4 Temmuz 2009 Cumartesi

Dans Eden Benlikler - Harriet G. Lerner

Bu kitabı ne zaman aldığı bile hatırlayamayacak kadar önce almışım, bir kısmını da okumuşum ama sanırsam bu tarz kitapları 30 yaşından sonra okumam gerekiyormuş ki yarısına bile gelememişim o zamanlarda. Kadınlar için yakın ilişkiler yürekli değişimler kılavuzu gibi de bir sloganı var kitabın, kapağında yazıyor tam bir rezalet bu nedenle halka açık yerlerde dikkatli bir şekilde okumak gerekiyor. Annesiyle, babasıyla, kardeşiyle, kocasıyla yıllar yılı aynı davranış kalıplarıyla ilişki kurmuş ama bir türlü kimseye yaranamamış ya da yaranamadığı düşünen, yıllar yılı süregelen beylik sorunları beylik cümlelerle çözmeye çalışmış ama eline yüzüne bulaştırmış ya da bulaştırdığını düşünen, en sonunda bu sorunları çözmenin yolunu bu kişilerden kaçmada saklanmada veya tam tersi daha da üstüne gitmekte bulan ya da bulduğunu sanan kadınlar için bütüünn bu ilişkilere bir rest çekerek kendini baştan yaratma kadar uç olmasa da azıcık değiştirmeye çalışma ve genel kadın anlayışı ve davranışları üzerine yazılmış bu kitabı ben sevdim. Böyle sorunlarım olduğu için mi sevdim bu kitabı, hayır. Böyle sorunlarım yok mu, var; o derece değil belki ama 30 yaşını geçmiş, evli ve çocuklu kadınların olduğu kadar var işte. Ben de azıcık ders aldım, fikrim oldu. Kitabın dili çok güzel, ağır değil, kolay anlaşılır. Çeşitli vakalar örnek verilerek anlatılmış bu da herşeyi daha net ve anlaşılır kılıyor. Çevirmenin (Süheyla Pınar) eline sağlık kitabı okunur kılmış. Yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.

...Çiftler dikkatlerini yakınlık üzerinde yoğunlaştırdıkça yakınlaşamazlar. Bir ilişkide gerçek ve güvenilir yakınlık ille de istendiğinde ya da arandığında değil, iki birey de tutarlı olarak kendi benliklerini geliştirdikçe oluşur. "Benlik geliştirmek" derken kendini gerçekleştirmek, işinde ilerlemekten söz etmiyorum. Bunlar, benliğin sorgulamamız gereken "erkek ürünü" tanımlarıdır. Benlik geliştirmek, inançlarını, değerlerini ve amaçlarını belirginleştirmek, soyağacındaki kişilerle bağlantıyı sorumlu bir biçimde sürdürmek, en yakın ilişkilerdeki "ben" i tanımlamak ve önemli duygusal konular ortaya çıktıkça onları ele almaktır...s.77

...Yetişkinler, kendi sorunlarını tanımlayıp çözmek için etkin bir biçimde uğraşmayınca, çocuklar üzerinde odaklaşma özellikle artar ya da çocuklar kendiliklerinden, yetişkin sorunlaını en yaratıcı biçimde evirir, çevirir, ortaya dökerler. İlginç bir şekilde, bizim üzerinde durmak istemediğimiz ruhsal sorunlarımız çocuklarımıza geçer...s.159

İmge Kitabevi, 3.baskı 2003, (1.1994), 230 sayfa

Yakamdaki Yüzler - Can Dündar

Can Dündar'ın tanımış olduğu ünlü kişilerle ilgili olarak anılarını anlattığı kısa yazılarından oluşan bir kitap. Bazı kişileri tanımadığımdan anlatılan anılar havada asılı kalmış olup bana ulaşamasa da genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Anlatılan tüm kişiler neredeyse ölmüş olduğundan kasvetli bir havası var maalesef, insan da "artık böyle bir insanlar çıkmaz yeni nesil, yeni zaman çok fena" deme hissi yaratıyor, hatta üzüyor. Gülçin Telci, Haldun Derin, Kemal Uluer ve Yazuz Çetin üzerine yazılarını çok severek okudum.

İmge Kitabevi, 1. basım 2007, 246 sayfa

28 Haziran 2009 Pazar

Portobello Cadısı - Paulo Coelho

Athena, Romen annesi tarafından terkedilir, Lübnan'lı zengin bir aile tarafından evlat edinilir. Fakat, Lübnan'da olaylar çıkması üzerine Londra'ya taşınırlar. Athena çocukluktan itibaren bazı özel güçlere sahiptir, örneğin küçük bir çocukken geleceği görebilmiştir. Çok genç yaşta aşık olduğu bir adamla evlenir, hemen çocuk yapar, kocasından ayrılır, sonra annesini aramaya çıkar, onu bulur ve yüzleşir, ve aslında tüm bu olanlar Athena'nın ruhen kendini geliştirmesidir aslında. Sahip olduğu güçleriyle bir kitleyi peşinden sürükler, hoşgörü ve sevgi yayar, fakat cadılıkla suçlanır. Athena'nın öyküsü hayatına girmiş insanların ağzından farklı görüş açıları oluşturularak anlatılıyor. Bu romanı hiç sevmediğimi ve sonuna kadar ittire ittire okuduğumu itiraf etmeliyim. Athena'nın iyi tasarlanamadığını düşündüğüm yavan yolcukları, iyi niyeti, sevgisi, ruhani güçleri öyle abartılarak anlatılmış ki ortaya hiçbir inandırıcılığı olmayan bir hikaye çıkmış. Beğenmedim..

Can Yayınları, 1.Basım Ocak 2008, 261 sayfa

26 Haziran 2009 Cuma

Arkası Yarın - Müge İplikçi

Öncelikle hemen not düşeyim, yazarın bütün kitaplarını alıp okuyacağım. Arkası Yarın, diliyle ve anlatımıyla çok sevdiğim bir öykü kitabı oldu. En çok "Yönler" isimli öyküsünü sevdim. Sevgilisi yurtdışına giderken onda unuttuğu teybini geri gönderir ve Suna gümrük mallarının muhafaza edildiği ofise aldığı yol tarifine göre gitmeye çalışırken bocalar zorlanır, ve bu bocaladığı yol aslında hayatıdır, ve Suna'nın bu yaklaşık altı sayfalık öyküsünü öyle sakin, öyle kısa ama öyle samimi anlatmıştır ki yazar hayran kalınır.. Kitabın kapak tasarımını kesinlikle beğenmedim ve çok alakasız buldum, belirtmeden geçemedim..

Everest Yayınları, 2.Basım 2006 (2001), 110 sayfa

22 Haziran 2009 Pazartesi

Şehir dışı..Eskişehir..Düğün..Dernek..Yeme..İçme..

Kimse evlenmese Ankara dışına da çıkacağımız yok, ya bugünlerde, o yüzden her ne kadar ve her geçen gün bekarlığın sultanlık olduğuna inancım artıyorsa da, Ankara dışına çıkmak için bir vesile oluşturduğundan herkes evlensin istiyorum, herkes evlensin ama Ankara dışında evlensin...hehe.. Umut ve Rabia da Ankara dışında evlendiler, Eskişehir'de..ve yıllar yılı binbir türlü anısını dinlediğim, çocukluk arkadaşlarımdan birinin yaşamını sürdürdüğü yakın ama görülmemiş bir şehir olan Eskişehir'e yolumuz düştü. Deniz'in hastalanması nedeniyle aman gittik aman gidemedik heyecanını son dakikaya kadar yaşadık ve bu nedenle de yola azıcık geç çıktık. Güzel bir otelde kaldık, Namlı Otel tavsiye ederiz. Otele yerleştik, sonra otelin karşısında bulunan ama adını bilmediğim bööyle koca avizeleri olan han gibi bir yerde birşeyler içtik, çok güzel bir yerdi de adı neydi acaba...Çarşıyı gezdik, yobazlıktan çok uzak görünen insanları keyifle yaşasın diye düzenlenmiş bu şehir; aynen Ankara gibi, böyle kurak mı kurak kokan, ama tam tersi olduğu besbelli bir şehir, ama o tramvay işini sevmedim, her an ezilebilirim kaygısı yarattı bende..meğer şehrin havası ordaymış ama ben sevmedim, cinslikten herhalde..Sonra hep methini duyduğum çiğ börekten yemeğe gittik, çok güzeldi ama çok yağlıydı dokundu biraz, bir de ondan az önce burger yemiştim üstüne de 4 tane börek yiyince sanırım çok oldu üstüne soda içmem gerekti, hafta içi rejim yapıp haftasonu abartan obur insan modeli. Sonra geceleyin çocukluk arkadaşım Canset de geldi, faytona bindik, o da çok güzeldi, ama fayton deniz olan şehirlerde daha güzel oluyor, itiraf etmeliyim. Barlar sokağına gittik, bir yerde oturduk, çoook kalabalıktık, sohbet muhabbet, sonra ben Deniz'i alıp otele döndüm, uyuttum sonra yatağa yatıp kitap okudum, otel odasında kalmayı hep sevmiş hatta aslında sürekli otel odalarında yaşayabileceğini düşünen bir insan olan bana çok iyi geldi bu..böyle sessiz, sakin, yalnız, otel odası, kitap ve yanıbaşında uyuyan bıcırık, ruhum dinlendi....koca da lise arkadaşlarıyla takıldı, onun da ruhu dinlenmiştir sanırsam. Ertesi gün kocanın lisesine gittik, arkada bulunan tel örgünün deliğinden içeri girdik, anıları tazeledik, yıllar yılı anılarını dinlediğim bu okulu görmek değişik oldu, güzel oldu. Sonra esas oğlan ve esas kızın kır düğünlerine gittik, tebrik ettik, oynadık, öptük, Deniz'in peşinde koştuk. Rabia'nın gelinliği çok güzeldi ve çok yakışmıştı. Sonra malın önde gideni olan ve her daim çorak görünen şehrimize doğru geri yola çıktık, Eskişehir'i çok sevdim, çok beğendim ama yaşamak isteyecek kadar değil sanırsam, deniz olmayan şehirler beni o kadar da cezbetmiyor ya, ondan...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Bu aralar...ben...

Anneler günümü kutladım. Anne olamayacak kadar fit, güzel ve genç görünüyor olmam nedeniyle buna inanamadıklarından anneler günümü kutlamayı unuttuklarını düşündüğüm arkadaşlarımın ağzına ettim. Didem'in ve Güneş'in doğumgünü partilerine gittim. Bilge geldi onunla takıldık. Nisan-Mayıs ayları gevşer gönül yayları oldum. Hayal gücü kuvvetli bir insan mıyım yoksa hayalperest miyim ayırdına yine varamadım zira 15 lik tiiiineycler gibi hayal dünyasında bir o yana bir bu yana savrulmakta ve işin komiği bundan da mutlu olmaktayım. Yeni bir dövme daha yaptırmak istiyorum, bakalım, haftasonu gideceğiz. Akşamları hiçbir faydalı şey yapmıyorum birkaç haftadır, elimde kabak çekirdeği tabağımla Lost'un 4-5. sezonlarını izliyorum, ondan sıkılınca da film izliyorum, filmler de öyle kabak çekirdeği tadında olanlarından. Deniz'i parka götürüyorum haftasonları, park arkadaşlarımız oluyor, park anneleri olarak deneyimlerimizi paylaşıyor öğreniyoruz, parka gitmeyi seviyorum. Tatilim geldi çok fena, izne çıkmak istiyorum. Böyle pek bir orta düzeydeyim, iyidir..

27 Nisan 2009 Pazartesi

Çalışan bir anne olarak ben hep şöyle ikilemler arasında kalıyorum..

- Kızımı ben uyutmak istiyorum ama ben uyutursam bana vakit kalmıyor, şurda ilgilenmek istediğim üç beş şey var zaten. Ama ben uyutmayınca (ki ben uyutmuyorum..) aramızda böyle bir uzaklık oluyor sanki, ya da ben öyle sanıyorum...yani, demem o ki, hem kızımla hem de ilgilenmek istediğim şeylerle ilgilenmek istiyorum (film izlemek, blog yazmak, fotografla uğraşmak, kitap okumak, evimi karıştırmak vs). Aslında çözümü var bunun Deniz'i dokuzda uyutayım sonra kendi keyfime bakayım, olur mu ki, ama evin bazı üyeleri de dokuzda yatmasın erken diyor, pööff...

- Anne olmak, kız çocuk olmak, gelin olmak, karı olmak, çalışan olmak, ev kadını olmak (olamamak), bunları hem ayrı ayrı hem de aynı anda olmak zorunda olmak...

- Gezmek istiyorum fakat çalıştığım için vaktim olmuyor, çalışmadığım zamansa param olmuyor yine gezemiyorum, zaten benim vaktim olsa kocamın olmuyor, zamanlarımız bir türlü uyuşmuyor, o zaman gerginlik oluyor, ve ben o zaman tek başıma gidip gezmek istiyorum, sonra öyle istediğim için ne kötü anneyim diye suçluluk duyuyorum, fırk..
-Bazen çok sinirleniyorum özellikle de kendi kendime kızıyorum, sonra kendimle uğraşıp kendi kendimi sabote ettiğim için kendime daha bir çok kızıyorum...

Hasta mıyım neyim ya...

26 Nisan 2009 Pazar

Su Gibi - Barış Behramoğlu

Bazı kitapları bir çırpıda okuyup sonra da bir çırpıda unuttuğumu itiraf etmek istiyorum. Bir çırpıda okunmak kitapların güzelliği ile ilgili fakat bir çırpıda unutulmak tamamen benim aklımın arada bir beş karış havada olmasıyla ilgili. Bu kitabın başına da aynı şey geldi, bir gecede okundu, okunduğu geceden bugüne kadar da maalesef unutuldu, bunda okuduktan hemen sonra yazamayışımın da suçu var tabii. Okuduktan haftalar sonra yazınca insan unutabilir di mi, fil miyim ben hepsini aklımda tutayım... Bir itirafım daha var, Barış Behramoğlu'nu erkek sanarak okudum ben, sonra kitapla ilgili bakınırken bir gördüm ki bayanmış kendisi. Bu nedenle biraz hayal kırıklığı yaşadım çünkü kadın karakterleri başarıyla inceleyen bir erkek yazarla daha tanıştığıma memnun olmuş, arada olmadığını düşündüğüm kısımları ise erkek olmasına bağlayıp affetmiştim. Olsun, yine de çok başarılı, yine de çok güzel bir kitap, roman değil, tek öykülük bir kitap diyelim. Sıkıntılı, takıntılı, aşk dolu, tutku dolu, hınç dolu, hayal dolu gençler var bu kitapta, bazı satırlarda sevilen bazılarında ise nefret edilen. Su baş karakterimiz, herşey onun etrafında dönüyor. Deniz, Bay Pi, Güneş ve Ada. Her birim bölümde Su anlatılıyor bu kişilerin ağzından, anlıyoruz ki her zaman sonlara takmış olan ve hayatı kendi anladığı şekilde yaşamak isteyen Su kendini öldürmüş. En son bölümde ise Su'nun günlüğüne yazdığı satırları okuyoruz ve herşey daha bir netlik kazanıyor. Okurken Su'ya gıcık olduğumu da anımsıyorum aslında, ama bazı insanların yapısı böyle oluyor sanırım sürekli bir melankoli içinde. Neyse, çok güzel yazılmış bir öykü (roman diyorlar ama bende öykü etkisi yaptı), diliyle, örgüsüyle çok güzel yazılmış. Yazarın eline sağlık.

...Erkekler mizaçları gereği yitirdikleri şeyleri aramadan, geri isterler. Şeytan aldı götürdü oyunu tutmayınca da hızla yerinize bir diğerini koyarlar ve sizi zamana karşı hızla koşmakla suçlarlar... s.18

..."Kadınların çoğu" dedi Su, "ağızlarında bir lolipop çevirir gibi, bir o yana bir yana kurcalayıp dururlar bazı şeyleri. Asla gerçekleşmeyecek bir masal yargısı ve çoğunlukla suçlamasını, 'Hayır geçkelşeyebilir ve ben bunu istiyorum' derler, kısık sesle. Çoğu bunu istemekle kalır ve anne olma adıyla onurlandırılırken kendi arzularının üzerinde tepinerek, az ile yetinmeye koşullandırılırlar. Ve yargıları şu olur: 'Canım, daha iyisini bulamazdım.' Bu sınıftakiler hiç masal okumayanlardır ya da okumuşlardır ama yarım yamalak. Kimbilir belki de birileri kapatmıştır gözlerini...s.20.

...Bir dilek dilendiğinde bir diğer arzunun gerçekleşmeyeceği neden hiçbir kitapta yazmıyor? Herşey için bir bedel ödenmesi gerektiği? Her umudun beraberinde bir hayal kırıklığı sürüklediği?

Karşılaştırmalar yapmaksızın ilerleyemez insan. Kendi hayatlarımızı hep başkalarınınkiyle, başkalarınınkini ise kendi yaşam sürecimizl kıyaslayıp dururuz hepimiz. Geçmişteki hatalarımızı tekrarlamak için, özür dilemeyi, bağışlamayı çoğu zaman da görmemeyi, duymamayı hatta konuşmamayı seçeriz. Sonra gün gelir dururuz, olduğumuz yerde. Hata olarak görülenlerin aslında kendi doğrularımız olduğunu anlayıveririz... Zamanımızı tüketmiş gibi görünürüz, oysa tükenen sadece bizizdir...Çünkü hep aynı şeylerden söz ederken yakalarız kendimizi. Ailemizden, çocukluğumuzdan, hayallerimizden...Zamanla yaşadıklarımızın hangisinin, gerçekten de "gerçek" olan olduğunu unuturuz. Düşlerle uyanıklığın arasındaki ince sınırda, en fazla mutlu olduğumuz anlaın hesabını tutarız. Ve düşlerimiz her zaman kazanır. Böylece, kendimizi hiç bitmeyecek bir uykunun kollarına usulca bırakırız...s.52

Yitik Ülke Yayınları, 1. Baskı Kasım 2006, 62 sayfa


23 Nisan 2009 Perşembe

Sevdalım Hayat - Zülfü Livaneli

Bu Livaneli'nin okuduğum ilk kitabı. Edebi olarak çok nitelikli bir roman olduğunu düşünmesemde bir döneme tanıklık etmek adına kaleme alınmış güzel bir biyografi olmuş. Zaten kendisi de önsözde şöyle yazmış "Öncelikle benim ama bir anlamda hepimizin hayatına dair bir anlatı. Çünkü bu ülkede sanatla, kitapla, kültürle ilgilenen ve daha güzel, daha adil bir dünya yaratmak isteyen milyonlarca kişi, sürek avlarıyla sistemli olarak yok edildi, tutuklandı, hayatın dışına sürüldü. ........Bu kitabı okuyacak olan genç kuşakların, bizimkinden daha mutlu bir Türkiye'de yaşamalarını dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden." Yaşananların üzücü, hatta yürek parçalayıcı olduğu doğru ama kitabın çoğunluğunda yeralan olumsuz enerji beni rahatsız etti, üretken bir insan olarak biraz daha pozitif mesajlar verebilirdi diye düşünüyorum. Her şeye rağmen umudu kaybetmemek adına..
Remzi Kitabevi, 6. Basım 2007, (1. Basım 2007), 430 sayfa

Çocuk Ruh Sağlığı - Prof.Dr. Atalay Yörükoğlu

Başucu kitabım diyebilirim kısaca ve sanırım bu özetler ne kadar faydalı bir kitap olduğunu. 1978 yılından beri basılıyormuş bu kitap, ben çocukken bizim evde de vardı hatırlıyorum. Çok güzel bir önsözle başlayan kitabın başında 22.basımda yazılmış olan önsöz de yer alıyor, ve bu belki de okuduğum en güzel önsöz, 22. basımı göremeden vefat eden eşi Emel'e bir mektup olarak yazmış Yörükoğlu bu önsözü...

"Sevgili Emel,

Bu kitap bizim dördüncü çocuğumuz olarak doğdu. Yirmi yılda 22 kez basılmış ve anababaların başucu kitabı olmuşsa senin katkılarınla olmuştur. Çünkü her sayfasında senin emeğin var. Ev işlerinden ayırabildiğin saatleri, yeni doğan bir bebeğe bakar gibi, kitabın yazılışına ayırdın. İki parmakla yazdığın daktiloda sana verdiğim taslakları usanmadan temize çektin, düzeltmeleri yaptın, yerinde eleştirilerinle Annelik deneyimlerinle edebiyat öğretmenliği yeteneklerini cömertçe sundun. O günlerde, çocuklarımızı büyütürken aldığın tadı ve mutluluğu yeniden yaşıyor gibiydin. Sonuçta ortaya akıcı bir dille yazılmış bir kitap çıktı. Her kitaptan sonra bir yenisine başlamak için beni durmadan yüreklendirdin. Övgüleri ben aldım ama her iyi eş gibi sen yanımda ve arkamda itici gücüm olarak kalmayı yeğledin. O günleri nasıl arıyorum bilemezsin.....
.......
Sevgili karıcığım, bir yazarın şu sözlerini sana sık sık söylerdim: "Çocuklarınızı ruhsal bakımdan sağlıklı yetiştirmek istiyorsanız tek bir şey yapın ve eşinizi mutlu edin!....."

Çok şanslı kadınmış diyorum, nur içinde yatsın ikisi de. Çok keyifle ve öğrenerek, ders alarak okudum bu kitabı. Altını çizdiğim çok yer oldu, sonradan açar yine okurum diye. Bir kitap okumaktan ziyade Yörükoğlu'yla sohbet ediyormuşcasına güzel bir dili var, çok anaç, çok sade. Bir sürü şey öğrendim çocuklara ilişkin, bu sayede kendimi bile analiz etme şansım oldu. Bu kitabı 1 senede okudum neredeyse, sıkmadan bunaltmadan sindire sindire.

Özgür Yayınları, 28. Basım (1. Basım 1978), 410 sayfa

18 Nisan 2009 Cumartesi

Metropolde Bir Kadının Sessiz Çığlığı - Nesrin Göçtürk Kaya

Kibar bir şekilde nasıl söylenir bilmem ama ismini beğenip aldığım bir roman daha, artık bunu yapmamam gerektiğini öğrenmiş olmam gerekiyordu ama demekki öğrenememişim. Evden işe işten eve giden mazbut bir genç kız hikayesi olarak başlayan romanı edebi olmaktan çoook uzak olan diline rağmen saygımdan okuyacaktım, ama henüz 50. sayfalarda 80 lerin Türk filmlerini aratmayacak şekilde bu mazbut genç kızın sarhoş edilerek sevgilisi tarafından ırzına geçilmesi ve onunla evlenmesi gerektiğini düşünmesi üzerine yarım bıraktım bu romanı. Hani bu olan maalesef bir toplum gerçeği, eğer bunu yeriyor, karşı tezler oluşturuyor olsaydı yine okuyacaktım bu romanı, ama o ne tarz öyle, kırılmış kadın öcünü almak ister, sevmeden evlenir, hayatı mahvolur falan filan, akıllara zarar cinsten. Tavsiye etmiyorum.

Sonsuz Kitap, Ocak 2007 1. Baskı, 358 Sayfa

12 Nisan 2009 Pazar

Safran Sarı - İnci Aral

Bu roman haftalarca bekledi rafta, tabaktaki en sevdiğim pastayı sona bırakmak ve sıra ona geldiğinde hem bitmesini istememek hem de büyük iştahla yemek gibi yani, İnci Aral kitaplarının neredeyse hepsini okudum bu yüzden kalanlar en sevdiğim pasta muamelesi görüyor, haftalarca raflarda sürünüyor. Oysa, rafta tozlandırdığım bu roman maalesef bir hayalkırıklığı oldu benim için. "Safran Sarı, para, güç ve başarı peşinde koşarken kimliklerinden, aşktan ve umutlarından uzaklaşan, sayıları gitgide artan otuzlu yaşlarında bir kesimin önce sevgiyi, sonra geleceğe olan inancını, en sonunda ruhunu kaybedişinin serüveni.." (arka kapaktan). Burada bahsedilen otuzlu yaşlarındaki kesim İstanbul'un yüksek sosyetesinden birkaç kişidir ve bunların parasıyla puluyla ne tür rezilliklere giriştiği, aşkı nasıl harcadıkları, fazla paranın bu insanları nasıl sığlaştırdığı anlatılmaktadır roman boyunca. İlk başta çok ilgimi çekmiş olsa da, sonrasında ardı ardına yapılan tekrarlar, evet, bir geleceksizliğin mevcut olduğunu kabul ediyor olmam fakat bu zengin kesimin bir kuşağı temsil ettiğine dair inanca kesinlikle katılmıyor olmam sanırsam bu romanı beğenmememe neden oldu. Romanın dili de İnci Aral dilinden uzaktı sanki biraz, arada bir yakalasa da kendisini kolaycacık kaçırmıştı. Sanırım dil de kendiliğinden karakterlere uyum sağlamıştı. Daha iyi işlenebilirdi bu konu, daha güzel anlatılabilirdi.

Merkez Kitaplar, Eylül 2007 (1.Basım Mart 2007), 316 sayfa

3 Nisan 2009 Cuma

Geç kalmış doğumgünü kutlaması..

31 Mart doğumgünüm. Eh üzerinden geçti biraz, hem yazmaya vaktim olmadı hem yazmak istemedi canım. Neden, çünkü kendimle dalga geçecek yaşları yavaş yavaş geçip çok da tahammülsüz bir yaşa doğru ilerliyorum, bu nedenle de bazı şeyleri çok ciddiye alıyorum. Her ne kadar 25 göründüğümü söyleselerde, hehe, 33 yaşımdayım artık, çok çalışan vakti az bir kocam, dünyalar güzeli bir kızım, arada bir sinir bozan işim, birçok sorumluluğum, çok az vaktim, şişesini yarıladığım şarabımla bilgisayar önünde çakır keyif olan zihnim, neredeyse hepsini löp löp yuttuğum antep fıstıklı damak çikolatam var. Yani şuan tamı tamına kartoloza çeken depresif kadına süper uygun hareketler içindeyim. İçmekte olduğum şarabın etkisinde kalarak itiraf ediyorum ki şuan 18 olmak için bir sürü şeyi verirdim. Böyle 18 yani hatta 17 bile olabilir ama üniversite sınavına felan bir daha girmek istemem, yine aynı bölümde okusam da yeter benim için. Hayatım o günden bugüne pek bir değişti (bu arada ikinci damak çikolatayı açtım bile) ve öyle bir yere geldi ki bazı kararları ne kadar yanlış verdiğimi düşündüm bütün bu yaşım boyunca. Ve kadınların içinde bulunan, kendini bu düşünceler nedeniyle kendini suçlu hissetme duygularıyla boğuştum (eee mis gibi sağlıklı bir kızın var daha ne sızlanıp duruyorsun ki, ne durumlarda kadınlar var duyguları gibiii). Ben de öyle bir self-motivation var ki hepsinin üzerinden bir tebessümle gelmeye çalıştım, geldim mi bilemem artıkın. Tüm bunlara ek olarak göz çevremdeki kırışıklar da asabımı bozuyor, cildim günden güne bozuluyor, oram buram sarkıyor felan. Bir de koç burcu olmak var tabii, hiçbirşeyden memnun olmamak, herşeyin daha fazlasını istemek, naaahhh şu kadaar bir egoya sahip olmaaakk, uğraşılır şeyler diiiil tabi. Neyse bu kadar depresif söylemden sonra self-motivation çalışmaya başladı, bir süpriz parti oldu bugün, bir sürü güzel hediyem oldu, çok arayanım oldu gerçekten de, sevildiğimi hissettim, güzel oldu, yolun yarısına sadece 2 yıl kaldı...

30 Mart 2009 Pazartesi

Bu insanlar eşek mi...ve nihayet bahar geldi...

Ne için umut etmiştim ve umut ettiğim şey de iyi bir şey miydi çok da emin olmamakla birlikte yine de umut etmiştim. Aman yolsuzluk olmasın, dürüstlük olsun, Ankara yaşanılır bir kent olsun gibi çok aşmış umutlar yerine, en azından güzelim Cinnah caddesini türbeye çeviren iki adımda bir sıralanmış yeşil ışıklı sokak lambaları (ki tüm havaalanı yolu boyunca ve aslında heryerde var), güzel parkların çok adi bir kerhane bahçesi gibi görünmesine neden olan cıngıl cıngıl ışıklar kalksın, su faturalarını abartarak bizden çaldığı paralarla gidip Keçiören'e teleferik yapılmasın gibi basit mi basit isteklerim vardı. Ama Ankara ne eşekmiş ne, ki yine aynı eşek kimbilir daha nereleri mahvetmek üzere belediyenin başında... Üzüldüm valla, bu kadar eşekle aynı havayı solumak istemiyorum ben ya...

Bu arada saatleri ileri aldık, işten aydınlıkta çıktık, bahar kendini gösterdi, haftasonu kardeşim geldi gitti, çok istediğim bir firmaya iş görüşmesine gideceğim birde, bunlar günümü yine de şenlendirdi...

25 Mart 2009 Çarşamba

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk

Baştan söyleyeyim, beğenmedim. Romanın yarısını bir çırpıda okudum, varlıklı Kemal'in yoksul Füsun'a olan aşkı, gencecik aşıklar misali birbirlerine kur yapmaları, o zamanların ve aslında bu zamanların da kadınlara yönelik yaptırımları, eski Istanbul görüntüleri, duygusal karmaşalar, bir çırpıda okumamı sağladı ilk yarıyı. Fakat daha sonra, kadın karakterlerin oldukça sığ kalması, bu aşkın ve tutkunun bir sonuca ulaşmaksızın uzayıp durması, aşk takıntısının bir tekrara dönüşmesi ve bu tekrarın romanın diğer yarısı boyunca sürmesi beni çok sıktı ve itiraf ediyorum sonlara doğru atlayarak okudum, öff artık yeter diyerekten. Şimdi ben ne sanıyorum ki kendimi nobel ödüllü yazarın son kitabını böyle alelade eleştiriyorum, yapacak birşey yok fikrimi söylüyorum. En ufacık minicik şeyleri bile "herşey kutularıma" koyduğumdan, müze bende güzel hisler uyandırdı, ve sanıyorum bu romanda sevdiğim tek şey de buydu.
İletişim Yayınları, Eylül 2008 1. Basım, 592 sayfa

15 Mart 2009 Pazar

Slumdog Millionaire

Çok mükemmel bir film olduğunu düşünmüyorum, ama bende güzel hisler bıraktığını söyleyebilirim. Anlatılan tüm acı dolu hikayeye rağmen filmin pozitif bir enerjisi var, belki de adamın sonunda köşe olacağını bilmemizden kaynaklanıyor bu. Son soru çok kolaydı, hani yarışmayı bilmesek tamam da, bu yarışmada son soru pek kazık olur aslında. Oyuncuları çok sevdim bir de, onlar da pek saftılar.

1 Mart 2009 Pazar

Hamam Sefası..

Hayatımda hiç hamama gitmemiştim, düne kadar. Bir de pek küçükken gitmiş olmalıyım ki büyük memeli çıplak kadınların bir havuza doluştuğu silik mi silik bir fotoğraf var belleğimde o kadar. Arkadaşlar arada bir giderler hamama beni de ararlar fakat ben "elit insan" "hamam ne yaa, bööööyyyk iiirenç, ben hamama felan gitmem" diyerekten hep reddettim hamama gitmeyi. Fakat annem pek sever, Bolu'da kaplıcalar içinde büyüdüğünden midir nedir sever işte. E ben de anneyi götürmek isterim hamama, bir rahatlasın şöyle kendine gelsin, çük yoruluyor ya ondan; arkadaşlara haber saldım bir "hamam organizasyonu" yapılsın diye. Sağolsunlar kırmadılar aynı hafta Cumartesi gününe organizasyon yapıldı. Tabii ben daha önce hiç hamama gitmediğimden bir gece önce Eylem arkadaşımı arayıp soruyorum yanımızda ne götürmemiz gerekiyor" diye. Hamama giderken yanımızda götürmemiz gerekenler şöyleymiş: "Havlu, sabun bezi, sabun, terlik, şampuan, tarak, temiz çamaşır". Çantamızı hazırladıktan sonra annemle birlikte Hacettepe hastanesinin arkasında yeralan "Tarihi Karacabey Hamamı" na doğru yola koyulduk. Erkek kısmının kapısından girmeye çalışarak ilk falsoyu verdik tabii, meğer öndeki kapı erkek kısmının kapısıymış, bayanların kapısı sol taraftaydı. Neyse girdik içeri, aşağıda çok da büyük sayılmayacak bir avlu ve yukarıda da avluya bakan kapılar var. Bizi yukarı çıkartıp bir oda verdiler, orada hazırlandık ve kapımızı kilitleyip hamama indik. Bu arada bikini giydiğimizi belirtmeliyim, haa tabii bir de peştemal verdiler, onu da üstümüze sardık, fakat tabii ben biraz gıcıklık yaptım "ııyy bu peştemalleri yıkıyorlar mı acebaaa" diye, bilmiyorum valla yıkamıyor olabilirler, neyse bir daha ki sefere kendi peştemalimi götüreceğim zaten. Hamam da böyle her yeri mermer olan, tepesi kubbe şeklinde olan, kubbelerinde minik camlar olan, ortasında göbek taşı olan bir yer. Göbektaşının etrafında minik odalar var, oralarda yıkanılıyor, duş perdesi de asılmış istersen kapatıp keyfine bakıyorsun. Hamam oldukça güzel bir yapıydı ve gerçekten de tarihiydi, o nedenle bir garip oluyor insan. Ve belleğimdeki silik fotoğraf ise beni yanıltmıyor, çünkü etrafta dolaşan koca memeli teyzeler gerçekten varlar. Fakat bizim gibi bikinili "modern taze" kadınlar da var, hatta burda bunu söylemek azıcık ayıp mı kaçar bilmiyorum ama gayet şuh dantelli iç çamaşırı takımlarını giyip gelmiş ablalar bile vardı ne yalan söyleyeyim. Şok oldum kısacası, amanın ne ortamlar ve amanın ne tip kadınlar var diye. Burada o sıcak havuzlardan yok, zaten olsa da hijyene hep dikkat etmek lazımdır. Neyse, sıcak suları dökündükçe ortama alıştım tabii. "Ooohhh amaaaannn ne güzelmiş yahuuu, oohhh" diyerekten suları döktürdüm durdum. 15 dakika sonra bir tane tellak teyze geldi, "tamam siz yumuşamışsınızdır artık" dedi, biz de keselenmeye gittik göbek taşına. Tabii ben orda hemen "ay ben ilk defa geliyorum" dedim tırsarak. Hamamsever annemin önderliğinde bir güzel keselettik kendimizi, sonra da sabunlatıp masaj yaptırdık. Masaj ve kese süperdi, pamuk gibi olduk. Havlularımıza sarınıp çıktık, giyindik avluya indik, annem "hamamdan sonra gazoz içerdik biz eskiden" dedi, beyaz gazozlarımızı aldık, içtik, çıktık Ankara soğuğuna. Sonuç olarak soğuğa çıkınca anladım ki, tüm yorgunluğumu göbek taşında, tüm sırt ağrılarımı tellağın parmak uçlarında bırakmışım, keyfim yerine gelmiş, cildim güzelleşmiş, nefesim açılmış.. (alerjik astımım olduğundan ben sandımdı ki buhardan bunalırım, hiç öyle olmadı, aksine açıldım, zaten öyle çok da bunaltıcı buhar yoktu içerde) Kendimizi böyle güzel hissedince her ay mutlaka gelmeyi planladık, pahalı birşey de değil, fiyatlar gayet makul.

22 Şubat 2009 Pazar

Çocuk Terbiyesinde Doğru Bilinen Yanlışlar - Adem Güneş

Çocuk psikoloji üzerine okuyacağım kitapları alırken çok daha dikkatli olmam gerektiğini öğrendim bu kitapla birlikte. Ve maalesef bu kitabı alarak hiç hoşlaşmadığım bir kesime de para kazandırmış oldum buna da üzüldüm. İçindekiler kısmına baktığımda hemen hemen anlamış olduğum fakat yine de hiç okumadan yargılamak istemediğim için de okumaya başladığım bu kitap, ilk sayfalarda pek çaktırmasa da şu paragrafı ile beni çok sinirlendirmiş ve kitabı yarım bırakmama, dinci olarak tabir edilen kesime de para kazandırdığım için kendi kendime de sinir olmama neden olmuştur. Aşağıdaki paragrafa buradan bir çüüüşşş demek ve doktor, pegagog, psikolog gibi insan sağlığı ve gelişimi üzerine çalışan meslek gruplarına mensup kişilerin de dini kullanmasına anlam veremediğimi ve bunu yapanın da fazlasıyla onursuz olduğunu düşündüğümü de belirtmek isterim. Bu insanlar boşu boşuna okumuş olmalılar..

"...Hamile bir anne, abdest aldığında, namaz kıldığında, Kur'an okuduğunda yahut yalan söylediğinde, gıybet ettiğinde, günaha meylettiğinde karnındaki çocuk ne haldedir?."

21 Şubat 2009 Cumartesi

Bir takım sapır saçma çıkarımlar..

Her kadın farketmeden veya kasten babasının en az 3 özelliğini taşıyan bir adamla evleniyor, sonra da zamanla kendisi de annesine benzemeye başlıyor, sonra bu benzeşmeden kaynaklanan benzer kaderler ortaya çıkıyor...mu acaba...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Karanlıktaki Adam - Paul Auster

Öncelikle bu romanı İngilizce aslından bu kadar güzel çevirdiği için Seçkin Selvi'ye teşekkür etmemiz gerekiyor, çünkü çok başarılı bir çeviri olmuş, güzel, akıcı diliyle ve önem verilerek hazırlanmış çevirmen notlarıyla romanı bütünlemiş adeta. Romanın kendisine gelince yine çok güzel, yine çok etkileyici ve yine kesinlikle Paul Auster; roman içinde roman onun içinde başka bir roman daha, bu romanlar içinde hangisi hayal hangisi gerçek, ve tabii ki anılar anılar...Bundan sonrası okumayanlar için sakıncalı olabilir....

August Brill ana karakterimiz, 72 yaşında, eski bir kitap eleştirmeni, babacan mı babacan tatlı bir adam. Bir trafik kazasından sonra tekerli iskemleye mahkum olmuş, kızı Miriam ve torunu Katya'yla birlikte oturmaktadır. Uyku tutmayan bir gecede karanlıkta, anımsamak istemediği düşünce ve olayları, karısının ölümünü, torununun erkek arkadaşının Irak'ta vahşice öldürülüşünü kafasından kovmak için, kendi kendine öyküler anlatmaya başlar. ABD'nin kendi kendisiyle savaşta olduğu bir öykü kurgular. Yarattığı ABD'de New York bağımsızlığını ilan ederek ABD'den ayrılmış, bunun üzerine de ülkede oldukça kanlı bir iç savaş başlamıştır. İronik olansa ABD Başkanı'nın yine Bush olması ve savaşı onun başlatmış olması.

".....2000 yılındaki seçimler...Anayasa Mahkemesi'nin kararından hemen sonra...protestolar... büyük kentlerde ayaklanmalar...Seçmenler Kurulu'nun lağvetme girişimi...yasa taslağının kongrede reddedilmesi....New York Büyükşehir Belediye Başkanı ile belde belediye belde başkanlarının liderliğinde yeni bir hareket... 2003'te eyalet yasasıyla kabul edilen Birleşik Devletler'den ayrılma kararı...Federal Birlikler Albany, Buffalo, Syracuse, Rocherter'a saldııyor.. new York bombalanıyor... seksenbin ölü... ama hereket yaygınlaşıyor...2004'te Maine New Hampshire, Vermont, Massachusetts, Connecticut, New Jersey ve Pennysylvania, New Yorkun yanında Amerika Bağımsız Devletleri'ne katılıyorlar... aynı yılın sonlarına doğru California, Oregon ve Washington'da Pacifica adını verdikleri kendi cumhuriyetlerini kurmak için Birleşik Devletler'den ayrılıyorlar...2005'te Ohio, Michigan, Illionis, Wisconsin ve Minnesota Bağımsız Devletler'e katılıyorlar.. Avrupa Birliği yeni ülkeyi tanıyor.. diplomatik ilişkiler kuruluyor...sonra Meksika...sonra orta ve Güney Amerika yeni ülkeyi tanıyıp diplomatik ilişki kuruyorlar......"

August'un kafasında kurduğu öykünün baş kahramanı, kendi halinde New York'lu bir sihirbaz olan Owen Brick, derin bir çukurun içinde uyanır. Önceki gece karısının yanında uyumuş olan Brick, buraya nasıl geldiğini anlayamaz. Daha sonra onu bu çukurdan kurtarmak için bir asker gelir ve öğrenir ki ülke bir iç savaştadır. Üstelik kendisinin de bu savaşta çok önemli bir görevi vardır. Bu iç savaşın çıkmasına neden olan kişiyi bulup ortadan kaldırmak. Bu kişi bir yazardır ve bütün bu savaş o kurguladığı için yaşanmaktadır. Bu yazar ise tabii ki August Brill'dir! Kendi geçmişiyle yaşadığı iç savaşı biraz olsun hafifletebilmek için kafasından kurgular yapmaktadır. Karısı Sonia'yı, onu terkedişini, sonra tekrar biraraya gelişlerini, kızı Miriam'ı,torunu Katya ve onun sevgili Titus'u düşünür. İlk başlarda bir yan hikaye gibi başlayan iç savaş ve kahramanı Owen ile ana kahraman Brill çakışınca daha bir beğendim romanı. Bitince üzüldüm. Tavsiye ediyorum mutlaka...
Can Yayınları, 2.Basım Eylül 2008, 167 sayfa
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...