Paul Auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paul Auster etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2010 Cumartesi

Leviathan - Paul Auster

Öncelikle söylemeliyim ki diğer Paul Auster romanlarına göre çok kolay okunuyor Leviathan. Olay örgüsünün karmaşıklığı arada bir kafada kargaşa yaratsa da, oldukça renkli, şaşırtıcı ve polisiye tadında sahneler romanı kolay okunur kılıyor.

"...Altı gün önce Wisconsin'in kuzeyindeki bir yol kenarında, adamın biri kendini havaya uçurdu. Hiç tanık yoktu, ama anlaşıldığı kadarıyla, yapmakta olduğu bomba kazayla patladığı sırada, adam yola park ettiği arabasının hemen yanındaki çayırda oturuyordu...."

Bu cümleyle başlayan bir romanın nasıl bir heyecan ve merak yarattığı ortada değil mi. Romanın anlatıcısı Peter Aaron, ölen adam Benjamin Sachs dır. Fakat, romanın başında henüz kimliği belirlenememiştir. Polis Peter Aaron’ın telefon numarasını Sachs’ın cüzdanında bulmuştur ve olayı soruşturmaya gelirler. Aaron hiçbir bilgi vermez, ve okuyuculara polis olayı çözmeden Sachs’ın hikayesini yazıp bitirmesi gerektiğini söyler. Okuyucuya da bu noktadan sonra düşen de geceli gündüzlü bir okuma planı yapmak olur. Çünkü Aaron ve Sachs oldukça heyecanlı ve karmaşık bir kimlik sorgulama sürecinden geçerken, bu süreçte etki gösteren en az kendileri kadar ilginç karakterlerin de hayatlarına da tanık oluruz. Leviathan Sachs’ın yarım kalan romanına verdiği isim, fakat tamamlayamadığı için Aaron’da romana (dolayısıyla Auster da) Leviathan adını vermiş. Leviathan ismi çok alakasız gibi görünse de, biraz okuma yapınca alaka anlaşılıyor aslında. Leviathan, Tevrat ve İncil'de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı, kavram olarak ise 1651 yılında Thomas Hobbes tarafından "Leviathan" adlı eserinde mutlak güç ve yetkilere sahip egemen bir devleti ifade etmek üzere kullanılmış (detaylı bilgi için tık).  Romanın ismiyle içeriği arasındaki alaka da sonlara doğru çözülüyor okurun kafasında. zaten.

Romandaki tesadüf ve karşılaşmaların zaman zaman Cüneyt Arkın filmi tarzı olması beni biraz rahatsız etti, sanki Auster kaptırmış yazmış o noktada da bir çıkış noktası bulamamış ve öylesine bir karşılaşma uydurmuş gibi eğreti durmuş bazı kısımlar ama yine de okunası tabii. Çok değişik ve çılgın karakterler var. Maria da en çılgını diyebilirim, belki de hepimizin aklından bir dönemde geçmiş fakat cesaretini bulamadığımız şeyleri gerçekleştiren sanatçı bir kişilik Maria. Bazen aklına esiyor hergün değişik renkte yiyecekler yiyor, pazartesi turuncu günü mesela sadece hvuç, kavun, salı kırmızı günü sadece domates, hurma vs. yer, veya tanıştığı çok yakışıklı ama giyimi zevksiz bir adamın gardrobunu güzelleştirmeyi amaç ediniyor ve kimseye de söylemeden her sene ona imzasız bir armağan gönderiyor. 14 yaşından beri aldığı doğum günü hediyelerinin tümünü saklıyor, hepsini yıllara göredizilmiş ve paketli olarak üstelik. Üniversiteyi ırakıp bir Dodge kiralıyor, Amerika turuna çıkıyor. Her eyalette 1-2 hafta kalıyor, garsonluk falan yapıp para kazanıyor, sonra yoluna devam ediyor, başına abuk olaylar gelinceye kadar. Yolda bir telefon defteri buluyor tesadüfen, açıyor rastgele insanları arıyor, tesadüfi karşılaşmalar ayarlıyor, insanları çözmeye çalışıyor. Böyle değişik, böyle özgür bir kadın Maria.

Aslında tüm roman boyunca neredeyse tüm karakterlerin kimlik arayışlarına tanık oluyoruz.  Bunlar akıllı, yetenekli insanlar, kendilerine ve çevrelerine nasıl faydalı olabileceklerini sorguladıkları kadar içinde yaşadıkları düzeni ve sanatlarını da sorgulayan karakterler. Okunası bir roman.

Can Yayınları, 7. Basım (1. Basım 1994), 225 sayfa

1 Ağustos 2010 Pazar

Son Şeyler Ülkesinde - Paul Auster

Son Şeyler Ülkesinde, Anna Blume adında 19 yaşındaki bir kızın, haber alınamayan gazeteci erkek kardeşini aramak için adını bilmediğimiz herşeyin sona yaklaştığı bir şehirde (ülkede) yaşadıklarını anlattığı bir distopik roman. İlk başlarda çok sıkıcı geldiğini itiraf etmeliyim, Anna öncelikle bu şehirde olan biten herşeyin kısa bir özetini geçerek başlar mektubuna (roman aslında Anna'nın arkadaşına yazdığı mektuptur). O kadar karanlık bir yaşantı betimleniyor ki acaip asap bozucu. Romana dair yorumların çoğunda bu şehrin New York olup olmadığı tartışılmış, bunlaı okuyunca farkettim ki ben de okurken hep New York gözümde canlanmış (burda bir not düşeyim, New York'a gidip gezmiş değilim ama işte filmlerde gördüğümüz kadaıyla diyelim), ya da işte Auster'ın New York la bütünleşmiş olmasından kaynaklanıyor da olabilir tabii. Açlık ve ölüm romanın ana temalarından. Üretimin hiçbir şekli artık olmadığı için ne yiyecek ne de giyecek bulabiliyor insanlar.Hırsızlık ve cinayet suç olmaktan çıkmış. O kadar eziyeti bir yaşam ki insanlar ölmek için can atıyor. Bireysel intiharların yanısıra, kendini öldürmek isteyenlerin bu işi toplu bir halde yapmak için kurdukları grup ve kulüpler var, dahası, bu kadar cesaretli olmayanlar için adam öldürme bir endüstriye dönüşmüş. Size çeşit çeşit ölüm paketleri (Harikalar Yolculuğu-Eğlence Gezisi gibi isimleri var) sunan Ötenazi Klinikleri, size birbirinden çeşitli ölüm şekli sunan Suikast Kulüpleri var. Bir de ölümün kol gezdiği bu şehirde yeni çocuk doğmuyor. Ve bu şehirden hiçbir şekilde çıkış yok. Bütün bunların içerdiği ironi karşısında insanın yüzünde bir tebessüm belirirken, bundan 10 sene önceki hayatımızın farklılıklarını düşünce, "neden olmasın" diyip üzülebiliyorsunuz. Bu şehirde yaşayanlar az biraz temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kendilerine birer "alışveriş arabası" alıp onunla buluntu avcılığı yapıyorlar, yani orda burda işe yarar eşyalar bulmaya çalışıyorlar. Buradaki alışveriş arabası göndermesine de bayıldım ayrıca, neredeyse tüm alışveriş merkezlerinde ve marketlerde gördüğümüz hayatımızın bir parçası haline gelen alışveriş arabaları romanda o kadar kıymetli ve işe yarar ki, insanlar arabalarını kaybetmemek, çaldırmamak için çok uğraşıyorlar. Anna bu şehirde yaşamaya başlayınca uyum sağlamaya da başlıyor, Isabel ile tanışıyor, bir süre onunla yaşıyor, Isabel sayesinde bir sure kendini idare edebiliyor. Sonrasında sanatçıların bir arada kaldıkları bir kitaplığa sığınıyor, orada aşık oluyor, daha fazlasını anlatmayayım artık. İlk başta ısınamadığım bu romanı sonrasında beğendim. Diğer Auster romanları kadar beni çektiğini söyleyemem tabii. Anlatılan herşeyde böyle bir yarım kalmışlık duygusu uyandı bende, sanki daha uzun uzun, daha ayrıntılı anlatsa tadı damağımda kalacakmış gibi. Böyle kısa kısa, hızlı hızlı anlatılmış, özet gibi. Ama sonunu beğendim. Çevirisini Armağan İlkin yapmış, o da güzel. Filmini çekseler ya bunun diye düşünürken bir de baktım 2011 de vizyona girecekmiş.

Can Yayınları, 5. Basım Ağustos 2008, (1.Basım 1985), 182 sayfa

28 Ocak 2009 Çarşamba

Karanlıktaki Adam - Paul Auster

Öncelikle bu romanı İngilizce aslından bu kadar güzel çevirdiği için Seçkin Selvi'ye teşekkür etmemiz gerekiyor, çünkü çok başarılı bir çeviri olmuş, güzel, akıcı diliyle ve önem verilerek hazırlanmış çevirmen notlarıyla romanı bütünlemiş adeta. Romanın kendisine gelince yine çok güzel, yine çok etkileyici ve yine kesinlikle Paul Auster; roman içinde roman onun içinde başka bir roman daha, bu romanlar içinde hangisi hayal hangisi gerçek, ve tabii ki anılar anılar...Bundan sonrası okumayanlar için sakıncalı olabilir....

August Brill ana karakterimiz, 72 yaşında, eski bir kitap eleştirmeni, babacan mı babacan tatlı bir adam. Bir trafik kazasından sonra tekerli iskemleye mahkum olmuş, kızı Miriam ve torunu Katya'yla birlikte oturmaktadır. Uyku tutmayan bir gecede karanlıkta, anımsamak istemediği düşünce ve olayları, karısının ölümünü, torununun erkek arkadaşının Irak'ta vahşice öldürülüşünü kafasından kovmak için, kendi kendine öyküler anlatmaya başlar. ABD'nin kendi kendisiyle savaşta olduğu bir öykü kurgular. Yarattığı ABD'de New York bağımsızlığını ilan ederek ABD'den ayrılmış, bunun üzerine de ülkede oldukça kanlı bir iç savaş başlamıştır. İronik olansa ABD Başkanı'nın yine Bush olması ve savaşı onun başlatmış olması.

".....2000 yılındaki seçimler...Anayasa Mahkemesi'nin kararından hemen sonra...protestolar... büyük kentlerde ayaklanmalar...Seçmenler Kurulu'nun lağvetme girişimi...yasa taslağının kongrede reddedilmesi....New York Büyükşehir Belediye Başkanı ile belde belediye belde başkanlarının liderliğinde yeni bir hareket... 2003'te eyalet yasasıyla kabul edilen Birleşik Devletler'den ayrılma kararı...Federal Birlikler Albany, Buffalo, Syracuse, Rocherter'a saldııyor.. new York bombalanıyor... seksenbin ölü... ama hereket yaygınlaşıyor...2004'te Maine New Hampshire, Vermont, Massachusetts, Connecticut, New Jersey ve Pennysylvania, New Yorkun yanında Amerika Bağımsız Devletleri'ne katılıyorlar... aynı yılın sonlarına doğru California, Oregon ve Washington'da Pacifica adını verdikleri kendi cumhuriyetlerini kurmak için Birleşik Devletler'den ayrılıyorlar...2005'te Ohio, Michigan, Illionis, Wisconsin ve Minnesota Bağımsız Devletler'e katılıyorlar.. Avrupa Birliği yeni ülkeyi tanıyor.. diplomatik ilişkiler kuruluyor...sonra Meksika...sonra orta ve Güney Amerika yeni ülkeyi tanıyıp diplomatik ilişki kuruyorlar......"

August'un kafasında kurduğu öykünün baş kahramanı, kendi halinde New York'lu bir sihirbaz olan Owen Brick, derin bir çukurun içinde uyanır. Önceki gece karısının yanında uyumuş olan Brick, buraya nasıl geldiğini anlayamaz. Daha sonra onu bu çukurdan kurtarmak için bir asker gelir ve öğrenir ki ülke bir iç savaştadır. Üstelik kendisinin de bu savaşta çok önemli bir görevi vardır. Bu iç savaşın çıkmasına neden olan kişiyi bulup ortadan kaldırmak. Bu kişi bir yazardır ve bütün bu savaş o kurguladığı için yaşanmaktadır. Bu yazar ise tabii ki August Brill'dir! Kendi geçmişiyle yaşadığı iç savaşı biraz olsun hafifletebilmek için kafasından kurgular yapmaktadır. Karısı Sonia'yı, onu terkedişini, sonra tekrar biraraya gelişlerini, kızı Miriam'ı,torunu Katya ve onun sevgili Titus'u düşünür. İlk başlarda bir yan hikaye gibi başlayan iç savaş ve kahramanı Owen ile ana kahraman Brill çakışınca daha bir beğendim romanı. Bitince üzüldüm. Tavsiye ediyorum mutlaka...
Can Yayınları, 2.Basım Eylül 2008, 167 sayfa

28 Ekim 2008 Salı

Kehanet Gecesi - Paul Auster

Üç farklı adamın birbirine girmiş hikayeleri anlatılıyor 'Kehanet Gecesi'nde, bu hikayeler çerçevesinde yaratıcılığın ve hayallerin canlı tutulabilmesi için verilen çabadan söz ediyor. Romanın kahramanı Sidney Orr. Bir nedenden ötürü ölümden dönmüş ve hastaneden yeni çıkmıştır (bu nedeni taaa romanın sonunda öğreniyoruz)ve karısı Grace'in de yardımıyla hayata tutunmaya çalışmaktadır. Yıl 1982 dir, Sidney yeniden şehirde gezinebilmek (tabii ki New York), Grace'le evliliğini eskisi gibi mutlu haline getirmek ve eskisi gibi yazabilmek için uğraşmaktadır. Çinli garip bir kırtasiyeciden aldığı mavi deftere yeni bir öykü yazmaya başlar. Defterin gizemli olduğuna inanır. Sidney, Grace'in vaftiz babası John, o da ünlü bir yazardır fakat yazmayı bırakmıştır, ve onun uyuşturucu bağımlısı oğlu Jacob'la ilgilenirken, Grace'le ilgili bazı gerçeklerle karşılaşır. Bu süre zarfında bir film senaryosu, bir de roman taslağı yazar. Sidney'in yazmaya çalıştığı romanın kahramanı Nick 'Kehanet Gecesi' adlı bir romanı yanına alarak herşeyini geride bırakıp yeni bir yaşam kurmaya kalkar, ve romanın bir yerinde penceresiz yerin altında bir odada kilitlenip kalır. Romanın sonunda herşey açıklığa kavuşur ama. Bazı bölümlerde çok etkileyici, bir solukta kolaylıkla okunuyor diyebilirim. Ayrıca, çok fazla dipnot kullanılmış, kişilere ve olaylara ait detayın detayı niteliğindeki bilgiler bu dipnotlarda uzun uzun anlatılmış, bu da karakterleri çok iyi tanıyıp benimsememi sağladı, o yüzden Nick, John ve Sidney için kah üzüldüm kah sevindim :)

Can Yayınları, 2005 (6. Basım) (2003), 264 sayfa

22 Mart 2008 Cumartesi

Kırmızı Defter - Paul Auster

Auster severlerin çok beğeneceğini düşündüğüm, otobüste, dolmuşta, çay molasında, öğle tatilinde kolayca ve keyifli bir şekilde okunabilecek bir kitap Kırmızı Defter. Kitapta yeralan öyküler Auster'ın gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu olaylara dayanıyormuş, zaten aralarda kendisi de "bu olay bana şu romanımdaki bu karakteri yarattırdı" diyerek hayranlıkla okunmuş olan romanın oluşumuna yardımcı olmuş olayları da vurguluyor, bu nedenle de yer yer çok heyecan verici. En çok Auster'ın nasıl yazar olduğuna ilişkin hikayesini sevdim.....

"Sekiz yaşındaydım. Hayatımın o döneminde benim için dünyadaki en önemli şey beysboldü. New York Giants’ı tutuyordum ve siyah – turuncu kasklı o adamların yaptıkları her şeyi gerçek bir hayranın bağlılığıyla izliyordum. Şimdi bile, artık var olmayan bir sahada oynayan ve artık yalnızca adı kalmış olan o takımı anımsadıkça neredeyse bütün oyuncularının adlarını sıralayabilirim: Alvin Dark, Whitey Lockman, Don Mueller, Johnny Antonelli, Monte Irvin, Hoyt Wilhelm. Ama bunların hiçbiri Willie Mays’dan, o can yakıcı ‘Selam, Millet’ Çocuk’tan * (* Willie Mays herkesi bu sözcüklerle selamlardı.) daha büyük, daha kusursuz ve daha başarılı değildi.

O ilkbaharda, beni ilk kez birinci ligdeki bir maça götürmüşlerdi. Babamın arkadaşlarının Polo Alanı’nda loca biletleri vardı ve bir Nisan gecesi bir grup, Giants’larla Milwaukee’lerin maçına gittik. Kimin kazandığını bilmiyorum, o maçın en ufak bir ayrıntısını bile anımsamıyorum, ama anımsadığım bir şey varsa maçtan sonra annemle babamın ve arkadaşlarının bütün seyirciler gidene kadar yerlerinde kalıp konuştukları. Vakit o kadar geç olmuştu ki, sahadan geçip orta sahaya açılan kapıdan çıkmamız gerekmişti, çünkü açık bırakılan tek kapı oydu. Tesadüfen o kapı da oyuncuların soyunma odalarının tam altındaydı.

Sahanın kenarına yaklaşırken Willie Mays çarptı gözüme. Kim olduğundan en ufak bir kuşkum yoktu. Willie Mays’ti, formasını çıkarmış, günlük giysileriyle 2-3 metre kadar uzağımda dikiliyordu. Onun olduğu yöne doğru yürümeyi nasılsa becerebildim ve sonra, bütün cesaretimi toplayıp birkaç sözcük çıkarabildim ağzımdan: ‘Bay Mays,’ dedim, ‘imzanızı alabilir miyim?’

Mays olsa olsa yirmi dört yaşında olmalıydı ama ona adıyla hitap etmek bir türlü elimden gelmemişti.

Soruma verdiği yanıt pek nazik olmasa da dostçaydı. ‘Tabii oğlum, tabii,’ dedi. ‘Kalemin var mı?’ Öylesine hayat doluydu ki, anımsıyorum bunu, gençliğin verdiği enerjiyle öylesine doluydu ki, benimle konuşurken olduğu yerde yaylanıyordu.

Kalemim yoktu, babama kalemini alıp alamayacağımı sordum. Ancak onun da kalemi yoktu. Annemin de. Öteki büyüklerin de hiçbirinin kalemi yoktu.

Büyük Willie Mays konuşmadan durmuş bizi izliyordu. Grupta hiç kimsenin yazacak bir şeyi olmadığı anlaşılınca Mays bana dönüp, ‘Üzgünüm evlat,’ dedi. ‘Kalemin yoksa imza da veremem.’ Ve sonra stattan çıkıp geceye karıştı.

Ağlamak istemiyordum ancak gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı yuvarlanmaya başladı, bunu engellemem mümkün değildi. Daha da kötüsü, arabada eve dönerken yol boyunca ağladım. Evet, hayal kırıklığından mahvolmuştum, ama öte yandan gözyaşlarıma engel olamadığım için kendimden iğreniyordum. Bebek değildim. Sekiz yaşındaydım ve büyük çocukların bu tür şeylere ağlamamaları gerekirdi. Willie Mays’in imzasını alamamakla kalmamış, elime başka bir şey de geçmemişti. Hayat beni sınamıştı ve kendimi her açıdan eksik hissediyordum.

O geceden sonra nereye gidersem gideyim yanımda kalem taşıdım. Cebimde bir kalem bulunduğuna emin olmadan evden dışarı adım atmamak bende bir alışkanlık oldu. O kalemle bir şey yapmayı planladığımdan değil, ama hazırlıksız yakalanmak istemiyordum. Bir keresinde boş elle yakalanmıştım ama bunun bir kez daha olmasına izin vermeyecektim.

Geçen yıllar en azından bana şunu öğretti: cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir içinden.

Çocuklarıma hep söylediğim gibi, işte ben böyle yazar oldum.”

Can Yayınları, 5. Basım 2004 (1.1994), 107 sayfa
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...