. Neyse, ben oteli çok beğendim. Yeşile hiç zarar verilmemiş, sanki ağaçların aralarına oteli inşa etmişleri ağaçlar izinverdiğince. Taş evler ve taş yollar daha sıcak bir hale getirmiş burayı. Antik bir kent konseptiyle tasarımı yapılmış, hani böyle eski bir şato varmış, bir sürü antik kalıntı bulunmuş, aslında burası fiii tarihden bir şehirmiş gibisinden. Kesinlikle güzel tasarlanmış, Ege'nin güzel manzarasını çok güzel kullanmış keyifli bir otel. Yanlız sanırım henüz inşaatı bitmemiş kısımlar var çünkü bir merdivenden çıkınca birden boş toprak bir araziye çıkabiliyorsunuz. Çok sakin, çok sessiz, sürekli bağırarak konuşan on çocuklu kaba ve rahatsızlık verici turistlerden uzak, saygılı ve çocuklu ailelerin tatil yaptığı ve gördüğümüz kadarı ile çocuklu tatil için gayet uygun bir mekan burası. Gelelim gecelerine, geceleri de gayet sakin yer, sahildeki cafe akşam bara dönüşüyor, biranızı alıp iskeleye geçip şezlonglara uzanıp yıldızların altında keyif yapması on numara, fakat eğlence aranıyorsa çok kesat. Bir de krizden midir nedir otelin genelinde aydınlatma çok az hatta neredeyse karanlık diyebilirim, korkutucu olabiliyor, odaya gitmeye çalışırken saptığımız bir yolda önümüzü bile göremediğimizden havlayan bekçi köpeğinden tırsıp koşturmamız görülmeye değerdi.

Bu günden sonra Deniz hastalandı, koca hastalandı, ikisi de benimle denize giremedi, etrafı hiç gezemedik vsvs. Her zaman söylediğim ve anlattığım gibi neye çok heves etsem mutlaka bir bokluk oluyor, bırak oluruna kardeşim ne kasıyorsun ki di mi...

Koca kaldı orda kızla, ben eve ekmek parası getirmeye geldim Ankara'ya, sonra kocada geldi, kızı bıraktık orda bol bol tatil yapsın diye. Özlüyoruz şimdi, ben haftasonları gidiyorum, koklaşıyoruz...

Tatil yapmak çok güzel birşey yahu....

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Dans Eden Benlikler - Harriet G. Lerner

Bu kitabı ne zaman aldığı bile hatırlayamayacak kadar önce almışım, bir kısmını da okumuşum ama sanırsam bu tarz kitapları 30 yaşından sonra okumam gerekiyormuş ki yarısına bile gelememişim o zamanlarda. Kadınlar için yakın ilişkiler yürekli değişimler kılavuzu gibi de bir sloganı var kitabın, kapağında yazıyor tam bir rezalet bu nedenle halka açık yerlerde dikkatli bir şekilde okumak gerekiyor. Annesiyle, babasıyla, kardeşiyle, kocasıyla yıllar yılı aynı davranış kalıplarıyla ilişki kurmuş ama bir türlü kimseye yaranamamış ya da yaranamadığı düşünen, yıllar yılı süregelen beylik sorunları beylik cümlelerle çözmeye çalışmış ama eline yüzüne bulaştırmış ya da bulaştırdığını düşünen, en sonunda bu sorunları çözmenin yolunu bu kişilerden kaçmada saklanmada veya tam tersi daha da üstüne gitmekte bulan ya da bulduğunu sanan kadınlar için bütüünn bu ilişkilere bir rest çekerek kendini baştan yaratma kadar uç olmasa da azıcık değiştirmeye çalışma ve genel kadın anlayışı ve davranışları üzerine yazılmış bu kitabı ben sevdim. Böyle sorunlarım olduğu için mi sevdim bu kitabı, hayır. Böyle sorunlarım yok mu, var; o derece değil belki ama 30 yaşını geçmiş, evli ve çocuklu kadınların olduğu kadar var işte. Ben de azıcık ders aldım, fikrim oldu. Kitabın dili çok güzel, ağır değil, kolay anlaşılır. Çeşitli vakalar örnek verilerek anlatılmış bu da herşeyi daha net ve anlaşılır kılıyor. Çevirmenin (Süheyla Pınar) eline sağlık kitabı okunur kılmış. Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.

...Çiftler dikkatlerini yakınlık üzerinde yoğunlaştırdıkça yakınlaşamazlar. Bir ilişkide gerçek ve güvenilir yakınlık ille de istendiğinde ya da arandığında değil, iki birey de tutarlı olarak kendi benliklerini geliştirdikçe oluşur. "Benlik geliştirmek" derken kendini gerçekleştirmek, işinde ilerlemekten söz etmiyorum. Bunlar, benliğin sorgulamamız gereken "erkek ürünü" tanımlarıdır. Benlik geliştirmek, inançlarını, değerlerini ve amaçlarını belirginleştirmek, soyağacındaki kişilerle bağlantıyı sorumlu bir biçimde sürdürmek, en yakın ilişkilerdeki "ben" i tanımlamak ve önemli duygusal konular ortaya çıktıkça onları ele almaktır...s.77

...Yetişkinler, kendi sorunlarını tanımlayıp çözmek için etkin bir biçimde uğraşmayınca, çocuklar üzerinde odaklaşma özellikle artar ya da çocuklar kendiliklerinden, yetişkin sorunlaını en yaratıcı biçimde evirir, çevirir, ortaya dökerler. İlginç bir şekilde, bizim üzerinde durmak istemediğimiz ruhsal sorunlarımız çocuklarımıza geçer...s.159

İmge Kitabevi, 3.baskı 2003, (1.1994), 230 sayfa

Yakamdaki Yüzler - Can Dündar

Can Dündar'ın tanımış olduğu ünlü kişilerle ilgili olarak anılarını anlattığı kısa yazılarından oluşan bir kitap. Bazı kişileri tanımadığımdan anlatılan anılar havada asılı kalmış olup bana ulaşamasa da genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Anlatılan tüm kişiler neredeyse ölmüş olduğundan kasvetli bir havası var maalesef, insan da "artık böyle bir insanlar çıkmaz yeni nesil, yeni zaman çok fena" deme hissi yaratıyor, hatta üzüyor. Gülçin Telci, Haldun Derin, Kemal Uluer ve Yazuz Çetin üzerine yazılarını çok severek okudum.

İmge Kitabevi, 1. basım 2007, 246 sayfa
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...