24 Ocak 2012 Salı

Kara gittik..

Buraya ilk taşındığımızda kızım "Buraya kar yağar mı?" diye sorduğunda, "Yok yağmaz, yağmasın zaten biz artık güneş enerjisiyle çalışıyoruz" diyordum. Hava biraz serinleyip kısa kolludan uzun kollulara geçtiğimizde kızım tekrar sormaya başladı, benden aldığı cevap yine aynı olmakla beraber daha cazgırdı, şöyle söylediğim zamanlar yok değil "yok annem yağmaz burda kar, yağmasın zaten, bıkmadın mı sen soğuktan, her yerin üşür bır bır, nezle olursun sümüğün bile akamaz soğuktan...aaaaa". Ama çocuk bu değil mi, okula da gidiyor, e dört mevsimi yaşayan bir coğrafyada yaşıyoruz ya, bu durumda sonuç şöyle oldu okulda Ocak ayında yapılan tüm aktiviteler kar ve kış temalı olunca çocuk da yılbaşı itibariyle "buraya neden kar yağmıyor", "kar yağmayacak mıı" diye tekrar sormaya başladı, e tabi çocuğun da garibine gitti burda hava günlük güneşlik ama biz kar temalı faaliyetler yapıyoruz diye. Hal böyleyken Mersin'li arkadaşlar, "kara mı gitsek" demeye başladılar. Ben ilk başta anlamadım kara nasıl gidildiğini... Öğrenmem uzun sürmedi tabii, Mersin'in hemen arkasında yükselen Toroslardaki yaylalarda kar yağarmış. Fotoğraf çekmeyi, dağ tepe tırmanmayı, servis arabasında göbek atmayı, mangal yakmayı seven bir grup Çukurovalı insan geçen hafta "hadi" dedi, "bu haftasonu kara gidiyoruz". Bu grupla birlikte daha önce dağ tepe çıkmışlığım var, çok keyifli, bol yürüyüşlü, bol fotoğraflı, bol eğlenceli, bol mangallı bir gezi oluyor. 4 yaş grubuna Pazar günü gidilecek bir gezinin haberini Çarşamba gününden vermenin ne büyük bir hata olduğunu unutaraktan, kar görecek olmanın gazıyla eve gider gitmez müjdeyi verdim "kara gidiyoruz" diye.Belli ki güneş enerjisiyle çalışan anne de çaktırmadan özlemiş kar görmeyi. Sonuç olarak, Çarşamba gününden Pazar gününe kadar kuzu her sabah "bugün Pazar günü mü" diye uyandı. Cumartesi akşamı taaa gece onbirde uyumasına, sabah kendi kendine uyanmayı bırak baş ucunda davul çalsan uyanmayacak bir kuzu olmasına rağmen Pazar sabahı 6.30 da kulağına "kar oynamaya gidiyoruz" deyince yataktan fırlamasına şaşıran ben, dün gece bu kuzuya "bak çabuk uyu yoksa kara gidemezsin" diye tehditleri savururken ve sürekli "cık cık" sesleri çıkararaktan her sabah sahnelenen "uykucu kızını" uyandırırken kafayı yiyen kadın oyununda başrolü muhtemelen bu Pazar sabahı da kaptığına da emin olan anneyle aynı kişiyim tabii. Bazen çok gıcık bir anne oluyorum, gıcık ve sevimsiz, elimde değil.


Pazar sabahın kör vaktinde üç tane yedek kuzu kıyafetini, haşlanmış yumurtaları, bir gece önce yaptığım ve pek bir ustası olduğum çikolatalı muffinleri, ununu fazla kaçırdığım için biraz sert olan ama her ihtimale karşı yanıma aldığım "kafakıran poğaçaları"nı sırt çantasına doldurup böyle uyandırdım işte kuzuyu. Kuzu çok heyecanlı, pek bir heyecanlı giyiniyor, eldivenlerini, beresini, atkısını özlemişti zaten, ilk yanına aldıkları bunlar oluyor. Bere takmayı ben de özlemiş olmalıyım ki, ilk gördüğüm rüzgarda kafasına bere geçiren tek insan benim burada. Neyse, bugün bere takmak hepimiz için anlamını bulur umarım diye düşünüyorum. Çünkü bir yandan "allahın çukurovalısı nereden bilecek kar, soğuk falan" diye düşünüyor ve içten içe "bunlar kar diye yol kenarında üç beş kar tanesi göstermesinler bize" diye hayıflanıyordum ne yalan söyleyeyim, sonuçta ben Angara dağından gelmiş, sabah işe giderken sümüğü donma ve akşam işten eve kar yağışı yüzünden beş saatte dönme tecrübelerine vakıf olmuş bir insanım, ve ne kar yağışları bilirim.

Tarsus'ta buluştuk, servise bindik. Dağ tepe tırmandık, etrafta karlar belirmeye başladı, yürüyüş rotasını çizen arkadaşımız karda yürürken nelere dikkat etmemiz konusunda bilgiler vermeye başladığında  ben hala camdan dışarı bakaraktan "peh bu da kar mı diyordum ki", ana yoldan sağa dönüp dik bir yokuşta çıkmaya başladık, beş dakika içinde geldiğimiz Gülek Yaylası'nda dizimize kadar kar vardı. Servisimiz durdu, buradan sonra yürüyüş başlıyordu, servisin ve herhangi bir başka arabanın oraya çıkması imkansız, o kadar kar yani etrafta. Evet morardım, gerçekten de morardım, ciddi bir kar yürüyüşüne başlıyorduk. Kuzunun servisten inip de kara bastığı andan tut, o kadar yolu küçük bir dağcı edasıyla pestili çıkana kadar yürümesi, kahvaltı ve yemek molalarında normalde ağzına zorla tıkacağımız yiyeceklere kıtlıktan çıkmış gibi saldırması, bütün servis ekibiyle delirmişcesine kartopu savaşı yapmasıyla beni şoktan şoka soktu. Karlarda yuvarlandı, kaydı, düştü, kar yedi, ve ben farkettim ki buraya taşınalı benim kuzu palazlanmış, şehir çocukluğundan doğayla özdeş koşan, zıplayan, her yere tırmanabilen bir çocuk olmuş, ne güzel olmuş.


Hey, bu ineğin günlüğü, kuzu hikayeleri aldı başını gitti. Neyse, Gülek Yaylası'ndan başladık yürüyüşe, hedefimiz Gülek Boğazı'na kadar çıkmak. Gülek Boğazı Kilikya'ya inen geçitlerden biri, buradaki kaleyi geçen Kilikya'ya inmiş kabul edilirmiş. Detaylı tarih bilgisi için tıklayabilirsin. Her yer kar, tam öğle vakti olduğundan hava çok da soğuk değil.  Biraz yükseğe çıkınca sis başlıyor, resmen bulutun içindeyiz, sis fotoğraflarımızda gizem yaratmasına yaratıyor da, iyi görüntü almamızı zorlaştırıyor tabii. Doğa inanılmaz güzel, etrafımızda tek tük yayla evleri. Servisten indiğimiz noktadaki yayla evlerinde yaşayanlar vardı fakat bu kısımdaki evlerin çoğu bu havada boş. Bu kadar yüksekteki yayla evlerine yazın geliyorlar, Mersin, Adana ve Tarsus'un sıcağından ve neminden bunalanlar, çünkü yazın aşağısı elli derecede bunalırken burada kupkuru serin mi serin bir hava oluyor. Tırmandıkça bulut daha da yoğunlaşıyor, şıpır şıpır nemin içinde yürüyoruz. Bulut bu kadar yoğunlaşınca Gülek Boğazı'nı net göremeyeceğimizden ve çocuklar sırıksıklam olduğundan biz çocuklular geri dönüşe geçtik.

Nihayet servise vardığımızda çocukların kıyafetlerini değiştirmek üzereyken Gülekli bir amca ve teyze bizi evlerine buyur ettiler. "Çayı yeni demledik, çocuklar üşümesin buyrun gelin" diye taaa dışarıya kadar çıktılar. Bu tip durumlarda çocuklu insanlarda bir utanmazlık söz konusudur, çocuklu insanlar her daim bu tip tekliflere hemen atlarlar. Bekarken ya da çocuksuzken ayıp olmasın diye çekineceğiz bu tip tekliflere atlamaya, veya utanabileceğiniz bazı rezalet durumlara çocuğunuz olduktan sonra alışıveriyorsunuz. Mesela çocuğunuz bir alışveriş merkezinde üstünüze başınıza kustuğunda kendinizi hiç kötü hissetmiyorsunuz. Ya da bu Gülek örneğinde olduğu gibi teklifi hiçbir şekilde geri çevirmeyip hatta usuleten ikinci kez tekrarlanmasını bile beklemeden çocukları kucakladığımız gibi sobalı odaya kendimizi atmamız bir oldu. Soyunduk dökündük, ısındık. Islak kıyafetleri sobanın üstüne astık, soba üstünde demlenen çaylarımızı içtik, sıcacık sohbet ettik teyze ve amcayla. Burada doğmuşlar burada yaşarlarmış. Bu oturduğumuz yeri amca sonradan kendisi dizayn etmiş, sonradan yapılan yayla evlerinde mimarlar neler yapmış onları incelermiş, sonra fikir edinmiş kendisi yapmış. Teyze çocuklara taze ceviz kırdı, sonra kendi eliyle yaptığı biz şehirlilerin "aman da organik" diye üzerine atladığımız incir pestilini cevize sarıp sarıp yediler. Ben hala angaralı modunda olduğumdan böyle şeylere hemen atlıyorum, oysa yaşadığım yerde organik besine ulaşmak çok ama çok kolay. Teyzeyle amca benim kuzuyu pek sevdiler, "sen burda kal" dediler, benimki dünden razı tabii. Bebekken de herkesin kucağına giderdi zaten, bir insan ayırt et be kuzu, dünya insanı meraklı kuzu ya, herkesle barışık, ne yapacağız bilmem. Neyse, dışarısı yavaş yavaş dona çekerken biz sıcacık soba kenarında oturup çayları hüpletme zevkini yaşıyorduk ki ikinci grup da geldi. Tabii onların da pestili çıkmış ve sırılsıklam olmuşlar, onlarda soluklanmaya oturunca bizim Tekir Yaylası'nda yapılacak yürüyüşün ikinci bölümü iptal oldu. Soba etrafında oturmak, bu süper iyi insanlara misafir olmak çok iyi geldi. Bizi karşıladıkları güleryüzleri ile yolculadılar, "geldiler 20 kişi ortalığı talan ettiler" demediler, hatta böyle bir düşünce ne akıllarının herhangi bir ucundan ne de gözlerinin ışıltılarından geçmedi, bu dünyada hala bozulmamış güzellikler olduğunu hatırlattı bu bana. Birbirine güvenen iyi insanlar hala var, elindeki ekmeğini evine davetsiz gelen misafiriyle paylaşacak insanlar var, ne güzel.

Servise doluştuk, bangır bangır çalan oyun havalarında göbek ataraktan Tekir Yayla'sına geldik. Tekir'de de her yer karla kaplı, rakım olarak da Gulek'den daha asagida olduğundan sanırım bütün Çukurova burada. Yazın mangaldan vazgeçmeyen Çukurova, kışın da vazgeçmiyormuş ben onu gördüm. Bir yandan kartopu oynayıp bir yandan mangal yelleyen bir sürü insan. Zaten Çukurovalı bagajında mangalla gezermiş, öyle söylemişti bir arkadaş, "her an her yerde mangal yakabilme ihtimaline" karşılık. Biz mangal yakmadık bu sefer, Tekir köyünde bir kaç restoran var, mangalda et sucuk yapan, onlardan birine oturduk, adını hatırlamıyorum ne yazık. Etlerimizi, sucuklarımızı yedik. Biraz sohbet muhabbetin ardından geri dönüşe geçtik. Gün iyice indi bu arada tabii, hava deli soğudu. Dönüş yolunda yine oyun havası ve yine göbet atmalar derken, serviste herkes öyle gaza geldi ki, servis şöförü sağa çekti, herkes aşağı halaya indi. Burada böyle bir kültür var, hani Angara'da da bir kere yapmışlığımız var bunu, Akyurttaki ofisten dönerken servisi durdurup inip oynamıştık. Ama burada çok yaygın. İlk geldiğimizde sitenin önünde bir araba durmuş, arabadan bir sürü insan inip oynayıp oynayıp arabaya geri binmişlerdi. Ben balkondan izlemiştim "nasıl yani" diye, çok komiğime gitmişti. Gezilerde de çok gaza gelinirse servis şöförü hemen dururmuş artık neresi olursa, direkt inilir, iki halay çekilir birkaç göbek atılır yola öyle devam edilirmiş. Çok eğlenceli.

Bana çok iyi geldi bu gezi. Kar ve soğuğu özlemişim. Trafikte kalmadan, çamur olmadan, bir yerlere geç kalmadan karın tadını çıkardım. Kuzu böyle gezilere alışsın istiyordum, dere tepe gezmeye, yeni yerler görmeye, çoktan alışmış hatun haberim yokmuş, sevindim. "Aşağı in deniz sefası, yukarı çık kar manzarası" ne güzel bir yerde yaşadığımı anladım. Bir sonraki gezide görüşmek üzere Mersin'e geldiğimizde tropikal tatta durmak bilmez bir yağmur yağıyordu.

3 yorum:

Tully dedi ki...

Ah ne güzel,nasıl kıskandım anlatamam:))

Kardeşim dedi ki...

:)Ne güzel bir EV.sICAKLIĞI BURALARA KADAR GELDİ.

Mustafa Kaya dedi ki...

karı 25 yaşında gördüm ama hala ayn heyecanla yerdeki karı alıp elimde elim donana kadar bekletirim... :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...