30 Ekim 2010 Cumartesi

Çador - Murathan Mungan

Bu kısa romanı okuyalı çok oldu, yazılmayı bekledi, vakit bulunmasını bekledi. Aradan uzun zaman geçmesine rağmen bu kitaba dair hatırladığım ve hala sıcaklığını koruyan duygu "korku" oldu. Kadınların kapandığı, fikirlerin kapandığı, duyguların kapandığı, boynuna tasma geçirilmiş hayatların yaşanmaya çalışıldığı kapkaranlık bu ülke beni o kadar korkuttu ki. Mekan ve zamandan bağımsız bu kitap, sanki "ülkeme ne oluyor?" diye gece boyu düşünüp sonra uykuya dalıveren Murathan Mungan'ın gördüğü kötü bir rüyanın kelimelere dökülmüş hali sanki. Bütün Mungan romanları gibi, anlatım öyle içten ve şiirsel ki, kendinizi Akhbar'la özdeşleştirmemeniz mümkün değil, yanlızlığı, özlemleri, şaşkınlığı, hüznüyle yaptığı fiziksel ve içsel yolculukta ne hissediyorsa siz de hissediyorsunuz. Ülkenizde kötü giden birşeylerden, izin verilmeyen durumlardan kaçabilir, kendinize yeni ve güzel bir hayat kurabilirsiniz ama geride bıraktığınız ülkenizde bir parçanız kalmıştır, o parça hep acır böyle, hiç durmaz. Son zamanlarda ülkemizde yaşananları da düşününce bu kısa romandan ürkmek sanırım mümkün değil. Şiddetle tavsiye ediyorum.

S.46 ...Aralarındaki sessizlik uzayınca, gözlerini duvarlar boyu dizilmiş kitaplarda gezdirdi Akhbar. Hayatın sırrı bu kitaplardan birinin içinde saklı olmalıydı. Ama o tek bir kitabı bulana kadar ömü geçebilir ve insan hayatın sırrına erişemeden ölüp gidebilirdi. Buna değip değmediği kafasında hep bir soru işareti olarak kalmış, bu yüzden kitaplardan hep uzak durmuştu. Çok kitap okuyan insanlara hayatın yetmediğini biliyordu. Kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden birşey vardı. Hem hakkında bu kadar yazı yapılan hayat neydi? Hangi yazı hayata yetmişti! Kelimelerle dolu sayfalar, sayfalarla dolu kitaplar, kitaplarla dolu dükkanlar her zaman olduğu gibi gene ona boğuntu, bir an önce kaçıp kurtulmak arzusu verdi....

S.51 Sokaktaki tek tük kadınlar kendilerini sokaklardan hemen silinmei gereken lekeler gibi hissediyor olmalılar ki, geçtikleri yerlerde çabuk adımlarla hızlı hızlı yürüyor, havanın boşluğuna kendilerinden bir iz bırakmamaya çalışıyor, varlıkları bir görüntüye, görüntüleri bir ağırlığa dönüşsün istemiyorlardı. Bu yüzden onların telaşlarında yalnızca gündüzün sıcağındankaçmak değil, aynı zamanda bir an önce gözden kaybolmak gayreti seziliyordu. Yerden kalkmış bir toz bulutunun bile yoğunlaşmış havadan ötürü toprağa geç döndüğü bu iklimde, bir an önce geçip gitmek istiyorlardı. Görülmek için, daha çok görülmek için yüzyıllardır süslenip durmuş olan kadınlar, şimdi ve burada görülmemek için varlıklarını havanın boşluğunda bile silmeye çalışıyorlardı.

S.77..."Burkaya giden yolu çador açar," demişti kadın. "Çador, annelerimizin, ninelerimizin geleneksel ve masum başörtüsü değildir yalnızca. Kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde, arkası mutlaka gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar."

Metis Edebiyat, 3. Basım 2004 (İlk basım 2004), 106 sayfa

25 Ekim 2010 Pazartesi

Bilinçaltı....

Dün gece rüyamda; kardeşim ve ben gece müstakil bir evin bahçe kapısından çıkıyoruz, niye çıkıyoruz bilmiyorum ama sıkı bir muhabbetin içindeyiz. Birden ben sağ tarafımızda yolun karşısında kaza yapmış bir araba görüyorum, arabanın önü tamamen içeri göçmüş, dehşete düşüyor, korkuyoruz, ben "gidip bakalım, belki yardıma ihtiyacı olan biri vardır" diyorum. Koşarak karşıya geçiyoruz, yol ve etrafımız kapkaranlık, sokak lambaları yanmıyor. Arabanın içine bakıyoruz. Sürücü bayan, arkada üç önde bir kişi oturuyor, onları hatırlamıyorum. Arabanın önü haşat ama kimseye birşey olmamış, arkadakiler şokta, öndekiler sanki her gün kaza yapıyormuşçasına rahat. Aman nasıl oldu, bir araba bize çarptı kaçtı derken, arkamızdaki evden güle oynaya 5 tip çıkıyor, arabalarına biniyor. Sürücü yine bayan, yanında oturan da bayan, arkadaki 3 kişiyi hatırlamıyorum, hatta arkada 3 kişi var mıydı onu da. Bunlar güle oynaya arabaya binip, basıyorlar gaza, yanımızdan hızla geçip gidiyorlar, sürücüyle yanımızdan geçerken gözgöze geliyoruz. Kaza yapmış arabada kimseye birşey olmamış olmasının sevincine varamadan, yanımızdan geçen araba az ilerdeki basit mi basit virajı dönmüyor, ve karşıda yol boyunca kaldırım kenarına örülmüş duvara bodozlama çarpıyor. Bu çarpma o kadar komik ki, bile bile yaptığı alenen ortada. Kadın arabayı resmen duvara doğru sürüyor ve hiç gaz kesmeden çarpıyor. Biz kardeşimle şok oluyoruz ve arabaya doğru koşuyoruz. Arabanın yanına geldiğimizde, önünün tamamen içeri göçtüğünü görüyoruz. Korkarak kırılmış yan camlardan içeri bakıyoruz ve ön sağda oturana hiçbir şey olmadığını görüyoruz, bu kadın bir kız arkadaşıma o kadar benziyor ki (hatta sanırım gerçekten de oydu) dumur oluyorum derken asıl şoku şöför bayanı görünce geçiriyoruz çünkü kadın adeta ikizim gibi benziyor bana, kardeşim dönüp bana bakıyor, gözgöze gelip şaşkınlığımızı paylaşıyoruz konuşmadan. Neyse, şöför kadın koltuktan aşağıya kaymış, ama sapasağlam, sadece ayakları sıkışmış, kurtarmaya çalışıyor. "Birşey yok" diyor, "virajı alamadım, görüşüm yetmedi, bir dahaki sefere daha dikkatli olacağım artık, bacakları bir kurtalım da" diyor; rahatlığına acaip şaşırıyoruz tabii, fakat bizi daha da şaşırtan hala tebessüm etmesi, canının deli gibi yandığı kesin, ter içinde kalmış acıdan ama hala tebessüm ediyor. Sonra saat çaldı....dirilingg dirilinngg..

Uyandım geçmedi, bugün çok hareketli bir gündü yine geçmedi, çok yorgunum uyumam lazım şimdi ama geçmedi, bu rüyanın etkisi sabahtan beri hiç geçmedi. Ve işin en etkileyici tarafı da son iki haftadır yaşadıklarımın bilinçaltımdan bir bir, paldır küldür çıkıp böyle sembolik bir rüyaya dönüşmesiydi.

Gelelim neredeyse tüm rüya yorumu sitelerinde yazan anlama ve azıcık umutlanıp bu gece rahat uyuyalım, ummadığımız dostumuzdan gelecek zarara da takılmayalım:

"Günlük yaşamdakinin tersine rüyada trafik kazası görmek sanıldığı kadar ürkütücü değildir. Kazada kan görmemek, kan çıkmaması şartıyla rüyada trafık kazası görülmesi iyiye yorumlanır, hayatınızda olumlu yönde yenilikler olacak demektir.
Rüyada araba kazasi geçirdiğini gören kişinin yaşamı değişir, yeni bir iş, yeni bir mevki veya yeni bir çevrede yaşamaya başlayacağının habercisidir.
Rüyada trafik kazası yaptığını gören kişi olgunlaşır ve kendi hayatı hakkında daha iyi kararlar verir.
Rüyada trafik kazası geçirip yaralandığınızı görmek, ummadığınız bir dostunuzdan zarar göreceğinize işarettir."

22 Ekim 2010 Cuma

Ankara'da mobese kameralarıyla yaşamak...

Mobese "Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu" demekmiş resmi olarak, önce Istanbul'a konduğundan ne olduğunu biliyoruz, hız yapmayalım, kırmızıda geçmeyelim, birbirimize çarpmayalım diye şehrin "şimdilik" ana yollarına kameralar koydular. Ağustos gibi asılan kameralar yeni yeni başladı çalışmaya, Ağustos'dan bu yana 2 ay geçti, biz bu kameraların altından binbeşyüz kere geçtik, eee sonuç olarak hepsinin yerini ezberledik, aynen hangi geceler hangi dönemeçlerin sonunda çevirme var onu ezberlediğimiz gibi. Ankara dediğin şehirde zaten bir yerden bir yere gitmek için mutlaka Eskişehir yolundan, ya da Konya yolundan, Havalimanı yolundan veya Istanbul yolundan geçiyorsun. Bu kameraların görüş alanı kaç metreye kadar onu henüz bilmiyorum ama durum aynen şöyle vuku buluyor: Sevgili Ankaralılar (kendimi de katıyorum yanlış anlaşılma olmasın) Eskişehir yolunda 120 basıyor, sonra kameralara yaklaşınca basıyor frene 70 e iniyor, o ara ufak bir sıkışıklık oluyor, "ben hep 70 le giderim zaten" modunda kameraların altından geçiyor, ve yine 120-130 allah ne verdiyse kaptırıp devam ediyor. O tepede asılı kameralar dışında yol kenarlarında da gizli olanlar varmış, yok, biz onu da görür yerini ezberleriz sorun değil de, sen bize görüş açısını söyle bu kameraların sayın başkan.

Mesela bu kameraların görüş açısı Medicana'da hasta yatağında yatan hastayı da alıyor mu, kim ziyaret etmiş kim etmemiş görebiliyor mu, veya hastanın altına ördek sürülürken hemşire doğru mu yapmış görebiliyor musunuz, ya da Cepa'nın yanındaki sitenin B bloğunun 25 nolu dairesinde oturan apartman sakinleri akşam yemeğe kimi çağırmış, kaçta yatmış kaçta kalkmışlar ya da ailenin genç kızı hangi renk sütyen takıyor onu da görebiliyor mu, ama zaten perdesini kapatmıyorsa onun suçu değil mi?

Haa, bir de bu kameraları internetten herkes izleyebiliyormuş, onların görüş açısı ya da izni ne kadar peki?

Kredi kartlarımıza takılan çipler, ip adreslerimiz, cep telefonu hatlarımız ve bu mobese kameraları sadece hırsızlığı, sapıklığı, yolsuzluğu, çarpıp kaçmayı ve belki aklıma gelmeyen daha bir sürü kötü şeyi önlemek için yeterli mi? Hayatımıza bu kadar "röntgenci" bir yaklaşımla parmak sokmak yerine eğitim düzeyimizi arttırsaydık da, insan kalitemizi yükseltseydik daha iyi olmaz mıydı? Şimdi bu eğitilemezlik durum bizim suçumuz mu, yoksa safi teknolojinin suçu mu? Teknoloji bu kadar ilerlemeseydi, porno yayınlara ulaşım bu kadar rahat olmazdı mı diyeceğiz, yoksa eğitim kalitemizi yükseltseydik, cinselliğe karşı tutucu toplumsal yaklaşımımızı aşabilseydik, din derslerine verdiğimiz önemi sanat derslerine verseydik mi?

Dün akşam bir haber seyrettim ilkokul, ortaokul ve liselere de mobese kameraları konması düşünülüyormuş, muhabir öğrencilere fikirlerini soruyor, bir öğrenci de çıkıp demiyor ki "bizi niye gözetliyorsunuz, güvenmiyor musunuz ki, peki benim kendime güvenim ne olacak", çocukların hepsi takılmış plak gibi "evet evet iyi olur, okulumuzdaki kavgalar, kötü çocukların saldırısı falan önlenmiş olur",........o okulda öğretmenler nerede peki? Öğretmenler eğitmek için orada değiller mi, yoksa artık öğretmenler de mi eğitilemez durumda. Şimdi tekrarlayalım bu eğitilemezlik durum kimin suçu?

Artık iş çığırından çıktığı için, eğitmek yerine gözetlemeyi seçiyoruz. Her yere kamera koyalım, herkesi gözetleyelim, kimse kimseye saldırmasın, kimse kimseyi dövmesin, okul kapılarında uyuşturucu satılmasın.....kız çocuk erkek çocuğa tertemiz hisleriyle bakamasın, okuduğu bir kitabı arkadaşıyla tartışamasın, o çocuk aklıyla hep gözetleniyor çünkü biri duyabilir biri görebilir korkusuyla, bunları gizli gizli yapması lazım artık.

İki ucu türlü türlü dışkılarla kaplı bir konu bu aslında. Bir yanda sunulan "aman zaman kötü, belli olmaz, biz kötüleri bulacağız, güvenlik düzeyimizi attıracağız" şeklinde beylik söylemlerden etkileniyor, onaylıyorum(z). Bir yandan da "gözetleniyoruz, hayatımız mahremiyetini kaybediyor", diye rahatsız oluyorum(z).

Bugün kızımı kreşe kaydettirdim, kreşin web sayfasından nerede ne yapıyorlar izleyebilecekmişim......Bir yandan  "ohh neyse bütün gün tv karşısında oturtturamazlar kızımı", "aman iyi ki nasıl davranıyor göreceğim" diye düşünürken utanarak sırıtıyorum kendi kendi kendime; bir yandan da kızım benim sürekli onu gözetlediğimi bilirse bana karşı nasıl dürüst olabilir, anne bile olsam onun ayrı bir birey olduğu gerçeğini onu sürekli gözetleyerek inkar ettiğimi fark etmeyecek ve huzursuz olmayacak mı, ya da öğretmeni "aman bunun anası şimdi seyrediyor olabilir" diye düşününce ne kadar samimi olabilir diye vahvahlanıyor, endişeleniyorum.

ŞİMDİ, bu nasıl bir çelişkidir...bu çelişkilerle barışık nasıl yaşanabilir.....biri bana deyiversin......


Buraya küçük bir not eklemek isterim, şimdi bizim bu Ankara'da trafik lambasının olduğu kavşaklarda bazen trafik polisi de olur; bu trafik polisi kırmızı yanana geç der, yeşil yanana dur der, kafasına göre trafiği düzenlemeye çalışır, sen bir salak olursun ne oluyor diye sonra polisi görür geçersin kırmızıda. Işıkların düzgün çalıştığı kavşakta polis niye vardır diye sorgulamayı belediye başkanımız bu şehre kazığı çaktığından bu yana yani uzun zaman önce bıraktık biz de; kırmızı yanarken polis geç dediği için geçen  herkese mobese cezaları çakmış, biri bana bunu da açıklasın yaaa.....

Bir de görüntülü cep telefonu çıktı başımıza, yok benim görüntülü telefonum kardeşim, almayacağım da, görüntülü telefon neymiş, ne işe yararmış biri bana bunu da anlatsın....

18 Ekim 2010 Pazartesi

Mazi Kalbimde Bir Yaradır – Nihal Yeğinobalı

İlk söylemem gereken herhalde bu romanı neredeyse her müsait zamanda elime alıp 1,5 günde bitirmiş olduğumdur. Her ne kadar bir takım cinselliğe ilişkin toplumsal yobazlıkları içinde barındırsa da, eski zamanda yaşanan taşralı aşklardan bahseden romanları seviyorum. Çekinik bakışlar, içi dolu sevgi sözleri, kavuşamamalar, buluşamamalar vesaire. Tabii bu romanda daha fazlası var. Öksüz büyüyen ve annesinin şanssız talihini hep avcunda taşıyan Lamia’nın hayat hikayesi bu aslında. Talihsiz ve acıklı bir şekilde öksüz kalan Lamia'yı teyzesi büyütür, romanın bu kısımlarında Cinderalla tarzı sahneler oldukça bol, kendisini çekemeyen teyze kızının kötü hatta kaltakça davranışları romanın sonuna kadar devam eder, acımasız hatta ruh hastası teyzenin de son derece haksız davranışları sonucu Lamia yatılı okulda okur. Bütün bu acıklı sahneleri atarsak, roman o zamanlarda yaşanan aşkların yanında oldu bittiye getirilen, korkulan ve tadı çıkarılamayan cinselliğin, modern zaman ve rahat ilişkilere adapte olmaya çalışmanın kadınlar üzerinde yarattığı etki ve tepkileri güzel sahnelemiş. Geçmişte devamı gelememiş aşklar, kafadan çıkarılamamış tutkular, hesaplaşılamamış ilişkiler olduğu yerde Lamia'yı beklemez de, aslında hiç birimizi beklemez zaten, tutkusunu tüketemediğimiz aşklarımız olanca naifliğiyle 16. yaşımızda durmamaktadır, zaman ilerlemiş, herkes biraz kirlenmiştir. Olaylar oldukça hızlı ve heyecanlı bir şekilde ilerlediğinden, mekan tasvirlerini son derece başarılı bulduğumdan aklımda genellikle sahneler kaldı, dil olarak da güzeldi güzel olmasına ama ayırdedici bulduğumu söyleyemem. Yağmurlu bir öğleden sonra, ayaklar toplanıp, üzerine ince bir battaniye alınıp bir bardak çay eşliğinde keyifle okunacak bir roman.

s.38...Teyzesinin hıçkırıkları üç yıl önceki o korkunç, alevli sahneyi canlandırmıştı gözünde. Lütfiye Saru ölen kardeşinin bütün eşyalarını oturma odasındaki büyük ocakta yakmıştı bir gün. Latife'nin çamaşırlarını, elbiselerini, pabuçlarını kucak kucak ateşe atarken bir yandan da haykırarak ağlıyordu. Süsi, Korkut, Lamia kapı aralığından onu seyretmişlerdi. Lamia'ya sıra kendine yaklaşıyormuş, teyzesi onu da tutup alevlerin içine fırlatıverecekmiş gibi gelmişti. Kendisi de bu kadifeler, danteller kadar annesinin bir parçası değil miydi?...

s.119...."...Yozgat'taki lisede bir edebiyat öğretmenimiz vardı. Çok zaman arkadaş gibi konuşurdu bizlerle. Bir gün aşktan konuşuyorduk, bize dedi ki: Bir kızı sahiden sevip sevmediğinizi anlamak istiyorsanız dikkat edin: onunla beraberken bir ara lafınız tükenip de susuyorsanız bu sessizlik canınızı sıkıyor mu? Eğer sıkıyorsa aşkınız gerçek değil demektir. Can sıkıntısı duymadan sessiz kalabilmek gerçek aşkın denek taşıdır, derdi...

Can Yayınları, 7. Basım 2007 (1.Basım 1997), 337 sayfa

13 Ekim 2010 Çarşamba

Melankolik ve camurlu...

Bu sabah oyle gri ki ankara, ve bardaktan bosanircasina yagmurlu, buyudugum tasra kentindeki havalardan bu havalar. Ben de ayniyim aslinda,o sonbahar sabahlarinda o koyu gri yagmurlarda o arnavut kaldirimli patikadan sap sup kosturan kizdan pek bir farkim yok aslinda, nefes nefese ve beline kadar camur olmus. Bu sabah kulagimda "fade to black" bas bas calarken, sap sup yuruyorum yine, bir film cekimindeymiscesine, sonra yine nefes nefese yine beline kadar camura batmis...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Leviathan - Paul Auster

Öncelikle söylemeliyim ki diğer Paul Auster romanlarına göre çok kolay okunuyor Leviathan. Olay örgüsünün karmaşıklığı arada bir kafada kargaşa yaratsa da, oldukça renkli, şaşırtıcı ve polisiye tadında sahneler romanı kolay okunur kılıyor.

"...Altı gün önce Wisconsin'in kuzeyindeki bir yol kenarında, adamın biri kendini havaya uçurdu. Hiç tanık yoktu, ama anlaşıldığı kadarıyla, yapmakta olduğu bomba kazayla patladığı sırada, adam yola park ettiği arabasının hemen yanındaki çayırda oturuyordu...."

Bu cümleyle başlayan bir romanın nasıl bir heyecan ve merak yarattığı ortada değil mi. Romanın anlatıcısı Peter Aaron, ölen adam Benjamin Sachs dır. Fakat, romanın başında henüz kimliği belirlenememiştir. Polis Peter Aaron’ın telefon numarasını Sachs’ın cüzdanında bulmuştur ve olayı soruşturmaya gelirler. Aaron hiçbir bilgi vermez, ve okuyuculara polis olayı çözmeden Sachs’ın hikayesini yazıp bitirmesi gerektiğini söyler. Okuyucuya da bu noktadan sonra düşen de geceli gündüzlü bir okuma planı yapmak olur. Çünkü Aaron ve Sachs oldukça heyecanlı ve karmaşık bir kimlik sorgulama sürecinden geçerken, bu süreçte etki gösteren en az kendileri kadar ilginç karakterlerin de hayatlarına da tanık oluruz. Leviathan Sachs’ın yarım kalan romanına verdiği isim, fakat tamamlayamadığı için Aaron’da romana (dolayısıyla Auster da) Leviathan adını vermiş. Leviathan ismi çok alakasız gibi görünse de, biraz okuma yapınca alaka anlaşılıyor aslında. Leviathan, Tevrat ve İncil'de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı, kavram olarak ise 1651 yılında Thomas Hobbes tarafından "Leviathan" adlı eserinde mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade etmek üzere kullanılmış (detaylı bilgi için tık).  Romanın ismiyle içeriği arasındaki alaka da sonlara doğru çözülüyor okurun kafasında. zaten.

Romandaki tesadüf ve karşılaşmaların zaman zaman Cüneyt Arkın filmi tarzı olması beni biraz rahatsız etti, sanki Auster kaptırmış yazmış o noktada da bir çıkış noktası bulamamış ve öylesine bir karşılaşma uydurmuş gibi eğreti durmuş bazı kısımlar ama yine de okunası tabii. Çok değişik ve çılgın karakterler var. Maria da en çılgını diyebilirim, belki de hepimizin aklından bir dönemde geçmiş fakat cesaretini bulamadığımız şeyleri gerçekleştiren sanatçı bir kişilik Maria. Bazen aklına esiyor hergün değişik renkte yiyecekler yiyor, pazartesi turuncu günü mesela sadece hvuç, kavun, salı kırmızı günü sadece domates, hurma vs. yer, veya tanıştığı çok yakışıklı ama giyimi zevksiz bir adamın gardrobunu güzelleştirmeyi amaç ediniyor ve kimseye de söylemeden her sene ona imzasız bir armağan gönderiyor. 14 yaşından beri aldığı doğum günü hediyelerinin tümünü saklıyor, hepsini yıllara göredizilmiş ve paketli olarak üstelik. Üniversiteyi ırakıp bir Dodge kiralıyor, Amerika turuna çıkıyor. Her eyalette 1-2 hafta kalıyor, garsonluk falan yapıp para kazanıyor, sonra yoluna devam ediyor, başına abuk olaylar gelinceye kadar. Yolda bir telefon defteri buluyor tesadüfen, açıyor rastgele insanları arıyor, tesadüfi karşılaşmalar ayarlıyor, insanları çözmeye çalışıyor. Böyle değişik, böyle özgür bir kadın Maria.

Aslında tüm roman boyunca neredeyse tüm karakterlerin kimlik arayışlarına tanık oluyoruz.  Bunlar akıllı, yetenekli insanlar, kendilerine ve çevrelerine nasıl faydalı olabileceklerini sorguladıkları kadar içinde yaşadıkları düzeni ve sanatlarını da sorgulayan karakterler. Okunası bir roman.

Can Yayınları, 7. Basım (1. Basım 1994), 225 sayfa

6 Ekim 2010 Çarşamba

iblogger uygulamasi ile yazmak...

Bir suredir gunlugume telefonumla nasil yayin yapacagimi arastiriyorum.Malum ofis bilgisayarimdan girmek problem, girdigimiz her site kaydediliyor ve merakli yoneticiler tarafindan inceleniyor. Burada oyle merakli ve dedikoducu bir topluluk var ki, aman falanca su siteye girmis bir gireyim de bakayim modunda tiplere rastlamak cok olasi. Neyse, iblogger uygulamasini yukledim bende. Bir de para verdim, bakalim hayirlisi.

5 Ekim 2010 Salı

Olasılıksız - Adam Fawer

Konu itibariyle çok güzel bir bilim kurgu romanı olabilecekken, yazarın basit Hollywood klişelerine sardırıp konuyu harcayıp bitirdiği bir bilimsiz kurgusuz edebiyatsız bir roman olmuş. Bu kitabın ucuz bir aksiyon filmine (bana göre ucuz ama imdb’ye gore bol yıldızlı) konu olmaktan öteye gideceğini sanmazdım, tabii bu yıl bu kadar çok baskı yapmasaydı ve bir sürü kişinin kolunun altında görmeseydim. Kaba tabirle kitap Laplace isimli bir matematikçinin Laplace Şeytanı teorisini, evrendeki tüm yasalar ölçülebildiği takdirde gelecek de tahmin edilebilir (çok genel oldu kabul), işlemeye çalışmış. Tversky isimli çatlak profesör tadında bilim adamı deneklere çeşitli ilaçlar vererek bu teoriyi kanıtlamaya çalışıyor genel olarak. Fakat işin içinde bir de üstün güçte ajanlar var, acımasız patronlar var, Koreliler var, çok abartılı aksiyon sahneleri var. Bütün bunlar bir araya geldiğinde buram buram konuyu nereye çeksem de “best seller” olsam, paraya para demesem kaygısı kokan ayrıca tadı da çok kötü bir çorbaya dönmüş bu kitap. Bir sayfada bilimsel ahkamlar keserken, sayfayı çevirdiğinizde ajanlar ortalığı patlatıyorlar, “ne oluyor yaa” diye kalıyorsunuz. Tamam kabul ediyorum herhangi bir sözelci bu tip bilimsel nanelerden çok da fazla çakmayabilir, ama iyi bir sözelci daha önce hiç duymadığı ve/ya henüz duyup da kafası basmadığı bilimsel naneler üzerine yazılmış metinleri iyi okur, anlamaya çalışır. İşlenmeye çalışılan konuyu, Laplace’ı, kitapta adı geçen sürüyle bilim adamıyla ilgili biraz okuma yapınca aslında konunun ne kadar dallı budaklı olduğunu ve birbirini çürüten ve/ya destekleyen birçok teori olduğunu görmek zor değil. Bu kitabın temel sorunu da neyi ortaya koymak istediği ya da neyi işlediğinin çok belirsiz olması, belki de yazar olasılık teorisini baz alarak bir bilim kurgu romanı yazmaya başladı ama sonra ilham perisi onu kovaladıkça alakasız noktalara vardı iş, bilemiyorum; demem o ki, kitabın birçok bölümünde alakayı kuramamış olmam benim fizik yoksunu sözelciliğimden değil, yazarın ipsiz sapsız, alakalı alakasız bilimsel alıntılarından kaynaklanıyormuş. Sonuçta, bir takım bilimsel ahkamlar kesilecekse ben o kitabı yazan yazardan çok iyi bir araştırmanın yanında çok da iyi bir sunum beklerim fakat bu kitapta geçen bilimsel açıklamalar “wikipedia” dan kopyalanmış gibi adeta. Bütün bu bilim kurgu işini bir kenara bırakırsak, kitap en başta bir süre sonra kaderleri kesişecek kişileri tek tek işliyor, ama o bölümler o kadar uzun anlatılmış ki bir süre sonra sıkıyor. Kitabın orijinal dili de böyle mi bilmiyorum ama ben çeviriyi hiç beğenmedim, kızıma okuduğum çocuk kitaplarındaki dil daha yaratıcı ve düzgün desem abartmış olmam. Karakterlerin kaderleri nihayetinde birleştiğinde, olay bilimsel boyutlardan aksiyon boyutuna atlıyor; yenilmez, öldürülmez, hem güçlü hem seksi hem güzel ajan, geleceği gören baş kahraman, ona yardım eden baş kahramanın şizofren kardeşi her birlikte aksiyondan aksiyona dalarlar; bombalar patlar, binalar yıkılır, yangınlar çıkar, arabalar uçar, işte aklınıza gelebilecek türlü Amerikan vıdıvıdısı klişe yazılıp çizilir.

Evet, ben de bu kitabı bir çırpıda okudum itiraf ediyorum. Kitaplara olan saygım onları yarım bırakmamı engelliyorsa, biran önce bitsin bari dedim. Kısacası hiç beğenmedim, zaten best-seller okumayı da sevmem ya ben.
 
April Yayıncılık, 59. Basım, 475 sayfa

3 Ekim 2010 Pazar

Shapes for Women

Doğum yaptığımdan beri, yaklaşık son 2,5 senedir, spora gitmek için sürekli bızırdanıp duruyorum. Bir gün 30 saat olsaydı daha rahat olabilirdi, belki. Şehre çok uzakta çalıştığım için sabah erken çıkıp akşam geç geliyor olmam, evde benden ilgi alaka bekleyen bir çocuk ve işi yüzünden çok vakti olmayan bir koca, ilgilenemediğim ve artık neyin nerede olduğuna hakim bile olamadığım bir ev ve hobilerine vakit ayıramadığı için huzursuz bir kendim olması ve tabii arada uyumak zorunda da olmam nedeniyle 24 saate sığamama durumundan muzdaribim zaten, spora ne ara gideceğim ki. Bir de böyle çocuğu bırakıp kendi başına bir yere gittin mi herkes acaip bir moda giriyor, sanki çocuğa 1 saat baktılar da incileri döküldü ya da çocuk öksüz kaldı (töbe töbeee). Çocuğunu bir yere bırakıp kendi istediği bir yere, hele de gittiği yere mecburen ya da iş nedeniyle falan değil de keyfi bir spor etkinliği ise, yanlız giden anneye bakışlar çok acımasız olabiliyor. Oturduğumuz semt de öyle Ankara'da son zamanlarda çoğalma eğiliminde olan "health club" gibi saçma tanımlarla kendini sporu bir yaşam felsefesi olarak benimsetmeye adamış kokoş spor merkezlerinden uzakta, semt dahilinde yakında spor yapabileceğiniz tek yer parklar veya apaçi gençliğin kas yapmak üzere doluştuğu kıro egemen mahalle spor merkezleri var. Uzun lafın kısası, spor yapmama herşey karşı.

Bütün yorgunluğunu göze alıp, sadece çocuk klüpleri olduğu için (akşam işten gelince atarım kızı arabaya spora giderim, o da orada oynar) bahsettiğim kokoş spor salonlarından biriyle bile görüştüm. Konsepti hiç sevmesem de spor yapmak uğruna katlanabileceğimi düşündüğüm züppe mekanına kayıt yapmaya karar vermişken, bir alt sokağımızda Shapes diye bir yer için hazırlık yapıldığını gördüm. Girdim içeri, bayanlar vardı, güleryüzlü ve yorgun, etrafı çekip çevirmeye çalışıyordı, sordum burası spor salonu mu olacak. Evet spor salonu olacakmış (yaşasın!) birkaç güne açılacakmış, gelip o zaman görüşebilirmişim. Shapes Kolej Şubesi'ne birkaç gün sonra gittim, ana rengi turuncu olan dekorasyon cıvıl cıvıldı. Kısaca bilgilendim. Her bir seansın 30 dakika sürdüğü sisteme "Hidrolik Fitness" deniyor. Salonda fitness aletleri, her bir aletten sonra step tahtası veya yer matı var. Bütün aletler bir döngü oluşturacak şekilde konumlanmış. İstediğiniz bir aletten başlıyorsunuz, 30 saniye hızlı bir ritimle bu alette çalışırken hoca süre bitiminde yapacağınız hareketi (aerobik hareketi) gösteriyor. 30 saniye sonunda müzik arasında sinyal çalıyor, bu sinyalle hocanın size göstermiş olduğu hareketi yine hızlı bir şekilde yapıyorsunuz, sonra sıradaki alete gidip 30 saniye daha, sonra hareket 30 saniye derken, tüm aletlerde (8 adet) 3 tur çalışılıyor, tabii 3 turda hareket yapılıyor. 3. tur bittiğinde gevşeme hareketleri yaparak bitiyor. Amaç daha çok kilolu bayanları forma sokmak, kilo verdirmek, çünkü ilk kayıt olurken tüm ölçüleriniz alınıp kaydediliyor ve düzenli olarak ölçümünüz yapılıyor. Benim böyle bir derdim yok neyse ki, form tutmak istiyorum, bıngıl bıngıl olmayayım istiyorum. Mutlaka ve mutlaka hoca çalıştırıyor sizi, günün istediğiniz saatinde gidip hiç beklemeden seansa başlayabiliyorsunuz hocayla, tek kişi olsanız bile. Pilates seansları da oluyor ama ben yetişemiyorum saatine. Bu spor salonuna sadece kadınlar üye olabiliyor, hatta salonu açan girişimcinin bile kadın olması gerekiyor, bir erkek açmak istiyorsa sadece yatırımcı olabiliyor, ya kadın bir ortağı ya da kadın bir yöneticisi olacak. Geçen sene Mart ayından bu yana üyeyim Shapes'e. İlk başta 30 dakika bana yeter mi endişelerim yersizmiş, çünkü oram buram toplandı, yazın farkettim ki daha uzun süre yüzebiliyorum kollarım bacaklarım güçlenmiş. Benim için en büyük avantajı evime yakın olması ve istediğim saatte gidebiliyor olmam. Bir süre sonra aile gibi oluyorsunuz zaten, 3 gün gitmesem nerdesin diye telefon açıyorlar, herkes birbirini tanıyor, ayrıca girişimci bir kadına böylelikle destek veriyor olmak da çok güzel. Artık kızımı da götürebiliyorum, ben sporumu yaparken ilgileniyorlar. Aylık ücretleri 90 TL, 3 aylık üye olursanız 81 TL ye geliyor, 6 aylık veya 1 yıllık üye olursanız daha da düşüyor, aslında fiyat çalışan biri için pahalı, ev kadınıysanız veya esnek çalışma saatlerine sahipseniz uygun. Ben sadece akşam 19.30 dan sonra gidebilirken ve her gün gidemezken, evde olan biri istediği saatte hatta bir sabah bir akşam bile gidebilir. Pazar günü kapalı olmaları da çalışanlar için negatif bir etken, Pazar günü açık olmalılar bence. Artık spora gidiyorum sonuç olarak, spordan çıkınca kendimi iyi hissediyorum, mutlu oluyorum. İşten sonra tüm yorgunluğumu da atıyorum ayrıca, hiperaktif miyim neyim..

2 Ekim 2010 Cumartesi

Dublörün Dilemması - Murat Menteş

Herşeyden önce söylemeliyim ki bu romanı okurken harika vakit geçirdim., sürekli gülümseyerek yüz kaslarımı çalıştırdım. Roman bir Tarantino filmine konu olacak nitelikte kanlı, hareketli, vurdulu kırdılı başlıyor. Aslında o kadar alakasız başlıyor ki roman,eğer bu kadar ilgi çekici ve yaratıcı dili olmasaydı devam etmekte zorlanabilirdim. Murat Menteş'in dili o kadar yaratıcı ki hayran kalmamak mümkün değil, hayalgücü ise dehşet verecek boyutlarda desem abartmış olmam. Sadece romanın ve kahramanlarının isimleri bile bu hayalgücünün boyutlarını ortaya koymakta; romana verilen Dublörün Dilemması ismi romanı okudukça, roman kahramanlarının isimleri de onları tanıdıkça anlamlarını buluyorlar, Nuh Tufan, Baretta, Umur Samaz, İbrahim Kurban, Habip Hobo, Ferruh Ferman, Rıza Silahlıpoda. Gerçekleşmesi imkansız hatta saçma olarak bile ifade edilebilecek olaylarla çevrili romanda insanlar kılıktan kılığa giriyor, türlü dolaplar çeviriyor, rastlantı üzerinde rastlantılar yaşıyorlar. Okurken Murat Menteş'e inanıyorsunuz, söylemek istediklerini tüm bu saçmalığın ve ironinin orta yerinde pat pat söyletiyor karakterlerine; teknolojinin, paranın, rahatın, kapitalizmin, acımasız yeniyüzyılın, politikanın, dünya düzeninin başımıza ördüğü çoraptan rahatsız yazar, bütün bunları kurgusuna öyle güzel yedirmiş ki, hayran kaldım. Olasılıksız romanınıyla bu kadar dalga geçtiği için de teşekkür ederim kendisine. Romanın son sayfasında verilen"Devamı 121. sayfada" esprisini çok pis yedim, döndüm 121. sayfaya, aranıyorum kelimelerin arasında, baş harfleri birleştiriyorum falan, kesin buraya gizlenmiş birşey var diye, romanın olaylarından nasıl etkilendiysem artık. Romanda baş karakterlerin lise yıllarında kurduğu, romanın en sevdiğim bölümlerinden birini oluşturan Afili Filintalar isimli çete, Murat Menteş önderliğinde yazar kadrosu roman kadrosundan farklı olarak ve büyüyerek nette yayın yapıyor. Ben sevdim bu romanı, yazarın diğer kitaplarını da aldım sıraya, okuyacağım. Tavsiye ederim.

Altını çizdiklerimden....
" ... Biz yetimler intikam iştiyakıyla doluyuzdur. Dehşeti dengelemeye yatkınızdır. Başkalarının öçlerini de almaya hevesleniriz. Yetimlik bize kanlı doğaçlamalar yapma cüreti verir. Suçlamakla ya da suç işlemekle kaybolmayan bir masumiyet imtiyazına sahibizdir İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm, her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmeye çalışmakla geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım, elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizmle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar... Hepsine teker teker Kolombiya kravatı takmak istiyorum! [Kolombiya kravatı: Meksika mafyasının uyguladığı bir cezalandırma biçimi: Kurbanın gırtlağına bir delik açılır ve dili bu delikten sarkıtılır.] Gerçi zamanla esnekleştim. Ulaşılması ve vazgeçilmesi en zor nimetin sükunet olduğunu anladım galiba. Tamam, zenginlere merhamet duyacak kadar güçlü değilim hâlâ, fakat sayıların artışındaki boşunalığın eşiğini görebiliyorum. İbrahim Kurban'dan öğrendiğim kadarıyla, yeşil banknotlar kamuflajdan başka bir şeye yaramıyor: Aptallığı, beceriksizliği, acizliği, yalnızlığı kamufle ediyorlar... Ayrıca, yetimlik zaman aşımına uğramaz, haddizatında yetim olmayanlar da yetimliğe doğru seyreder. Yani kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir: Kainat ve tarihin bekleme salonunda biraz soluklanıyoruz, çoğunlukla da adımız anonslanmadan kainata ve tarihe gömülüyoruz..."

"Hatırlıyorum da,  o günlerde her yerde bir dengesizlik gözlemleniyordu: "İstikbal Molekülleri" örgütünün, dinamit bağlayıp ortalığa saldığı sokak köpekleri yüzünden hayvanseverler yollara dökülüyordu. Bazı araştırma merkezlerinde, yeni ilaçların etkilerini ölçmek için ücretli denekler olarak kullanılan kimi sağlıklı insanlar ölüyordu. O sene, 27 kişiyi yıldırım çarpmıştı; bu bir rekordu. Istanbul'da uluslararası büyücüler kongresi toplanmıştı. Annemin de şikayetçi olduğu eklem ağrılarına , fil tezeği sayesinde son verilebileceği şayiası yayılmış ve bir sürü insan hayvanat bahçesindeki filin kıçını kuşatmıştı. Belden aşağısı tutmayan felçli bir kadın, suni döllenmeyle hamile kalmış ve beşiz doğurmuştu. Erkeklerin davet edilmediği feminist cenaze törenleri moda olmuştu. Bir emlak komisyoncusu, cesur müşterilere "perili ev" satıyor ve/yahut kiralıyordu. Ukrayna'da parlamento seçimlerinde aday olan Elena Solod, televizyonda canlı yayında striptiz yaparak halktan oy istiyordu..."

"Bütün bunları biraz da sıkılarak anlatıyorum. Çünkü çalıştığımızda, bir şey anlatmanın önemi kalmadı. Sır dönemi kapandı. Alenilik salgını yüzünden, medyatik ifşaat ve teşhir çılgınlığı yüzünden, monotonluğun sistemleştirilmesi yüzünden... her şe otomatikman pornografikleşti. Şeffaflığın ilkeselleştirilmesi de yapılan işlerin faziletliliğine duyulan güvenin açığa çıkmasını kolaylaştıracağı yerde, arsızlığa rahatça ilanına vardı. Merak preslendi, bereketini yitirdi. Her şey uluorta olunca, sebepsizlik ve sonuçsuzluk neşet etti ve kanıksandı. Görünmek de saklanmak da büyük birer mesele haline geldi. Meşhur mu oldunuz, demek ki yanlış anlaşıldınız. Kayıplara mı karıştınız, bu sizin sorununuz."

İletişim Yayınları, 10. Baskı (1. Basım 2005), 263 sayfa

30 Eylül 2010 Perşembe

Müşteri memnuniyeti üzerine..

Son birkaç yıldır Ankara’da birbiri ardına Liva açılıyor. Neredeyse Ankara’ya özgü bir marka oldular bile diyebilirim. Konsept biraz karışık, hem pastane, hem restoran, hem cafe modunda hizmet ediyorlar. Çukurambar’da açtıkları yerlerinde haftasonları verdikleri geç kahvaltı hizmetini arkadaşlar öve öve bitiremiyorlardı. Bir arkadaşımın davetiyle bir Pazar günü kahvaltıya gittik oraya. Oldukça büyük bir yer ama ben pek de sevimli bulmadım, kendine özgü bir dekorasyonu veya havası yok. Yemeklere gelince çok bol çeşitli, sınırsız yeme özgürlüğü var, öğleden sonra kahvaltı modundan yemek moduna geçip tek bir fiyata yemeye devam edebiliyorsunuz, ama herşey dahil otel restoranları gibi iki tabak peynirin önünde elimde tabak sıra beklemek bana komik geliyor. Bütün bir Pazar gününü orada sürekli yiyip içerek geçirmek bence manasız, yer büyük olmasına büyük ama o kadar kalabalık ki, neredeyse herkes yan yana kahvaltı ediyor. Bunun dışında palyaço falan var, çocuklu aileler için iyi oluyor, çocukları götürüp yüz boyama yapıyorlar azıcık nefes alacak zamanınız oluyor. Ama yine de ben sevmedim, sevmedim derken bir daha gitmemi sağlayacak özel ve değişik bir konsepte sahip değil, herkes doluşup tıka basa yiyor işte olay bu. Bunun dışında Esat caddesindeki küçücük Liva’yı seviyorum, mahalle pastanesi kıvamında, çok da kalabalık olmayan yol kenarında otur, çayını iç pastanı ye, üst kattan aşağıya çay içmeye inmiş hasta teyzeyi dinle . Şimdi bu Liva'nın, Özsüt  ve Mado gibi pastanelerden bir farkı var mı diye sorarsanız, buna 2 gün önce “aman bir farkı yok, zaten pahalı diğerlerine göre” derdim. Fakat dün gece saat 21.00 de pasta siparişi vermem gerekince, göndereceğim yere de yakın olması bakımından ilk Hacettepe Liva’yı aradım. Saat dokuzu geçmişti bile, çıkan beyefendi çok kibardı ve telaşlı sesimi analiz edip ona göre davranacak kadar rahatlatıcıydı , dedim ki siparişi bir yere verip ödemeyi başka bir yerden yapacağım olur mu? Beyefendi demez mi tamam siz verin adresi biz bir gönderelim siparişi iş görülsün önce, sonra ödemeyi konuşuruz, kapatma saatimiz yaklaşıyor, kapatmadan yetiştirelim biz bu pastayı. Ben öyle hönk diye kaldım tabii, kuzu kuzu teslim adresini verdim. Neyse, sonra telefonumu aldı. Pastayı 22.00 gibi teslim ettikten sonra aradı, teslim ettik dedi, ödemeyi artık yarın alırız sorun değil, tabii sizin için de uygunsa dedi. Ben yine hönk diye kaldım. Telefonu ve adresi aldıktan sonra siz yarın müsait olduğunuz saatte bizi arayın biz gelir alırız ödemeyi dedi. Ertesi gün tam bir öküz müşteriye uygun bir hareket yaparak ben unuttum aramayı öğlene kadar, ve adamlar aramadılar bile. Neyse, sonra aklım başıma geldi de öğleden sonra aradım. Sonuç olarak, işim aceleydi, saat geç olmuştu ve hiç yokuşa sürülmeden halledildi, hem de geç bir saatte, bundan sonra ben her siparişimde Liva’yı aramaz mıyım? Ararım. Müşteri memnuniyeti bu mudur, bence budur.

26 Eylül 2010 Pazar

Fala İnanma Falsız Kalma...

Hani böyle bazen insana garip şeyler olur, birini düşünürken seni arar, aklından geçen biri küt diye karşına çıkar, yapmayı istediğin alakasız bir şeyi yapmak için yine alakasız zamanda alakasız bir fırsat bulursun, rüyaların çıkar, gibi, gibi...işte bana onlardan çok sık olur. Benim bunların çok sık olduğunu dile getirmem arkadaşlar arasında çoğu zaman alay konusu oluyor o ayrı. Örnekli açıklamaları dile getirmek gerekirse (örneklerin hepsini yazmak uzun olur, bu gibi olaylar sürekli yaşanmaktadır),

- Hayatımın herhangi bir döneminde, herhangi bir yerde yakın iletişim halinde olduğum insanlarla kozmik bir bağ kuruyorum farkında olmadan. İletişim derken, farkında olmaksızın yoğunlaştığım ilişkilerde olduğu gibi hayatımın bir döneminde sık sık görüştüğüm ama o dönem bitince telefon defterimde bir isim olan kişilerle de oluyor bu. Kozmik bağa açıklık getirmem gerekirse, alakalı alakasız zamanlarda, ortada hiçbir neden yokken, düşündüğümde beni arıyor bu insanlar. Bu bazen günde 3-4 kez olabiliyor. Bir de tam tersi olmak üzere, yine alakalı alakasız zamanlarda bu insanlar aklıma düşüyor, arıyorum, şok oluyorlar, o sırada bir sorunla uğraştıklarını veya beni düşündüklerini falan söylüyorlar. Son 1 senedir alıştım ben bu duruma, olağan karşılıyorum artık.

- Birşeyi yapmamam gerekiyorsa, yani, yaparsam kötü sonuçları olacak bazı durumlarda, mutlaka beni tökezletecek, uyarı mahiyetinde olaylar oluyor. Örneğin, gidersem sorun olacak bir yere giderken neredeyse kaza yapmak gibi.

- Birşeyi safça ve içten istersem, böyle kalbimden gelerek, %85 olur, böyle hop diye önüme düşer. Buna yakın zamanda başıma gelen bir olayla açıklayayım, bir gece koca dışarı çıktı, ben uyudum yatıp, sonra karabasan bastı beni uyandım, kocayı aradım, korktum; konuştuk kapattım sonra canım çikolata istedi, dolaba baktım yok, kocayı aradım "bana kırmızı gofretlerden al" dedim, koca "oha" dedi, "şu anda bakkaldayım, ve kırmızı gofretlerin önünde duruyorum", "haa öölemi, tamam al işte", bu kadar da alıştım bu duruma aslında. Bunun gibi bazısı büyük bazısı ufak tefek olaylar dizisi başıma gelir.

- Nazarım değer, gözüm kalır. Evet, burada bir cadılık söz konusu, vallahi de kötü, hin gözle bakmıyorum. Bir örnek vereyim hemen, ayakkabı seçimi konusunda çok takdir ettiğim bir arkadaşımın aldığı yeni ayakkabısına kıskançlıkla bakıp "off ayakkabıların çok güzelmiş, gıcık" dedim, akşamına topuğu kırıldı, hem de oldukça sağlam bir markadan almıştı.

- Rüyalarda sembolik abuk nesneler, olaylar görme. Saçma sapan rüyalar görüp anlamlarını farkına varmıyor, sonrasında yorumlarına baktığımda "oha" olduğum durumlar oluyordu. Sonradan farkına vardım, artık hep bakıyorum yorumlarına, ama bel bağlamıyorum bu yorumlara hala. Örnekleyelim hemen, pantolonumun paçalarını kestiğimi gördüğüm bir rüyanın akabinde işten çıkarılmıştım kel alaka bir şekilde, pantolon paçası kesmek işten atılmak demekmiş; denizde yüzdüğümü gördüğüm her rüyanın ertesinde kel alaka güzel şeyler yaşarım, eski işlerimden birinde tüm ekibi nuhun gemisinde görmüştüm, fırtına çıkmış, fırtınayla savaşmıştık, sonrasında patronum geminin baş tarafından el sallamıştı, sonrasında yine kel alaka bir şekilde ortaklar birbirine girip şirketi batırdılar falan filan.

- Karabasanlar... İlk başlarda beni çok korkutan, uykularımı kaçıran karabasanlara artık alışmış durumdayım. Gece uyurken gözlerimi açtığımda ayaklarını gördüğüm ve kafamı kaldırdığımda o ayakların kendini asmış tepemde duran adamın ayaklarını görmemle başlayan karabasan anılarım anlatmakla bitmez derecede. Yurtdışında katıldığımız bir fuarın son gününde kendimi bedenimden çıkarttığımı görmem ve akabinde tüm bedenimin deli gibi ağrıması, sırtüstü yatarken üstüme çöken karabasan kişisinin bana tecavüze kalkması ve uyanınca oramı buramı kontrol etmem, sıklıkla kollarımı felan çekiştirmesi, karnımda debelenmesi, koluma ve kafama bastırıp kulağıma neidüğü belirsiz şeyler fısıldamasına alıştım artık.Bazıları halen çok korkutsa ve çırpınmama neden olsa da, arada aklımı başıma devşirip "bekle geçecek" diyorum artık, geçiyor. Sonrasında oramda buramda ağrıları kalıyor, artık nasıl kasıyorsam kendimi.

- İlk defa gördüğüm, yeni tanıştığım insanlara ilişkin öngörülerim yüzde doksan doğru çıkar. Bazı insanlara bu yüzden hiç yanaşmam. Arkadaşlarımın bazı erkek arkadaşları için "buna yanaşma" derim mesela. Ya da çok fena yapışırım, bırakmam. Yapıştıklarımda yanıldığım oldu tabii onlara sonsuz güven duyduğum için, ama sezgilerim güçlü onu biliyorum. Yahu kaç arkadaşıma dedim bu adama yanaşma diye, yanaştılar, gördüler :)

Şimdi tüm bunlar psikolojide bir takım kırıklıklar olarak yorumlanabilir, orasını bilemiyorum tabii. Ama madem dedim ben bu kadar ahmak şey yaşıyorum, bu bir enerjiyse yönlendirmek lazım. Kahve içip kendi falıma bakmaya başladım. Açtım kahve falı sözlüğünü, baktım allah baktım. Öncelikle itiraf edeyim, kahve falı bakmak çok zevkli, ve kafayı zorlayan bir olay. Böyle şekillerin arasında debelendikçe birşeyler çıkarıyor, anlamlarına baktıkça hayalgücünüzü zorluyorsunuz, bir de acaip konsantrasyon sağlamak zorunda kalıyorsunuz. Bu hafta bir iş arkadaşım türk kahvesi içerken "kapat falına bakayım" dedim, "yok artık" dedi, "acemiyim ama atıyorum biraz" dedim. Falında hepi topu 4-5 şekil gördüm yorumladım, "potansiyel var" deyince, başka bir iş akadaşıma da baktım, o da olumladı potansiyeli hafif de şaşıraraktan, vallaha da bildim. Şimdi birkaç psişik siteden okuyorum nasıl bakacağım diye. Fincanın sapını baz alarak fincanın içini tam ortadan olmak kaydıyla dikey ve yatay olarak ikiye bölüp....neyse bakarım bir ara falınıza...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Depresif...

Ben rahat yatagimda uyurken sanki buyuk bir felaket olmus,dunya uzerindeki tum binalar yikilmis, tum agaclar yanmis, tum denizler kurumus, tum insanlar olmus de, ben dunyanin sonuna uyanmisim...iste bu kadar yalniz hissediyorum kendimi bugun.

8 Eylül 2010 Çarşamba

U2 360° Tour Istanbul'daydım...

Hiç abartmadan olduğu gibi yazacağım, kıskanmaca çekememece yok, tamam mı okur kişisi...  Geçen sene Kasım'da biletlerini aldığım bu konsere allem ettim kallem ettim, gittim. Bir sürü U2 konseri seyrettim DVD den, biliyorum ki bir konserden öte müthiş bir show bekleyecek bizi, kaçırmamalıyım. Allem kallem durumuna özellikle değinmek arzusundayım. Konser pazartesi gecesiydi, pazartesi iş günüydü, ramazandı, stadyuma erken gitmek gerekiyordu. Çarşamba bayram arefesiydi, bizim şirkette bayram tatilini birleştirmeye uyuz olunurdu, dolayısıyla Salı işe gitmek zorunluluğu vardı. Koca izin alamıyordu. Ben bu konsere nasıl gideceğim nasıl gideceğim derken, pazartesi tam gün izni tereyağından kıl çeker gibi aldım. Kocayla prensip anlaşması yaptım, biletini kardeşime hediye ettim. Gidiş dönüş uçak biletimi abuk saatler seçerek süper ucuza getirdim. Çok yoruldum, çok bittim, çok üşüdüm, konser sonrası serum yiyecek derecede grip oldum ama yine olsun yine giderim.

Günler öncesinden konserle ilgili sürekli haberler çıkmaya başladı. Ben hemen facebookdaki U2 360° Tour Istanbul grubuna üye oldum gelişmeleri anbean takip etmek istiyordum. Sahnenin (The Claw) kurulmaya başladığının duyurulması ve her gün fotograflarının yayınlanması heyecanı arttırıyordu. Tabii ki de sahnenin nasıl bir görüntüsü olduğunu konser afişlerinden falan biliyordum ama bu "oha" dedirten sahnenin Istanbul'da kuruluyor olması ayrı heyecanlandırıyordu. Sahnenin kurulma anlarını fotoğraflardan takip ederken stadyumdaki yerimizi düşünüp hayıflanmaya başladım, "allaaaah, biz sahneye çok uzağız".Bu endişenin ne derece yersiz ve saçma olduğunu stadyuma girene kadar anlamayacaktım tabii.Sahne kuruldu, Bono henüz Tukiye'ye gelmeden seyircilerine gaz verici selamlar göndermeye başladı, gazeteler, TV ler bas bas U2 Istanbul'a geliyor diye bağırınırken, vay Bono şunu dedi, vay Bono bize küfretti polemikleri boy gösterdi. Pek severiz zaten ülkemize gelen müzisyenler, sanatçılar bize şöyle bok attı böyle bok attı diye ortalığı velveleye vermeyi. Toplum olarak  hem sosyal hem de bireysel yaşantımızda hep negatifliklere odaklanmak bir alışkanlık olmuş bizim için. Kim ne derse desin bu konsere gidiyorum ve bunun için de çok mutluyum.

Derken U2 Cuma gecesi geldi Istanbul'a. U2 hayranları (tabii ki de Istanbul'da ikamet edenler) havalimanı önünde karşıladılar, imzalarını aldılar, sarıldılar, öptüler. Ben Ankara'da kıskançlığımdan çatladım.

Pazar gittim Istanbul'a. Nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan, önüme gelene "biliyor musun U2 konserine gidiyorum ben" demek istiyorum falan, o derece. Istanbul'da sokaklarda hep U2 konser afişleri, sokak lambalarında koca koca "U2 Istanbul'da" pankartları asılı, bunları gördükçe gaza geldim tabii. 13.00 de yapılması planlanan boğaz köprüsü yürüyüşüne uzaktan da olsa bakabilmek adına oralardan geçtik ama bir gün önce günlük güneşlik olan Istanbul havası bana inat şakır şakır yağmurlu ve soğuktu. Baktık hiç hareket yok, bir de kaldıkları Çırağan otelinin önünden geçelim dedik, malum hayranlar sürekli otelin önünde toplanıyorlar, ama orada da kimse yoktu. Şansımıza küstük. Boğaz köprüsünde yağmur dinince akşamüstüne doğru yürüdüler, kaçırdık tabii. Zaten bir sürü siyasiyle yapılan yürüyüş amacından sapıp kara çarşaf partisinin referandum gösterisine dönünce gitmemek hayırlı olmuş dedik, zavallım Bono köprünün güzelliğine doyamadan ve bir kıtadan diğerine yürüyerek geçmenin kendisinde yarattığı hislerin tadına varamadan siyasetçilerin kuklası durumuna düştü, zaten çekilen fotoğrafların çoğunda da "anam noluyo ya bu ne, bunlar kim" yüz ifadesi hakimdi kendisinde.

Pazartesi gelip çatınca, marul gibi kat kat giyinip yollara düştüm, bu Atatürk Olimpiyat Stadyumu denen yerin hiçliğin ortasında inşa edilmiş, dünyanın bu kadar çok rüzgar alan tek olimpiyat stadyumu olma ünvanını elinde tuttuğu konusunda uyardı arkadaşlar sağolsunlar. Istanbullu arkadaşlarla buluştuk. Stadyum hiçliğin ortasında dedik ya, doğru dürüst yolu da yokmuş meğersem, tüm gazeteler, web grupları "bas bas bağırıyor erken gidin, toplu taşıma kullanın" diye. Biz de dinledik tabii. 15.30 gibi yollara düştük. Beşiktaş'tan metrobüs ile Yenibosna'ya gittik. Yenibosna'dan U2 konseri için belediye otobüs kaldırıyormuş, onlara bineceğiz. Yenibosna'da indik, nerden kalkar bu otobüsler belli değil, tamam IBB ne iyi etmiş otobüs koymuşsun da, bir de o hengamede insanlar yolunu bulsun diye bir tabela, ok mok birşey koy di mi, yok. Bu otobüsler nerede diye soran eblek yüz ifadeli insan grupları, "konsere mi?" diye sorarak, toplu halde hareket ediyorlar falan. Biz de öyle birkaç kader arkadaşıyla geçtik karşıya. Otobüsün kapısından sarkıp "konseeerrreee giderr, konserrrre giderrr" diye acı acı bağıran muavini duyunca atlayıverdik tıka basa dolu otobüse (Türkiye gerçeği no.1). Bir gıdım adım atacak yer olmayan otobüste muavin başladı halk otobüsü uygulamasına, "6 tl bilet ücretlerini alalım" , millet "oha" oldu tabii, cazgır Istanbul halkı muavini tefe koydu ama muavin de cazgırdı yemedi, "dönüşte vermeyeceksiniz gardeşim, binip geleceksiniz işteaa" diye cevabı yapıştırıverdi (Türkiye gerçeği no.2). Erken yola düşmüş olmamızın tek avantajı çok fazla trafiğe takılmamamızı sağladı ama, sadece İkitelli'de acaip bir sıkışıklık yaşadık. Yaklaşık 35 dakika sonra stadyumdaydık. Otobüslerden inince keyfimiz yerine geldi, konser enerjisi her yerdeydi. Herkes hoplaya zıplaya girişe doğru gidiyordu. Biz de nasıl ağzımız kulaklarımızda yürüyoruz, durup durup birbirimize sarılıyoruz, öyle bir salak teenage hallerinde mutluluk sarhoşuyuz. Stadyum uzaktan tamamıyla görüş alanımıza girince, "The Claw"ın oradan bile görünüyor olması bizi şoke etti, bir süre öyle kaldık. Hemen stadyum önünde fotograflarımızı çektirdik. Ve işte hazırız, kalabalığa, TV kameralarına doğru gidiyoruz.

Stadyuma gelince, ben böyle çirkin çevre düzenlemesi görmedim, hatta çevre düzenlemesi yoktu zaten. Güzel güzel koca olimpiyat stadı yapmışsın, etrafa az ağaç dik, çimen ek, güzel ışıklarla süsle di mi, yok, heryer toz toprak içinde, otoparkın bir kısmına çevre düzenlemesi yapılmış, bir kısmı böyle kel toful duruyor, stadın etrafında asfalt bile yok, tali yol modunda. İğrenç yani, tek kelimeyle iğrenç.

Neyse biz mutluluk sarhoşluğumuzu alkolle desteklemek için bira arayışına girdik. Değil bira, ne su alacak, ne mendil alacak bir büfe var. Nerede bu organizatörler kardeşim derken. Çantasına biraları doldurmuş işporta bira, su ve çakma U2 tour tişörtü satıcıları kaçak kaçak satış yapıyor, bıyıklı göbekli kıllı kıro amcalar ve ellerinde U2 tour tişörtleri, bir de tur ambleminin altına yıldız koymuşlar, ülkücü U2 tur tişörtü konsepti olmuş (Türkiye Gerçeği no.3). 5 tl den aldık biralarımızı, kuzey giriş kapısında asılı koca stadyum tabelasından sandıkki o kapıdan gireceğiz, sonra bir sıra gördük orada, ee herhalde bu sıraya gireceğiz dedik, sorduk öndekilere, "bilmiyoruz ki kimse birşey demiyor, buradan giriliyor herhalde" dediler, biz de aynını arkamızdan gelenlere söyledik, onlar öbürlerine söyledi vsvs. Biz böyle 1 saat sırada durduk sohbet muhabbet içtik falan derken sıra kısaldı kısaldı kapıya yaklaştı. Demezler mi "burası saha içinin girişi, tribünler şu tarafa" diye. Kızmak istesen etrafta kızacak görevli de yok, zaten mutluluk sarhoşuyuz kızmak da gelmiyor içimizden, burası Türkiye diyip gittik güzel güzel kapımıza. Tribün girişi rahatmış meğersem, biletini okutup elini kolunu sallaya sallaya giriyorsun. Bu arada günlerdir yapılan duyurularda, stadyum etrafında bir sürü standlar olacağı, bir nevi festival alanı yaratıldığı falan yazıyordu, yalan. 2 sandviç köfte büfesi, bir de bira büfesi koymuşlar 3 tribün başına, festival alanı oymuş. Efes her konserde, her festivalde yaptığı üzere karton bardakta içirtti birayı, hem de 10 tl ye, oha. O kadar konsere geldik tur tişörtü alıp da giymezsem olmaz. Eeee nerede satılıyor tişörtler. Her yerde mavi U2 tişörtlü prezantıbıl diye tabir ettiğimiz tipten delikanlılar ve genç kızlar yer göstermeye çalışıyorlar, sorulara cevap veriyorlar. Gittik sorduk tur tişörtünü nereden alacağımızı. (şimdi Türkiye gerçeği no.4 sahne alıyor) Bilmiyorlarmış, kardeşim seni niye koydular oraya, etrafa caka satasın diye mi. Güvenlikçilere sorun diyorlar. Heryer güvenlikçi, tribün aşağısında duran güvenlikçiye soruyoruz, sahaya doğru olanlara, bilmiyorlar, yukarı giriş kapısına sorun diyorlar, tribünlerdeki 100 merdiveni çıkıyoruz, kapıya gidiyoruz, bilmiyorlar ve diyorlar ki "dışarda satıyorlar", Türk sabrı içimizde, "onlar çakma" diyoruz, "zaten çıkamazsınız ki, biletlerinizin barkodu okutuldu, gişeden geçtiniz". Şef kılıklı bir adam saha içinde satılıyor onlar diyor, "gidin siz aşağıdaki güvenlikçilere alıp gelirsiniz". 100 merdiveni iniyoruz. Ve bizi saha içine almıyorlar, dayanamıyor kavga çıkarıyoruz, sonra kös kös yerimize dönüyoruz. Koskoca stadyumda tişört sadece saha içinde satılıyor, oha. Biz tişörtsüz kalıyoruz....Organizasyona lanet ediyoruz.

Şimdi burada az başa sarıp gişelerden geçtiğimiz ana geri dönmek istiyorum. Gişelerden geçip de, karşımızda dev gibi "The Claw" u görünce şöyle bir apışıp kaldık. Büyük bir sahne falan diyorlardı ama biz karşımızda dev bir uzay gemisi bulduk. Zaten manzara çok komikti, her giren öyle bir apışıp kalıyordu. Yol boyunca "yap şu konseri İnönü'de bok mu var" diye hayıflanan arkadaşımız sahneyi görünce mel mel bakıp "hööööö bu zaten sığmazmışki oraya" deyip olayı özetledi. Sahne arkamızda, ağzımız kulaklarımızda "biz U2 konserine gittik vallaha" temalı fotoğraflarımızı çektirdik, teknoloji sağolsun hemen netten profillerimize koyup gidemeyenleri uyuz ettik. Bu dev sahneyle ilgili bilgiler şöyle: genişlik 78 metre, yükseklik 50 metre, ağırlık 180 ton, kapladığı alan 2200 metrekare, üzerinde bir milyon parçadan oluşmuş beş yüz bin piksel kapasiteli silindir ekran ve sahnenin her ayağında 72 adet bağımsız “subwoofer” varmış. Bu sahneden üç tane varmış. U2’nun konser vereceği stad ve sonraki iki şehirde aynı anda kuruluyormuş sahneler. Stadyumun dışında bekleyen bir sürü tır vardı, meğer 150 tır bütün bu araç gereci taşıyormuş. Sahne montajında 400 kişi çalışıyormuş. Tabiri caizse bir U2 şirketi var ortada. Sahne tasarımı bütün stadyumun olan biteni seyredebilmesi için yuvarlak yapılmış. Sonradan anladık ki, her açıdan olan bitene hakim kılıyor sahne seyirciyi, tamamen keyif aldırmaya yönelik tasarlanmış. İlk bakışta bu sahne bize nasıl bir görsel show sunacak kesinlikle anlaşılmıyor, 4 ayaklı dev gibi birşey var, ayakların tepelerinde yuvarlak baloncuk gibi şeyler var, tepesinde antene benzeyen metal bir çubuk var sonuçta. Bir de müzik aletlerinin olduğu orta sahnenin dışında, Bono'nun yürüdüğü dansettiği bir daire var, bu daire ile orta sahne arasında da red zone var zaten (bu format bütün U2 sahnelerinde var), bu daire ile orta sahne arasına oynar köprüler koymuşlar, elemanlar bu köprülerin üzerinde hareket edebiliyorlar, tasvir yeterli oldu mu bilmem artık.

İlk önce Snow Patrol grubu çıktı sahneye. Silindir ekran ön grupla birlikte çalıştı. Gerçekten de her yerden gayet net bir şekilde görünüyordu. Fakat tabii sahneyi tümden çalıştırmadılar U2 beklediler. Ben daha önce hiç dinlememiştim grubu, ama çok ünlü olmasalar da hatırı sayılır bir hayran kitlesi varmış. Gayet güzel eğlendirdiler, biz daha ön grupta coştuk zaten eğlenmeye programlanmış tipler olarak. Snow Patrol solisti acaip şekerdi, Türkiye konseri U2 nun ön grubu olarak çıktıkları son konsermiş, o yüzden kırmızı gömlek üzerine beyaz kravat taktığını söyledi, son şarkılarında U2 nun ekibine teşekkür edip tüm ekibi sahneye çağırdılar, hep beraber şarkıyı söylediler, güzel duygusal bir an oldu. Biz de baktık böyle adamlardaki şansa bak U2 ekibinde çalışıyorlar, ne işler meslekler var diyip kendi kendimize uyuz olup kıskandık.

Bu arada hava iyicene soğudu, rüzgar iliklerimize işledi derken bir de üstüne yağmur başlamaz mı. Tişörtle girdiğimiz stadyumda üstümüze 2 kat montumuzu giydik, yine ıslandık, yine üşüdük, ama tabii pek umrumuzda değildi, tek korkumuz yağmurun dinmeyip konserin tadının çıkmaması ve hatta iptal falan edilmesiydi. Bu arada saat 21.00 olmuştu ve stad hala dolmamıştı, allah dedik biletler satılmadı mı, buncacık kişi mi olacağız derken yavaş yavaş doldu bütün tribünler ve sahaiçi. Meğer trafik felç olmuş dandik stadyum yolunda. 21.00 de çıkacakları söyleniyordu fakat çıkmadılar, stadın dolmasını beklediler söylentisi var bilemiyorum artık. Saat 22.00 oldu. Bütün ışıklar söndü. David Bowie "Space Oddity" çalmaya başladı, çaldı, çaldı, çaldı, alkışlar başladı ve U2 geldi. Bütün stad çığlık çığlığa, herkes bağırıyor, alkışlıyor, her beraber delirdik. Bono'nun sesini duyunca böyle bir içim gıcıklandı, "allaaaahhhhh" dedim, "canlı canlı dinliyorum ben yaaaaaa" diye bağırırken buldum kendimi. Sonra "The Claw" atraksiyona başladı, bütün ışıklar, spotlar yandı, ohaa dedik, bir kal gelme anı yaşadık, sonra keyfine baktık. Ya sanırım kelimelerle anlatmak zor olacak, abartmıyorum, ya da evet abartmada tavan yapıyorum çünkü bu sahne gerçekten de inanılmazdı. Ve ben o dakika anladım ki sahne kurulurken "biz uzak mıyız sahneye ne" endişem o kadar yersizmiş ki, stadyumun neresinde olursanız olun farklı bir açıdan ama aynı güzellikte gösterilere şahit oluyorsunuz. Sahne önüne yakınsanız Bono'yu öpme mesafesindesiniz ayrı bir keyif fakat dev sahne yukarınızda kaldığı için gösterileri göremiyorsunuz, tribünlerdeyseniz grubu uzaktan görüyorsunuz, 360 ledlerden seyrediyorsunuz, zaten bu ledlerde envai çeşit kurgu da gösteriliyor ve sahnedeki tüm gösterilere hakim oluyorsunuz. Konserin en güzel detaylarından biri de Bono'nun tüm söyledikleri led ekranlarda anında Türkçe'ye çevrilerek gösteriliyordu, tüm mesaj içerikli yazılar, konuşmalar hepsi Türkçe'ye de çevriliyordu.

Konser günün anlam ve önemine uygun olarak "Beautiful Day" ile başladı. Albümlerinde ne dinlediysek aynı onu dinledik, cidden çok güzel çaldılar. Bono desen, azıcık yaşlan be adam, bir kere bi sesin çatallansın di mi, yook, hem sesi hem endamı hala güzel hala etkileyici.

Gelelim yuhlama olayına, gazete ve TV lerde yansıtıldığı gibi abartı birşey değildi. Bono "Bugün boğaz köprüsünde yürüdüm, Egemen Bağış'a teşekkurler" falan diyordu tam, tam diyemedi zaten,  bir yuuh sesi yükseldi, yuhlanan Bono değil bahsi geçen bakandı zaten. Bono'da güldü, politikacılardan bahsetmeyelim, sadece köprüden, güzelliğinden bahsedelim" felan dedi, gülümsedi, sonra alkış koptu. Oyle dakikalarca yuhalama olmadı. Abarttılar. Yok neymiş Bono başbakanla görüşmüş bilmem ne, niye görüşmüş işte, destekliyor muymuş, bir sürü polemik oldu, ya AKP nin pazar günü mitingi vardı, başbakanda U2 olayını kullandı, bizim başbakan ne çakacak U2dan yoksa. Pazar günü Kadir Gecesi olduğu için bu konser Pazartesi yapıldı. Şimdi Bono çıksaydı da ben başbakanınızla görüşemem deseydi, vay sen kimsin de Türkiye'nin başbakanıyla görüşmüyorsun diye yermeyecek miydik bu sefer. Bırak allasen. Zaten diğer konserlerine nazaran daha az konuştu Bono, seyirciyle daha az iletişim kurduğunu düşünüyorum bu olaydan sonra. Bir de zaten seyirci perfomansı düşük bir konserdi, bu da Türklerden kaynaklanıyordu. Böyle bir coşku eksikliği vardı, anlamadığım. Bana farketmez zaten ben şarkı söylemesini istiyordum, konuşmasın, polemik olmasın, sadece o güzel sesiyle şarkı söylesin bize yeter.


Yıllardır dinlediğim, üstüne bir sürü anı yapıp çok sevdiğim şarkıların çoğunu çaldılar, Mysterious Ways, In a Little While, Sunday Bloody Sunday, Where the Streets Have No Name, I Still Haven't Found What I'm Looking For, Desire, With or Without You, Hold Me Thrill Me Kiss Me, One, Vertigo. Hepsini çok güzel çaldılar, çok güzel söylediler.

In A Little While çalarken, bir konser ritüeli olan olay gerçekleşti. Bono seyircilerin arasından bir hatunu çekti yanına. Onun dizlerine yatıp söyledi şarkıyı, dansettiler, sahnede yürüdüler birlikte. Ben kızı biraz uyuz buldum açıkçası, böyle çok heyecanlı falan görünmüyordu, hatta biraz eblek görünüyordu bile diyebilirim, böyle bir heyecan yoksunu, bir kazma. Bono dizlerine yatmış, bir saçını sev, bir sarıl bulmuşsun adamı, bir ye bitir di mi, yok, kazma işte, Türk kızı, utandı herhalde. Beni çekecek çıkaracak valla Bono, çok deli olur. Zaten çok kıskandık hatunu, resmen çekemedik, ayağı takılsın düşsün rezil olsun istedik. Kötüyüm di mi?

En bomba anlardan biri Bono'nun Zülfü Livaneli'yi sahneye çağırmasıydı ve beraber şarkı söylemeleriydi. Gerçekten de acaip sürpriz oldu. Zülfü Livaneli çok misafirperver ve yakın davrandı Bono'ya, çok samimiydi. Aralarında güzel bir iletişim vardı. Sonra Zülfü Livaneli "Bono'ya bir hediye verelim mi?" dedi ve Yiğidim Aslanım şarkısını söylemeye başladı. Bütün stad inledi resmen, Zülfü Livaneli sustu, bütün stad inliyor böyle acaip bir andı. Bono'ya biraz ayıp oldu burada, çünkü biz her ne kadar bütün U2 şarkılarının sözlerini bilsek ve Bono'yla birlikte söylesek de daha önce dediğim gibi seyircilerin çoğu kazmaydı ve şarkı sözlerini bilmiyordu. Zaten bu konsere U2 sevdiği ve dinlediği için gelen insan sayısı çok fazla değildi. Hiç dinlemeyip bahsi geçtiği için meraktan gelen tipler falan çoğunluktaydı bence, ne kazma milletiz biz yaa. Bir de bütün konserlerinde biten biletler bir tek ülkemizde bitmemiş, bir de turnenin en ucuz biletleri bu konserdeydi. Kimse pahalıymış falan demesin Duman konser biletlerinden daha ucuz biletler vardı.

Hani TV de felan görürüz böyle konserlerde kendini paralayan, bağırıp ağlayan, bir nevi kendinden geçen kızlar vardır ya, bildiniz mi? Onlar gerçekmiş. Bağırdık, kendimizi paraladık, ağladık, cırladık.

En unutulmaz anlardan biri de sahnenin tüm ışıklarının yanması ve tepesinden bir sürü spotun gökyüzüne uzandığı andı. Çok büyülüydü. Buna ilişkin fotoğrafı Facebook daki U2 360° Tour  Istanbul grubundan aldım, Özkan Uğurlu çekmiş. Teşekkürler.

Kazma diyorum ya seyircilere, trafiğe kalmamak için henüz konser bitmeden çıkan bir sürü insan oldu. Ya ne ayıp birşey yaa, adamlar daha çalıp söylüyor, sen çıkmaya başlıyorsun, bir de görüyorlar çünkü saha çıkışı tam sahne karşısında. Terbiyesizler yaa, terbiyesiz kazma seyirci, senin yüzünden bir daha gelmeyecekler.
Konser bitmesin hep sürsün, Bono hep benle kalsın, olimpiyat stadyumunda yaşayıp gidelim istedim ama olmadı. Bitti.... Güzel anıları, hisleri benle kaldı, torunlarıma anlatacak süper bir anım oldu.

Dönüş yolu nasıldı? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim, 24.30 da biten konserin ardından 2.30 da gidebildik eve. Yarın bir gün kazayla olimpiyatları bize verirlerse, çok büyük rezalet olacak.

2 Eylül 2010 Perşembe

Sadakat -İnci Aral

Bu yaz tatilimde okumayı seçtiğim kitap çıktığından beri almak istediğim fakat uygun zamanını beklediğim Sadakat romanıydı. Uygun zamanın yaz tatili olduğunu hissettim, İnci Aral romanları beni çok etkilendiğinden düşünecek başka birşeyin olmadığı, yan gelip yatacağım, roman karakterleri beni daralltığında denize dalabileceğim bir zaman dilimi seçtim. Herşeyden önce Sadakat mükemmel bir İnci Aral romanı. Herbir kelimesi, herbir satırı İnci Aral. Safran Sarı'yı beğenmemiştim, eksik bulmuş İnci Aral bu değil demiştim (ne haddimeyse, o ayrı..) Ardından çıkan Sadakat özlediğim İnci Aral'ı bana geri getirdi. Bir kez daha hayran kaldım kendisine.

Tüm hikayeyi romanın baş kahramanı Azra'dan dinliyoruz. Azra hapishanede, kocasını öldürmekle suçlandığını, fakat ona göre öldürmediğini ve suçsuz olduğunu öğreniyoruz ilk sayfalarda. Adam nasıl ölmüş veya öldürülmüş, Azra neler yaşamış nasıl bu hale düşmüş bilemiyoruz, merak ettiğimiz tüm hikayeyi Azra geçmişe dönerek anlatmaya başlıyor. Azra eczacılık yapan okumuş etmiş bir kadın, okuyup etmenin erkeklerle olan ilişkilerde hiçbir etken olmadığının bir örneği kendisi. Geçmişinde evliyken başka bir adama aşık olmuş bir anne, başı önde ses çıkarmamış sonrasında çocukları tarafından çilesinden öldüğü düşünülen bir baba ile büyümüş iki kız çocuğundan biri Azra. Bir türlü doğru erkeği (ne demekse..) bulamamış, bulsa da sömürüp bezdirecek denli aşka muhtaç bir kadın aynı zamanda. Sanki babasına sadık olamamış anneden öc alırcasına, sanki hiç sesini çıkarmamış babasına inat. Ve Azra'nın geçmiş başarısız evlilik olayına, çocuğuna anne olmayı aşk uğruna ertelemesine, takıntılarına, acizliklerine, saflığına, umutlarına, kadınlığına ilişkin bir sürü olaya tanık oluruz. Azra'yı uzun, dalgalı, kahverengi saçlı buğday tenli, balık etli, güzel gözlü, hafif tombul yanaklı, büyük göğüslü bir kadın olarak canlandırmışım ben.

Romanın ikinci kadın kahramanı ise kızkardeşi Aliye. Aliye, Azra'nın tam tersi karakterde bir kadın. Eğitimsiz, geçimini ya kocası ya annesi ya da ablası üzerinden sağlamış, buna rağmen çok güzel, alımlı, cazibeli, ağzı laf yapan bir kadın. Sürekli ayrılıp barıştığı, tekme tokat birbirine girdiği, hastalıklı bir ilişkisi olan (buna aşk denebilir mi tartışılır..) bir kocası, doyumsuz bir ruhu var. Azra ve Aliye'nin birbirinden çok farklı görünen karakterlerinin kesişme noktası ise bir türlü tek başlarına, erkeksiz ve aşksız ayakta durma güçlerinin olmayışı, bunun uğruna anneliklerini ertelemeleridir sanıyorum. Aliye'yi, uzun, dalgalı, sarı saçlı, buğday tenli, balık etli, çıkık elmacık kemikli, ufak tefek, çıtı pıtı bir kadın olarak canlandırmışım ben.
 
Gelelim Ferda'ya. Biraz kaba olacak ama tam anlamıyla bu iki kadının hayatlarının içine tükürmüş baş erkek kahramanıdır romanın, iğrenç bir adamdır. Kadınların hiç mi parmağı yok, hep tüküren taraf mı arsız, var tabii olmaz mı, ama yine Ferda denen ahlaksız şerefsiz, bir takım erkeklerin de aşkı nasıl kolay ve arsızca sömürebileceklerini alenen göstermekte. Sadakat, ihanet ve özgürlüğe ilişkin sorular ve sorunlar Ferda'nın hareketlerinde hatta dayatmalarında dile gelir, ayyuka çıkar, sıkar, boğar. Ama bütün hayvanlığına rağmen o da alır aşktan payını, kalır öyle. İşin burada en acıtan noktalarından biri ise Ferda gibi hayvan sayısı o kadar büyük bir hızla artmakta ki, insan yeni nesil kızların onlardan hayvan olmasına üzülemiyor bile. Ferda annesiz büyüdüğü gibi iki ikiz kadınla yaşayan bir babayla büyümüş, Ferda'nın Ferda olmasına pek de şaşırmıyoruz sonrasında bu yüzden, sapkınlıkları, karmaşalarına tanık oldukça. Ferda'yı esmer, kıvırcık uzun saçlı (ama çok uzun değil), önleri açılmış, saçlarını arkadan bağlayan, V yaka kazak veya tişört giyen, biraz göbekli, kısa boylu bir adam olarak canlandırmışım ben.
 
Azra'nın annesi evliyken başkasına aşık olmuş namussuz kadın, ama yok aşk bu ne yapsın kadın elinde olmayabilir, babası sesinin çıkarmamış yuh, ama yok ne yapsın adam o da karısına aşık, Azra salak mı Ferda'nın çıkıp çıkıp gitmelerine, başka kadınlarına bile bile göz yumuyor, ama yok bir şans daha veriyor işte, güvensiz bir ailede büyümüş elinden gelmez aşka aşık, Aliye amma da kaltak bir kadınmış ya, ama yok hayat koşullarına bir bak, başka ne beklenirki ondan, müstahak buna oh oldu, aman onun ne suçu vardı ufacık, Ferda ne iğrenç ne bayağı bir adammış yaa, ama izin veriliyor başka ne beklenir..... vs...vs... Bu tip arada kaldığım, yargılayamadığım, neyin doğru neyin yanlış ayırdına varamadığım iki ucu boklu değnek durumlar beni o kadar sıkıştırdı ki bu romanda. Bir de o durumları böyle şairane, böyle iç gıcıklatıcı kelimerle anlatmak, çok beğendim, çok.
 
Yazarların artık gazetelerin 3. sayfalarında yayınlanan aile faciası niteliğindeki haberleri konu aldıkları şeklinde bazı yorumlara ilişti gözüm. Bu haberlere konu kişiler eskiden, tabirim kaba kaçabilir ama, kenar mahalle sakini eğitimsiz cahil kişilerken, bu tip facialarda başroller teknolojinin, ve belki getirdiklerinin, ve belki sindiremediklerimizin, ve belki bu derece modern ve açık olmamızın hatalı yorumu ve sunumu sonucu okumuş tabir ettiğimiz kişilerce paylaşılmaya başlandıysa, yazarların bunu incelemesi gerek diyorum. Türkiye'nin en büyük özel üniversitesinden mezun bir gençkız doktor annesini öldürüyorsa, bu 3. sayfa haberi olmaktan öteye geçmiştir artık. Sadakat romanı da basit bir sadakat-ihanet-aşk üçgeni romanı olmaktan ötedir bence bu yüzden.

S.18.. Ellerim üşüyor en çok. Çoktandır, tarihe mal olmuş bir zaman parçasından beri üşümekte zaten. Salondan gelen düm teke düm tek feryadın sahibi gibi, kor ateşlerde yanacak biriyken her nasılsa don yemişim.

S.19.. Herkesin olmuştur böyle anları. Issız bir sokaktaki bir kapı girişinde peşinize düşmüş bir abazandan saklanıp korkunuzu yenebilmek için soluklanırken bir sokak köpeği sokulmuştur yanınıza örneğin. Sizi dünyanın verebileceği zararlardan korumak istercesine nemli, fındık rengi dost gözlerle bakmıştır yüzünüze. Eğilip kafasını okşamışsınızdır hayvancığın, o da bacaklarınızın arasına sokulmuştur kalbi kırık bir yoldaş gibi.

S.145...Sesi olmayan bir ağzım olduğunu bilmiyordum. Sessizliğimin ne kadar yırtıcı olduğunu. Benim değildi o ses. Konuşan ben değildim. O yükselen alçalan, çözülen, fırıl fırıl dönen ve çıkış arayan haykırışlar benim olamazdı.
Sözcükler yuvarlanıp yerlere düşüyordu ve ben nasıl olup da hep birlikte baş aşağı, aşağı, aşağı düştüğümüzü anlayamıyordum.
Yeryüzünün neresinde bulunduğumu bilmiyordum.
İçimi bulandıran nefretle kapıyı dövüyordum ve ellerimle boğmak, öldürmek istiyordum onları.
Sadakatin yalnızca iyimserlik ve umuttan ibaret olduğunu böyle, kanatlarım ateşe tutularak öğrendim.

S.153...İhanete kurban gitmeyenler, hele bu en yakınlarının ve sevdiklerinin çifte kavrulmuş ihanetiyse, bağış ve hoşgörü ölçütleri ne kadar yüksek olursa olsun bunun ne demek olduğunu anlayamaz, o dehşeti tahmin bile edemezler. Kör edici bir ışığa sürekli bakmaya çalışmak gibi bir şey bu! İhanet asla bağışlanmaz, geçiştirilebilir belki ama iğrenç yüzü belleğe o kadar derin çizgilerle kazınır ki unutmak için ölmek gerekir.

Turkuvaz Yayıncılık, 14. Basım (1.Basım-Şubat 2010), 277 sayfa

31 Ağustos 2010 Salı

2010 yaz tatili...

Yıllardır 2 hafta üstüste tatile çıkmamıştım (hamile iken olanı saymıyorum). Bu sene tereyağından kıl çeker gibi onaylanınca iznim yerlere göklere sığamadım. Ruhen ve fiziken çok yorulmuş olan kendimi 15 gün uzaklara taşıyıp denizle güneşle onarmak heyecanıyla Temmuz ayını pek bir pozitif geçirdim. Bu sene tatilden beklentim ne içip sıçmak ne de eğlencenin dibine vurmaktı, yegane isteğim kumsalda uzanıp gözlerimi kapamak, güneşte yanıp yanıp serin sulara atlamaktı, öyle de oldu. Tatil 15 gün olunca gezme fırsatı da bulduk süper oldu. Once Ayvalık' gittik, kızı aldık. 1-2 gün orda kalıp, Ayvalık tostuna doyup, cildimizi  kızartmadan bronzlaşmaya döndürüp tatil moduna girdikten sonra Çeşme'ye doğru yola çıktık...Torba'ya gelince yanlış yolda olduğumuzu çakıp geri döndük bir de, o ayrı.

Çeşme..

Ilıca..
Çeşme'ye gitmek planımızda vardı fakat tatilin ramazana denk gelmesi rahatlığıyla kesin bir plan yapmamıştık. Yola çıkmadan birgün önce Ilıca'da Villa Saray Otel'i aradık, yerleri varmış. Oda+kahvaltı 150 TL fiyat verdiler, haftasonuna denk gelen günler için önce 175 TL dediler ama onu da 150 TL olarak anlaştık.5 gecelik rezervasyon yaptırdık. Villa Saray'da ister villa ister oda kiralanabiliyor. Oldukça temiz, güzel ve yemyeşil bir çevre düzenlemesi var, sessiz mi sessiz, sakin mi sakin. Öyle sürekli yüksek sesle bağıra çağıra konuşup eğlenen turistlerden de yok. Odamız küçüktü ama bize yetti. Fakat, banyoda hiç rahat edemedim. Duşakabin yerine duş perdesi vardı, hadi biz sorun değil de kızı yıkarken falan her yer su oluyor, sıcaktan kurumuyordu, ve ben banyoda, wc de ıslak zeminden nefret ederim, tiksinirim falan, ama idare ettik işte, bir de her oturduğumda sırtıma düşen klozet kapağı beni öyle uyuz etti ki sonradan bir süre bütün klozet kapakları aynı şeyi yapacak hissi taşıdım. O banyo ve wc o otele olmamış. Duşlara kabin taktırmak, klozet kapaklarını yenilemek o kadar zor ve pahalı olmasa gerek. Temizlik personeli iyidi, her akşam odamızı tertemiz bulduk. Yatağa örttükleri pike eski püsküydü, bunu da yakıştıramadım açıkçası, yenilemelerini tavsiye ederim. Böyle küçük çirkin şeyler insanın aklında yer ediyor, işletmeler böyle basit bir pikenin imajını zedelemesine izin vermemeli. Kahvaltıyı da pek sevmedim, Alaçatı'da oteller pahalı diye gitmemiştik ama demekki kahvaltı farkı böyle oluyor, Alaçatı'da bol çeşitli Ege kahvaltısı veriyorlar ve genelde 14.00 e kadar açık oluyor kahvaltı, burada ise şu küçük paketlerdeki reçel, yağdan falan veriyorlar, saat 10.00 da bitiyor. Ben sadece 2 gün edebildim kahvaltıyı, zaten bizim gezenti kız da öğlene kadar uyuduğundan genelde dışarıda kahvaltı ettik.

İlk akşam yemeğimizi Ilıca sahilindeki Kumrucu Şevki lerden birinde tabii ki de Kumru yedik. Daha önce İzmir'de de yemiştim. Açıkçası olsa da olur olmasa da, benim için vazgeçilmez bir lezzet değil, Ayvalık tostunu tercih ederim. Yanlız bu Şevki Amca köşeyi dönmüş sanırsam, her köşe başında bir Kumrucu Şevki'ye rastlamak mümkün, Çeşme'de kumrusuz kalmak neredeyse imkansız. Akşam Çeşme'nin çarşısına gittik. İncik boncukcuları dolandık, bir ipe dizilmiş 3 boncuğu 10 tl ye satıp turisti sömüren dükkanlara kızdık. Deniz kenarında yürüdük, damla sakızlı dondurma yedik, nefisti. Yanlız çarşı bomboştu, şaşırdık. Hani herkes artık Çeşme'ye akıyordu. Fakat daha sonra gördük ki, Çeşme Marina'ya İzmir'deki Forum Bornova tarzında bir çarşı yapılmış. Bir sürü kokoş restoranlar ve dükkanlar var, millet ordaymış. Mimari olarak güzel fakat o kokoş format bana ters olduğundan sevmedim, kendi çarşısı daha güzel aslında.

Ilıca Plajı

Bir günümüzü burada geçirdik. Namını çok duymuştum Ilıca Plajının, gerçekten de çok güzel bir yer. Deniz suyu sıcak ve berrak, hava esintili, bunaltmıyor, denizde metrelerce yürüyorsunuz boyu geçmiyor, kum incecik, çocuklu aileler için çok uygun. Suyun sıcaklığı denizin içinde termal su kaynaklarının olmasından ileri geliyormuş. Fakat gün ilerleyip de güneş alçalmaya başladığında su acaip sıcak oluyor, benim gibi soğuk deniz sevenlerin pek hoşuna gitmeyebilir. Kumsal ise tabii ki "beach club" lar tarafından parsellenmiş. 2 şezlong+1 şemsiye için oturur oturmaz 15 tl veriyorsunuz. Yiyecek içecek çok pahalı değil, şehir merkezi ile aynı. Bira 6 tl. Bir de garsonlar zırt pırt başınıza dikilip "ne içersiniz" diye taciz etmiyor.

Tekne Turu
Her yaz tatilinde tekne turuna çıkmak küçüklükten beri olmazsa olmazımdır. Hele ki birkaç yıl önce çıktığımız tekne tatilinden sonra vazgeçilmez olmuştur. Hazır kız da 2,5 yaşına geldi, "tekneye bindirebiliriz bir deneyelim" dedik. Çeşme'de bakınmaya başladık deniz kenarına sıra sıra dizilmiş tekne turlarına. Oldukça büyük, bangır bangır müzik çalıp dansöz oynatarak insanları eğlendiren akıllara zarar tekneler var, fiyatları kişi başı 15 tl. Biz ise sakin sakin gidecek bir tekne arayışındayız. Saint Mary teknesinin önüne geldiğimizde sorumlu kişi, "biz en fazla 15 çift alıyoruz, onun üstüne çıkmayız.Müzik, dans falan yok bizde. Zaten yelken açıyoruz. Fiyat kişi başı 40 tl." Fiyat pahalı olmasına pahalı ama aradığımız format bu. Hemen aldık biletlerimizi. Sorumlu bize "10.30 da çıkıyoruz yola. Siz 10.00 da burada olun, çocuk var güzel bir yer ayarlayalım" dedi, tav olduk. Neyse, o sabah 10.00 da orda olduk ama en son gelen bizdik zaten, ve teknede neredeyse 60 kişi vardı. Teknenin kaç metre olduğunu bilmiyorum, tek bildiğim o tekneye o kadar kişi fazlaydı, fazla olmasa bile işin pazarlaması bize öyle yapılmamıştı. Pişkin pişkin "sizi şöyle alalım, orası çok rahat" diye. Azıcık gölgesi olan teknenin 3. katında bir yer gösterdi. Kızım olmasa yer süper de be adam çocuğumuz var bizim, merdivenle çıkılamayan bir yere ne koyarsın bizi, hoş başka oturacak yer de yoktu ya. Sinirlenmemize rağmen bütün itaatkar müşteriler gibi kuzu kuzu gidip gösterilen yere oturduk. Hareket edince keyfimiz yerine geldi gelmesine de, azıcık gölge kısım da güneşte kaldı. Bir süre (yaklaşık 1,1-5 saat) gittik, sonra bir koyda durduk. Saat 11.30 olmuştu. Yemeği hazırlamaya başladılar. Biz de o kadar yanmıştık ki hemen denize atladık. Bizim kız bayıldı tekne olayına, ilk başta su soğuk olduğundan ciyaklasa da hemen yüzmeye koyuldu. Yemek için balık itemiştik tabii ki de, lezzetliydi. Fakat yerimiz güneşin altında olduğundan oldukça sıkıntı çektik, koca havluyla gölge yaparken ben kızı doyurmaya çalıştım falan. Burada yaklaşık 1,5 saat durduk. Sonra tekrar yola çıktık. "Eeşek adası'na mı gidiyoruz?" sorularına karşılık kaptan "Gidiyoruz ama durmayacağım orada, görün diye bir geçeceğimm, zaten birşey yok" orada dedi. İtaatkar müşteriler itiraz etmedi tabii. Neyse eşek adasının yanından dolandık, uzaktan uzaktan 1 tane eşek gördük görmedik. Yola devam ettik. Herkes sıcaktan bunaldıkça bunaldı, "kaptan denize girmeyecek miyiz bir daha" diye söylenmeye başladı. Kaptan "bir koyda" daha duracağız dedi. Ben şaşırdım, tün gün süren bir tekne turunda sadece 2 koyda denize girmiş olmak oldukça azdı. Çok daha uzun bir süreyi tekne üzerinde seyir halinde geçirmişti. Bu arada bizim kız sıcakta iyice bunaldığından gölgede oturan üniversite öğrencilerinin yanına oturduk. Saolsunlar onlar da kızı çok sevdiler, ilgilendiler. 2. koyda durduk denize girdik ama yarım saat sonra katan dönüyoruz dedi, fitil olduk. Dönüşte kaptan yelkenleri açtı, verdik rüzgara kendimizi. İşte bu herşeye değerdi sanırım, motor sesi susup da etrafı denizin hışırtısı, rüzgarın ugultusu klınca herkese bir huzur geldi.Çeşme'ye doğru rüzgar dinip de motoru çalıştırana kadar huşu içinde gittik. Motor çalışınca yine bir bunaltı bastı, kaç saatir suya girmediğimizden sıcaktan patlayacaktık. Neyse 17.00 de indik tekneden. Kendimizi otele atıp klimanın altına yattık, rahatladık. Keyifliydi keyifli olmasına, zaten tekne üzerinde keyifsiz olmak gibi bir durum olamazdı da. Be adam bize dürüst dürüst söyle işte, aldığı kadar doldurum ama cıstak müzik çalmam de baştan da beklentiye girmeyelim, dürüst satıcı başımızın üzerinde yani.

Alaçatı

Ne güzel yer bu Alaçatı. Ayak basar basmaz hayran kaldık. Her yer rengarenk, enerji ve huzur dolu. Bende lk uyandırdığı duygu, burada çok fena aşk yaşanır oldu. Alaçatı'da değişik değişik restoranlar, barlar, kafeler olsa da, bütün olarak bir tarzı var. Çok renkli, seviyeli bir tarz bu. Seviyeli derken yanlış anlaşılmasın. Çalan müzikler çok kaliteli, etrafta müşteriye "buyrun gelin bizde yiyin" diye saldıran restoran çalışanları yok. Ama yine de küçük ara sokaklara doğru bakınca deniz görmek istiyor insan, deniz kenarında oturmak istiyor, bu mümkün değil maalesef.

Bir akşam yemeğimizi Şişarka Restaurant da yedik. Girişi ve bahçesi çok güzeldi, oldukça da kalabalıktı ve biz çok acıkmıştık. Balık yiyelim dedik oturunca, garson bizi güzel yönlendirdi, restoranın bu kısmında yapılan balık havuz balığı oluyormuş, deniz balığı isterseniz balık restoranımız var ordan seçelim önerisinde bulundu, bizde öyle yaptık. Balığın yanında klasik rakı mezeleri dışında börülce ve daha önce yemediğim fakat methini çok duyduğum kabak çiçeği dolmasından ısmarladık. Börülce yediğim en kötü börülceydi desem çok haksızlık etmiş olmam sanırım ki o kadar sevmeme rağmen bitiremedik. Kabak çiçeği dolmasının için de böyle kuru kuruydu, bu dolma böyle olmalı eğer böylese çok kötü diye düşündüm. Bunun yanında salata ve balık harikaydı. Gelen hesap yemekle doğru orantılı olmadı, 2 bira bir ufak rakıyı da dahil ederseniz, o kötü börülce ve kabak çiçeği dolması skandalını da göz önünde bulundurursanız ödediğimiz 180 tl hesap bana biraz fazla geldi. Tatlımızı İmren Helva'da yedik. Madem damlasakızıyla ünlü buraları her tatlıyı damlasakızlı yiyecektim :) Tavuk göğsü yanında damlasakızlı dondurma yedim, süperdi. Daha önce yediğim damlasakızlı dondurmaların en kralıydı diyebilirim. Bir akşam da Bizim Ev Restaurant da yedik yemeğimizi, mavi beyaz sandalye ve masaları ile pek güzel göründü gözümüze. Masa ve sandalyeleri dışında canayakın garsonları ve, süper yemekleri ile de çok sevdik. Kuzu şiş, balık, mezeler, rakı derken hesap 150 tl oldu, bu Alaçatı pahalı mı ne? Ama yine de değdi, yemekler çok lezzetliydi, daha önce fiyasko olan kabak çiçeği dolması denemem ise burada kesinlikle başarılı oldu.


Kocakarı Plajı..

Sözkonusu Ege kıyıları olunca denizi kötü koy olamaz herhalde. Kocakarı Plajı nispeten halk plajı formatında, fakat yine de şezlong-şemsiye mafyası bu koyu da esir almış. Deniz güzel olmasına güzel de, plaj kumu ıslak ayakla basınca çamura dönüşecek cinsten, sevmedim. Gidilse de olur gidilmese de, güzel olmasına güzel ama tadından yenmez de değil.


Altınkum..

Turkiye'de gordugum en güzel sahillerden ilk 3 e girecek bir sahili ve denizi var Altınkum'un. Görür görmez hayran kaldık. Incecik pırıl pırıl kumu, Uzakdoğu sahillerini kıskandıracak güzellikte pırıl pırıl bir denizi var. Suyu ise soğuk, tam bana göre.Tüm sahil şeridi, beach ler tarafından kuşatılmış durumda. O sıcakta upuzun sahili yürüyerek kendimize beachlerden beach beğenmek zorumuza gitti, Mioxuxu Beach'in sarı dekoru hoşumuza gitti, oturduk. Kişi başı 20 tl verdik, 2 şezlong, 1 şemsiye dahil (off çok şaşırdım ne kadar değişik bir konsept Çeşme için..) Bira 8 tl. Fakat o kum, o deniz yok mu daha fazla ödesek de çok umurumuzda olmayacaktı açıkçası. Bütün gün bu muhteşem denizin tadını çıkardık, değdi. Çeşme'ye gelip de bu sahili görmeden gitmek kayıp olur.






Aya Yorgi Koyu...

Çeşme'de Bodrum'daki gibi barlar sokağı falan yok, merak ettik nerede eğleniyor bu insanlar. Biraz webde gezindikten sonra Kumrucu Şevki mantığıyla Çeşme'nin her bir yanına yayılmış Babylon lardan birinin Aya Yorgi de olduğunu gördüm. Denize girmek için gitmedik ama bir gece şu Aya Yorgi nerede derken yolumuz düştü. Ve eşme'de insanların nerede eğlendiğini gördük, şok olduk. Bu Aya Yorgi denen yer, tüm kıyı şeridinin kokoşluk ötesinde kokoş clublar tarafından parsellendiği bir koy imiş. Bu clublar nasıl bir utanmazlık içinde olmalılar ki güzelim koyun kenarı konuşlanarak kullanımı özelleştirdikleri yetmiyormuş gibi, clublarının etrafına devasa duvarlar, tel örgüler çekebildiler. Ya da Çeşme belediyesi buna nasıl müsaade etti. Bir sahil şehrinden beklemeyeceğim kadar kokoş bu alanı mümkün olduğunca kısa sürede terk ettik.

Çeşme'ye ilişkin temel izlenimlerim ise....

- Çeşme esnafı çok suratsız, hatta çoğu terbiyesizlik derecesinde ukala, ya da biz onlara denk geldik bilemiyorum.
- Yapı Kredi bankasıyla çalışan çok az yer var. Tavan yapmasını beklediğim puanların içbirini kazanamadım bu yüzden. Yapı Kredi de bunun farkında olsa gerek ki, Alaçatı'da anlaştığı her restoran ve bara koskoca ışıklı Adios tabelaları astırmış.
- Her şeyiyle gereğinden fazla pahalı. Belediye özel iştiraklere çok fazla müsamaha göstermiş, onlar da işin bokunu çıkarmış.
- Ama deniz güzel, güneş güzel, kum güzel...

BODRUM BODRUM....

Çeşme'den sonra Bodrum'a geçtik. 17 yaşımdan beri gidiyorum Bodrum'a, bundan mıdır bilmem hiçbir sahil şehrini Bodrum kadar sevmedim. Her ne kadar bozulduğu iddia edilse de Çeşme'den daha gidilesi, daha samimi olduğu kesin. Çeşme'de hayli gezip yorulduğumuzdan Bodrum'da gündüzleri Camel Beach deydik, çocuklar için de oldukça rahat bir sahil. Geceleri Bodrum merkezde, her zamanki gibi sahilde sonra Kule Bar da takıldık, güzeldi.

Ve sonraaaa her güzel şey gibi tatilde bitti.......15 gün de olsa bütün tatiller kısa geliyor insana be....
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...