29 Mart 2011 Salı

Çiçeklerim...

Yıllar yılı başka kadınlarda görüp özendiğim ama bir türlü olabileceğime inanmadığım iki tip kadın özelliği var, en birincisi "göz kararı" ve "aldığı kadar" tabirleri ile yemek, kek, pastaları gayet lezzetli yapabilen, buzdolabında ne varsa onu yemeğe dönüştürebilen kadınlar, ikincisi ise dokunduğu yeri yeşertip, evinde balkonunda çiçeklerin açtığı, bir çiçeğin dalını koparıp onu başka bir saksıda canlandırabilen kadınlar. Ben bunların hiçbirisi değilim... bırak göz kararını, çay bardağıyla tarif edilen yemekleri su bardağıyla yapmışlığım, pişirene kadar da farketmemişliğim vardır, tarifsiz yapmayı geçtim tarife bakarak yaptığım herşey ilkinde asla güzel olmaz, hatta ancak ve ancak üçüncüde olması gerektiği gibi olur, "gr" olarak yazılmış tarifleri okumam bile idrak edemediğimden, şu ana kadar bakabildiğim tek çiçek ise kaktüs oldu.

Bunun nedenini 17 yaşında ailemden ayrılıp tek başıma yaşamaya başlamam olarak görüyorum ben. Kaaaç sene yurtta kaldım, ne yemek yaptım ne ev temizledim. Sonra kaaaç sene bekar yaşadım kendi başıma, çorbayı hazır yer, akşam yemeğinde de ya makarna ya yumurta, yazın ise karpuz peynir yerdim, evde arkadaş buluşmalarımız ise bira patates veya şarap peynir olurdu, öyle yemeğe falan almazdık birbirimizi . Haa yok mu bekar yaşayıp da sofra donatan var tabii, ama ben onlardan da değildim. Çiçek bakamamış olmamda da etkisi var tabii bu yaşam şeklinin, bir de galiba iklimin. Renkli çiçek açan bitkiler güneş görmeyi seviyor ya, Ankara'da bunlara bakmak neredeyse imkansızdı benim için, ya oturduğum evler güneş görmez ya da azıcık hava alsın diye balkona çıkardığım çiçeği balkonda unutur, geceyle gündüz arasında 15 derece fark olan o şehirde çiçekleri bir bir öldürürdüm. Çalıştığım ofislere de aldım çiçekler ama onlar da soğuktan öldüler. Sonra vazgeçtim, ay bir de üzülüyordum çiçekler öldükçe.

Şimdi sürekli güneş olan bir şehre taşınınca annem günlerce "ay burda ne güzel çiçek yetiştirilir" diye gezdi, ben de "yok ben bakamam çiçek miçek, almayalım" diye gezdim. Am buralarda adım başı çiçek serası, adım başı fidanlık var; herkesin balkonunu, bahçesini yemyeşil görünce ve annemin "yeşerten kadın" moduna da bir son vermek için tuttuk en yakın fidanlığın yolunu. Evin içine güneş alan yerlere konmak üzere dört saksı büyük yapraklı çiçek, balkona güzel koku yaysın diye bir saksı melisa, camın önüne de renk renk sardunyalar aldık. Pek güzel oldular, sardunyalar güneşi gördükçe seviniyor, açıyor da açıyor. Fidanlıkta tanıştığımız bir bayan "yazın burası çok nemli oluyor sardunyalar pişiyor" dedi ama... Bakalım ben bu çiçeklere ne kadar bakabileceğim.....Eğer bakabilirsem bir de ufak limon ağacı alacağım balkona, belli mi olur belki sebze meyve de yetiştiririm, kendimden öyle bir perfomans beklentim yok ama, iklim müsait diyelim...

3 Mart 2011 Perşembe

Ankara'dan giderken...

Taşınma telaşı...her yer her yerde...telefon trafiği...nakliyeci bir yandan ev sahibi bir yandan...düşünmeye pek vakit yok....kolilerin arasından azıcık bir vakit buldum şimdi...

Koskocaman bir köy olmaya devam eden Ankara benim ilk geldiğim zamandan öyle farklı ki, 17 yaşımdaydım ilk buraya geldiğimde, üniversite öğrencisi bir lolitaydım hepi topu, Ankara o zaman öğrenci şehriydi, kız başımıza gecenin bir yarısı bar bar gezebildiğimiz bir şehirdi, giderek büyüdü, büyüdükçe göz çevremde belirmeye başlayan kırışıklarımın verdiği rahatsızlık kadar rahatsız etmeye başladı beni Ankara...mal insan sayısının hızla arttığı, bina üstüne bina dikilen, o avm den bu avm ye gezmek zorunda kaldığım, şöyle para harcamak zorunda kalmadan keyfini çıkaracağım bir alanı olmayan, son birksç senesinde özellikle çok yorulduğum bu şehirden giderken nedense hiç üzülmüyorum...halbuki birçok arkadaşım var burada, sürüyle anım var...arkadaşlarım yeni şehrimize yeni evimize gelirler ziyarete, anılar beklesin burada, bir ziyarete geldiğimde şöyle popo donduran bir karlı Ankara gecesinde belki, kendilerini hatırlatırlar.

İşimi gücümü, neredeyse yerleşik hale geldiğim bu şehri ve hatta tüm hayatımı burada sonlandırıp, bir deniz şehrine yeniden başlamaya gidiyorum. Yıllar yılı deniz kenarında yaşama hayali kurdum ben. Sulak bir yerde büyümemiş olmama rağmen deniz sevdası içimde büyüdü de büyüdü. Böyle bir şansı yakalamışken kullanmamak ayıp olurdu artık...Bir işim, bir tane bile arkadaşım olmayan bu deniz şehrine giderken endişelerim yok değil, ama moda olduğu üzere tüm pozitif enerjimi saldım evrene...

20 Şubat 2011 Pazar

Benim iflah olmaz iş hayatım...yazı dizisi olabilir no.1...

Öğrencilikte umduğunu çalışma hayatında bulan var mıdır acaba? Tozpembe bir iş hayatına sahip olan ya da? Çok ama çok para kazanan? Kariyer basamaklarını birer ikişer tereyağından kıl çeken gibi çıkan var mıdır, hem de dürüst bir şekilde, yalakalık yapmadan kimsenin ayağını kaydırmadan? Benim çevremde yok… Bunun sebepleri üzerine dönem ödevi yazma niyetinde değilim, korkma…sadece biraz doldum, paylaşasım var.

1998 yılından bu yana çalışıyorum, özel sektörde. Özel kısmı hiç değişmedi de sektör kısmı arada bir değişti, zaten özeli değişmeyince sektörü de fark etmiyormuş, onu da anlamış bulunuyorum. Öyle çok matah bir yerden mezun değilim, üç büyük şehirdeki üniversitelerden filoloji konusunda güzel eğitim veren bir kurumdan mezunum. 20 lerinde akademisyen veya öğretmen olmak istemeyen 30 larında ise buna pişman olan her filoloji mezunu gibi iş hayatım tesadüfler sonucu çok da elimde olmayarak şekillendi, elimde olmasa da yaptığım işi sevdim, hala da seviyorum, benim yerinde duramayan mizacıma bu kadar uygun bir iş daha olabilir miydi bilmem. Ama çalış çalış elime hiçbir şey geçmedi şimdiye kadar. Hepsinde öküz gibi çalıştım, hatta bazılarında sanki babamın şirketiymiş modunda çalıştım, bazılarıyla duygusal bağ bile kurdum ama hepsi hüsranla bitti. Hatta son iş yerimde gördüğüm bir sürü şeyi çalıştığım hiçbir yerde görmemiştim, o derece. Bu son iş yerimle aramızdaki sözde işbirliğini de bu hafta sonlandırmış bulunuyorum. Hayırlısı...

Bugüne kadar 4 farklı işyerinde çalıştım. Bir tanesinde kovulmakla birlikte diğerlerinde hiç beklenmedik anlarda istifa ettim, beklenmedik derken, kendimce beklendik ama çevreyle paylaşılmadık desek daha iyi. Zira iş hayatında birşey paylaşmak o kadar zor ki. Neyse, uzun lafın kısası, son iş yerimden de bir türlü terfi edemediğim, sürekli inek gibi çalıştığım ama hiçbir şekilde terfi edemeyeceğimi bildiğim bir yere dönüştüğü için istifa ettim. Bu kadar götün bir arada çalıştığı bir işyeri zaten daha önce görmemiştim, bu başka bir yazının konusu olsun, son çalıştığım ofise dair gözlemlerim olsun adı da. Bu yazının ilgi alanı başka, bunca yıllık iş hayatımda "istifayı basma" durumlarında insanların takındığı tavırlar ve ruh halleri üzerine olsun.

Beklenmedik bir anda istifayı basan insana karşı insanlar türlü türlü davranırlar.

1- Hata yaptığını söyleyenler: Bunlar genellikle şirketlerin patron yalakası olanlarıdır. Herşeyi patrona taşıdıklarından, başkalarını da kendileri gibi sanırlar. Satıcı, yüzsüz ve göttürler, bir de bütün bunların üstüne böyle olmak onlara batmaz kendilerine aşırı derecede güvenirler. Oldukları yere de götlük yaparak geldikleri aşikardır. Hatta son işyerimdeki götten bacak müdür bozuntusu "terfi edemediğim için istifa ettiğimi" duyunca utanmadan yüzüme "sen kendini yeterli görebilirsin ama bana sorarsan değilsin, hata yapıyorsun, sabretmelisin" diyerek dayağı haketmiş ama allaha havale edilmiştir. Bir kere işimi çok iyi yaparım, şuana kadar yaptığım iş ile hiçbir işyerimi maddi manevi zarara uğratmadım. Az paraya çok iş yapmışımdır hep. Ama, yalaka değilim, dedikoducu ve riyakar değilim ve maalesef bunların çok prim yaptığı işyerlerinde çalıştım hep.

2- Özenenler ama çaktırmayanlar: Bunlar yaptığınıza özenirler, yıllardır kendileri de haksızlığa uğramıştır ama bir türlü ayrılma cesaretini gösterememişlerdir. İstifanız karşısında hafif kıskançlıkla beraber küçümseyici bakışlar atarlar, onlar da "hata yaptığınızı" söylerler, "iş bulup gitseydin" derler, sanki kendileri için talep ediyormuşcasına. Bu kıskanç tayfadan da tırsarım ben, kıskançlıklarıyla ateşlenmiş hırsları gözlerini kör eder bunların.

3- "Darısı başımıza" diyenler: Bunlar da yaptığınıza özenirler, ama daha yıllarca çalışacaklardır. Cesaret yoksunu memur insanlardır bunlar, yıllardır "biz neler gördük" modunda çalışırlar, hep şikayet ederler ama hep düzene uyarlar asla değiştirmeye çalışmazlar. Millet istifa etsin gitsin benim değerimi anlasınlar modunda davranır ve çalışırlar ama istifa edene yalan söylerler.

4- Alenen gıcık olanlar: Kendileri yapamadıkları ve/ya yapmadıkları herşeye bok atma eğilimi gösteren tiplerdir bunlar. İstifanız karşısındaki tutumları terfi etmiş olsaydınız da aynı olacak tipler bunlar, tehlikeli takımdan. Sanki süper biryerde çalışıyormuş havası takınıp, "artık bizden değilsin" söylemlerini üstü kapalı yaparlar. Hemen "yabancılarlar" seni, hatta içten içe gittiğine sevinirler.

5- Sürekli soru soranlar: Bunlar sürekli merak eder, ne yapacağını, ne edeceğini, planlarını. Abuk subuk sorular sorarlar sürekli. Tehlikesiz gruptandırlar.

6- Yüzünüze gülüp arkanızdan konuşanlar: Bunlar şirketin dedikodu tayfasıdır zaten. Her zaman durumda satıcıdırlar, herkesin ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşurlar, çok fazla da iş yapmazlar ama çok güzel yapar görünürler. Bir de böyle çok güzel süt dökmüş kedi rolü yaparlar. İstifanız karşısında güzel dileklerini sıralayıp başka insanlarla neden istifa ettiğiniz konusunda en adi dedikoduyu bile yaparlar. Tam şerefsizdir bunlar yani, uzak durmak gerekir.

Veee, son olarak, çok üzücüdür ama, gidişiniz iyi mi oldu kötü mü oldu sorgulamadan sadece sizin için iyi dilek dileyen saf ve temiz yürekli insan sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdır. Neticede bu iş hayatında herkes poposunu en adi saldırıya karşı bile kollamak durumundadır, kendini pazarlamak hatta satmak durumundadır. Bunları mı hayal etmiştim ben yahu, hiç de değil.....

29 Ocak 2011 Cumartesi

Son günlerde...

Bu filmin nesini beğendiler, benim için anlamak mümkün olmadı. Konu desem sapır saçma, kurgu desem karmakarışık, sadece 45 dakikasına tahammül edebildiğim, 3-5 tipin ortalıkta sürekli karizma yaparak bilmiş bilmiş dolanmasına uyuz olduğum bir film oldu ancak. Tamam konu çok değişik, afilli falan da bu kadar karizma fazla olmuş be, bu kadar akıllı bıdık bir filmde çok olmuş.

Bunu da gecenin bir yarısı, "aman çok övgü aldı bu film, çok duydum" diyerekten oturdum seyrettim. Bütün film boyunca içim bayıldı yemin ederim. Psikopata bağlamış bir balerinin ruh hastası sahneleri beni çok bunallttı, belki de filmin misyonu bunaltmaktı o yüzden başarılıydı bilemiyorum ama "vaay bee" de demedim. Çocuğunu sabote eden anne tiplemesi süperdi onu çok beğendim, kendi yapamadığı şeyler için kızını destekler görünürken aslında nasıl da kıskançlık içinde olduğunun filmin sonunda ortaya çıkması çok iyiydi. Sanatçı olmanın, odaklanmanın ve rolle bütünleşmenin işlenişi çarpıcıydı, yazarların yarattığı, tiyatrocuların ve balerinlerin oynadığı, müzisyenlerin çaldığı karakterle olan iletişiminde her zaman hastalıklı bir durumun olduğuna inanırım zaten. Natalie Portman desen, büyümüş, taş gibi olmuş, ben üniversitedeyken bebeydi hatun, demekki yaşlanıyorum, çok asap bozucu. Siyah kuğu sahnesine kadar aynı ezik yüz ifadesiyle oynaması da bunalttı beni. Böyle, kaşlarını küçük emrak misali ortadan havaya kaldırması, titrek dudakları beni çok baydı. Tamam film boyunca ihtiras ve cinsellikten uzak saf bir tipi canlandırması gerekiyor da, sürekli aynı ezik yüz ifadesiyle olmamalıydı. Sene başında kızımı jimnastiğe falan başlatmak istiyordum, esnek olsun, bir spor dalıyla küçük yaşta ilgilensin diye düşünürken, 3 yaşında jimnastik değil de ancak baleye aldıklarını duyunca, çok sıcak bakmasam da, bir süre düşünmüştüm, hatta bir kursla konuşmuştum bile. Bu filmden sonra bale male yok kızıma da., öyle psikopat olacağına, löp löp etli olsun.

Ne Anlatayım Ben Sana ile çok sevmiştim Ece Temelkuran'ı. Belki daha eski kitaplarıyla bu sevgiyi pekiştirmeli, yenileri daha sonra okumalıydım bilemiyorum. Ama ne Ağrı'nın Derinliği'ni ne de Muz Sesleri'ni sevdim. Hatta itiraf edeyim her ikisini de yarım bıraktım. Ağrı'nın Derinliği'ni yazarın taraf tutmasını sevmediğim için Muz Sesleri'ni de kurgusal olarak bir bütün oluşturamadığını ve fazla uzun, ağdalı ve fazlasıyla gereksiz acıklı cümlelerle yazıldığını düşündüğüm için sevmedim. Ağrı'nın Derinliği'ne sonradan döneceğim, fazla başında bıraktım ama Muz Sesleri'nin "bu romandaki karakterler ne zaman gözümde canlanacak" diye diye okurken, romanın yarısından çoğunu okumuş olduğumu farkedince bıraktım okumayı ve geri dönmeyeceğim. Gözümde canladırmadığım karaktere inanamadım doğal olarak, çok uzak kaldı bana, fazla uzun ve karmaşık cümleler kasmış romanı, sanki aşırı üstüne düşülmüş bu cümlelerin, buram buram "kasış" kokuyor.

S.164 ....Kimse, hep birbirleriyle arkadaşlık ediyormuş gibi görünen botokslu kadınların sonsuz bir hayret anında takılı kalmış yüzlerinden eski kırışıklıklarının yasını tuttuklarını bilemezdi.....

Bu cümleyi defalarca okudum, etkileyeci bir yüz ifadesini 4 satırlık virgülsüz bir cümle ile bu kadar anlaşılmaz tasviri rahatsız etti beni. Beğenmedim.

13 Ocak 2011 Perşembe

Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası - Hamdi Koç

İlk söylemem gereken şudur; ben bu kitabı okurken çok ama çok eğlendim, boşanmış koca sürüm sürüm sürüm sürünürken, "seni bıraksam mahvolursun" tehdidi ile kendini kandırmaya müsait tüm evli veya uzatmalı sevgili mağduru kadınlar gibi bir keyif aldım bir keyif aldım sormayın. Adından anlaşılacağı üzere, kocama öfkenin de ötesinde gayet de kin duyduğum bir zaman diliminde okumak için saklamıştım bu romanı, isabet olmuş, iyi ki de öyle yapmışım. O nefret dolu günlerde "aman boşansam da gününü görse" diyip diyip kendi kendime gaza geldiğim zamanlarda, ağzımı kulaklarım vardıran bu romanın baş kahramanı da karısı tarafından terkedilince gününü bir güzel görüyor, ama karısı da alıyor payını bu ortak kaderden, sonuçta bu roman safi terkedilmeyi haketmiş erkeğin el kitabı olmadığı gibi,  Hamdi Koç da cosmo kızlarına erkek gözünden köşe yazıları yazan bir yazar hiç değil. Kendisini "Melekler Erkek Olur" la seveli çok zaman oldu.

S. 1 Karımı sokakta bir adamın kolunda gördüğüm zaman ilk hisettiğim şey korku oldu. Ölüm korkusu. Ölüyorum sandım. Çok korktum. Oysa ölmesi gereken karımdı. Ölmesi gereken karımın yanındaki adamdı. Ama ben ölüyordum.

diye başlıyor roman. Çok zengin bir işadamı olan baş kahramanımız doktor karısı tarafından terkedilmiştir. İki çocukları ve oldukça uzun, üniversite yıllarına dayanan bir ilişkileri vardır. Kadın kocasına körkütük aşıktır ama eskiden tanıdığı elektro gitar çalan entel sevgilisinden eser kalmayıp da, paranın bir tarafına koyan kocası karı kızdan elini eteğini çekemeyince terketmiştir. Bütün bu hikaye detaylı olarak anlatılmıyor tabii, kahramanımız karısını genç sevgilisiyle görünce ve ona aşık olduğunu anlayınca yaptığı iç hesaplaşmaları sırasında öğreniyoruz. Kahraman demek istemiyorum kendisine bu noktadan sonra da, bu erkek yarması adam kadına yapmadığını bırakmıyor, peşlerine adam takıyor, sevgilisini öldürtmeye çalışıyor, başına sürekli bir işler getirip karısının çalıştığı hastanede kendine oda tutuyor, çocukları annelerine karşı fitliyor, sosyal olarak sürekli aşağılıyor...nefret ettiriyor kendinden kısacası. Kadınsa gidip kocasının gençliğinin yansıması, kendinden genç, fakir ve entel bir çocuğa aşık oluyor.

Bütün bu olayları öyle güzel anlatmış ki Hamdi Koç, ortaya çok güzel bir karakter incelemesi çıkmış aslında. Birbirlerini takriben 18 yaşından beri tanıyan ve aşkla birleşen iki insanın yıllar içinde süregelen değişimleri, bu değişimlere karşı tepkileri, alışkanlıkları, alışamadıkları, bırakmak isteyip de bırakamadıkları, bağlılıkları, kopuklukları üzerine çok güzel tespitler var bu romanda. Çünkü, tecrübeyle sabittir, 17-18 li yaşlarda tanışanlar birbirlerine hesapsızca aşık olurlar ve en önemlisi ise bu ilişki içinde bir sürü şeyi beraber yaşayıp birbirlerini büyütürler, birbirlerinin tarihlerine tanıklık ederler. Eğer bu ilişki sürerse, bir çok normal ilişki mensubunun çiftin anlayamayacağı bir garip hastalıklı durumun yanında tutkulu dolu bir naif bir hal de alır, tecrübeyle sabittir. Bu romandan anladığım da budur, çok da başarılı anlatılmıştır fikrimce.

Çok güzel erkek halleri var romanda, biz kadınların göremeyeceği erkek özellikleri dile getirilmiş. Dümdüz anlatılmış, "böyle işte kardeşim ötesi yok, yaradılışımız böyle" hissi veren anlatımlar.

Bütün bu aşk-hastalık kıvranmalarının, kadın-erkek çözümlemelerinin dışında bir kaç yan karakter de var başarıyla incelenen, romanı okumaya değer kılan bir başka nokta diyebilirim. Hele bir Hasan karakteri var, süper.

Tavsiye ediyorum şiddetle, okuyun, okutun.

Doğan Kitap, 4. Baskı 2009 (2009), 307 sayfa

12 Ocak 2011 Çarşamba

Rahatsız ruh...

Babama çekmişim ben, hem tipsel hem içsel hem de duygusal hem de davranışsal olarak. Babamda ne kadar olumsuz özellik varsa annemin (ve aslında benim de, ama kız çocuğun  babaya olan varoluşsal düşkünlüğü nedeniyle kendine itiraf edemediği şekliyle) nefret ettiği, 30 umdan sonra bende buldu kendini. Sevgimi gösterme, üzüntülerimi ifade etme özürlü oldum. Mutluyken dağlara taşlara sığmaz, eşle dostla, tüm sehirle paylaşmak arzusuyla yanar, böyle bir bağırası haykırası gelir, herkesi kendim gibi sanıp sevindirmek ister oldum falan da; sevgimi, özlemlerimi, kırılganlıklarımı şöyle dolu dolu göstermek için zil zurna içmem gerekir oldum aynı zamanda da. Çok rahatsız edici.

Ben sevdiklerimi iç organlarının sesini duyarak seviyorum artık bir de. Sarılmıyorum falan. Kocamı, annemi, babamı, kardeşimi falan kucaklarına yatıp gurul gurul mide suları hışırtılarını, garç gurç bağırsak hareketlerini, tik tak kalp seslerini dinleyerek seviyorum. Bir göbekte bir göğüste bir bacakta gezen kulağımı böyleee bastırıyorum, sevdiklerimin iç seslerine bırakıyorum kendimi, "yaşıyorlar ya, yeter" diyorum acıklı acıklı, acıyarak ve acındırarak kendi kendime, kimse de hasta değil haa, herkes turp gibi maşallah; günbegün hem babama benzemeye devam ediyorum hem de ölümden tırsmaya başlıyorum, off yaşlanıyorum. Çok rahatsız edici.

Bana kem gözle ve kıskançlıkla bakan insan kılığındaki mendeburların negatif enerjisinden çok etkileniyorum. Bu nedenle insanlarla ilgilenmiyorum, kendi kabuğuma çekiliyorum, kendim olamıyorum. Masama koyduğum bir saksı yeşillik, koca dikenli koca bir kaktüs ve giysimin içine iğnelediğim nazar boncuğuyla bu negatif enerjiyi çekip depolamak ve hayalet avcılarına teslim etmeye çalşıyorum. Bütün olumsuzluklara ve mal insanlara karşı tüm pozitifliğimi kullanıp güleryüzümü eksik etmemeye çalışıyorum. Çok rahatsız edici.

Lanet olası ülkenin lanet olası sistemi, beyimi alıp kimbilir hangi dağdaki hastaneye gönderecek ve bana "çalışma sen de canım, kır kıçını evinin kadını ol" mesajını böğüre böğüre suratıma kusacak. Ben de öyle alık alık bakacağım "ama ben de ssklıyım yeaaa, hem de kıdemliyim, gayet de dürüst yatırıldı skk primim" diye düşüneceğim, ama bu ülke dolandırı dolu olduğundan kimse inanmayacak çünkü ben 18 yaşımda üst kat komşumuzla olan yakın ilişkilerimize istinaden onun bilmem ne dükkanında veya ofisinde beleşten skklanmış olabilirim. Aile birliğini koruma ve gözetme sadece devlet memuruna uygulanmakta, halbuki ben onlardan daha çok çalışmaktayım ve sanıldığının aksine daha az para kazanmaktayım. Çok rahatsız edici.

Yazı nasıl başlamış nasıl bitmiş, alakasız. Düşünmeden yazmış, yazdığımı okumamışım. Çok rahatsız edici.

2 Ocak 2011 Pazar

bir itiraf....

kendimi dünyanın merkezinde sanma yanılsamasının bir yansıması olaraktan, sesim güzel olmadığı halde, 90-60-90 mankenden hallice bile olmadığım halde, herhangi bir enstrümanı şakır şakır çalabilecek yetenekten yoksun olduğum halde, ailemde veya yakınımda hiçbir şekilde örnek teşkil edecek biri olmadığı halde..içimde böyle bir sahnede olma dürtüsü var küçükten beri, böyle bir spotların altında olma fantazisi..."sahne ışığı var bende içimde ışıl ışıl parlayan" diyeceğim de güleceksiniz...de...neden "pink" aslında ben olacakmışım da, birileri engel olmuş gibi hissediyorum çoğu zaman...mağazalarda elim ışıl ışıl, abuk subuk, açık saçık, allı pullu kıyafetlere giderken ve renk renk, model model saçlara olan düşkünlüğümün kafamda kendini bulması değişikliksever ruhumun doyurulma ihtiyacından mı yoksa bu sahne ışığından mı ...üfff tek derdim bu olsun bu sene yaa..

30 Aralık 2010 Perşembe

2010 ne getirdi, 2011 den ne beklerim konulu geyik yazı...

Geçen sene hiç yazmamışım bile 2010 bana ne getirsin isterim, neler yapacağım neler yapmayacağım geyiklerini; hoş, yazmış olsaydım bile muhtemelen pek de gerçekleştirememiş olacaktım. 2010 yılını kaale almamışım ki yazmamışım, 2010 da beni kaale almadı zaar. Bu yıl çok ruhum sıkıldı, huzursuzlandı; ne inişli ne de çıkışlı, böyle safi sıradan, ova misali dümdüz hissettim çoğunlukla; ne mutlu ne mutsuz, o bile belli değildi, ufak mutlulukların hemen ardından ağlama krizine kapılmak gibi böyle bir panikli ataklı bir yıldı ama o bile dümdüz yaşandı, kimse anlamadı. Bu yıl yaptığım neleri yapmayacağımı düşününceyse hiçbir şey gelmiyor aklıma, pişmanlıklarından ders almayan bir insan olduğumdan kelli aynı hataları belirli döngülerde yapıyorum zaten, alıştım. Yo yo yo güzel olaylar falan oldu tabii, bir kere çok güzel bir yaz tatili yaptım, çok okudum, çok düşündüm, kimse ölmedi yakınımdan, kimse hasta olmadı. Bu yıl bitse de oluuurr bitmese de, çok umurumda değil.

Gelelim 2011'e. Bana huzur getir, sadece bana getirmen yeterli ben huzurlu olursam etrafıma saçarım onu, şu hayatta ne olmak istediğime karar vermeye yetecek kadar akıl fikir ver bir de, yine kimseye birşey olmasın, herkes sağlıklı olsun, hiç yaşlanmayayım...bu kadar. Para pul istemem ekstradan, bu yeterli, aşağıya da düşmesin tabii de. Şimdi ben yaşlanıyorum ya, 35 yaşında bir bedenin içinde 25 yaşında bir ruh taşıdığımdan, ruh yaşımla beden yaşımı nispeten yakın tutabilmek amacıyla, bu seneden itibaren çok deli sağlık kuralları uygulamaya kararlıyım, daha doğrusu önce karar vermeye karar vereceğim tabii. Yolun yarısı diye tabir edilen bu yaşın yolun çeyreği olması için hergün bol su, bir bardak süt içip ceviz yiyeceğim, içki-sigara içmeyeceğim (haftada bir içip içip zıvanadan çıkma hakkımı saklı tutaraktan), her gün kırışık onarıcı kremlerimi orama burama sürüp makyajla yatmayacağım, her hafta mayalı sütlü maskemi yapacağım, bol meyve yiceğim, fast food ve abur cubur yemeceğim, falan filan.

Sonra, kızımla zamanın en iyisini geçireceğim, çok okuyacağım, çok fotoğraf çekeceğim, yine önce bunları yapmaya karar vermeye karar vereceğim tabii, yeni bir yılın gazıyla. Mutlu huzurlu yıllar.....

25 Aralık 2010 Cumartesi

Sevgilinin Geciken Ölümü - Murat Gülsoy

S. 36... Ölüm bir süreçtir, bizi tanıyan son kişi öldüğünde tamamlanacak bir süreç...

Beni en çok etkileyen cümlelerden biri oldu bu. Daha doğrusu cümlenin içeriği demeliyim, anneannem öldükten sonra hep bunu düşünmüştüm, ne yaşadı bu kadın, ne iz bıraktı dünyada sadece ve sadece bize kokusunu bıraktı hala duyumsadığım, böyle düşünürken de çok garip geliyordu "hayat", sonra sonra düşündüm 1 oğlu, 3 kızı, 1 gelini, 3 damadı var, ben ve diğer torunları var, yeğenleri var, abimin (kuzenim) çocuğunu görebildi ama o da hatırlamaz büyük ihtimal, öyleyse en küçük teyzemin küçük kızı biliyoru en son bu kokuyu; çıkarımım ise şuydu anneannem en küçük kuzenim öldüğünde ölmüş olacak (sıralı ölüm olursa, umarım, inşallah, amin), bütün bu saydıklarım içinde en küçük o çünkü, bu kokuyu hatırlayacak. Ölen herkesle ilgili bu denklemi kurma alışkanlığım var, dünyada bir iz bırakmaya dair takıntılarım var, ondan oluyor sanırım, belki bu günlüğü de ondan tutuyorum, kimbilir. Uzun lafın kısası ben bu cümleyi hep yaşıyorum.  (zaten yazarın kalbimdeki konumu geniş bir yer kaplamaya başladı ki "adam tam da benim düşündüğümü yazmış" diyecek kadar yakın, "ben yazacaktım o yazmış" diyecek kadar kıskanç bir hale geliyorum).

Baş kahramanımız Cem'in karısı Serap bir trafik kazası geçirir bitkisel hayata girer, Cem karısına bakar, içten içe hesaplaşır (lar).

Küçüklüğümden beri psikopatça bir düşüncem var, değer verdiğim insanlar beni kırınca elimde olmadan hayalini kurduğum psikopatça bir düşünce. Kırılmanın derecesine göre psikopatlaşır bu, az kırıldıysam "ya ben bir kaza geçirsem hastaneye düşsem ne yaparlar acaba?" veya "kanser olsam bu yaşımda hastaneye düşsem de üzülseler...", çok kırıldıysam "ölsemde görseler günlerini" gibi gibi gibi. Hatta abartıp hayal falan ederim, bir hastane odası ben yatıyorum böyle perperişan...ya da ölmüşüm mezarımın başındayım falan...sonra gelsin beni kızdıranlara dair hal ve tavır canlandırmaları...benim küçük hayalgücü egzersizlerim. Hal böyle olunca kendimi Serap'la, kocamı da Cem'le özdeşleştirip, çoğunlukla hüngür şakır ağlama, yer yer "yaa baak işte böyle göt bu adamlar", yer yer "off Serap ben de aynen böyle yaşıyorum" diyip olaylarla canlı bağlantı kurmam zor olmadı. Hatta bitince "al kocacım bak sen de oku" demeye kadar bile varacaktı da, zor tuttum kendimi. Uzun süreli tanışlıklara dayanan evliliklerde kişileri tek tek ve bir bütün olarak ne güzel çözümlemiş Murat Gülsoy, sorgulamış demeyeceğim, anlatmış işte, çok iyi anlamış ki, güzel güzel anlatmış. 20 li yaşlarda neydik, 30 larda neyiz, şimdiki 20 ler nerede, biz hayatın neresindeyiz, ne istemediğimizi biliyor muyuz ki ne isteyelim gibi bizim kuşağa (70-80 doğumlular) mahsus olduğuna inandığım çıkmazlar ara sıra Cem'le çıkıyor ortaya. Bizim kuşak tabir ettiğim kişiler daha farklı bir zevk alacaklar okurken, daha değişik bir tad alacaklar, "aaa ben de böyle düşünüyorum" tadı. Hemen okuyunuzzz.

Daha önce başka yazarlarla ilgili bahsetmiştim, küçüklükten beri en güzel yemeği en sona, en güzel pastayı en sona bırakırım, hemen yemeyeyim diye de diğerlerini yavaş yavaş yerim ya, Murat Gülsoy'da tabağımdaki en lezzetli kurabiyelerden biri oldu. Bütün romanlarını alıp bir çırpıda okuyabilecekken, tabağım boş kalmasın diye bekletiyorum onları.

S.43 Uzunca bir zamandır yaşamını paylaştığı birinin kaza haberini gece yarısı apansız çalan bir telefonla öğrenen bir adam ne hissederse onu hissetmeye çalışıyordu Cem. Hissetmeye çalışıyordu! Gerçekten de...Çünkü böylesine büyük bir acı ve korku onu dondurmuştu. Kendi dışına çıkmış gibiydi. Bedeninni içinde - o güne dek varlığından haberdar olmadığı- farklı bir birim kumandayı ele almıştı. Bu yeni iradenin etkisiyle yaptığı hareketleri dışarıdan izliyordu....

S.44 İşte herşeyin sonu... Serap eğer ölürse, eğer ona bir şey olursa... ben yaşayamam! Tek gerçek buydu. Sade çıplak. Bu düşünce zihninde, bedenin iç yüzeylerinde son sürat yankılanıyordu. Ama ruhunun hiç tanımadığı karanlık bir köşesinden onu çok şaşırtan başka bir ses yükseliyordu: Yaşarsın...Bal gibi yaşarsın...Sıfırlanacaksın...Onunla birlikte öleceksin ve sen yeniden doğacaksın....

Kirpiklerimin Gölgesi - Şebnem İşigüzel

Anlatılan tüm bu acı dolu hikaye yaşayanın kaleminden gelseydi çok daha fazla etkilenirdim büyük ihtimalle, her ne kadar kız çocuğunun dilinden " ben" olarak anlatılsa da herşey, arada tanınmış bir yazarın kalemi olması, "böyle olmamalı" diyen kızgınlığımı "bunlar kurmaca mı?" diyerek geçirmeye çalışmama yol açtı. Etkilenmedim mi yani, yok, fena derecede etkilendim. Geceleri uyumakta zorlandım bile diyebilirim hatta (yatmadan önce 5-10 sayfa okuma alışkanlığımdan, yoksa psikopat mıyım bu romanı yatarken okumayı adet edineyim). Şebnem İşigüzel'in neredeyse tüm kitaplarını okudum, neyle karşılacağımı da biliyordum ama yine de hazırlıksızdım tabii ki de, okurken çarpıldım, bazen midem de bulandı.

Konu genel olarak hayata çile çekmek için gelmiş insanlardan biri olan 11 yaşındaki bir kız çocuğunun başından geçen kötü olayları anlatıyor. Bir çocuk istismar edilerek nasıl mahvedilir açık açık ve dümdüz yazmış İşigüzel, olaylar o kadar çarpıcı ki, dili ne kadar güzeldi çok ayırdına varamadım; ama, nasıl okurken kendini kaptırıp doludizgin okuyorsa okur, yazar da aynen öyle yazmış, dümdüz dediğim o. Sanki oturmuş masasının başına kaptırmış kendini yazmaya, bitirmeden de kalkmamış. Öyle nasıl çarpıcı olurum, nasıl okurun yüzüne bu çarpıklıkları şöyle şiddetle vura vura anlatırım gibi bir derdi de yok bu yüzden. Duygu sömürüsü yok, akıllı bıdıkçılık yok, farklılık kaygısı yok, iddia yok, neyse o. Bir annenin çocuğun hayatındaki önemi bir kez daha çekti dikkatimi, neysek bu hayatta en çok annemizin ettiklerinden oyuz aslında, ve annemiz koruduğu kadar korunup onun bizzat verdiği ve/veya izin verdiği kadar zarar görüyoruz. Tavsiye ediyorum okuyun, ama kitabın inceliğine kanıp da bir çırpıda okuyacağım diye kasmayın, bu da benden söylemesi. Seviyorum ben bu kadını ya.

Bu arada kapak tasarımı da çok güzel, anlamlı ve romana çok uygun.

S.59...Ben bazen çok dalgın oluyordum; kafamın içinde kocaman bir dünyayı taşımaktan yorulmuş, aklımdan geçenleri fısıldamış oluyordum farkında olmadan. Yine öyle olduğunu sanmıştım. Bu defa düşündüklerimi usul usul anlatayım istedim. Kör olsa, beni görmese bile, birisiyle konuşmuş olurdum. Çünkü çok yalnızdım ben. Okul yolunda, okul servisinde, okulda, dönüş yolunda, okul formamla gidip çalışmaya koyulduğum Kaplıca Oteli'nde, eve döndüğümde, küçük bir bebek gibi beline kadar çiş kaka içinde kalmış ninemi temizleyip onu beslerken ve onun mırıldanmalarını dinlerken, çıkardığı garip sesleri, her akşam yediğim yoğurt, ekmek ve bir elmayla kendi küçük odacığıma çekildiğimde, ödevlerimi yaparken yalnızdım ben. Yalnız olduğumda canım sıkılmazdı. Canım yanmazdı yalnız olduğumda. Yalnız olduğunuzda kimse size zarar veremez. Şimdi sorarsınız, ağabeyin duman gibi odana süzüldüğünde yalnız değil miydin? Benim anlatmak istediğim, gökyüzünde bir yıldız, hem yalnızdır hem değil. Ormanda bir ağaç, hem yalnızdır hem değil. Bunun gibi.

İletişim Yayınları, 2. Baskı 2010 (1. baskı 2010), 157 sayfa

14 Aralık 2010 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.2....

Hmmnn nerede kalmıştım şöyle bir göz attıktan sonra toparlamamın zor olacağını anladım, muhtemelen oradan buradan düzensiz ve dağınık bir şekilde devam edeceğim. Bir intern doktorla beraber olmanın derinliklerine inmeyeceğim, tek söyleyeceğim, bir doktorun doktor olmaya başladığı seneler oluyor bunlar, burada iki iyi, birkaç kötü haberim var. İyi haber, ayrıca bir doktora gitmek gerekmiyor evde mevcut, ya da gitmek gerektiğinde zaten hastanede tanıdık doktor olduğundan işler kolay oluyor; kötü haber ise "en çok ben çalışıyorum", "doktor olmayan anlayamaz", "aman allahım yoksa allah ben miyim", "nöbetteyim", "ameliyattayım", "şimdi onla ilgilenemem çok işim var", "bunun için mi aradın?", "zaten anlamanı beklemiyorum", "kalk kalk birşeyin yok, ne hastalar var", "hastanede kadınlar bağıra bağıra doğuruyor...", "ben herşeyi bilirim".....gibi gibi gibi....cümleleri işitmeye başlıyorsunuz. Her bir cümlenin nedenlerini ve sonuçlarını incelemeden önce bir pratisyen hekimin ve tabii ki de o pratisyen hekimin pek delidolu sosyalci sevgilisinin oldukça zor bir dönemi olan TUS  dönemine değinmeden geçmemek lazım. Zira doktor olmayan biri TUS hazırlığını anlamaz, ve zaten pek az doktor sevgilisi bunu anlamıştır. Ve bu blog büyük iftiharla sunar, ben bunu anlamış bir doktor sevgilisi oldum, sonra zaten doktor nişanlısı, sonra doktor karısı oldum, aile içinde, işte, otobüste, dolmuşta, düğünde dernekte hep doktor karısı oldum da sağolsunlar arkadaş eşrafında "ben" olmak kolay oldu.

TUS - Tıpta Uzmanlık Sınavı. Bu doktorlar 6 sene it gibi, affedersiniz, okuyorlar, sonra pratisyen hekim oluyorlar. Pratisyen hekimlik ülkemizde "peeh" diye burun kıvrılan, pek de itibar edilmeyen bir meslek, yoook illaki uzman olacaksın. Herkes kasar, sen kendin kasmasan bile annen baban kasar, sen hala kasmıyorsan kasman için elinden geleni yaparlar, doktor olmayan doktor sevgilililerin çoğu da kasar, ki bunlar çoğunlukla ya ilaççı, ya diyetisyen, ya fizik tedavici, ya da hemşire olurlar, zaten onların da hepsi kasar, genellikle de hiç acı çekmeye bile yanaşmaz acıları kendi kendine ya da sonradan terkedildikleri fedakar sevgilileri ile geride bırakmış, mangırları cebe atmaya hazır uzmanlarla işe girerler, kimse kızmasın istisnalar kaideyi bozmazlar, ama genelde de böyledir. Benimse umrumda değildi, zaten ben tanıdığımda uzun saçlı küpeli birşeydi, nerde okuduğu bile umurumda değildi ki, uzman olsun mu olmasın mı o umrumda olsundu. Hala da değil ya neyse asıl konumuza dönelim...Benim sevgili, toplumsal, ailesel, eğitimsel baskılara pek de farkında olmadan boyun eğip girdiği TUS'u ilk seferde kazanamadı tabii, hal böyle olunca, TUS kursuna yazıldı. 6 ay boyunca sabah 8'de kursa gitti, akşam çıktı, gece evde ders çalışmaya devam etti. Ben de sevgilisi besili inek misali ders çalışan tüm çıtırlar gibi dizimi kırıp yamacında oturdum, kahve yaptım, masaj yaptım, moral verdim, karnını doyurdum, asabiyetlerine boyun eğdim, fedakar kadın kısmının yapması gereken her bir haltı yaptım yani. O, 6 ay TUS'a hazırlandı da ben neye hazırlandım onu bilemedim tabii, en iyi ihtimalle doktor karısı olmaya hazırlanmış olabilirim. TUS'a dair şu an gözümde canlanan sahnelerden biri oturmaktan aldığı bıngıl bıngıl kiloların yanında, poposunda bağsur çıkan sevgilimin sıcak suya oturması ve benim keh keh gülmem; ikincisi ise duvara önü yatağa arkası dönük masasında ders çalışmasıyla benim yatakta serilip sayısız kitap okumam. Ay ne biçim boktan günlerdi ya, hayatımızın en bi baharında eve tıkıldığımıza mı yanmalı, sınavlar diyarı ülkemizin 6 sene inek gibi okudukları yetmiyormuş gibi saçma sapan borulukta bir sınava tabii tutmasına mı yoksa, saç beyazlatacak, basur çıkartacak kadar insanların kendini paralamasına mı yanmalı.

Efendim, sonra, TUS yine olmadı. Yedekten farmakolojiye girildi, başlandı, sevgili mutlu oldu, ben mutlu oldum, aile olmadı, toplum olmadı. "Farmakoloji ne ola ki, hangi hastalıklara bakar ki?" sorularına verdiği cevapların aile eşrafında yarattığı tatminsizlik sevgiliyi mutsuz etti. Fareleri kesip biçmekten, bilimsel çalışmalar yapmaktan ve hatta bulunduğu bölümdeki müthiş kaliteli hocalardan sonsuz keyif alan sevgilinin aklına "hasta bakmak istiyorum ben" kurdu düştü. Bu kurt kendi medikal geçmişinden mi düştü yoksa yakın çevrenin duygusal baskısından mı bilmiyorum, aslında biliyorum da haksızlık etmek istemiyorum, geçmişe mazi derler sonuçta...sevgili bir daha girdi o lanet sınava. Bu sefer hiç çalışmadı. Ve kazandı...kalp damar cerrahisi. Nasıl kazandı derseniz, bu lanet sınavın lanet olası sonuçları iyi üniversitenin iyi bölümüne göre değil de, herhangi bir üniversitenin en çok tercih edilen bölümüne göre yerleştiriyor. Diğer bir deyişle, beyin cerrahisi, kalp damar cerrahisi gibi çok nöbet tutup çok köpek muamelesi gören ama bunun yanında kuş pisliği kadar maaş alan asistanların konakladığı üniversie hastanesi bölümleri tercih edilmediğinden puanları düşük oluyor. Değişik bir bakış açısı yani, anlaşılması mümkansız. Bütün bu süreçte ben ne yaptım peki, herşeye "sen bilirsin sevgili sevgilim" dedim, "her koyun kendi bacağından asılır" demedim keza sonradan öğrendim ki her koyun kendi bacağından asılsa da her cerrah hem kendi bacağından, hem karısının bacağından, hem çocuğunun bacağından asılıyormuş.

Bir tıp öğrencisiyle sevgili olup, bir doktorla nişanlanıp, nihayetinde bir cerrahi asistanı ve onun işiyle evlendim.

Arkası sonra...uykum geldi şimdik...

12 Aralık 2010 Pazar

Kar...

Aralık ayını ışıl ışıl güneşli geçirmek yaramamıştı bana zaten. Biyolojik saatimin tüm dengeleri sarsılıyordu, gönül Aralık ayını, Ankara'ya yaraşır bir şekilde, yağmurlu çamurlu, karlı buzlu, burun donduran, çok gaz yaktıran, çok eksili bir soğukla yaşamak istiyordu. İstekler oldu, Ankara'da dün gece kar yağmaya başladı, lapa lapa hem de. Hava buz gibi ve karlı, ev sımsıcakken bol tarçınlı bozalar içildi; gece iyicene beyazlaşınca yerler dışarı çıkıldı, biralar elde, Tunalı'ya yüründü. Bira ve sigara karnı acıktırdı, yürümekten de ayaklar donup, soğuktan da sırtımızı ter basınca soluğu Bestekar'daki Rumeli'de aldık. İki hüpletince bol sarımsaklı bol sirkeli işkembeyi daha da bir keyiflendik. Uyku iyicene bastırınca, eve döndük, sımsıcak yorganımızın altında kıvrıldık, kendimizi güzel rüyaların kucağına bıraktık. Biz kar yağınca herşeyi unuttuk, mutlu olduk.

7 Aralık 2010 Salı

Az geri dur...bulaşma...uğraşma...sırnaşma...kadın olmanın pre ve post halleri...

Kaç yıldır hijyenik pede saçtığım para yetmiyormuş gibi bir de ruhumu ezen, beni sıkıntıdan sıkıntıya sürükleyen, boğan, çirkinleştiren, sürekli etrafını rahatsız eden kuduz bir köpeğe dönüştüren, yalnızlaştıran, nefret ettiren, bir paket çikolata için ruhunu sattıracak kadar komikleştiren şiddetli PMS çıktı başıma. Şişlikten neredeyse ağzıma girecek ön takımlarım, bozulan cildim, su toplayan vücudum, dar gelen pantolonlarım, düğmesi kapanmayan gömleklerim, kış gecelerinin -10 derecesinde don fanila sokaklarda kosup serinlemek isteyen vücut ısım, uykusuz gecelerim, iyicene yağlanan burnum, ağrıyan başıma rağmen her türlü cinsel fantaziye açıklığım, bir gün boyunca son 10 yılımı sorgulayıp hiç bir işi doğru dürüst yapamadığıma ilişkin sapıkça düşüncelerim ve bunlara inanmam beni nasıl çekilmez, nasıl şikayetçi, nasıl çirkin, nasıl mutsuz, nasıl öfkeli, nasıl ağzı bozuk, nasıl ağlak, nasıl kırıcı, nasıl kırılgan bir şirrete dönüştürdüğünü mü anlatsam,"günaydın" diyen iş arkadaşıma "bu günün nesi aydın" diye tersleyip üstüne bir kusmadığım kaldığını falan? Ya da bütün gün "çirkinim, aptalım, kültürsüzüm, beceriksizim, şanssızım, başarısızım,kararsızım ama zaten karar verdiğim zaman da yanlış kararlar veririm" diye gezip, gece yatağımda nasıl zırladığımı mı? Eskiden böyle değildim ben, azıcık bacaklarım, azıcık başım ağrır, sevgilimin söylediği şeylere hemen alınır, sonra kanar kurtulurdum, öyle karın ağrısından telef falan olmazdım. Klasik adet dönemi halleriydi bunlar.

Ne olduysa çocuk doğurduktan sonra oldu. Postpartum atlatıldı annelik kabul edildi derken, PMS nerden çıktı. Her ayın en az 2 gününü böyle şirretlik yaparak geçirmek zorunda mıyım ben yaaa hem de istemsiz bir şekilde, kadınım diye, 30 yaşı geçtim diye ruhsal buhranlarımla uğraşıp etrafımdaki herkesi rahatsız etmek bir yana illallah ettirmek zorunda mıyım? Bildiğimiz adet hallerinin arızalı bir hali bu PMS, 30-45 yaş arası kadınlarda görülüyormuş, her türlü halt beklenirmiş bu tehlikeli kadınlardan. Tıklayalım bakalım PMS neymiş?

5 Aralık 2010 Pazar

Yeşil Peri Gecesi - Ayfer Tunç

Çok ama çok sevdim bu romanı, her bir karakteriyle. Yaşanan tüm olaylar, karakterler ve mekanlar o kadar gerçek ki bir roman okuyormuş gibi değil de ana karakter çocukluk arkadaşımmış da yıllar sonra oturmuş dertleşiyormuşuz sandım; çocukluk arkadaşım çünkü romanda süregelen zaman dilimlerinde hep aynı yaştayız, dertleşiyoruz çünkü biz yaşadığı kötü olaylardan ders almak yerine onları yaşatanlara hadlerini bildirmek için kendini sabote eden ayrıkotu insanlarız, onu anlıyorum çünkü şimdi bir de anne olmuşum, onun kadar iddialı olmasa da benzer düşüşler yaşamışım. Bu yüzden bu romanda anlatılan sarsıcı olaylar, insanın ruhunda açılan yaralar, modern zamanın ikiyüzlü, kapitalist ve yalancı insanları beni sarsmadı da çok ama çok hüzünlendirdi. Roman boyunca adı geçmeyen arkadaşım ise yazarın diğer romanı “Kapak Kızı”nın kahramanı olan Şebnem miş. “Kapak Kızı”nı okumadım henüz, ama bloglardaki yorumlardan okuduğum kadarıyla bir devam romanı niteliğinde değilmiş “Yeşil Peri Gecesi”, okumadığım için anlamadığım bir nokta olmadı bu romanda, bağımsız olarak da okunabiliyor.

Bu romanla nette kitap yorumlarını okurken karşılaştım, yeni çıkmıştı, hemen aldım. Alır almaz tabii ki de arka kapağı okudum ve biraz hayal kırıklığına uğradım.

“Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikâyesidir Yeşil Peri Gecesi. Modern toplumun ikiyüzlülüğüne, geleneklerin, alışkanlıkların zorbalığına direnen, “farkına varmış” ve bu nedenle acı çeken bir kadının, annesiyle hesaplaşamayan bir kız çocuğunun, okuyanı rahatsız eden ve belki de bu nedenle elinizden bırakamayacağınız öyküsü. Cumhuriyet elitlerinin düşkün kuşakları ile orta sınıfın can çekişen tutunamayanlarının karşılaştığı trajik bir karnavala dönüşen kapak kızının romanı, toplumun ve bireyin ruh haritasını en ince ayrıntısına kadar resmeden Ayfer Tunç’un güçlü anlatımıyla Türkiye’nin çürüyen yüzüne de ayna tutmaktadır.”

Romanı okuduktan sonra ise, arka kapak yazısının romanı okumayan veya okuyup da anlamayan birinin yazmış olduğunu düşündüm. Şebnem i “Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadın” olarak tanımlamak ne kadar alakasız ve bir o kadar da haksız. Böyle bir tanımlamayı “Süleyman Bey” tadında biri yapabilir ancak. Ön kapakta ise yeşil gözlü ve çilli, dik dik gözümüzün içine bakan bir kadın portresi var. Benim gözümde canlanan kadın nedense o olmadı. Romanın ismiyle uyumlu olsun diye mi yeşil gözlü bir kadın portresi koymuşlar onu da anlamadım, zira “Yeşil Peri Gecesi” başlığına uygun olsun diye bu kapak yapıldıysa, o da olmamış bence.

Konuya ilişkin hiçbir bilgi vermek istemiyorum, dili zaten süper de, zamanda birdenbire geri dönüşlerin sıklıkla yapılmış olmasına rağmen okumaya ara verilmiş dahi olsa olaylar ve karakterler karışmıyor, o kadar net her şey. Hiç beklemediğim bir anda ve şekilde mutlu ve umutlu bir sonla bitmesi de derinden etkiledi beni. Ebeveyn olmuş kişilerin insan ruhunu rezil de vezir de edebileceklerini açık ve net önümüze koyan, kendi ruhsal mirasının çocuğuna geçmesinden endişe eden fakat bunun tam tersini hayal etmiş kimseleri ve 70 lerde doğmuş, 80 lerde çocuk, 90 larda genç olmuş herkesi de etkileyecek bir roman ayrıca. Okunmalı, okunmalı, okunmalı…..

S.17 “Ben zaten bu yaşa gelene kadar çok fazla adama âşık olmuştum. Hayata hep kendimi birilerine âşık olduğuma inandırmaya çalışarak tahammül etmiştim. Ama hep birilerine âşık olmaya çalışarak sefil olmuştum. (Aslında âşık olduğum herkes tekti, Ali’ydi.)

Ben kendimi aşkın içinde kaybedemezdim. Ben kendimi hayatın içinde kaybederdim. Âşık “gibi” bir şey olurdum, (bir şey işte.. âşığa benzeyen, aslında değil). Ama sefaletim “gibi” değildi, gerçekti.

S.47 "Osman kötü kokunun kaynğını kurutamayınca, yokmuş gibi yaptı. Banyoda kokulu bir mm yakıyor, içerisi tropikal meyve veya lavanta veya hindistancevizi, limon, çikolata, çilek, vanilya kokuyor, böylece kanalizasyon boruları sızdırmıyormuş, hayatımız bok kokmuyormuş, her şey yolundaymış gibi oluyordu."

S.152 "Osman garip bir karışımdı. Onca bencilliğin, riyakarlığın ve ataletin içinde, saf olan bir tarafı vardı. Ya da ben var olduğuna inanmak istiyordum. Çünkü, Osman'ı bağışlamam gerekiyordu. Başka türlü olamazdı. Başka türlü onunla olamazdım. Allahtan kolayca bağışlayabiliyordum. Hep kolayca bağışlamıştım. Bağışlayıp unutmak hesaplaşmaktan çok daha kolaydı. Bağışlıyordun ve bitiyordu. Başını alıp gitmen, hayatını değiştirmen gerekmiyordu. Kaldığın yerden aynen devam ediyordun. Spotless mind oluyordun. Lekesiz zihin. Ne güzeldi. Sonsuz gün ışığı!"

Can Yayınları, 1.Basım Eylül 2010, 463 sayfa

4 Aralık 2010 Cumartesi

"Anılarımla, anılarımın değeriyle ve onları yüklediğim eşyalarla ilgili bir yazı''

Buğday Tanesi benim bu konuda ne düşündüğümü merak etmiş, çok heyecanlandım, ilk defa bu zincirde bir halka oluyorum. Ve işin diğer bir heyecan verici yanıysa, tam da bu konuya benzer bir konuda yazmaya hazırlanırken konunun bana gelivermesi. Anılarına ve geçmişine takıklık derecesinde düşkün, buna ilişkin fil gibi bir hafızaya sahip, bazen geçmişe dair hayıflanmaktan kendi bile sıkılan tüm diğer insanlar gibi eşya, koku ve şarkılara itinayla anılarımı yükler, saklı oldukları yerlerden bazen isteyerk bazen istemeyerek çıkarırım ya da onlar kendi hür iradeleriyle istedikleri zaman çıkıp ya canımı sıkarlar, ya hüzünlendirirler. Anılarıyla mutlu olamayan bir insanım ben, iyiki de yaşamışım bunları demeyi bir türlü başaramadım, "ne güzel yaşamışım, iyi ki yaşamışım" yerine "neden bitti, neden anıya dönüştü..." diye hayıflanıp üzülmek en can sıkıcı özelliklerimden. İyicene moruklayınca nasıl olacağım çok merak içindeyim aslında. Ha bir de benim böyle ortaokuldan beri ufaklı tefekli eşya, not gibi anı zımbırtıları biriktirdiğim "herşey kutuları"m var, bir dolu ayakkabı kutusu, içinde türlü türlü eşya. Kendi kişisel tarihini ayakkabı kutularında saklayan bir kadınım işte....

Bu kadar çok eşya varken kutularda, ve hepsini buraya yazmak imkansız ve gereksiz olduğundan, anneannem ve dedemin evlerini yıllarca süsledikten sonra benim olan duvar saatine ilişkin yazmak isterim. Bu duvar saati anneannem ve dedemin çarşıdaki evinin L salonunda mutfak kapısı ile arka odalara giden küçük koridorun kapısı arasındaki duvarda oldukça yukarıda asılıydı. Ben o duvarın karşısındaki çekyatta uyurdum, bilir misiniz bilmem de bu saatlerin alt tarafındaki sallanan kol (adını bulamadım bir türlü) sürekli "tik tak" diye ses çıkarır. Bu ses gecenin karanlığında ve sessizliğinde uyumamı zorlaştırırdı, bir de yarım saatlerde bir defa tam saatlerde saat kaç ise o kadar sayıda "ding dong" diye öterdi. Zar zor uyurdum. Sabahları ise dedem kör vakitte kalkar, evin içinde yürüyüş yapardı. İşte o zaman, gözlerim kapalı, kulağımda dedemin terliklerinden çıkan "gırc gırc" sesi, saatin "tik tak"larına karışırdı, burnumda anneannem ve dedemin evlerinin kokusu, o zamanlarda "bu adam ne yürür sabah sabah, bırak dede az daha uyuyalım" diye içimden bağırırken, sonraları bu sabahları çok özlediğimi ve o sabahların tüm koku ve seslerinin bana huzur verdiğini farkettim. Saatin de bir parçası olduğu bu anlar dışında, bu saate takıktım ben, o duvarın altında durur kafamı yukarı kaldırır bakardım. Küçükken dedeme "ben evlenince bu saat benim olsun" dermişim, dedemler gülermiş. Önce dedem öldü, sonra anneannem. Sonra saat benim oldu, evlenmemiştim bile...

30 Kasım 2010 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.1....

"Bu yazı çok bekledi, muhtemelen şimdi de üç beş satır karalanıp biraz daha bekleyecek, sonra koca, bir nöbet ertesi olmasına rağmen yine gece 24 de eve gelince, bunun üzerine benim zaten çok oynak ve çoluk çocuğa karışıp da çalışan bir anne olup iyicene psikopata bağlayan haleti ruhiyem zıplayıp sinir katsayımı kurtarılmış hasta insanın hayatına bile küfredecek kadar çok katlayınca, ve kırmızı şarabımın şişesinin dibini görmeye başladıkça bu yazıya birkaç satır daha eklenecek. Uzun uzun anlatmadan bir özet yapayım, bir doktorla evlenmek demek, acaip bir egoyla uğraşmak demektir, etrafındaki bütün kadınların kocalarının ilgilendiği tüm işlerle ilgilenmek demektir, hatta iş bölümü yapamamak demektir, "

diyip

yazıyı yarım bırakmışım 24.03.2009 da, belli ki çok ama çok kızgınmışım. O zamandan bu yana bu konu yazılmak üzere aklımın bir kenarında serpilirken, bu konuya ilişkin tecrübeler yaşanmaya devam etti. Bundan sonra yazacaklarım bazı dostlarımı rahatsız edebilir, bloğa bu kadar da açık yazılmaz ki dedirtebilir, dahası doktorları sinirlendirebilir...onlar bundan sonrasını okumasınlar...

Başlıyoruz...

Bu yazı 16 senedir devam eden, heyecanlı bir serüven olduğu kadar yıldırıcı bir fedakârlık hissini de beraberinde taşıyan tecrübelerimin birikimidir. 7 senemi bir tıp öğrencisiyle, 1 senemi bir intern doktorla, 6 ayımı TUS’a hazırlanan bir pratisyen doktorla, 6 ayımı farmakoloji uzmanlığını yapan, son 6 senemi de yakında kalp damar cerrahı olarak uzmanlığını alacak bir doktorla geçirdim. Teorik olarak tek bir adamla geçerken bu süreçlerden, şimdi bakıyorum da pratikte beş ayrı adamla beş ayrı dönemden geçmişim aslında. Geçenlerde kuaförde 20 lerinde biri sordu, “şimdi olsa yine evlenir miydin abla” diye, hiç düşünmeden, sanki yıllarca bu soruyu beklemişim de cevabım hazırmışçasına “bilmiyorum da, bir doktorla evlenmezdim kesin” deyivermemle birlikte, doktor bir kocayı sosyal olarak iyi bir statü olarak gören kadın kısmının “salağa bak” bakışları altında ezilmem bir oldu. Çünkü bir doktorla evlenmek, market girişindeki mangır dolu yazarkasayı her akşam evine götürmekle bir görülmekle birlikte, doktor karısı olmak da “doktordan satılık” olmak kadar ayrıcalıklı çoğu insanın gözünde, gerçekten öyle; ve çok kırıcı.

1990 ların başında, barda karşılaştığım bu uzun saçlı, uçuk kaçık, deli dolu, küpeli, çok ama çok içkili adamın tıpta okuyor olmasına önce inanmamış sonra da umursamamıştım zaten. Ben okuyan, yazan edebiyatta okuyan, rock barlarda fink atan bir lolitaydım, dolayısıyla kendime bir doktor sevgili değil, olsa olsa bir müzik aleti çalabilen, çok okumasa bile bir konuda iyi konuşabilen, rock barlarda fink atan uzun saçlı, küpeli ve salaş giyimli bir sevgili arıyordum. O anda da buldum. Biz 19 yaşımızın uçarılığıyla sevgili olduk, gezdik, tozduk, yedik, içtik, konuştuk, tartıştık falan filan. Sevgilim bu kadar gezmeli tozmalı, yemeli içmeli yaşantı sonunda sınıfta kaldı tabii. Ben geçtim, herkes geçti. Bir tıp öğrencisi herkes değil tabii o yüzden kaldı. Tıp öğrencisi dediğin kişizadelerin sınav tarihleri öyle senin benim gibi sosyal bilimler olsun, mühendislik olsun, dil bilimci olsun hiçbir insan bölümüyle aynı değildir. Şehirde bütün bölümler finallere hazırlanır, bütün barlar boşalır, bunlar gezer, ne zaman ki bütün bölümlerin sınav dönemi biter, "hadi içelim sabaha kadar" moduna girilir, bu zavallımların komiteleri olur. Hah bir de bu var tabii yeri gelmişken, zavallımların sınavlarına bile sınav dedirtmiyorlar ki, neymiş efendim "komite". Komite yerine kısaca "boru" da diyebilirlermiş de, niye? Şöyle izah edeyim, bu "komite denen halt tıpta okuyan zavallımların bütün dünyevi olaylardan ve kişilerden koparak çalışmak zorunda kaldıkları bütün derslerin "öys" misali tek bir yazılı da sınav edilmesidir, yerden tavana kadar bir sürü notu okumak demektir, sınav zamanı kendini kilitlemek demektir. Bu nedenle bir tıp öğrencisiyle sevgili olmak demek, komite zamanlarında onunla birlikte mola vermek, o ders çalışırken yerde bağdaş kurup kitap okumak demektir, aklı kalmasın diye bütün gece hayatına "es" vermek demektir, kendi sınav bitişlerini bira şişelerinde yüzerek kutlamak yerine sevgiliye sıcak bir kahve yaparak o ders çalışırken kendi çapında kutlamak demektir. Daha bu aşamada bile farketmedende olsa fedakarlık yapmak demektir.

Zaman geçer, komiteler biter. 4. sınıftan itibaren bu zavallımlar bir de hastanede aktif görev almaya başlarlar. Üstlerindeki doktorların ve uzman kişilerin (ki onlar da doktordurlar ama bu meslekte sana yapılanı büyüyünce sen de yap gibi garip bir inanış olduğundan) tüm köpek muamelesini çekerler, nöbet tutarlar gerekirse, sabahın köründe kalkmaya başlarlar, bazen akşamları çok yorgun gelirler. Ve işin kötüsü gerçek bir doktor olmaya başlarlar...bu bir sonraki yazının konusudur..

Bir tıp öğrencisiyle sevgili olmak gerçekten zordur ama gençtir sevgililer farkında olmazlar.

Arkası sonra...........

23 Kasım 2010 Salı

Bıkmadan, usanmadan, bir daha ve tekrar...Neden İzmir?

Uzun süreli tatillerin başında İzmir'e giderim, İzmirdekileri bıktırırım, sonunda Ankara'ya dönerim Ankaradakileri bıktırırım "İzmir'e taşınmak lazım" diye diye. Ben bıkmıyorum nedense, İzmir'e taşınabilme ihtimalini seviyorum işte, o kadar. Hatta Avustralya'ya da göç edip bir süre denemeliyiz diye bir fantezim de var, bunun da hayalini seviyorum. Taşınılır mı taşınılmaz mı, gidilir mi gidilmez mi bilemem, hayatta bazen umduğunu değil bulduğunu yaşamak gerekiyor ya...en son seyahatime ilişkin bir kez daha...neden İzmir'de yaşamak isterim?

1- Hava genelde güneşli...
2- Hava genelde sıcak...
3- Deniz, vapur...
4- Çok kısa mesafede kafaya format atmaya, sınırları gevşetmeye yarar Çeşme var, Alaçatı var, Karaburun var, Çiçekliköy var, Urla var, Şirince var....var oğlu var...
5- Güleryüzlü, kibar insanlar...
6- Ucuz ayakkabılar, kıyafetler..
7- Mini etek giyince tacize uğrama ihtimalinin düşüklüğü...
8- Acele etmeyen trafik...
9- Turunç ağaçları...
10- Melisa kokulu Karşıyaka sokakları...

6 Kasım 2010 Cumartesi

Geber Anne - Sezgin Kaymaz

Öncelikle ismi nedeniyle toplum içinde tepki alacağınız bir roman diyerek başlamak istiyorum. "Aaaa psikopata bak ne okuyor" diyen bakışlarla karşılaşmanız çok yüksek ihtimal, "aaa şu annesinden nefret eden tipe bak" diye yargılayan bakışlarla keşismeniz olası, ya da arkadaşlarınızdan birinin "ismi bu olan bir kitabı hayatta almam" demesiyle tartışmanıza yol açması kesin olan bu romanın ismi üstüne üstlük öyle büyük puntolarla yazılmış ki on metre öteden seçilir, o derece. İnsanları gıcık etmeyi hatta bazen rahatsız etmeyi severim, bu yüzden gerine gerine okudum desem yalan olmaz. Gelelim içeriğine....

İlk sayfada Melek Anne ve oğlu Tayfun çıkınca karşıma, "hmmnnn, tam da beklediğim şekilde bir nevi oedipus kompleksine maruz anne oğul hikayesi okuyacağım" dedim. Romanın ilk bölümleri gerçekten de böyle, aşırı ilgili ve kontrolcü anne oğluna sürekli aşık olduğunu söylemekte, oğul ise bu aşırı ilgi ve kontrolün üzerine sinen bunaltısını satır aralarında çıtlatmakta fakat "aşk" meselesi gündeme gelince yağları erimektedir. Kontrol manyağı insanlardan nefret ettiğimden Melek Anne'ye romanın başında uyuz oldum, bu uyuzluk romanın sonuna kadar da devam etti. Öyle ki, bu psikopat kadın sabah oğlunu kaldırmadan önce, bu arada oğlan 17 yaşında, o gün giyeceği gömlekten kravatına hatta çorabına kadar hazırlar, ve annesine körkütük bağlı Tayfun da hazırlananları aynen giyer. Bir yandan uyuz olur olmasına da, kahvaltıdan sonra annesi "omuzlarıma masaj yapar mısın" diyip de masaja başlayınca "senin ellerin gibisi yok" diyince içinin yağları erir. Bu Melek Anne ailedeki tek kadındır bu arada, kocası ve iki oğlu vardır. Hepsini aynı şekilde kontrol etmektedir, ve hepsi de hayatından memnundur. Her birine ayrı ayrı kahvaltı, giyecek hazırlar, gönülleri kırılmasın diye ama formuna da dikkat ettiğinden hepsiyle sofraya oturur, küçücük bir lokma atar ağzına onlarla kahvaltı ediyormuş gibi davranır. Erkekler bütün bu davranışları yer ve mutlu olurlar. Bir yerlerden tanıdık geldi mi??? Bütün erkekler benzer tavırlarla yetiştiriliyorlar bence, belki romanda anlatım biraz abartı olabilir ama anneleri tarafından böyle el bebek gül bebek, "aman da benim oğlum pek süper" diyerekten yetiştiriliyorlar, sonra da eşlerinin ağızlarına ediyorlar. Kadınların yetiştirdiği erkekler gidip başka kadınları rahatsız ediyorlar, anlamış değilim. Neyse konumuza dönersek, öncelikle Sezgin Kaymaz'ı bir erkek olmasına rağmen anne-oğul arasındaki bu hastalıklı ilişkiyi bu kadar iyi anladığı ve bu kadar güzel abarttığı için çok sevdim.

Bu girişin ardından ben ensest bir ilişki gibi vurdulu kırdılı bir aksiyon dram beklerken, roman pek tabii ki de hiç ummadığım, hatta çoğu zaman "oha hayalgücüne bak" dediğim olaylarla devam etti. Bu romanı tahmin edemezsin okuyucu, açık ve net söylüyorum. Romana dair anlatacağım her şey bu dakikadan sonra "spoiler" olacak, ve bu romanda "spoiler" gerçekten de tadı çok fena kaçırır.

Yine de hatırlamak için yazmalıyım; çocuklara karşı yetişkinlerin olumsuz davranış modellerini yetiştirme yurdunda kalan çocuklar ve yurt müdürleri aracılığıyla öyle bir anlatmış ki yazar, her bir kelime yüzünüze patlıyor. Bazı bölümleri gece herkes yattıktan sonra cılız bir tepe üstü ışıkla okuduğumu ve biraz da tırstığımı söylemeliyim, bazı bölümler cidden ürkütücü. Yurt müdürlerinin sonradan düştükleri durum ve hallerini gördükçe çok çok eğlendim. Kerem'in saf saf konuşmalarına kah kah güldüm. Sonlara da doğru ise şaşırdıkça şaşırdım. "Yeryüzünün aslında iki yüzü olduğu" fikrine bayıldım. Tüm roman Ankara'da geçiyor, neredeyse tüm sokaklar tanıdık. Yazarın diğer romanları da sırada.

Hemen okuyun bence.

S.54 "Yavrum...öhhö... niye öyle diyorsun bakıyım sen?.. çok ayıp değil mi?"
"Ne?"
"Hani, dedin ya demin...din dersi dinlemeyecem diye...ayıp bak...çok ayıp ve çok günah!"
"Niye?"
.......
"Yav, ne demek niye?...bizi Allah yaratmadı mı oğlum?"
"N'olmuş? Yarattıysa başımıza mı kakıyo? Yarattı işte..."

S.55 "Hiç düşünmüyorsunuz. Bakın anlatayım...Sevap şart, günah yasak...değil mi?..O zaman, günah da şart demektir bu...çünkü, neyin sevap olduğunun anlaşılabilmesi için, neyin günah olduğunun anlaşılması gerekir...günah olmazsa sevap da olamaz..ikisi de var olduğuna göre, demek ikisi de şart!..."

İletişim Yayınları, 7. Baskı 2009 (1.Baskı 1998), 365 sayfa

3 Kasım 2010 Çarşamba

Sabah sabah..

Uykusuz geçen bir gecenin ardından, sabah sürünerek ve olması gerekenden geç kalkmış olmama rağmen üzerimdeki pozitifliğe kendim de şaşıraraktan güzel bir elbise giydim üstüme, saçlarımı vaxladım hemen, nemlendiricimi sürdüm, geçen sene bir arkadaşım kendine alırken dalgasına takıp çıkardığım ve rengini beğendiğim ama o gün bugündür pek de takmadığım lenslerimi bile taktım. Makyaj da yapacaktım ama servise geç kaldım, ofiste yaparım dedim. Serviste “Limon Ağacı’nı okudum, sonra uyudum hem de derin derin. Ofise geldim, kendime sade koyu bir kahve yanında da en güzelinden bir kış meyveleri tabağı yaptım. Bunları yiyip içerken makyajımı da yaptım iki dakikada, maillerime, alışveriş sitelerine baktım lay lay. Bugün çok pozitifim ben, pek bir motivasyon doluyum, aslında güne hep böyle başlamya çalışırım da ben, böyle içimden ağlamak gelse yine de güler, kendimi iyi hissetmek için giyinir kuşanırım falan (modern pollyanna..) ama bugün daha değişik sanki, içimden herkesi öpmek geliyor. Kimse bozmasın, bozanın da ayağı takılsın düşsün…

2 Kasım 2010 Salı

Kuru Su - Engin Geçtan

Engin Geçtan ile üniversite yıllarımda tanışmıştım. Okuma-yazma çabalarıma destek olan Yusuf Hocam önermişti "İnsan Olmak" kitabını, çok sevmiştim. Engin Geçtan bir psikiyatri profesörü, akademik yazıları ve kitapları olduğu kadar romanları ile de okunası bir edebiyatçı. "Kuru Su" beni daha ilk bölümlerinde fetheden, "vakit bulunan tüm zamanlarda" okunarak beni kendine bağlayan bir roman olduğu kadar bir süre içine aldı da diyebilirim. Daha önce de bahsetmiştim, geçmiş zaman kokusu sinen tüm romanları severim diye, Kuru Su da böyle başlıyor ama sonra afallatıyor insanı; başlarda tasvir edilen tüm karakterler ve Istanbul mekanları 1950 leri andırırken, bir de bakıyorsunuz sene 2012 imiş, bu bir tür hayalkırıklığı yaratırken, yüzyılımız getirilerinden bu kadar uzak bir atmosfer çizilmiş olması da hoşuma gitti.

Istanbul'da tüm hayatı felç eden kar ve tipi, karakterlerimizin de hayatlarını etkiler tabii ki. Buram buram "bu karakterler nerede buluşacaklar" hissi kokan ilk bölümler oldukça uzun tutulduğundan biraz karıştığımı ve hatırlamak için romanın arka sayfasına notlar almak zorunda kaldığımı itiraf etmeliyim, nottan kastım ise kim kiminle ne tür bir ilişkide misali oklar çıkarak bir tablo yapmak. Karakterlerin kesişme noktaları bir bir ortaya çıktıkça ve duygusal buhranları birbirlerini etkilemeye başladıkça, Engin Geçtan'ın fantastik psikiyatri bakış açısı da ortaya çıkmaya başlıyor bir süre sonra, rüya içinde gerçek, gerçek içinde rüya, bir takım halüsinasyon etkileri bir bir gösteriyor kendini. Örneğin karakterlerden biri rüyasında gittiği bir kır evini gerçekte bir reklam afişinde görüyor, şaşırmış bir şekilde bakarken arkadaşı dert yanıyor fakat o bu arada afişten eve giriyor. Daha sonra bu rüya ve gerçek durumlar birbirine bayağı bir karışıyor ve sıkıcı olmaya başlıyor; ya da genelleme yapmayayım da ben bayağı bir karıştırdım ve sıkıldım. Istanbul'da yaşaması muhtemel, daha önce birçok romanda başka isimlerle karşıma çıkmış ana karakterleri çok sağlam buldum, olması gerektiği gibiydi, çok güzel tasvir edilmiş, çok güzel dile getirilmişlerdi, demek istediğim, gençliğinde yaşadığını hayal kırıklığının gölgesinde aklını kaçırmş bir Istanbul hanımefendisi, politik gruplarda ordan oraya savrulan bir üniversite öğrencisi, köyden Istanbul'a göçmüş taşralı saf delikanlı, güzel mi güzel sonradan olma oyuncu manken, paraya para demeyen, iş güç sahibi Istanbul delikanlısı gibi karakterler bildik tanıdık olmalarına rağmen öyle güzel ve derin anlatılmışlar ki o tanıdıklık taklit olmuyor asla ; fakat sonradan araya polis, ajan gibi yan karakterler girip de romanın konusu benim hiç anlam veremediğim yerlere sapınca ana karakterler gölgede kaldı, bir sürü kaygı duyulan politik, küresel, coğrafik kaygılar girdi işin içine, konu saptı gitti. Bir yerde Irak savaşından duyulan kaygı yerleşirken satırlara, birden koşan tipinin dünyanın eksenini kaydırmasına geçmiş yazar, bu kadar çok kaygının tek bir romanda ardı ardına göze sokulmasını çok alakasız buldum. Hele romanın sonu benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Sonu asla tahmin edilemez olduğundan söylemek istemem, okuyan herkes şaşırsın, bana ne. En çok Ulaş'ı ve Memo'yu sevdim ben karakter olarak, bir de ütopik semt Kurtulmuş'u sevdim, orada yaşayasım geldi. Okuyun bence.

Metis Yayınları, 2. Basım Mart 2008 (1.Şubat 2008), 230 sayfa
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...