30 Mart 2009 Pazartesi

Bu insanlar eşek mi...ve nihayet bahar geldi...

Ne için umut etmiştim ve umut ettiğim şey de iyi bir şey miydi çok da emin olmamakla birlikte yine de umut etmiştim. Aman yolsuzluk olmasın, dürüstlük olsun, Ankara yaşanılır bir kent olsun gibi çok aşmış umutlar yerine, en azından güzelim Cinnah caddesini türbeye çeviren iki adımda bir sıralanmış yeşil ışıklı sokak lambaları (ki tüm havaalanı yolu boyunca ve aslında heryerde var), güzel parkların çok adi bir kerhane bahçesi gibi görünmesine neden olan cıngıl cıngıl ışıklar kalksın, su faturalarını abartarak bizden çaldığı paralarla gidip Keçiören'e teleferik yapılmasın gibi basit mi basit isteklerim vardı. Ama Ankara ne eşekmiş ne, ki yine aynı eşek kimbilir daha nereleri mahvetmek üzere belediyenin başında... Üzüldüm valla, bu kadar eşekle aynı havayı solumak istemiyorum ben ya...

Bu arada saatleri ileri aldık, işten aydınlıkta çıktık, bahar kendini gösterdi, haftasonu kardeşim geldi gitti, çok istediğim bir firmaya iş görüşmesine gideceğim birde, bunlar günümü yine de şenlendirdi...

25 Mart 2009 Çarşamba

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk

Baştan söyleyeyim, beğenmedim. Romanın yarısını bir çırpıda okudum, varlıklı Kemal'in yoksul Füsun'a olan aşkı, gencecik aşıklar misali birbirlerine kur yapmaları, o zamanların ve aslında bu zamanların da kadınlara yönelik yaptırımları, eski Istanbul görüntüleri, duygusal karmaşalar, bir çırpıda okumamı sağladı ilk yarıyı. Fakat daha sonra, kadın karakterlerin oldukça sığ kalması, bu aşkın ve tutkunun bir sonuca ulaşmaksızın uzayıp durması, aşk takıntısının bir tekrara dönüşmesi ve bu tekrarın romanın diğer yarısı boyunca sürmesi beni çok sıktı ve itiraf ediyorum sonlara doğru atlayarak okudum, öff artık yeter diyerekten. Şimdi ben ne sanıyorum ki kendimi nobel ödüllü yazarın son kitabını böyle alelade eleştiriyorum, yapacak birşey yok fikrimi söylüyorum. En ufacık minicik şeyleri bile "herşey kutularıma" koyduğumdan, müze bende güzel hisler uyandırdı, ve sanıyorum bu romanda sevdiğim tek şey de buydu.
İletişim Yayınları, Eylül 2008 1. Basım, 592 sayfa

15 Mart 2009 Pazar

Slumdog Millionaire

Çok mükemmel bir film olduğunu düşünmüyorum, ama bende güzel hisler bıraktığını söyleyebilirim. Anlatılan tüm acı dolu hikayeye rağmen filmin pozitif bir enerjisi var, belki de adamın sonunda köşe olacağını bilmemizden kaynaklanıyor bu. Son soru çok kolaydı, hani yarışmayı bilmesek tamam da, bu yarışmada son soru pek kazık olur aslında. Oyuncuları çok sevdim bir de, onlar da pek saftılar.

1 Mart 2009 Pazar

Hamam Sefası..

Hayatımda hiç hamama gitmemiştim, düne kadar. Bir de pek küçükken gitmiş olmalıyım ki büyük memeli çıplak kadınların bir havuza doluştuğu silik mi silik bir fotoğraf var belleğimde o kadar. Arkadaşlar arada bir giderler hamama beni de ararlar fakat ben "elit insan" "hamam ne yaa, bööööyyyk iiirenç, ben hamama felan gitmem" diyerekten hep reddettim hamama gitmeyi. Fakat annem pek sever, Bolu'da kaplıcalar içinde büyüdüğünden midir nedir sever işte. E ben de anneyi götürmek isterim hamama, bir rahatlasın şöyle kendine gelsin, çük yoruluyor ya ondan; arkadaşlara haber saldım bir "hamam organizasyonu" yapılsın diye. Sağolsunlar kırmadılar aynı hafta Cumartesi gününe organizasyon yapıldı. Tabii ben daha önce hiç hamama gitmediğimden bir gece önce Eylem arkadaşımı arayıp soruyorum yanımızda ne götürmemiz gerekiyor" diye. Hamama giderken yanımızda götürmemiz gerekenler şöyleymiş: "Havlu, sabun bezi, sabun, terlik, şampuan, tarak, temiz çamaşır". Çantamızı hazırladıktan sonra annemle birlikte Hacettepe hastanesinin arkasında yeralan "Tarihi Karacabey Hamamı" na doğru yola koyulduk. Erkek kısmının kapısından girmeye çalışarak ilk falsoyu verdik tabii, meğer öndeki kapı erkek kısmının kapısıymış, bayanların kapısı sol taraftaydı. Neyse girdik içeri, aşağıda çok da büyük sayılmayacak bir avlu ve yukarıda da avluya bakan kapılar var. Bizi yukarı çıkartıp bir oda verdiler, orada hazırlandık ve kapımızı kilitleyip hamama indik. Bu arada bikini giydiğimizi belirtmeliyim, haa tabii bir de peştemal verdiler, onu da üstümüze sardık, fakat tabii ben biraz gıcıklık yaptım "ııyy bu peştemalleri yıkıyorlar mı acebaaa" diye, bilmiyorum valla yıkamıyor olabilirler, neyse bir daha ki sefere kendi peştemalimi götüreceğim zaten. Hamam da böyle her yeri mermer olan, tepesi kubbe şeklinde olan, kubbelerinde minik camlar olan, ortasında göbek taşı olan bir yer. Göbektaşının etrafında minik odalar var, oralarda yıkanılıyor, duş perdesi de asılmış istersen kapatıp keyfine bakıyorsun. Hamam oldukça güzel bir yapıydı ve gerçekten de tarihiydi, o nedenle bir garip oluyor insan. Ve belleğimdeki silik fotoğraf ise beni yanıltmıyor, çünkü etrafta dolaşan koca memeli teyzeler gerçekten varlar. Fakat bizim gibi bikinili "modern taze" kadınlar da var, hatta burda bunu söylemek azıcık ayıp mı kaçar bilmiyorum ama gayet şuh dantelli iç çamaşırı takımlarını giyip gelmiş ablalar bile vardı ne yalan söyleyeyim. Şok oldum kısacası, amanın ne ortamlar ve amanın ne tip kadınlar var diye. Burada o sıcak havuzlardan yok, zaten olsa da hijyene hep dikkat etmek lazımdır. Neyse, sıcak suları dökündükçe ortama alıştım tabii. "Ooohhh amaaaannn ne güzelmiş yahuuu, oohhh" diyerekten suları döktürdüm durdum. 15 dakika sonra bir tane tellak teyze geldi, "tamam siz yumuşamışsınızdır artık" dedi, biz de keselenmeye gittik göbek taşına. Tabii ben orda hemen "ay ben ilk defa geliyorum" dedim tırsarak. Hamamsever annemin önderliğinde bir güzel keselettik kendimizi, sonra da sabunlatıp masaj yaptırdık. Masaj ve kese süperdi, pamuk gibi olduk. Havlularımıza sarınıp çıktık, giyindik avluya indik, annem "hamamdan sonra gazoz içerdik biz eskiden" dedi, beyaz gazozlarımızı aldık, içtik, çıktık Ankara soğuğuna. Sonuç olarak soğuğa çıkınca anladım ki, tüm yorgunluğumu göbek taşında, tüm sırt ağrılarımı tellağın parmak uçlarında bırakmışım, keyfim yerine gelmiş, cildim güzelleşmiş, nefesim açılmış.. (alerjik astımım olduğundan ben sandımdı ki buhardan bunalırım, hiç öyle olmadı, aksine açıldım, zaten öyle çok da bunaltıcı buhar yoktu içerde) Kendimizi böyle güzel hissedince her ay mutlaka gelmeyi planladık, pahalı birşey de değil, fiyatlar gayet makul.

22 Şubat 2009 Pazar

Çocuk Terbiyesinde Doğru Bilinen Yanlışlar - Adem Güneş

Çocuk psikoloji üzerine okuyacağım kitapları alırken çok daha dikkatli olmam gerektiğini öğrendim bu kitapla birlikte. Ve maalesef bu kitabı alarak hiç hoşlaşmadığım bir kesime de para kazandırmış oldum buna da üzüldüm. İçindekiler kısmına baktığımda hemen hemen anlamış olduğum fakat yine de hiç okumadan yargılamak istemediğim için de okumaya başladığım bu kitap, ilk sayfalarda pek çaktırmasa da şu paragrafı ile beni çok sinirlendirmiş ve kitabı yarım bırakmama, dinci olarak tabir edilen kesime de para kazandırdığım için kendi kendime de sinir olmama neden olmuştur. Aşağıdaki paragrafa buradan bir çüüüşşş demek ve doktor, pegagog, psikolog gibi insan sağlığı ve gelişimi üzerine çalışan meslek gruplarına mensup kişilerin de dini kullanmasına anlam veremediğimi ve bunu yapanın da fazlasıyla onursuz olduğunu düşündüğümü de belirtmek isterim. Bu insanlar boşu boşuna okumuş olmalılar..

"...Hamile bir anne, abdest aldığında, namaz kıldığında, Kur'an okuduğunda yahut yalan söylediğinde, gıybet ettiğinde, günaha meylettiğinde karnındaki çocuk ne haldedir?."

21 Şubat 2009 Cumartesi

Bir takım sapır saçma çıkarımlar..

Her kadın farketmeden veya kasten babasının en az 3 özelliğini taşıyan bir adamla evleniyor, sonra da zamanla kendisi de annesine benzemeye başlıyor, sonra bu benzeşmeden kaynaklanan benzer kaderler ortaya çıkıyor...mu acaba...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Karanlıktaki Adam - Paul Auster

Öncelikle bu romanı İngilizce aslından bu kadar güzel çevirdiği için Seçkin Selvi'ye teşekkür etmemiz gerekiyor, çünkü çok başarılı bir çeviri olmuş, güzel, akıcı diliyle ve önem verilerek hazırlanmış çevirmen notlarıyla romanı bütünlemiş adeta. Romanın kendisine gelince yine çok güzel, yine çok etkileyici ve yine kesinlikle Paul Auster; roman içinde roman onun içinde başka bir roman daha, bu romanlar içinde hangisi hayal hangisi gerçek, ve tabii ki anılar anılar...Bundan sonrası okumayanlar için sakıncalı olabilir....

August Brill ana karakterimiz, 72 yaşında, eski bir kitap eleştirmeni, babacan mı babacan tatlı bir adam. Bir trafik kazasından sonra tekerli iskemleye mahkum olmuş, kızı Miriam ve torunu Katya'yla birlikte oturmaktadır. Uyku tutmayan bir gecede karanlıkta, anımsamak istemediği düşünce ve olayları, karısının ölümünü, torununun erkek arkadaşının Irak'ta vahşice öldürülüşünü kafasından kovmak için, kendi kendine öyküler anlatmaya başlar. ABD'nin kendi kendisiyle savaşta olduğu bir öykü kurgular. Yarattığı ABD'de New York bağımsızlığını ilan ederek ABD'den ayrılmış, bunun üzerine de ülkede oldukça kanlı bir iç savaş başlamıştır. İronik olansa ABD Başkanı'nın yine Bush olması ve savaşı onun başlatmış olması.

".....2000 yılındaki seçimler...Anayasa Mahkemesi'nin kararından hemen sonra...protestolar... büyük kentlerde ayaklanmalar...Seçmenler Kurulu'nun lağvetme girişimi...yasa taslağının kongrede reddedilmesi....New York Büyükşehir Belediye Başkanı ile belde belediye belde başkanlarının liderliğinde yeni bir hareket... 2003'te eyalet yasasıyla kabul edilen Birleşik Devletler'den ayrılma kararı...Federal Birlikler Albany, Buffalo, Syracuse, Rocherter'a saldııyor.. new York bombalanıyor... seksenbin ölü... ama hereket yaygınlaşıyor...2004'te Maine New Hampshire, Vermont, Massachusetts, Connecticut, New Jersey ve Pennysylvania, New Yorkun yanında Amerika Bağımsız Devletleri'ne katılıyorlar... aynı yılın sonlarına doğru California, Oregon ve Washington'da Pacifica adını verdikleri kendi cumhuriyetlerini kurmak için Birleşik Devletler'den ayrılıyorlar...2005'te Ohio, Michigan, Illionis, Wisconsin ve Minnesota Bağımsız Devletler'e katılıyorlar.. Avrupa Birliği yeni ülkeyi tanıyor.. diplomatik ilişkiler kuruluyor...sonra Meksika...sonra orta ve Güney Amerika yeni ülkeyi tanıyıp diplomatik ilişki kuruyorlar......"

August'un kafasında kurduğu öykünün baş kahramanı, kendi halinde New York'lu bir sihirbaz olan Owen Brick, derin bir çukurun içinde uyanır. Önceki gece karısının yanında uyumuş olan Brick, buraya nasıl geldiğini anlayamaz. Daha sonra onu bu çukurdan kurtarmak için bir asker gelir ve öğrenir ki ülke bir iç savaştadır. Üstelik kendisinin de bu savaşta çok önemli bir görevi vardır. Bu iç savaşın çıkmasına neden olan kişiyi bulup ortadan kaldırmak. Bu kişi bir yazardır ve bütün bu savaş o kurguladığı için yaşanmaktadır. Bu yazar ise tabii ki August Brill'dir! Kendi geçmişiyle yaşadığı iç savaşı biraz olsun hafifletebilmek için kafasından kurgular yapmaktadır. Karısı Sonia'yı, onu terkedişini, sonra tekrar biraraya gelişlerini, kızı Miriam'ı,torunu Katya ve onun sevgili Titus'u düşünür. İlk başlarda bir yan hikaye gibi başlayan iç savaş ve kahramanı Owen ile ana kahraman Brill çakışınca daha bir beğendim romanı. Bitince üzüldüm. Tavsiye ediyorum mutlaka...
Can Yayınları, 2.Basım Eylül 2008, 167 sayfa

20 Ocak 2009 Salı

Piyano - Yiğit Okur

Bu romanı bitirdiğimde daha önce Yiğit Okur'u hiç okumamış olmamdan dolayı büyük üzüntü duydum. Romanın kahramanı Cevat'ın ağzından dökülen kelimelerle okuyoruz romanı. Cevat'ın babası taa Osmanlı zamanından zengin bir tüccar, tabii ki de bu parayı namuslu yollardan kazanmamış bir adam, ve Cevat bunu öğrenmesiyle birlikte herşeyi boşverip, para kazanmak için çalışmayıp ve babasından kalan işe de devam etmeyip paraları istediği gibi zevkine zevkine harcayan bir adam. Zevkine zevkine derken, ülkenin son derece yoksul bir döneminde utanmaz bir şekilde harcaması bir yana, sanata ve müziğe de harcıyor paraları. Rahat mı rahat karizma mı karizma, ve tüm bunlara ek akıllı mı akıllı değişik bir adam olan Cevat, bir piyanoyla kazanırken herşeyi kaybediyor da, aşık oluyor, geçmişine lanet ediyor. Tüm bu özellikleriyle kendini sevdiren Cevat Bey romanı da bir çırpıda okunur kılıyor. Romanın yan kahramanları Elvira ve gizemli hikayesiyle Sakine Hanım ve kızıyla da sevgiyle yakınlaşmamızı başarıyor yazar. Konu olan bu uzun dönemde ülkenin ve toplumun içinde bulunduğu durumları da aktarıyor. Yatarak, oturarak, müzik dinleyerek, tv seyrederek veya amuda kalkarak yapılan bir okuma sırasında bile hayalde canladırması çok da zor olmayan, okuyucuya havuz probleminden hallice bir sahne okutmadan çok basit başlıyor roman, geçmişten çok detaylı bahsederken geleceğe göndermeler yaparak meraklanmamızı sağlıyor, ne olacak bu Cevat Bey demeden geçilmiyor herbir sayfa. Bazı gizemli noktalara dair açıklamalar okuyucuya bırakılsa da çok uzun bir dönemde tanıklık ediyoruz Cevat'ın yaşamına. Çok da detay vermeyeyim artık, tavsiye ederim, yazarın diğer romanları da okunacak..

Can Yayınları, 4. Basım 2007 (1.2003), 431 sayfa

10 Ocak 2009 Cumartesi

Yeni Yıl, 2009..

Aralık tan bu yana, eski yıl yeni yıl geyiği yapacağım, umutlarımı hayallerimi yazacağım, eski yıldan aldığım dersleri döktüreceğim derken, yıl bitmeden vuku bulan ateşin düştüğü yeri yaktığı bazı üzücü olayların ardından gelen etkilenmelerin üzerime inen burkuntusu, yılbaşı gecesinin olması gereken moduna bir türlü girememiş olmam, sıradan bir gün muamelesi çekmiş olmam ve yeni yıl sabahına nöbet nedeniyle bu sene de kocasız uyanmam bu yazının bu kadar gecikmesinin kişisel nedenleridir. Yeni yıl başlayalı henüz 10 gün olmuş olmasına rağmen sanki aylar geçmiş hissi veren bir sürü nefretlik durumun hem Türkiye'de hem de dünyada ortalığı bulandırması (Yılbaşı gecesi Ankara'da 7 çocuğun doğalgazdan zehirlenmesi sonra o iğrenç kılıklı müdür bozuntusunun abuk subuk konuşması, İsrail'in Filistin'e saldırması, Ergenekon zırtının iyicene zıvanadan çıkması, krizin neler getireceğinin halen bilinmemesi) benim de içimi bulandırmıştır, bu da bu yazının bu kadar gecikmesinin sosyal nedenleridir. Bu yıl hep böyle gitmez umarım... 2009 dan beklediklerim ise bu günde yaşananlardan sonra biraz değişti, barış bekliyorum, ekonomik kriz işsizlik artmadan bitsin istiyorum, işimi kaybetmek istemiyorum kaybedersem de hemen yeni bir iş bulayım istiyorum, kanser olmamak için yediklerime dikkat etmek ve spor yapmak istiyorum, hayatın aslında çok kısa olduğunu farkedip takıldığım o ufacık minicik salak şeyleri popoma sallamamak istiyorum, hepimiz için önce sağlık istiyorum, kızımı iyi yetiştirmek istiyorum...önümü görmek zorlaştığından pek de fazla birşey isteyemiyorum, yine de en kötü günümüz böyle olsun sdiyorum, ne diyim....

26 Aralık 2008 Cuma

Ankara Blues Bar..

Ankara'dan bu kadar çok gitmek isterken ama nereye gitmek istediğimi de çok bilmezken (koç burcu mevzuu sonra tartışılsın) geçenlerde bir gece canımız sıkılınca evden çıkıp Sakarya'ya Blues'a gidince, Ankara'yı, insanın doğduğu yerli mi yoksa doyduğu yerli mi olduğunu, burada doyup doymadığımı, Ankara'lı sayılıp sayılmayacağımı veya bunu isteyip istemediğimi düşünürken birden bire farkettim ki ben hayatımın neredeyse yarısını burada geçirmişim. Yaaaaa öyle olmuş vallahi, ben buraya 1993 yılında geldim. Şimdi 2009 desek 16 yıl olmuş, eee 32 yaşındayım, kıt matematik zekamla da hesaplayabildim ki, hayatımın neredeyse yarısı burada geçmiş ve birçok eski şeyi biliyorum. Ne bileyim, Blues'u, LightBar'ı, Graffiti'yi, Atakule'nin tek alışveriş merkezi olduğu zamanları, hatta bitmek bilmeyen metro inşaatını ve heryerin kazılmış halini, ve belki şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü şey daha, şuanda varolmayan, veya çok değişmiş olan yerlerin eski zamanlarını biliyormuşum. Vay be.

Blues 1989 da açılmış, Sakarya'da yıllardır aynı yerde hizmet veren, ve mekan tadilat yapılarak şuan farklı hallere bürünmüş olsa da ne çaldığı müzik türünü ne de ismini hiç değiştirmemiş bir rock bardır, bizim jenerasyon çok iyi bilir ki, Blues Ankara'nın itfaiye meydanından alınmış yıpranmış deri montlu, uzun saçlı, küpeli, her daim düşünceli oğlanlarının ve saçları dağınık, uzun etekli, koyu renk ojeli, çok takılı, pek düşünceli kızlarının yani bütün rocker fucker tayfanın takıldığı en ünlü barlarından biriydi, o zamanlar sanıyorum 1989 ile 1998 arası felandı, ben o zamanlarda Blues'u çaldığı müzikler ve takılan yakışıklı oğlanları ile pek severdim de, piknik masası tarzı siyah oturakları ve masaları, çok karanlık ortamı, küçücük ve her daim pis olan tuvaleti nedeniyle pek sevmezdim. Sonradan Blues mekanını komple yeniledi, iç dizaynı çok güzel oldu, in gibi karanlık ortam hafif ışıklarla aydınlatıldı, bütün duvarlar ahşap kaplama oldu, masalar sandalyeler duvarlarla uyumlu ahşaba döndü, bu şehrin popo dondurucu soğuğunda Sakarya'ya keyifle bakacak bir bar oldu (zaten öyleydi de..biraz daha öyle oldu) fakat kabusum olan tuvalet değişmedi, temizlikçi değişmiş olacak ki biraz daha temizdi fakat küçüklüğünden hiçbir şey kaybetmemişti. Dedim ya geçenlerde gittik diye, sanıyorum el değiştirmiş, zira yıllar yılı görmeye aşina olduğumuz adamlar yoktular. Bu el değiştirmeyle, Blues'a logo yapılmış, bu logoya uygun güzel ve şatafatsız aydınlatmalar asılmış, yeni fotoğraflar asılmış ve yan taraftaki dükkan alınarak mekan genişletilmiş. Genişletilen tarafla birlikte tuvalet büyümüş (yaşasııın), ve bir köşeye 2 adet dart asılmış. Çok yakışmış çok güzel olmuş. Artık bizden başka hiçbir arkadaşımızın takılmadığı Sakarya'da (evlenenler evlenmenin evde oturmak olduğunu sandılar, çalışmaya başlayanlar çok yorulduklarını ifade ettiler, bence hepsi boştu ama...), Blues çok daha güzel olmuş, tam olarak nasıl ifade edebilirim bilmiyorum ama çok daha dost bir ortam olmuş, çok daha huzur dolu olmuş, çok daha 30 lu yaşlar olmuş. Etrafa hayretle baktığımızı gören sahiplerinden biri olduğu düşündüğümüz adam nooldu gibisinden bakınca, "değiştirmişsiniz güzel olmuş" dedik, adam "baya oldu" dedi ukelaca, hani "amma da az dışarı çıkıyormuşsunuz siz de" diyen bir ifade ile, biz de soktuk tabii lafı "biz buranın 15 sene önceki halini biliriz" diye... Herşeye rağmen ben Sakarya'yı seviyorum yahuu.....

22 Aralık 2008 Pazartesi

Bu Kitabı Çalın - Murat Gülsoy

Çok farklı olduğunu söyleyemeyeceğim, tabii bunu söyleyemiyor olmak bu kitaptan keyif almadığımı da göstermiyor, bilakis, oldukça keyifli bir okuma oldu. Çok çok sade bir dil ile yazılmış olması okumayı rahatlatırken, olayların ordan burdan (aslında demek istediğim hayatın ta kendisi olabilecek yerlerden) çıkmış olması öykü karakterlerine yakınlaşmamı sağladı, bir de tabii merak uyandıran gizemli durumlar sürekli uyanık kalmamı sağladı. Kısacası evde, serviste hatta ofiste bile elimden bırakamadım. Yine itiraf ediyorum ki bu kitabı da ismine bakıp aldım, ama iyi ki de öyle yapmışım zira iyi bir yazarla daha tanışmış oldum, diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Bu postu okuyanlar da bu kitabı okusunlar tavsiye ederim. En sevdiğim öykü ise "54 Numara'nın Esrarı" oldu.


İçindekiler
Bu Kitabı Çalın
Kayıp Eşyalar Bürosu
Hindistan Yolculuğu
Hızlı Düşünme Sanatı
54 Numara'nın Esrarı
Kötü Yola Düşen Ev
Yazarın Belleği
Hasta Bir Konak
Birkaç Dolar İçin
Kukla
Sakla Beni
Yasadışı Öyküler
Can Yayınları, 4. Basım Nisan 2007 (1.2000), 189 sayfa

12 Aralık 2008 Cuma

Kırmızı Bisiklet - Can Dündar

Daha önce hiç okumamıştım Can Dündar’ı, Atatürk belgeseli üzerine –henüz onu da seyretmedim ya- bu kadar söz söylenirken aklıma düştü ve ne yalan söyleyeyim ismi ilk etapta dikkatimi çeken kitabını edindim. Şimdiye kadar kendisini neden okumamışım bilemiyorum belki de elden ele dolaşmaktan spam mail haline gelmiş olan, birtakım dersler çıkarttıran fazla duygusal alıntı metinlerden kaynaklanmış olabilir. “Kırmızı Bisiklet” Can Dündar’ın oğlu olduktan sonra, babasının oğlu olmak ve oğlunun babası olmak üzerine edindiği duygu ve düşüncelerini paylaştığı, kapitalist düzenin çocukları hedef alarak onları nasıl küçük birer tüketiciye dönüştürdüğü ve büyüklerin para kazanma hırsı için belki de farkında bile olmadan buna nasıl katkıda bulunduğu üzerine sesli düşünüyor, buna kişisel olarak nasıl karşı koyabileceğimiz üzerine fikir yürütüyor. Büyüklerin hayatlarından etkilenen küçükler ve gençlerle ilgili örnekler üzerinde tartışıyor. Buradan yola çıkarak bazı ünlü isimlerin çocuklarından örnekler vererek onların sorunlu ilişkilerini ve nedenlerini sorguluyor. Savaşlarda, töre cinayetlerinde kurban edilen çocukların üzerine yazıyor. Bütün bunlardan bir baba gözüyle bahsediyor. Ve en çok çocukları daha ilkokul sıralarından başlayarak sınav stresi ile yoğunlaşan bir rekabete iterek ne denli sorunlu ve mahrum bir nesil yetiştiği üzerine yazıyor. Geçmişe duyulan hüzünlü bir özlemin yanında, yeniliklere açık bir baba portresi çiziyor. Fakat, eninde sonunda bu yenilikler onu şaşırtıyor ve hayal kırıklığına uğratıyor. Kullanılan dilin bazen aşırı duygusal olması, verilen örneklerin arada bir oldukça burjuva kaçması bana yer yer itici gelse de genel olarak sevdim, ve kendime bir takım dersler çıkardım diyebilirim. Deniz'le birlikte yapacaklarım arasında beraber bir masal yazma veya anlatarak sesimizi kaydetme gibi çok da şekillendirmediğim bir fikir vardı kafamda, kendisi oğluyla benzer birşey yapmış, bir cümle oğlu bir cümle de kendisi yazmış ve bir masal yaratmışlar, bu da yapılabilir, burada not olsun.

İmge Kitabevi Yayınları, 18. Baskı Eylül 2008 (1.Şubat 2005), 169 sayfa

9 Aralık 2008 Salı

Adapazarı veyahut Sakarya...

Zavallı bir doktor karısı olaraktan (koca bayramın 2. ve 4.günü nöbetçi) ve ayrıca doğru dürüst bir şirkette iş bulamamış bir kişi olaraktan da (tatil 9 gün felan olmadı, iş yok ama işe gitmek gerekiyor) bu bayram tatilini de çok fazla uzaklaşamadan yaşadık diyebilirim. 2009 yılında bütün bayramların haftasonuna gelmesiyle de daha bir süre kafadan tatil de yapamayacağım demektir (burada araştırılması gereken konu, işsizken bunu stres yapan kadın işi olunca neden şikayet eder, bu kadın doyumsuz mudur, yoksa salak mıdır nedir..) tabii bu kriz nedeniyle işten kovulmazsam, neyse. Konu çok fena saptı yine.. Beraber geçireceğimiz bu 3 güncük de kocanın Adapazarı'na kocanın ailesini ziyarete gittik. Her türlü basılı materyalde Sakarya olarak geçen bu şehre orada yaşayan herkes Adapazarı diyor, hatta kısaltıp Ada diyorlar, ilçenin sonradan il olmasıyla ilgili sanıyorum bu iki adlılık.Adapazarı'na ilk gittiğimde çok şaşırmıştım, küçük, mütevazı bir taşra ili beklerken, envai çeşit markanın bulunduğu, bayramlarda dükkanların sabaha kadar açık olduğu kocaman çarşısı, çok güzel yemekler yediğim birçok restoranı ile oldukça büyük bir şehirdi. Şimdi ise daha da büyüdü, 99 depreminden sonra şehrin çabuk toparlandığını ve güzelleştirildiğini söylüyor orada yaşayanlar. Yaklaşık 5 yıllık geçmişini bildiğim bu şehrin nasıl geliştiğini ben de fark edebiliyorum aslında. Istanbul'a 1 saatlik mesafede olması, birçok otomotiv, ilaç ve gıda fabrikasının bu şehirde olması, hızla gelişmesi nedeniyle oldukça yaşanabilir gözüküyor bir de insanları da aynı doğrultuda gelişmiş olsa. Adapazarı'nda yaşayan insanların %90 ı kapalı, sadece görünüşte değil fikir olarak da öyleler, batıda yeralan ve hızla gelişen bir şehrin içinde bir takım geleneklerin halen sürüyor olması, maalesef bir taşra olmaktan öteye gitmemiş olması da üzüyor insanı. Adapazarı'na ilk girdiğiniz anda bile burada yaşayan insanların farklılığını (!) dikkatinizi çekiyor, trafikte herkes kafasına göre gidiyor, ana caddede motorsiklet kullanan gençler tek ayak üstünde akrobasi hareketleri yaparak geziyor, tam bir trafik kuralsızlığı hakim. "Ada" isimli güzel bir alışveriş merkezi açılmış bu sene, bayram ve yeniyıl nedeniyle çok güzel süslemişler, ama içerisi alabildiğine duman, tabii ki sigara dumanı, ülkemin her yerinde kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklamışlar ama sanırım Adapazarı halkını bu yasaktan muaf tutmuşlar ki herkes gayet rahat sigara içiyor. Kimseye laf da söylenmez ki herkes kavgaya hazır. Havası ise çok nemli, her gittiğimde alerjim azıyor nefes darlığı ve gözlerimde oluşan sürekli kaşıntı hali beni mahvediyor, ilaç kullanmak zorunda kalıyorum. Ankara'nın belki de bana en iyi gelen yeri havası, kuru kuru kara iklimi. 3 gün kaldık Adapazarı'nda, kurbanımızı kestik, bayramlaştık, torun mıncıklattık ve geldik Ankara'ya, sonraki 3 günün tüm saatlerinde kızımlayım.

2 Aralık 2008 Salı

LCD TV

Evde taa evlenirken aldığımız 84 ekran tüplü tv miz vardı, böyle deniz anası gibi birşeydi, pek az seyrettiğimiz tv ye, evimiz de küçük olduğundan, Deniz yakından yakından bakmaya çalışıp, kapalıyken de olsa gidip şap şap ekranına vurduğundan ve birgün bu şapların etkisiyle o tv nin bulunduğu yerden töngürdek düşeceğinden de tırsarak, bütün bunların üzerine 100 hertz den az olan tv lerin çocuklarda epilepsiyi tetiklediği yönünde e-maili de alınca, yavaş yavaş bakmakta olduğumuz lcd tv yi bütün krize ve boğazımıza kadar olan borcumuza rağmen, borç yiğidin kamçısıdır diyerekten aldık. Zaten evlendik evleneli belimiz doğrulmadı ya neyse, o başka bir yazının konusu olsun, susmayabilirim. Samsung 7 serisi lcd aldık, özellikleri fiyatına göre iyiydi, en sevdiğim özellik ise, flash diski direkt olarak tv ye takıp avi formatında film seyredilebiliyor, fiyatlar düşmüş, alım gücümüz de düştü aynı oranda ama napalım artık doğalgazdan kesip lcd yi ödeyeceğiz. Tabii teknolojinin sonu yok, şimdi bu tv full hd olduğundan kelli, full hd şeyler seyredebilmek için ayrıcana bir alet almak gerekiyormuş, off yaa...neyse lcd aldık diye de Deniz'e hala tv seyrettirmiyoruz, oyun oynuyoruz, kitap okuyoruz, zaman geçiyor, nasıl olsa bir zaman sonra kendisi seyretmek isteyecek, o zamana kadar korumadayız...

28 Kasım 2008 Cuma

Kadından Kentler - Murathan Mungan

Yazarlar yaza yaza, biz okuya okuya bitiremiyoruz kadınlar üzerine yazılan öyküleri ve romanları. Aralarında birbirini andıranlar olsa da, her biri ayrı bir tat bırakıyor damağımda, her birinin yeri ayrı kalıyor. En sevdiğim kadın öykülerinden çoğu İnci Aral’ın kaleminden çıkmıştır, yani yine bir kadının elinden, ya kendi yaşadıklarını yazıya dökmüştür veyahut tanıdıkları ya da aksine tanımadıklarını, ama sonuçta bir kadın olarak yazmıştır, bilerek ve hissederek. Bir erkeğin kadın üzerine yazması, hem de kadınlığın erkekleri rahatsız eden bazı uydurma sığ özellikler üzerine değil de, tüm kadınsı kırılganlıklar, düşler, öfkeler, hüsranlar, mutluluklar, kısacası kadının iç dünyası üzerine yazması, bu dünyayı yorumlaması ve en önemlisi tüm yorumlarının içten ve doğru olması o erkeği bizden biri mi yapıyor bilemiyorum. Üniversitedeyken Yusuf hocamız aynen de böyle bir beyefendiydi, nasıl Murathan Mungan’ın imza günlerindeki kalabalığın çoğunu kadınlar oluşturuyorsa, Yusuf hocanın derslerini de çoğunlukla biz kadınlar alırdık bu nedenle. Kadınlar kendisini çok sevdiği için, erkekler onu sevmezlerdi, bu nedenle ağır dedikodular dolanırdı kadınları neden iyi anladığına dair, sanki ancak o koşulda bir erkek kadını anlayabilirmiş gibi. Murathan Mungan Kadından Kentler’de yine çok güzel ama çok hüzünlü kadın öyküleri anlatmış, aynı bizden biri gibi. 16 ayrı kentte (İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Samsun, Amasya, Ankara, Sinop, Afyon, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul) 16 ayrı kadına ait öyküler bunlar. Oldukça akıcı bir dille yazılmış, kolay okunuyor, bu nedenle bir çırpıda bitiveriyor ve bu yüzden altında yatan anlamlar pek fazla anlaşılamıyor; biraz sabun köpüğü etkisi yarattı bende, kendime öyküler üzerine düşünme vakti bırakmadığımdan ve her bir öyküyü birbiri ardına içtiğimden olsa gerek, kendi okumamdan pek memnun kalmadım. Daha sonra tekrar okuyacağım, biraz daha sindirerek, arada bir birer birer.

Öyküler:
Kordonboyunda Ömer Çavuş Kahvesi
Adana Sıcağında Erguvanlar
Trabzon Burması
Yakası Beyaz Kürklü Taba Rengi Kaban
Samsun sigarası,Tütün balyaları,Tamaron
Amasyadaki teyze
Burası Ankara il radyosu,şimdi
Sinop’a gelin Giden
“Kanat Turizm’in Değerli Yolcuları…"
Hayat Hanım;İlk Tayin
Annemin çektiği fotoğraflar
Diyarbakır Surlarında
Lüks Terzi'nin Kızları
Gümüşhane,Çok Uzak
Tantunicinin Karısı
Esenler Otogarı

En sevdiğim öykü ise “Annemin çektiği fotoğraflar” oldu.
Öykü “Bir insan kendinde keşfetmediği birşeyi nasıl bilebilir?” diye başlar. Suna kocası ile birlikte,Erzurum’a, babasının ölümünden sonra kendine kapanan annesinin evine gider. Orada iki bavul dolusu fotoğraf bulur. Bu fotoğraflar onu annesi hakkında hiç bilmediği şeyler öğreneceği bir geçmişe doğru götürür. Bir yandan İstanbul’a dönen kocasının gönderdiği fotoğraf konulu kitapları incelerken diğer yandan bu kitaptan edindiği bilgilerle annesinin fotoğraflarını inceler ve onun fark edilmemiş bir fotoğraf sanatçısı olduğunu anlar ve onun kayıp bir sanatçı olmasına hayıflanır, acır ve kırılır.

- Bir kokuyla,bir tatla yeniden o yaşla dönebiliyorsa insan,sonsuzluk budur!Demek ki hiçbir şey kaybolmuyor,hatta ölünmüyor bile;havanın boşluğunda geri gelmeyi bekliyor zaman;hatta belki insan!Proust gibi bazı yazarları asıl şimdi okursa,daha çok kavrayıp anlayabileceğini düşünüyor Suna. Gençken okunan kitaplarda insan zamanı fark etmiyor.Kitaplar senden zamanını bekliyor.

Metis Yayınları, 2. Basım Mayıs 2008 (1. Nisan 2008), 290 sayfa

15 Kasım 2008 Cumartesi

Kriz, kriz, kriz...

Birkaç aydır süregelen söylentiler nihayetinde söylenti olmaktan çıkıp dünyayı sarsan ekonomik buhrana dönüştü. Sürekli olarak piyasanın kötü durumuna, büyük şirketlerin borsada değer kaybetmesine ve hatta çökmesine ilişkin haberleri takip eder olduk. Devlet büyüklerimiz hamdolsun kriz bize uğramaz derken, ekonomistlerin ve patronların hiç de öyle düşünmediğini okuduk şurdan burdan. Dünya böyle çalkalanır, herkesin çalışmak istediği şirketlerin işten personel çıkarma haberleri bir bir yayılırken döviz biranda yükseldi, fakir daha fakir olmaktan öteye gidemezken eminim bir kesim cebini iyicene doldurmaya başladı. Bir düştü bir çıktı derken, söylentileri dinler, haberleri takip ederken panik havası geldi yakın çevremde esmeye başladı. Yakın çevrem derken özel teşebbüs iş yerlerinden bahsediyorum, kah benim kah arkadaşlarımın. Bu kriz ve yarattığı panik havası zaten normalde de uyguluyor olmamız gereken bir takım tasarruf tedbirlerinin bilgiç bir şekilde yayınlanmasına vesile oldu. Neymiş efendim, atık kağıtları değerlendirelim, suyu elektriği idareli kullanalım falan fişman, acı olan krizin patronların bazıları için gerçekten de bir bahane olması mı yoksa doğal kaynaklarımızı gereksiz yere tüketmemek adına zaten uyguluyor olmamız gereken tedbirlerin kriz ortamlarında tekrar tekrar pişirilerek önümüze konması mı, her ikisi de sanıyorum. Biz çalışanlara düşen de zaten kriz nedeniyle düşen alım gücümüz bizi yeterince zorlamıyormuş gibi bir de bu sürekli gözümüze sokulan tasarruf tedbirlerinin yarattığı can sıkıcı rahatsızlık ile baş etmek oluyor. Firmalar birbiri ardına işçi çıkartmaya başlarken, yavaş yavaş bizde de dedikodular ayyuka çıkıyor. Ve yönetim, şirketin böylesine dedikodu kazanına dönüşmesi konusunda ağzını açıp tek söz söylemiyor. Her şey açık bir şekilde konuşulsa tartışılsa dedikodu da olmayacak ya, yapamıyorlar, daha doğrusu yapmak istemiyorlar. Çünkü bu huzursuzluk ortamı yönetimlerin işine geliyor. Çalışanlarını kriz olsun olmasın huzursuz etmek tüm Türk şirketlerinin benimsediği yönetim şekli çünkü. Sıkıldım da sıkıldım, her yeni işe başladığımda bir krizin patlak vermesinden sıkıldım, bir yerde uzun süreli eleman olmanın getirdiği ayrıcalıkların önemini geç anladığım için sıkıldım, zamanında annemi dinleyip paşa paşa İngilizce öğretmeni olup devlet memuru olmadığım ve saçma sapan kariyer hayalleri kurmuş olduğum için sıkıldım, doğru düzgün yönetim şekli olan bir şirket var ise orada hiç çalışmadığım için sıkıldım. Pööfff…

11 Kasım 2008 Salı

Bir Doğumgünü Organizasyonu..

Deniz’in 1. yaşgününü 25.Ekim Cumartesi günü kutladık, misafirler ne düşündüler bilmem, ama ben oldukça keyifli geçtiğini, en azından Deniz’in tahminimden daha fazla keyif aldığını düşünüyorum. Kucaktan kucağa gitti, yerlerde bir o yana bir bu yana yuvarlandı, hediyelerin her biri için ayrı çığlık attı, sonunda yorgunluktan bitap düşmüş olsa da onun için çok eğlenceli geçti. Hatırlayacağını sanmam, ama şimdiki çocuklar şanslı, bir sürü fotoğraf ve kamera görüntüsü var, ileride bunları seyretmek onun için çok keyifli olacaktır eminim. Bize gelince, biz bu doğum günü için çok çalıştık, çok çalıştık derken, ben haftalar öncesinden panik yapmaya başlamıştım bile, paniğimin nedeni ise kutlama yaparken birlikte olmak istediğimiz birçok kişi olması ve bununla ters orantılı olarak evimizin küçük olmasıydı. Öncelikle, asıl doğum tarihimiz olan 24.10 Cuma gününe geldiğinden, biz kutlamayı Cumartesi yapmaya karar verdik ki herkes katılabilsin, ee malum çoğumuz çalışıyoruz. Aslında gününde kutlanmayan doğum günlerinin tadının olmayacağını düşünsem de, herkesin bir arada olması isteğim ağır bastı diyelim. Tarihi belirledikten sonra, davetli listesini oluşturdum ve bu kadar kişiyi dolduracağımız bir alana sahip mekanlar aramaya başladım. Öncelikle, çocuklara özel doğumgünü partileri organize eden firmaları araştırdım. Maalesef Ankara’da çok fazla alternatif yok (Aslında bir tane de biz açsak fena olmaz mı ne, etrafımızda bu kadar yaratıcı işgücü varken çocuklar için daha eğlenceli ebeveynler için de daha hesaplı öneriler sunabiliriz sanıyorum, düşünmek lazım..) Nihayetinde, netten iki parti evi buldum. Bu tip yerlere “parti evi” veya “çocuk kulübü” deniyor. Bunlardan bir tanesi “Eve Sığamadık Parti Evi”, 2 bayanın işlettiği bir çocuk kulübü. Telefonda olduğu kadar yüz yüze görüşmede de oldukça tatlıydılar. Mekana gelince, kesinlikle çocuklara göre döşenmiş ve süslenmiş bir yer. Her yer rengarenk oyuncaklar ve süslemelerle dolu; giriş katı 6 yaş altı çocuklar için tasarlanmış, minik ayaklı uzun bir masanın etrafına sıralanmış minik renkli sandalyeler, tavana asılmış balonlar, envai çeşit 23.Nisan süslemesi olarak adlandırabileceğim parlak süsler, top havuzu, etrafı yine rengarenk sevimli çitlerle çevrilmiş bir oyun alanı da mevcut. Çocukların vakit geçireceği bu alana hafif yukarıdan bakan ufak bir kısımda ise kırmızı deri koltuklar ve cam bir masa ile ebeveynlerin ağırlanacağı yer var. Çocuklar için McDonalds menüsü veriyorlarmış (fast food hayatımızın her yerini işgal etmiş durumda, parti evleri bile bunu kullanıyor, off off..) ebeveynler için ise kuru pasta ve çay veriliyormuş. Bu kısımla ilgili yorumlarım ileriki satırlarda yer alacak. Parti evinin alt katında ise 4-5 yaş üstü çocuklar için dekore edilmiş bir tür diskoya benzeyen bir mekan var. Rengarenk ışıklar altında yüksek sesle müzik çalıp (doğumgünü çocuğu istediği cd yi getiriyormuş), çocuğun ilgi alanına uygun “concept”te posterler asıyorlarmış. Şimdiii, iş bu “concept” kelimesine gelince ben tırsıyorum, neden tırsıyorum, bu bir tür “concept” içerdiği söylenen şeyler çoğunlukla pahalı oluyor, hatta bazen sadece “concept”i olduğu için saçma sapan fiyatlar biçiyorlar ya, ondan. “Concept” kelimesi de dillerimize dolanınca sıra fiyat konuşmaya geliyor tabii. Ben hemen atlıyorum “Deniz’in yaşıtı yok Güneş var arkadaşı ama o da bebek, zaten Deniz de bebek buradaki birçok oyuncak ile oynamayacak (oynamak istese de hepsini ağzına sokmak isteyecek, ee bu oyuncaklar umumi nasıl ağzına sokturuyum ben şimdi falan fişman, bunu söylemedim tabii), ama misafirlerimiz için de kuru pasta, çay kahve pek kuru kalıyor” diye üstüme düşenleri söyleyip kurtuluyorum. Kadın da bana cevap veriyor “Şimdi bu standart paket 600 YTL, animatörümüz de var tabii, misafirleriniz için ekstra yiyecek isterseniz ekstra fiyat ödemeniz lazım, ahanda bu da yemek listesi buyurun seçin, fiyatı belirleyelim.” Eee bu durumda, bana “ohaaaa, düğün mü yapıyoz beeaaaaa, ben bu fiyata misafirlerime ziyafet çekerim yuuuhhh” demek düşüyordu, ama tabii ki de ben yine olgun annelere yaraşır bir biçimde işi çingenliğe vurmadan “biz bir düşünelim, birkaç yere daha bakiciz” dedim ve ordan sıvıştık. Anafikir: Kocam zengin olup da ben konken partilerine gittiğim zaman ve bu zaman Deniz 3 yaşına geldiğinde gelmiş olursa (hayal kurmak insanı gençleştiriyormuş hehe) böyle bir mekanda parti yapmak neden olmasın..

3 yer buldum demiştim ya, ikincisi de “Olala Çocuk Kulübü”; artık sahibi miydi, yoksa çalışan mı anlayamadığım, pazarlama kabiliyeti sıfırın altında olan bayanın elimize tutuşturduğu menüden anladığımız kadarıyla yapılan ikramlarda çay-kuru pastanın yanında brownie kek de olması ve fiyatın 570 YTL olması idi, bir de mekan tasarımı olarak diğerinden açık farkla başarısız olmasıydı. Üçüncü mekan ise e-bebek mağazasındaydı ki oldukça kötü olduğundan detay da veremeyeceğim.

Sonuç olarak, biz bu paraya partinin alasını yaparız dedik ve kollarımızı sıvadık. Ev konusunu kayınço vasıtasıyla çözdük. İhtiyaç listemizi yaptık. Balonlarımızı ve parti “concept”li tabak çanağı Toyiki’den (en uygun fiyat ordaydı), parlak 23.Nisan süslerini Crown’dan (Hacıyolu’nda), grafon kağıtlarını mahallenin kırtasiyesinden, pastamızı Liva’dan, rus salatası, havuçlu zırt, elmalı pastayı annem ve Ayşe’nin elinden, börekleri Sini börekten, zeytinyağlı sarmayı Evden’den, her türlü lojistik desteği sevgili kardeşimden ve miniklik arkideşim Ceren’den, Unicef kartlarını Dost’dan aldık. Belirlediğimiz ve parti evlerinin bize sunduğu ücretten daha düşük bir bütçeyle tamamladık partimizi, hem de daha sıcak daha eğlenceli oldu sanki. Nice mutlu yıllara minik Deniz kızı…

9 Kasım 2008 Pazar

Gölgede Kırk Derece - İnci Aral

9 öyküden oluşan bu kitap ile 2001 Yunus Nadi Ödülünü kazanmış İnci Aral. Yine her zamanki gibi kendine hayran bırakan çok güzel bir dil ile İnci Aral'ın deyimiyle kendi içlerinde kaybolmuş 9 kadın üzerine yazılmış bir öykü kitabı. Öyküler daha önce okuduğum öykülerden daha can acıtıcı ve hatta asap bozucu, kendi içlerinde kaybolmaktan da öte dibe vurmuş olduklarını söyleyebileceğim İnci Aral kadınlarından ayrı bir etkilendim bu sefer. "Uzun Ölüm" öyküsünü sevdim, kocasını çoluğunu çocuğunu hayatını hatta acılarını bile arkasında bırakıp Ayvalık'a giden ve bu gidişini kendi kendine açıklamaya çalışan ve içten içe yeni bir hayat kurmayı, aşık olmayı arzulayan Aynur'u sevdim. Duygusal arayışların içindeki kadınların acımasızca hayal kırıklıklarına uğramalarının yanısıra hayatından bezdirilmiş, dibe vurmuş kadınların son bir çırpınışla ayağa kalkmaya çalışmaları ve bunu yaparken de son derece acımasız olmaları da işlenmiş bu sefer. Bütün İnci Aral roman ve öyküleri gibi bunu da çok çok sevdim, ama iç karartıcı, göz yaşartıcı ve üzücü öyküler olduğunu söylemem lazım.
Epsilon Yayınları, 2001, 158 sayfa

30 Ekim 2008 Perşembe

Nihayetinde gezebildiklerim..

Şu maceralı İzmir seyahatimden bu yana 1 ay geçti, bugün yazacağım yarın yazacağım derken günler birbirini kovaladı. Başlığını attığım yazıya ancak geri dönebildim. Taze taze yazmak arzu ediyordu gönlüm, hemen yazmayınca sanki biraz külleniyor hafızam. Neyse, alalım notlarımızı o zaman daha fazla küllenmeden: Ikea Ikea diye milletin anlattığı yere açıldığından beri hiç gitmemiştim, bu sefer adını o kadar çok duydum ki daha ilk gün gittik gezdik. Daha hemen girişte insanın gözüne gözüne soktukları "efendim biz ne yapıyoruz da bu kadar ucuzuz?aaa neden acaba? Vırt vırt zırt zırt" diye gözümüze soktukları, biz çok akıllıyız herkes salak demeye getiren pankartlarına gıcık olduk. Neymiş efendim, etrafta yardımcı olacak kimseye ihtiyaç yokmuş da işgücünden tasarruf edip bize daha ucuza mal ediyorlarmış, çüüüşşşş, o yüzden dandik kutuları 20 ytl den aşağıya satmıyorsunuz, sitelerden alasını alacağım dandik koltuklar o yüzden 2 milyar, yok artık. Bir de bu mağazanın bir giriş bir de çıkışı var, merak ettik arada birine birşey olsa nereden çıkartacaklar, allah bilir bunlar maliyeti olmasın diye doktor da tutmamışlardır diye düşündük, bir de yerdeki şu salak siyah oklar var, illaki onları takip edecen yoksa kaybolursun mazallah etrafta birşey soracak kimse de yok korku filmi gibi, kısacası Ikea Ikea denen şey birşey değilmiş bence, ucuz mucuz da değil. Bir öğleden sonrayı Ikea da yedikten sonra, Forum'da gezdik, işte orayı çok beğendim. Keşke Ankara'da da olsa böyle biryer dedim ama açıkhava götümüz donar diye dalgasını da geçtik, demeye kalmadı Ankara Forum açıldı, ve o da ne üstü kapalıııı, eee ne anladım, iğrenç olmuş ayrıcana. Sonra bir poroje geliştirdim, güneş enerjisi ile çalışan ufolarla tepeden ısınan açıkhava AVM si, neyse...
Bir de Şirince de Şirince dediklere yere gittik, ay ne güzel yermiş orasııı, bayıldım bayıldım, kocanın mecburi hizmeti buraya çıkar mı diye fantezi bile yaptım...çıkmazmış..Daracık sokaklar, çok tatlı insanlar, o kadar turistik olmaya o kadar bozulmamışlık, süper. Hafızam külleniyor dedim ya, kilisenin yukarısına doğru tırmanıp Emir'in arkadaşının referans olduğu teyzenin yerine gittik yemek için, teyzenin adı neydi ki, yüzü aklımda ama.. Önümüzde Şirince manzarası eşliğinde gözlemelerimizi, zeytinyağlı sarmalarımızı, üstüne mantılarımızı yedik, ayranlarımızı kolalarımızı içtik ve ayıptır söylemesi sadece 30 ytl hesap ödeyerek kalktık. O kadar turiste bu kadar hesap, daha da bir sevdik Şirince'yi. Dönüşte sade kırmızı, yabanmersini, vişne, karadut, böğürtlen ve elma şarabımızı aldık ve onları bavulun neresine sokuşturacağımızı düşünerekten veda ettik Şirince'ye.

Bu kadar gelmişken Efes'e ve Meryem Ana'ya da uğrayalım dedik. Efes'e gelince bir rehber kitap aldık, kapıya gittik ti ne görelim giriş 20 ytl, çüüüşşş dedik tabii hem de sesli bir şekilde ki herkes bize baktı. Sonra koca gitişteki görevliye gidip bir kişi mi 20 ytl diye sorup da evet cevabını alınca elimizdeki rehber kitabı gösterip "bu daha ucuz biz bundan bakalım o zaman" deyince hepimiz koptuk. Bir tane adamceğiz de yazık vermiş parasını karısını göndermiş oğluyla, 2 kişi pahalı olur diye. Sonra da neymiş efendim, çocuklarımıza tarihi gösterelim, müzeye gidelim bilmem ne, kişi başına düşen gelir bu kadar azken nasıl olur da Efes'in girişini 20 ytl yaparsın ve," ama müze kartı veriyoz, bütün müzeler beleş" diye bir de ayak yaparsın. Biz ne yaptık, 20 ytl konusunu düşünmek üzere Meryem Ana'ya gittik, orayı da gezdik, Meryem Ana süper yerde yaşamış dedik, huşu yaptık, temiz hava soluduk, çeşmeden yüzümüzü yıkadık, döndük geldik Efes'e. 20 ytl verip de hepsini doya doya gezemeyeceğimden, saat 16.30 olmuştu bile ve canım Kuşadası'nı görmek istiyordu, bir sonraki tatile erteledim. Sonra çıktık Kuşadası'na gittik, deniz ve betonarmenin çirkin bir birleşimiymiş Kuşadası da, Bodrum gibi dediler, ama Bodrum'un havası ayrı dedim bende, Kuşadası kişiliksiz geldi bana, bir de çok nemli, havası da yaramaz yani. Azıcık deniz kenarında ve sonrasında çarşısında yürüyüp acıkan mideleri çöp şişle doyurmak üzere Selçuk'a geri yola çıktık. Babamın tarifiyle Yandım Çavuş Restoranına gittik, adı pek komik, logosu daha da bir komikti, çöp şişler ise süper lezzetliydi. Şişleri löp löp yuttuktan sonra döndük İzmir'e, işte sonunda doya doya gezmenin sonucu ayaklarıma inen kara sular gezenti kişiliğin bünyesinde mutluluk yaptı...

29 Ekim 2008 Çarşamba

Kutlu Olsun!!!

Tüm dini bayramları nasıl kutlayacağını şaşıran, reklam panolarına boy boy kendinin başrolde olduğu sevimsiz ve samimiyetsiz bayram mesajları astıran, otobüsleri bayram boyunca beleş yapan sevgili belediyemiz bu akşam kutlama yapmayı uygun görmemiş, halbuki nefes alıyor olmasını, bu topraklarda oluşunu bugüne borçlu. Hadi İzmir'i hoşgördüm gavur memleket ya, Istanbul da kutladı havai fişekler, ışıklar...Biz neden kutlamadık... başkentiz biz, en çok bizim kutlamamız gerekmez mi...yazık ya yazık. Neyse, biz kendi aramızda kutlarız...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...