Gezilerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezilerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2012 Pazartesi

Haftasonu...

En sonunda galiba mide hastası yaptım kendimi. Yediklerime hiç dikkat etmiyorum, dikkat etsem bile burada benim için çok farklı ve yeni bir yemek kültürü olduğundan bütün tatları denemek istiyorum. Bu da olur olmaz herşeyi yememle son buluyor. Bütün iş hayatım boyunca yemekhane yemeği yemiş olmamdan da kaynaklanıyor tabii, bütün iş hayatım boyunca dört çeşit tabldot yemek yedim ben, işyerilerim hep şehre uzak oldu, şimdi öğlenleri dışarda yiyoruz. Daha önceleri öğlenleri yemeğe çıkanlara çok imrenirken, alıştıkça aslında bunun çok da iyi birşey olmadığını farkediyorum.Ne yiyeceğimi bilemiyorum, hele ki çok acıktıysam öküz gibi yiyorum. Bütün haftasonu da yediğimi önümde yemediğimi arkamda bırakarak bugün rejime başladım, buraya yazarsam belki görev edinir yaparım "herkese yazarak bildirdik rezil olmayalım" gibisinden, zira son beş aydır her Pazartesi rejime başlıyorum. Bugun yine başladım.

Her yer kardan yıkılırken, biz bu haftasonu güneş ışığına boyandık. Bütün haftasonu gökyüzünde tek bir bulut olmadan hatta nispeten sıcak bile geçti. Deniz kenarında, açık havada, güneşi tepeme alıp bira bile içtim, o derece. Kuzuyla yaptığımız sinema planını güneş ışığı şerefine dışarda paten kaymakla değiştirdik, kuzu büyünyünce "patenci" olacakmış da, hadi bakalım. Ocak ayında böyle bir hava durumu yaşamak benim için hala inanılmaz. Nasıl oluyorda biz bu kadar farklı bir iklimde yaşıyoruz, her geçen gün daha çok şaşırmaya devam ediyorum. Halbuki ne şaşırıyorsun be kadın, ekvatora daha yakınsın işte en kaba coğrafya bilginle. Güneş ışığının bünye üzerindeki pozitif etkisi inanılmaz. Hayatımda belki de ilk defa haftasonları erken kalkıyorum artık, hatta kuzudan erken, benim gibi haftasonları gebeş gibi uyuyan bir insan için nasıl şaşırtıcı ve mümkansız. Haftalardır yapmayı planladığım tamamen kontrolden çıkmış, her şeyin herhangi bir yerde olabileceği evimin en azından bazı köşelerini kontrol altına alabildim bu haftasonu. Çoraplarım mutfak çekmecemden çıkmıyor artık en azından...hehe.. şaka şaka. Yazlık ayakkabılarım ise hala elimin altında dolaşıyor, haftalardır yukarı raflara kaldıracağım ama ona yetişemedim artık. Hava böyle giderse bir iki aya giyerim ben onları zaten..hehe...şaka şaka...gıcığım.

Rüyalarım..beni rahat bırakmayan huzursuz rüyalarım.. bu haftasonu hava güneşli olmasaydı beni gerçekten de bunalıma sokabilirdiniz. Bir tanesi benim kuzuyla yaşıt olan ve geçen yıl sonunda da ikiz bebek dünyaya getiren bir arkadaşımın büyük kızının öldüğünü görmemle başladı bu haftasonum. Çocuğu hamama götürüyorlarmış, çocuk hamamdaki buhar yüzünden nefessiz kalıyormuş ve ölüyormuş. Ben ne üzülüyorum ne üzülüyorum, çocuğun ölmesinden çok, ya benim de başıma gelir de benim kuzuya birşey olursa diye psikopata bağlayıp üzülüyorum, ağlıyorum, kendimi paralıyorum onu da farkındayım. Çok yakın bir arkadaşım değil bu arada, eski iş arkadaşlarımdan biri, arada bir msn de ya da facebook da görüşüyoruz. Bütün rüya boyunca "ay diyorum bu kız facebook a kimin fotoğraflarını koyacak şimdi, ay ne yapacak" diye hayıflanıyorum, nasıl ama. Sosyal paylaşımla bozmuşum kafayı sanırsam. Ama sonra kızcağız kızının ölümüyle ilgili hislerini facebook da paylaşıyor falan. Ben de diyorum ki "aa bak demekki insanlar kötü şeyleri de paylaşabiliyor". Yani, bu yürek dağlayıcı olaydan nasıl bir sonuca geldiğime bakar mısınız...Arada bir çıkıyor benim rüyalarım, medyum memiş den hallice bir insan olabiliyorum ya, tırstım sonra ay birine birşey mi olacak acaba diye, açtım facebook a baktım, dermişim...ne alakası var, bir yere bakmadım.

Sonra, ertesi gece, karanlık ve yağmalandığı belli olan bir şehirde bir minibüs dolusu insanı kaçırıyorlar, bu minibüs dolusu insanlardan biri benim tabii ki de. Kendime acımayı, kendimi acındırmayı, olayları ve durumları dramatik hale getirmeyi çok iyi becerdiğimden rüyalarda bile kaçıran taraf olamam ben; kaçırılmak daha acındırıcı bir durum ne de olsa. Neyse, işte üç tane ganster kılıklı herif bizi kaçırıyor. Ben rolümü süper oynuyorum, gıkım çıkmıyor ne derlerse yapıyorum, çok mülayim hatta ezik bir esirim. Ama gel gör ki, ne kadar ezik de olsam gansterlerden biri bana gıcık oluyor, diğerine dönüp diyor ki "bunu ayağından vur, herkese ders olsun". Ben kalıyorum öyle tabii. Öbür adam acıyor bana ayağımı isabet almıyor, hafif yan tarafına ateş ediyor - o da nasıl oluyorsa artık-. Ben anlıyorum numara olduğunu, yalandan kendimi paralıyorum böyle ayağım da ayağım diye ama asıl emri veren adam yemiyor tabii. Beni ayağımdan bir vuruyor, tam böyle baş parmağımın ayağımla birleştiği eklem yerinde...aman o ne acııı. Ben topallayarak yürümeye devam ediyorum. Sonra grupta bir doktor kadın varmış, cengaverlik yapıyor "ayağına bakmamız lazım" diyor, herkes ondan gaza geliyor "evet evet bakmamız lazım" diye, gansterler hiçbir şey diyemeden "tamam bakın bakalım" diyorlar. Ayağımdan botları bir çıkarıyorum, için böyle kan dolmuş, bu noktada rüyanın içine edildiği an tabii, kan görünce rüyanın hiçbir anlamı kalmıyor. Hani bilinçaltım bana böyle sembolik falan birşeyler anlatmaya çalışıyorduysa da hepsi bozulmuş oldu. Sonrası, iğrenç biraz, kandan çoırap ayağıma yapışmış çıkarmaya çalışıyoruz falan...ıyyk.. bir uyandım ayağımda sızı. Ayağım böyle sürekli sızladı artık nasıl kanlı canlı gördüysem rüyayı. Bunu gördükten sonra da çocukluk arkadaşımı gördüm, kankamı, yaz tatilinde gezdiğimiz yerlerde geziyorduk, sonra sabah aradı beni. Ama ben rüyayı gördüğümü sonradan hatırladığım için ona söyleyemedim.
Böyle işte...günler geçiyor.

24 Ocak 2012 Salı

Kara gittik..

Buraya ilk taşındığımızda kızım "Buraya kar yağar mı?" diye sorduğunda, "Yok yağmaz, yağmasın zaten biz artık güneş enerjisiyle çalışıyoruz" diyordum. Hava biraz serinleyip kısa kolludan uzun kollulara geçtiğimizde kızım tekrar sormaya başladı, benden aldığı cevap yine aynı olmakla beraber daha cazgırdı, şöyle söylediğim zamanlar yok değil "yok annem yağmaz burda kar, yağmasın zaten, bıkmadın mı sen soğuktan, her yerin üşür bır bır, nezle olursun sümüğün bile akamaz soğuktan...aaaaa". Ama çocuk bu değil mi, okula da gidiyor, e dört mevsimi yaşayan bir coğrafyada yaşıyoruz ya, bu durumda sonuç şöyle oldu okulda Ocak ayında yapılan tüm aktiviteler kar ve kış temalı olunca çocuk da yılbaşı itibariyle "buraya neden kar yağmıyor", "kar yağmayacak mıı" diye tekrar sormaya başladı, e tabi çocuğun da garibine gitti burda hava günlük güneşlik ama biz kar temalı faaliyetler yapıyoruz diye. Hal böyleyken Mersin'li arkadaşlar, "kara mı gitsek" demeye başladılar. Ben ilk başta anlamadım kara nasıl gidildiğini... Öğrenmem uzun sürmedi tabii, Mersin'in hemen arkasında yükselen Toroslardaki yaylalarda kar yağarmış. Fotoğraf çekmeyi, dağ tepe tırmanmayı, servis arabasında göbek atmayı, mangal yakmayı seven bir grup Çukurovalı insan geçen hafta "hadi" dedi, "bu haftasonu kara gidiyoruz". Bu grupla birlikte daha önce dağ tepe çıkmışlığım var, çok keyifli, bol yürüyüşlü, bol fotoğraflı, bol eğlenceli, bol mangallı bir gezi oluyor. 4 yaş grubuna Pazar günü gidilecek bir gezinin haberini Çarşamba gününden vermenin ne büyük bir hata olduğunu unutaraktan, kar görecek olmanın gazıyla eve gider gitmez müjdeyi verdim "kara gidiyoruz" diye.Belli ki güneş enerjisiyle çalışan anne de çaktırmadan özlemiş kar görmeyi. Sonuç olarak, Çarşamba gününden Pazar gününe kadar kuzu her sabah "bugün Pazar günü mü" diye uyandı. Cumartesi akşamı taaa gece onbirde uyumasına, sabah kendi kendine uyanmayı bırak baş ucunda davul çalsan uyanmayacak bir kuzu olmasına rağmen Pazar sabahı 6.30 da kulağına "kar oynamaya gidiyoruz" deyince yataktan fırlamasına şaşıran ben, dün gece bu kuzuya "bak çabuk uyu yoksa kara gidemezsin" diye tehditleri savururken ve sürekli "cık cık" sesleri çıkararaktan her sabah sahnelenen "uykucu kızını" uyandırırken kafayı yiyen kadın oyununda başrolü muhtemelen bu Pazar sabahı da kaptığına da emin olan anneyle aynı kişiyim tabii. Bazen çok gıcık bir anne oluyorum, gıcık ve sevimsiz, elimde değil.


Pazar sabahın kör vaktinde üç tane yedek kuzu kıyafetini, haşlanmış yumurtaları, bir gece önce yaptığım ve pek bir ustası olduğum çikolatalı muffinleri, ununu fazla kaçırdığım için biraz sert olan ama her ihtimale karşı yanıma aldığım "kafakıran poğaçaları"nı sırt çantasına doldurup böyle uyandırdım işte kuzuyu. Kuzu çok heyecanlı, pek bir heyecanlı giyiniyor, eldivenlerini, beresini, atkısını özlemişti zaten, ilk yanına aldıkları bunlar oluyor. Bere takmayı ben de özlemiş olmalıyım ki, ilk gördüğüm rüzgarda kafasına bere geçiren tek insan benim burada. Neyse, bugün bere takmak hepimiz için anlamını bulur umarım diye düşünüyorum. Çünkü bir yandan "allahın çukurovalısı nereden bilecek kar, soğuk falan" diye düşünüyor ve içten içe "bunlar kar diye yol kenarında üç beş kar tanesi göstermesinler bize" diye hayıflanıyordum ne yalan söyleyeyim, sonuçta ben Angara dağından gelmiş, sabah işe giderken sümüğü donma ve akşam işten eve kar yağışı yüzünden beş saatte dönme tecrübelerine vakıf olmuş bir insanım, ve ne kar yağışları bilirim.

Tarsus'ta buluştuk, servise bindik. Dağ tepe tırmandık, etrafta karlar belirmeye başladı, yürüyüş rotasını çizen arkadaşımız karda yürürken nelere dikkat etmemiz konusunda bilgiler vermeye başladığında  ben hala camdan dışarı bakaraktan "peh bu da kar mı diyordum ki", ana yoldan sağa dönüp dik bir yokuşta çıkmaya başladık, beş dakika içinde geldiğimiz Gülek Yaylası'nda dizimize kadar kar vardı. Servisimiz durdu, buradan sonra yürüyüş başlıyordu, servisin ve herhangi bir başka arabanın oraya çıkması imkansız, o kadar kar yani etrafta. Evet morardım, gerçekten de morardım, ciddi bir kar yürüyüşüne başlıyorduk. Kuzunun servisten inip de kara bastığı andan tut, o kadar yolu küçük bir dağcı edasıyla pestili çıkana kadar yürümesi, kahvaltı ve yemek molalarında normalde ağzına zorla tıkacağımız yiyeceklere kıtlıktan çıkmış gibi saldırması, bütün servis ekibiyle delirmişcesine kartopu savaşı yapmasıyla beni şoktan şoka soktu. Karlarda yuvarlandı, kaydı, düştü, kar yedi, ve ben farkettim ki buraya taşınalı benim kuzu palazlanmış, şehir çocukluğundan doğayla özdeş koşan, zıplayan, her yere tırmanabilen bir çocuk olmuş, ne güzel olmuş.


Hey, bu ineğin günlüğü, kuzu hikayeleri aldı başını gitti. Neyse, Gülek Yaylası'ndan başladık yürüyüşe, hedefimiz Gülek Boğazı'na kadar çıkmak. Gülek Boğazı Kilikya'ya inen geçitlerden biri, buradaki kaleyi geçen Kilikya'ya inmiş kabul edilirmiş. Detaylı tarih bilgisi için tıklayabilirsin. Her yer kar, tam öğle vakti olduğundan hava çok da soğuk değil.  Biraz yükseğe çıkınca sis başlıyor, resmen bulutun içindeyiz, sis fotoğraflarımızda gizem yaratmasına yaratıyor da, iyi görüntü almamızı zorlaştırıyor tabii. Doğa inanılmaz güzel, etrafımızda tek tük yayla evleri. Servisten indiğimiz noktadaki yayla evlerinde yaşayanlar vardı fakat bu kısımdaki evlerin çoğu bu havada boş. Bu kadar yüksekteki yayla evlerine yazın geliyorlar, Mersin, Adana ve Tarsus'un sıcağından ve neminden bunalanlar, çünkü yazın aşağısı elli derecede bunalırken burada kupkuru serin mi serin bir hava oluyor. Tırmandıkça bulut daha da yoğunlaşıyor, şıpır şıpır nemin içinde yürüyoruz. Bulut bu kadar yoğunlaşınca Gülek Boğazı'nı net göremeyeceğimizden ve çocuklar sırıksıklam olduğundan biz çocuklular geri dönüşe geçtik.

Nihayet servise vardığımızda çocukların kıyafetlerini değiştirmek üzereyken Gülekli bir amca ve teyze bizi evlerine buyur ettiler. "Çayı yeni demledik, çocuklar üşümesin buyrun gelin" diye taaa dışarıya kadar çıktılar. Bu tip durumlarda çocuklu insanlarda bir utanmazlık söz konusudur, çocuklu insanlar her daim bu tip tekliflere hemen atlarlar. Bekarken ya da çocuksuzken ayıp olmasın diye çekineceğiz bu tip tekliflere atlamaya, veya utanabileceğiniz bazı rezalet durumlara çocuğunuz olduktan sonra alışıveriyorsunuz. Mesela çocuğunuz bir alışveriş merkezinde üstünüze başınıza kustuğunda kendinizi hiç kötü hissetmiyorsunuz. Ya da bu Gülek örneğinde olduğu gibi teklifi hiçbir şekilde geri çevirmeyip hatta usuleten ikinci kez tekrarlanmasını bile beklemeden çocukları kucakladığımız gibi sobalı odaya kendimizi atmamız bir oldu. Soyunduk dökündük, ısındık. Islak kıyafetleri sobanın üstüne astık, soba üstünde demlenen çaylarımızı içtik, sıcacık sohbet ettik teyze ve amcayla. Burada doğmuşlar burada yaşarlarmış. Bu oturduğumuz yeri amca sonradan kendisi dizayn etmiş, sonradan yapılan yayla evlerinde mimarlar neler yapmış onları incelermiş, sonra fikir edinmiş kendisi yapmış. Teyze çocuklara taze ceviz kırdı, sonra kendi eliyle yaptığı biz şehirlilerin "aman da organik" diye üzerine atladığımız incir pestilini cevize sarıp sarıp yediler. Ben hala angaralı modunda olduğumdan böyle şeylere hemen atlıyorum, oysa yaşadığım yerde organik besine ulaşmak çok ama çok kolay. Teyzeyle amca benim kuzuyu pek sevdiler, "sen burda kal" dediler, benimki dünden razı tabii. Bebekken de herkesin kucağına giderdi zaten, bir insan ayırt et be kuzu, dünya insanı meraklı kuzu ya, herkesle barışık, ne yapacağız bilmem. Neyse, dışarısı yavaş yavaş dona çekerken biz sıcacık soba kenarında oturup çayları hüpletme zevkini yaşıyorduk ki ikinci grup da geldi. Tabii onların da pestili çıkmış ve sırılsıklam olmuşlar, onlarda soluklanmaya oturunca bizim Tekir Yaylası'nda yapılacak yürüyüşün ikinci bölümü iptal oldu. Soba etrafında oturmak, bu süper iyi insanlara misafir olmak çok iyi geldi. Bizi karşıladıkları güleryüzleri ile yolculadılar, "geldiler 20 kişi ortalığı talan ettiler" demediler, hatta böyle bir düşünce ne akıllarının herhangi bir ucundan ne de gözlerinin ışıltılarından geçmedi, bu dünyada hala bozulmamış güzellikler olduğunu hatırlattı bu bana. Birbirine güvenen iyi insanlar hala var, elindeki ekmeğini evine davetsiz gelen misafiriyle paylaşacak insanlar var, ne güzel.

Servise doluştuk, bangır bangır çalan oyun havalarında göbek ataraktan Tekir Yayla'sına geldik. Tekir'de de her yer karla kaplı, rakım olarak da Gulek'den daha asagida olduğundan sanırım bütün Çukurova burada. Yazın mangaldan vazgeçmeyen Çukurova, kışın da vazgeçmiyormuş ben onu gördüm. Bir yandan kartopu oynayıp bir yandan mangal yelleyen bir sürü insan. Zaten Çukurovalı bagajında mangalla gezermiş, öyle söylemişti bir arkadaş, "her an her yerde mangal yakabilme ihtimaline" karşılık. Biz mangal yakmadık bu sefer, Tekir köyünde bir kaç restoran var, mangalda et sucuk yapan, onlardan birine oturduk, adını hatırlamıyorum ne yazık. Etlerimizi, sucuklarımızı yedik. Biraz sohbet muhabbetin ardından geri dönüşe geçtik. Gün iyice indi bu arada tabii, hava deli soğudu. Dönüş yolunda yine oyun havası ve yine göbet atmalar derken, serviste herkes öyle gaza geldi ki, servis şöförü sağa çekti, herkes aşağı halaya indi. Burada böyle bir kültür var, hani Angara'da da bir kere yapmışlığımız var bunu, Akyurttaki ofisten dönerken servisi durdurup inip oynamıştık. Ama burada çok yaygın. İlk geldiğimizde sitenin önünde bir araba durmuş, arabadan bir sürü insan inip oynayıp oynayıp arabaya geri binmişlerdi. Ben balkondan izlemiştim "nasıl yani" diye, çok komiğime gitmişti. Gezilerde de çok gaza gelinirse servis şöförü hemen dururmuş artık neresi olursa, direkt inilir, iki halay çekilir birkaç göbek atılır yola öyle devam edilirmiş. Çok eğlenceli.

Bana çok iyi geldi bu gezi. Kar ve soğuğu özlemişim. Trafikte kalmadan, çamur olmadan, bir yerlere geç kalmadan karın tadını çıkardım. Kuzu böyle gezilere alışsın istiyordum, dere tepe gezmeye, yeni yerler görmeye, çoktan alışmış hatun haberim yokmuş, sevindim. "Aşağı in deniz sefası, yukarı çık kar manzarası" ne güzel bir yerde yaşadığımı anladım. Bir sonraki gezide görüşmek üzere Mersin'e geldiğimizde tropikal tatta durmak bilmez bir yağmur yağıyordu.

13 Eylül 2011 Salı

Tatil...

Bayram tatili olmasaydı sanıyorum bu sene tatile gitme şansım olmayacaktı, yeni bir iş izinsiz bir yaz demek çünkü. İtiraf ediyorum "bayram"ları hiç sevmem ben, çocukluğumdan beri hiç hazetmem. "Nerde o eski bayramlar" durumu benden çok uzak, ben bayramların tatil fırsatına dönüşmüş olmasından memnunum. Ziyaretler, el öpmeler, yeni kıyafetler, erken kalkmalar küçüklüğümden beri beni boğan ve sıkan bayram durumlarıydı. Küçükken dedemlere giderdik, annemler ve teyzemler deli gibi bayram temizliği yaparlardı, "oraya basma, burayı elleme, siz arka odaya gidin", çok sıkılırdım; dedem sabahın köründe kaldırırdı, o namazdayken biz kuzenlerle gözlerimizi ovuştura ovuştura bayramlıklarımızı giyerdik, ben yine sıkılırdım, o yepyeni kıyafetlerin içinde kendimi rahatsız hissederdim, bayram sabahlarında pijamalarım üstümde ayaklarımı duvara dayayıp çizgifilm izlemek isterdim, öyle bir tiptim işte; kurban bayramlarında ise ek bir kabus olarak kavurma girerdi işin içine, allahımmm her yer kavurma kokar, ben kavurmadan yemeyince dedem bozulurdu, sonra büyüdüm şimdi kayınvalidemler kavurma yemediğim zaman bozuluyorlar, vejeteryan değilim hiç olmadım ama bir gün önce gördüğüm hayvanın taze kavurmasını yiyemiyorum, kokusundan bile midem bulanıyor işte, olayım o. Bayramlarda dedemlere falan gidemediysek, annemlerle eş dost gezerdik, birileri bize gelirdi, ailenin kız çocuğu olarak kolonya dök, şeker tut, kahve yap, tatlı koy hizmetinden çok sıkılırdım, bir de üstünde yeni kıyafetler.ııyk. Bir de kayınvalidemler bölümü var tabii, onlarda bayramlar bayram gibi yaşanır, ben çok sıkılırım. Çalışmaya başladıktan, dedemler başka dünyalara göçtükten sonra bayramlar tatilden ibaret oldu benim için. Hele bir de bayramın son günü Perşembe'ye denk gelirse, ne ala. Cuma nasıl olsa tatil olur, tatil olmasa bile izin alınır, bir şekilde 9 günlük bir tatile dönüşür. Bu sene bana 9 gün lütfedilince, anne baba, eş dost, kayınvalide kayınbaba, bayram mayram hiç sallamadan kendimize güzelinden bir tatil ayarladık. Kendimizden geçtim de, bizim kızı tatile götürememiştik, içime oturmuştu. Anneleri çalışmayan çoğunluk çocuklarını kreşlerden alıp evinde istiharate çektirirken bizimki yaz demedi her sabah kalktı kreşe gitti, kreş mesaisi.

Geçen seneki tatilimizde bol bol gezmiştik, insanın 3 yaşında bir kızı olunca ve buna rağmen yan gelip yatmak, dibine kadar dinlenmek istiyorsa bir tatilde ihtiyacı olan şey bütün ihtiyaçlarının birbirine yakın alanlarda, kolayca ulaşabilmesiymiş. Hem gezelim tozalım görelim modu hem de kız düzgün yesin, kız eğlensin, kız rahat etsin modu hepsi birada olmuyormuş. Biz bu sene gezelim tozalım görelimden biraz taviz verdik, hiç ama hiç hazetmediğim "herşey dahil, ye, iç, yat, eğlen, hemi de ultrasından" konseptli bir tatil ayarladık kendimize. "Güdümlü tatil" diyorum ben buna, "şimdi kalk", "şimdi ye", şimdi ister denize ister havuza gir", "şimdi eğlen", "şimdi bir daha ye", "şimdi de git yat" komutlarıyla dolu bir tatil biçimi. Bakış açına bağlı tabii, eğer dolu tarafından bakarsan, parasını baştan veriyor bir daha para harcamıyorsun, bu iyi; düşünmüyorsun, ne zaman eğleneceğini ne zaman yatacağını birileri söylüyor sen de buna uyum sağlıyorsun, bu iyi; sınırsız içiyorsun sürekli yiyorsun, bu da iyi. Peki nerede kaldık? Voyage Sorgun'da.

(Her sabah bu manzaraya uyanmak isterseniz...)
Peki Voyage Sorgun nasıl bir oteldi? Daha ilk girişte hayran olunabilecek bir oteldi, çünkü bu Sorgun mevkii, çam ormanlarıyla kaplı bir alan, sanıyorum bu denizle birleşen çam ormanlarında yaklaşık 4-5 otel konumlanmış durumda. Daha girişte bile çok güzel bir yeşillik karşılıyor misafirlerini. Binalar yüksek olmadığından uzun çam ağaçlarının arasında kalıyorlar, doyasıya bir yeşillik içinde yapıyorsunuz tatilinizi. Rezerasyonu yaparken bungalov mu ayarlasam denize bakan otel odası mı ayarlasam diye arada kalmış, sonra "amaan Mersin'de her gün denize bakıyoruz zaten" diyerek bungalov tercih etmiştim, hem de daha ucuzdu, iyi ki de öyle yapmışım. Zira bu otelde kalınacak en güzel yerler bungalovlar. Büyük havuzun patırtısından uzakta, insana yazlığındaymışsın hissi veren bungalovlarda kalınmalı. Yemekler tabii ki de güzeldi, her çeşit, istemediğin kadar. Her şey dahillerde beni rahatsız eden bir diğer konu da bu tabii, bunca yemeği daha sonra ne yapıyorlar? Hayır kurumlarına falan bağışlıyorlardır umarım, çöpe gitmiyordur bunca yemek. Yemek konusunda savrukluğun son noktası "herşey dahiller", bu konuda kendimi suçlu hissetmekten alıkoyamıyorum. En azından biz ailece kişisel olarak dikkat ettik, yiyeceğimiz kadar almaya ve tabağımızda artık bırakmamaya, bu da kişisel avuntumuz.

"Herşey dahillerle" ilgili korkulu rüyam , animasyonlar. Daha çok turistleri güldürmeye yönelik, cıvık ve bayağı esprilerle donatılmış başarısız tiyatrocular beklerken o da ne, gayet profesyonel ve donanımlı bir animasyon ekibi var karşımızda. Eğlendirmeye çalışmaya odaklı değil de eğlendireceğinden emin bir ekip. Kesinlikle cıvık değil, kesinlikle bayağı değil. Havuz başında cıvık cuvuk eğlenceler yok. Animasyon ekibinin çocuklardan sorumlu kişileri son derece profesyonel, çocukları sıkmıyorlar. Otel dahilindeki mini klübe çocuğunuzun kaydını yaptırıp, gidip kendi başınıza takılabiliyorsunuz, anne baba için ne büyük bir lüks.

Ha, bir de sanırım çalışanlarını memnun ediyor Voyage. Zira yapmacıklıktan uzak bir güleryüz hakim çalışanlarda. İşimi seviyorum bakışını çalışan insan anlar ya, o şekilde, orada çalışmayı seven bir dolu insan, temizlik görevlisinden barmenine kadar, ilginç. O sıcağa, o koşturmaya rağmen tüm çalışanların kıyafetleri tertemiz, bir tane kolaltı terli adam yok, ilginç. Bir de orta yerde sigara içen personel yoktu.

Kısacası güzel bir oteldi. Ama "herşey dahile" ben sadece 3-4 gün dayanabiliyorum. Gezmek görmek istiyor insan. Gelirken "aman sakın sahil yolundan gitmeyin" uyarıları almış, inatla ve meraktan sahil yolundan gelmiştik. İne çıka, döne döne, bir tarafımızda deniz bir tarafımızda yeşillik, bir deniz seviyesinde bir denize 2000 metre yukarıdan bakarak. Hayran kalmıştık, Mersin kıyılarının bakirliğine. Sorgun'a gelirken bu yoldan, "dönüşte burada duralım", "şurada denize girelim" şeklinde duramadan gelmiştik, daha o yolu geri dönecek, ve ben bir sürü fotoğraf çekecektim. Hızla çıktık otelden...

Mersin-Antalya yolu birbirine sınırı olup da bu kadar uzun ve tehlikeli bir karayoluna sahip tek yoldur sanıyorum. Okul zamanlarında öğrendiğimiz "Akdeniz'de dağlar denize paralel olarak iner" öğretisini ben bu yolu alınca anladım. Mersin'den çıktığınız anda Alanya'ya kadar dağlar hop diye deniz iniyor. Dolayısıyla yolu da bu dağlara yapmak zorunda kalmışlar. Kalmışlar kalmasına da yolun bazı bölümlerinde bir tarafınız denizden 2000 mt yükseklikte uçurum iken yol kenarında bariyer bile yok, yol desene virajlarda otobüse veya kamyona denk gelirseniz durmanızı gerektirecek cinsten. Yine de çok keyifli, çok sessiz, ve çok ama çok mavi bir yol. 320 km boyunca deniz kenarından gittiğiniz, bir bakmışsın 2000 mt yükseklikte bir bakmışsın deniz seviyesinde bir yol. Gidilesi, görülesi bir yolGelelim iki şehir arasındaki kıyı farkına. Antalya kıyıları ne kadar fark edilmiş ve hatta boku çıkartılmış bir güzellikte ise, Mersin sınırları dahilindeki kıyılar bir o kadar keşfedilmemiş güzellikte. Kıyılar özel idarelerce tutulmamış, her bir turkuaz koyda gönül rahatlığıyla denize girebiliyor, seyre dalabiliyorsunuz, kimse para istemiyor. Şezlong kiralayabileceğiniz yerlerde bile miktar o kadar düşük ki şaka gibi. Mersin'im keşfedilmemiş tüm koyları ile bizi beklemiş sanki, o derece. Aydıncık, Boğsak, İncekum, Akçakıl, Yapraklı Koy, Kapızlı...ve daha nicesi. Yapraklı koy ki, benzerleri Kaş'da ve Bodrum'da var, paranız olmadan giremezsiniz. Yapraklı koy denize sıfır kıyı oturma yerleri kafelerce parsellenmesi yasak olan. Görmeniz lazım, o kadar saf ve temiz.


Deniz, kum ve güneş dışında koskaca bir tarihin yattığı kıyılar bunlar bu arada. Tüm kıyı şeridi boyunca bir çok antik şehir var, bunlarla ilgili daha ayrıntılı bir araştırma yaptıkta sonra yazmak sanırım daha iyi ve daha doğru olur. Mersin birçok dinin yaşandığı bir kıyı şeridi, daha çok turkuaza, denize odaklanmış bu tatilde tarihe pek ilgi göstermedim,itiraf edeyim. Ama,Alanya Kalesi ardından Silifke Kalesine gelince farkettim ki, Silifke korunmamışi tarihi eserlerin çoğu Kıbrıs'a kaçırılmış, bunlar duyduklarım. Fakat, şunu söyleyebilirim ki Mersin'de yatan tarih kaçırılmamalı. Yine söylemeliyim ki, Alanya kalesi ne kadar güzelse ve tanıtılmayı hakediyorsa birçok medeniyete kucak açmış, Göksu nehri etrafına kurulmuş Silifke ve tabii ki Anamur da tanıtılmayı hakediyor. Anamur ve Anemurium antik kentini gezemedim henüz. Yakında diyelim...
















Çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Mersin'e dair kaynak o kadar az ki. Burada yaşayanlar ne güzel bir memlekette yaşadıklarının çoğunlukla farkında değil, bense sanki burada doğmalıymışım gibi hissediyorum. Garip..

Tatik tatil dedik...her tatil sonunda söylediğim üzere...güzel şeyler çabuk bitiyor...ama bu sefer farklı olmak üzere...tatil sonrası döndüğün şehir de maviyse, o kadar koymuyor be....

23 Kasım 2010 Salı

Bıkmadan, usanmadan, bir daha ve tekrar...Neden İzmir?

Uzun süreli tatillerin başında İzmir'e giderim, İzmirdekileri bıktırırım, sonunda Ankara'ya dönerim Ankaradakileri bıktırırım "İzmir'e taşınmak lazım" diye diye. Ben bıkmıyorum nedense, İzmir'e taşınabilme ihtimalini seviyorum işte, o kadar. Hatta Avustralya'ya da göç edip bir süre denemeliyiz diye bir fantezim de var, bunun da hayalini seviyorum. Taşınılır mı taşınılmaz mı, gidilir mi gidilmez mi bilemem, hayatta bazen umduğunu değil bulduğunu yaşamak gerekiyor ya...en son seyahatime ilişkin bir kez daha...neden İzmir'de yaşamak isterim?

1- Hava genelde güneşli...
2- Hava genelde sıcak...
3- Deniz, vapur...
4- Çok kısa mesafede kafaya format atmaya, sınırları gevşetmeye yarar Çeşme var, Alaçatı var, Karaburun var, Çiçekliköy var, Urla var, Şirince var....var oğlu var...
5- Güleryüzlü, kibar insanlar...
6- Ucuz ayakkabılar, kıyafetler..
7- Mini etek giyince tacize uğrama ihtimalinin düşüklüğü...
8- Acele etmeyen trafik...
9- Turunç ağaçları...
10- Melisa kokulu Karşıyaka sokakları...

8 Eylül 2010 Çarşamba

U2 360° Tour Istanbul'daydım...

Hiç abartmadan olduğu gibi yazacağım, kıskanmaca çekememece yok, tamam mı okur kişisi...  Geçen sene Kasım'da biletlerini aldığım bu konsere allem ettim kallem ettim, gittim. Bir sürü U2 konseri seyrettim DVD den, biliyorum ki bir konserden öte müthiş bir show bekleyecek bizi, kaçırmamalıyım. Allem kallem durumuna özellikle değinmek arzusundayım. Konser pazartesi gecesiydi, pazartesi iş günüydü, ramazandı, stadyuma erken gitmek gerekiyordu. Çarşamba bayram arefesiydi, bizim şirkette bayram tatilini birleştirmeye uyuz olunurdu, dolayısıyla Salı işe gitmek zorunluluğu vardı. Koca izin alamıyordu. Ben bu konsere nasıl gideceğim nasıl gideceğim derken, pazartesi tam gün izni tereyağından kıl çeker gibi aldım. Kocayla prensip anlaşması yaptım, biletini kardeşime hediye ettim. Gidiş dönüş uçak biletimi abuk saatler seçerek süper ucuza getirdim. Çok yoruldum, çok bittim, çok üşüdüm, konser sonrası serum yiyecek derecede grip oldum ama yine olsun yine giderim.

Günler öncesinden konserle ilgili sürekli haberler çıkmaya başladı. Ben hemen facebookdaki U2 360° Tour Istanbul grubuna üye oldum gelişmeleri anbean takip etmek istiyordum. Sahnenin (The Claw) kurulmaya başladığının duyurulması ve her gün fotograflarının yayınlanması heyecanı arttırıyordu. Tabii ki de sahnenin nasıl bir görüntüsü olduğunu konser afişlerinden falan biliyordum ama bu "oha" dedirten sahnenin Istanbul'da kuruluyor olması ayrı heyecanlandırıyordu. Sahnenin kurulma anlarını fotoğraflardan takip ederken stadyumdaki yerimizi düşünüp hayıflanmaya başladım, "allaaaah, biz sahneye çok uzağız".Bu endişenin ne derece yersiz ve saçma olduğunu stadyuma girene kadar anlamayacaktım tabii.Sahne kuruldu, Bono henüz Tukiye'ye gelmeden seyircilerine gaz verici selamlar göndermeye başladı, gazeteler, TV ler bas bas U2 Istanbul'a geliyor diye bağırınırken, vay Bono şunu dedi, vay Bono bize küfretti polemikleri boy gösterdi. Pek severiz zaten ülkemize gelen müzisyenler, sanatçılar bize şöyle bok attı böyle bok attı diye ortalığı velveleye vermeyi. Toplum olarak  hem sosyal hem de bireysel yaşantımızda hep negatifliklere odaklanmak bir alışkanlık olmuş bizim için. Kim ne derse desin bu konsere gidiyorum ve bunun için de çok mutluyum.

Derken U2 Cuma gecesi geldi Istanbul'a. U2 hayranları (tabii ki de Istanbul'da ikamet edenler) havalimanı önünde karşıladılar, imzalarını aldılar, sarıldılar, öptüler. Ben Ankara'da kıskançlığımdan çatladım.

Pazar gittim Istanbul'a. Nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan, önüme gelene "biliyor musun U2 konserine gidiyorum ben" demek istiyorum falan, o derece. Istanbul'da sokaklarda hep U2 konser afişleri, sokak lambalarında koca koca "U2 Istanbul'da" pankartları asılı, bunları gördükçe gaza geldim tabii. 13.00 de yapılması planlanan boğaz köprüsü yürüyüşüne uzaktan da olsa bakabilmek adına oralardan geçtik ama bir gün önce günlük güneşlik olan Istanbul havası bana inat şakır şakır yağmurlu ve soğuktu. Baktık hiç hareket yok, bir de kaldıkları Çırağan otelinin önünden geçelim dedik, malum hayranlar sürekli otelin önünde toplanıyorlar, ama orada da kimse yoktu. Şansımıza küstük. Boğaz köprüsünde yağmur dinince akşamüstüne doğru yürüdüler, kaçırdık tabii. Zaten bir sürü siyasiyle yapılan yürüyüş amacından sapıp kara çarşaf partisinin referandum gösterisine dönünce gitmemek hayırlı olmuş dedik, zavallım Bono köprünün güzelliğine doyamadan ve bir kıtadan diğerine yürüyerek geçmenin kendisinde yarattığı hislerin tadına varamadan siyasetçilerin kuklası durumuna düştü, zaten çekilen fotoğrafların çoğunda da "anam noluyo ya bu ne, bunlar kim" yüz ifadesi hakimdi kendisinde.

Pazartesi gelip çatınca, marul gibi kat kat giyinip yollara düştüm, bu Atatürk Olimpiyat Stadyumu denen yerin hiçliğin ortasında inşa edilmiş, dünyanın bu kadar çok rüzgar alan tek olimpiyat stadyumu olma ünvanını elinde tuttuğu konusunda uyardı arkadaşlar sağolsunlar. Istanbullu arkadaşlarla buluştuk. Stadyum hiçliğin ortasında dedik ya, doğru dürüst yolu da yokmuş meğersem, tüm gazeteler, web grupları "bas bas bağırıyor erken gidin, toplu taşıma kullanın" diye. Biz de dinledik tabii. 15.30 gibi yollara düştük. Beşiktaş'tan metrobüs ile Yenibosna'ya gittik. Yenibosna'dan U2 konseri için belediye otobüs kaldırıyormuş, onlara bineceğiz. Yenibosna'da indik, nerden kalkar bu otobüsler belli değil, tamam IBB ne iyi etmiş otobüs koymuşsun da, bir de o hengamede insanlar yolunu bulsun diye bir tabela, ok mok birşey koy di mi, yok. Bu otobüsler nerede diye soran eblek yüz ifadeli insan grupları, "konsere mi?" diye sorarak, toplu halde hareket ediyorlar falan. Biz de öyle birkaç kader arkadaşıyla geçtik karşıya. Otobüsün kapısından sarkıp "konseeerrreee giderr, konserrrre giderrr" diye acı acı bağıran muavini duyunca atlayıverdik tıka basa dolu otobüse (Türkiye gerçeği no.1). Bir gıdım adım atacak yer olmayan otobüste muavin başladı halk otobüsü uygulamasına, "6 tl bilet ücretlerini alalım" , millet "oha" oldu tabii, cazgır Istanbul halkı muavini tefe koydu ama muavin de cazgırdı yemedi, "dönüşte vermeyeceksiniz gardeşim, binip geleceksiniz işteaa" diye cevabı yapıştırıverdi (Türkiye gerçeği no.2). Erken yola düşmüş olmamızın tek avantajı çok fazla trafiğe takılmamamızı sağladı ama, sadece İkitelli'de acaip bir sıkışıklık yaşadık. Yaklaşık 35 dakika sonra stadyumdaydık. Otobüslerden inince keyfimiz yerine geldi, konser enerjisi her yerdeydi. Herkes hoplaya zıplaya girişe doğru gidiyordu. Biz de nasıl ağzımız kulaklarımızda yürüyoruz, durup durup birbirimize sarılıyoruz, öyle bir salak teenage hallerinde mutluluk sarhoşuyuz. Stadyum uzaktan tamamıyla görüş alanımıza girince, "The Claw"ın oradan bile görünüyor olması bizi şoke etti, bir süre öyle kaldık. Hemen stadyum önünde fotograflarımızı çektirdik. Ve işte hazırız, kalabalığa, TV kameralarına doğru gidiyoruz.

Stadyuma gelince, ben böyle çirkin çevre düzenlemesi görmedim, hatta çevre düzenlemesi yoktu zaten. Güzel güzel koca olimpiyat stadı yapmışsın, etrafa az ağaç dik, çimen ek, güzel ışıklarla süsle di mi, yok, heryer toz toprak içinde, otoparkın bir kısmına çevre düzenlemesi yapılmış, bir kısmı böyle kel toful duruyor, stadın etrafında asfalt bile yok, tali yol modunda. İğrenç yani, tek kelimeyle iğrenç.

Neyse biz mutluluk sarhoşluğumuzu alkolle desteklemek için bira arayışına girdik. Değil bira, ne su alacak, ne mendil alacak bir büfe var. Nerede bu organizatörler kardeşim derken. Çantasına biraları doldurmuş işporta bira, su ve çakma U2 tour tişörtü satıcıları kaçak kaçak satış yapıyor, bıyıklı göbekli kıllı kıro amcalar ve ellerinde U2 tour tişörtleri, bir de tur ambleminin altına yıldız koymuşlar, ülkücü U2 tur tişörtü konsepti olmuş (Türkiye Gerçeği no.3). 5 tl den aldık biralarımızı, kuzey giriş kapısında asılı koca stadyum tabelasından sandıkki o kapıdan gireceğiz, sonra bir sıra gördük orada, ee herhalde bu sıraya gireceğiz dedik, sorduk öndekilere, "bilmiyoruz ki kimse birşey demiyor, buradan giriliyor herhalde" dediler, biz de aynını arkamızdan gelenlere söyledik, onlar öbürlerine söyledi vsvs. Biz böyle 1 saat sırada durduk sohbet muhabbet içtik falan derken sıra kısaldı kısaldı kapıya yaklaştı. Demezler mi "burası saha içinin girişi, tribünler şu tarafa" diye. Kızmak istesen etrafta kızacak görevli de yok, zaten mutluluk sarhoşuyuz kızmak da gelmiyor içimizden, burası Türkiye diyip gittik güzel güzel kapımıza. Tribün girişi rahatmış meğersem, biletini okutup elini kolunu sallaya sallaya giriyorsun. Bu arada günlerdir yapılan duyurularda, stadyum etrafında bir sürü standlar olacağı, bir nevi festival alanı yaratıldığı falan yazıyordu, yalan. 2 sandviç köfte büfesi, bir de bira büfesi koymuşlar 3 tribün başına, festival alanı oymuş. Efes her konserde, her festivalde yaptığı üzere karton bardakta içirtti birayı, hem de 10 tl ye, oha. O kadar konsere geldik tur tişörtü alıp da giymezsem olmaz. Eeee nerede satılıyor tişörtler. Her yerde mavi U2 tişörtlü prezantıbıl diye tabir ettiğimiz tipten delikanlılar ve genç kızlar yer göstermeye çalışıyorlar, sorulara cevap veriyorlar. Gittik sorduk tur tişörtünü nereden alacağımızı. (şimdi Türkiye gerçeği no.4 sahne alıyor) Bilmiyorlarmış, kardeşim seni niye koydular oraya, etrafa caka satasın diye mi. Güvenlikçilere sorun diyorlar. Heryer güvenlikçi, tribün aşağısında duran güvenlikçiye soruyoruz, sahaya doğru olanlara, bilmiyorlar, yukarı giriş kapısına sorun diyorlar, tribünlerdeki 100 merdiveni çıkıyoruz, kapıya gidiyoruz, bilmiyorlar ve diyorlar ki "dışarda satıyorlar", Türk sabrı içimizde, "onlar çakma" diyoruz, "zaten çıkamazsınız ki, biletlerinizin barkodu okutuldu, gişeden geçtiniz". Şef kılıklı bir adam saha içinde satılıyor onlar diyor, "gidin siz aşağıdaki güvenlikçilere alıp gelirsiniz". 100 merdiveni iniyoruz. Ve bizi saha içine almıyorlar, dayanamıyor kavga çıkarıyoruz, sonra kös kös yerimize dönüyoruz. Koskoca stadyumda tişört sadece saha içinde satılıyor, oha. Biz tişörtsüz kalıyoruz....Organizasyona lanet ediyoruz.

Şimdi burada az başa sarıp gişelerden geçtiğimiz ana geri dönmek istiyorum. Gişelerden geçip de, karşımızda dev gibi "The Claw" u görünce şöyle bir apışıp kaldık. Büyük bir sahne falan diyorlardı ama biz karşımızda dev bir uzay gemisi bulduk. Zaten manzara çok komikti, her giren öyle bir apışıp kalıyordu. Yol boyunca "yap şu konseri İnönü'de bok mu var" diye hayıflanan arkadaşımız sahneyi görünce mel mel bakıp "hööööö bu zaten sığmazmışki oraya" deyip olayı özetledi. Sahne arkamızda, ağzımız kulaklarımızda "biz U2 konserine gittik vallaha" temalı fotoğraflarımızı çektirdik, teknoloji sağolsun hemen netten profillerimize koyup gidemeyenleri uyuz ettik. Bu dev sahneyle ilgili bilgiler şöyle: genişlik 78 metre, yükseklik 50 metre, ağırlık 180 ton, kapladığı alan 2200 metrekare, üzerinde bir milyon parçadan oluşmuş beş yüz bin piksel kapasiteli silindir ekran ve sahnenin her ayağında 72 adet bağımsız “subwoofer” varmış. Bu sahneden üç tane varmış. U2’nun konser vereceği stad ve sonraki iki şehirde aynı anda kuruluyormuş sahneler. Stadyumun dışında bekleyen bir sürü tır vardı, meğer 150 tır bütün bu araç gereci taşıyormuş. Sahne montajında 400 kişi çalışıyormuş. Tabiri caizse bir U2 şirketi var ortada. Sahne tasarımı bütün stadyumun olan biteni seyredebilmesi için yuvarlak yapılmış. Sonradan anladık ki, her açıdan olan bitene hakim kılıyor sahne seyirciyi, tamamen keyif aldırmaya yönelik tasarlanmış. İlk bakışta bu sahne bize nasıl bir görsel show sunacak kesinlikle anlaşılmıyor, 4 ayaklı dev gibi birşey var, ayakların tepelerinde yuvarlak baloncuk gibi şeyler var, tepesinde antene benzeyen metal bir çubuk var sonuçta. Bir de müzik aletlerinin olduğu orta sahnenin dışında, Bono'nun yürüdüğü dansettiği bir daire var, bu daire ile orta sahne arasında da red zone var zaten (bu format bütün U2 sahnelerinde var), bu daire ile orta sahne arasına oynar köprüler koymuşlar, elemanlar bu köprülerin üzerinde hareket edebiliyorlar, tasvir yeterli oldu mu bilmem artık.

İlk önce Snow Patrol grubu çıktı sahneye. Silindir ekran ön grupla birlikte çalıştı. Gerçekten de her yerden gayet net bir şekilde görünüyordu. Fakat tabii sahneyi tümden çalıştırmadılar U2 beklediler. Ben daha önce hiç dinlememiştim grubu, ama çok ünlü olmasalar da hatırı sayılır bir hayran kitlesi varmış. Gayet güzel eğlendirdiler, biz daha ön grupta coştuk zaten eğlenmeye programlanmış tipler olarak. Snow Patrol solisti acaip şekerdi, Türkiye konseri U2 nun ön grubu olarak çıktıkları son konsermiş, o yüzden kırmızı gömlek üzerine beyaz kravat taktığını söyledi, son şarkılarında U2 nun ekibine teşekkür edip tüm ekibi sahneye çağırdılar, hep beraber şarkıyı söylediler, güzel duygusal bir an oldu. Biz de baktık böyle adamlardaki şansa bak U2 ekibinde çalışıyorlar, ne işler meslekler var diyip kendi kendimize uyuz olup kıskandık.

Bu arada hava iyicene soğudu, rüzgar iliklerimize işledi derken bir de üstüne yağmur başlamaz mı. Tişörtle girdiğimiz stadyumda üstümüze 2 kat montumuzu giydik, yine ıslandık, yine üşüdük, ama tabii pek umrumuzda değildi, tek korkumuz yağmurun dinmeyip konserin tadının çıkmaması ve hatta iptal falan edilmesiydi. Bu arada saat 21.00 olmuştu ve stad hala dolmamıştı, allah dedik biletler satılmadı mı, buncacık kişi mi olacağız derken yavaş yavaş doldu bütün tribünler ve sahaiçi. Meğer trafik felç olmuş dandik stadyum yolunda. 21.00 de çıkacakları söyleniyordu fakat çıkmadılar, stadın dolmasını beklediler söylentisi var bilemiyorum artık. Saat 22.00 oldu. Bütün ışıklar söndü. David Bowie "Space Oddity" çalmaya başladı, çaldı, çaldı, çaldı, alkışlar başladı ve U2 geldi. Bütün stad çığlık çığlığa, herkes bağırıyor, alkışlıyor, her beraber delirdik. Bono'nun sesini duyunca böyle bir içim gıcıklandı, "allaaaahhhhh" dedim, "canlı canlı dinliyorum ben yaaaaaa" diye bağırırken buldum kendimi. Sonra "The Claw" atraksiyona başladı, bütün ışıklar, spotlar yandı, ohaa dedik, bir kal gelme anı yaşadık, sonra keyfine baktık. Ya sanırım kelimelerle anlatmak zor olacak, abartmıyorum, ya da evet abartmada tavan yapıyorum çünkü bu sahne gerçekten de inanılmazdı. Ve ben o dakika anladım ki sahne kurulurken "biz uzak mıyız sahneye ne" endişem o kadar yersizmiş ki, stadyumun neresinde olursanız olun farklı bir açıdan ama aynı güzellikte gösterilere şahit oluyorsunuz. Sahne önüne yakınsanız Bono'yu öpme mesafesindesiniz ayrı bir keyif fakat dev sahne yukarınızda kaldığı için gösterileri göremiyorsunuz, tribünlerdeyseniz grubu uzaktan görüyorsunuz, 360 ledlerden seyrediyorsunuz, zaten bu ledlerde envai çeşit kurgu da gösteriliyor ve sahnedeki tüm gösterilere hakim oluyorsunuz. Konserin en güzel detaylarından biri de Bono'nun tüm söyledikleri led ekranlarda anında Türkçe'ye çevrilerek gösteriliyordu, tüm mesaj içerikli yazılar, konuşmalar hepsi Türkçe'ye de çevriliyordu.

Konser günün anlam ve önemine uygun olarak "Beautiful Day" ile başladı. Albümlerinde ne dinlediysek aynı onu dinledik, cidden çok güzel çaldılar. Bono desen, azıcık yaşlan be adam, bir kere bi sesin çatallansın di mi, yook, hem sesi hem endamı hala güzel hala etkileyici.

Gelelim yuhlama olayına, gazete ve TV lerde yansıtıldığı gibi abartı birşey değildi. Bono "Bugün boğaz köprüsünde yürüdüm, Egemen Bağış'a teşekkurler" falan diyordu tam, tam diyemedi zaten,  bir yuuh sesi yükseldi, yuhlanan Bono değil bahsi geçen bakandı zaten. Bono'da güldü, politikacılardan bahsetmeyelim, sadece köprüden, güzelliğinden bahsedelim" felan dedi, gülümsedi, sonra alkış koptu. Oyle dakikalarca yuhalama olmadı. Abarttılar. Yok neymiş Bono başbakanla görüşmüş bilmem ne, niye görüşmüş işte, destekliyor muymuş, bir sürü polemik oldu, ya AKP nin pazar günü mitingi vardı, başbakanda U2 olayını kullandı, bizim başbakan ne çakacak U2dan yoksa. Pazar günü Kadir Gecesi olduğu için bu konser Pazartesi yapıldı. Şimdi Bono çıksaydı da ben başbakanınızla görüşemem deseydi, vay sen kimsin de Türkiye'nin başbakanıyla görüşmüyorsun diye yermeyecek miydik bu sefer. Bırak allasen. Zaten diğer konserlerine nazaran daha az konuştu Bono, seyirciyle daha az iletişim kurduğunu düşünüyorum bu olaydan sonra. Bir de zaten seyirci perfomansı düşük bir konserdi, bu da Türklerden kaynaklanıyordu. Böyle bir coşku eksikliği vardı, anlamadığım. Bana farketmez zaten ben şarkı söylemesini istiyordum, konuşmasın, polemik olmasın, sadece o güzel sesiyle şarkı söylesin bize yeter.


Yıllardır dinlediğim, üstüne bir sürü anı yapıp çok sevdiğim şarkıların çoğunu çaldılar, Mysterious Ways, In a Little While, Sunday Bloody Sunday, Where the Streets Have No Name, I Still Haven't Found What I'm Looking For, Desire, With or Without You, Hold Me Thrill Me Kiss Me, One, Vertigo. Hepsini çok güzel çaldılar, çok güzel söylediler.

In A Little While çalarken, bir konser ritüeli olan olay gerçekleşti. Bono seyircilerin arasından bir hatunu çekti yanına. Onun dizlerine yatıp söyledi şarkıyı, dansettiler, sahnede yürüdüler birlikte. Ben kızı biraz uyuz buldum açıkçası, böyle çok heyecanlı falan görünmüyordu, hatta biraz eblek görünüyordu bile diyebilirim, böyle bir heyecan yoksunu, bir kazma. Bono dizlerine yatmış, bir saçını sev, bir sarıl bulmuşsun adamı, bir ye bitir di mi, yok, kazma işte, Türk kızı, utandı herhalde. Beni çekecek çıkaracak valla Bono, çok deli olur. Zaten çok kıskandık hatunu, resmen çekemedik, ayağı takılsın düşsün rezil olsun istedik. Kötüyüm di mi?

En bomba anlardan biri Bono'nun Zülfü Livaneli'yi sahneye çağırmasıydı ve beraber şarkı söylemeleriydi. Gerçekten de acaip sürpriz oldu. Zülfü Livaneli çok misafirperver ve yakın davrandı Bono'ya, çok samimiydi. Aralarında güzel bir iletişim vardı. Sonra Zülfü Livaneli "Bono'ya bir hediye verelim mi?" dedi ve Yiğidim Aslanım şarkısını söylemeye başladı. Bütün stad inledi resmen, Zülfü Livaneli sustu, bütün stad inliyor böyle acaip bir andı. Bono'ya biraz ayıp oldu burada, çünkü biz her ne kadar bütün U2 şarkılarının sözlerini bilsek ve Bono'yla birlikte söylesek de daha önce dediğim gibi seyircilerin çoğu kazmaydı ve şarkı sözlerini bilmiyordu. Zaten bu konsere U2 sevdiği ve dinlediği için gelen insan sayısı çok fazla değildi. Hiç dinlemeyip bahsi geçtiği için meraktan gelen tipler falan çoğunluktaydı bence, ne kazma milletiz biz yaa. Bir de bütün konserlerinde biten biletler bir tek ülkemizde bitmemiş, bir de turnenin en ucuz biletleri bu konserdeydi. Kimse pahalıymış falan demesin Duman konser biletlerinden daha ucuz biletler vardı.

Hani TV de felan görürüz böyle konserlerde kendini paralayan, bağırıp ağlayan, bir nevi kendinden geçen kızlar vardır ya, bildiniz mi? Onlar gerçekmiş. Bağırdık, kendimizi paraladık, ağladık, cırladık.

En unutulmaz anlardan biri de sahnenin tüm ışıklarının yanması ve tepesinden bir sürü spotun gökyüzüne uzandığı andı. Çok büyülüydü. Buna ilişkin fotoğrafı Facebook daki U2 360° Tour  Istanbul grubundan aldım, Özkan Uğurlu çekmiş. Teşekkürler.

Kazma diyorum ya seyircilere, trafiğe kalmamak için henüz konser bitmeden çıkan bir sürü insan oldu. Ya ne ayıp birşey yaa, adamlar daha çalıp söylüyor, sen çıkmaya başlıyorsun, bir de görüyorlar çünkü saha çıkışı tam sahne karşısında. Terbiyesizler yaa, terbiyesiz kazma seyirci, senin yüzünden bir daha gelmeyecekler.
Konser bitmesin hep sürsün, Bono hep benle kalsın, olimpiyat stadyumunda yaşayıp gidelim istedim ama olmadı. Bitti.... Güzel anıları, hisleri benle kaldı, torunlarıma anlatacak süper bir anım oldu.

Dönüş yolu nasıldı? Ne siz sorun ne ben söyleyeyim, 24.30 da biten konserin ardından 2.30 da gidebildik eve. Yarın bir gün kazayla olimpiyatları bize verirlerse, çok büyük rezalet olacak.

31 Ağustos 2010 Salı

2010 yaz tatili...

Yıllardır 2 hafta üstüste tatile çıkmamıştım (hamile iken olanı saymıyorum). Bu sene tereyağından kıl çeker gibi onaylanınca iznim yerlere göklere sığamadım. Ruhen ve fiziken çok yorulmuş olan kendimi 15 gün uzaklara taşıyıp denizle güneşle onarmak heyecanıyla Temmuz ayını pek bir pozitif geçirdim. Bu sene tatilden beklentim ne içip sıçmak ne de eğlencenin dibine vurmaktı, yegane isteğim kumsalda uzanıp gözlerimi kapamak, güneşte yanıp yanıp serin sulara atlamaktı, öyle de oldu. Tatil 15 gün olunca gezme fırsatı da bulduk süper oldu. Once Ayvalık' gittik, kızı aldık. 1-2 gün orda kalıp, Ayvalık tostuna doyup, cildimizi  kızartmadan bronzlaşmaya döndürüp tatil moduna girdikten sonra Çeşme'ye doğru yola çıktık...Torba'ya gelince yanlış yolda olduğumuzu çakıp geri döndük bir de, o ayrı.

Çeşme..

Ilıca..
Çeşme'ye gitmek planımızda vardı fakat tatilin ramazana denk gelmesi rahatlığıyla kesin bir plan yapmamıştık. Yola çıkmadan birgün önce Ilıca'da Villa Saray Otel'i aradık, yerleri varmış. Oda+kahvaltı 150 TL fiyat verdiler, haftasonuna denk gelen günler için önce 175 TL dediler ama onu da 150 TL olarak anlaştık.5 gecelik rezervasyon yaptırdık. Villa Saray'da ister villa ister oda kiralanabiliyor. Oldukça temiz, güzel ve yemyeşil bir çevre düzenlemesi var, sessiz mi sessiz, sakin mi sakin. Öyle sürekli yüksek sesle bağıra çağıra konuşup eğlenen turistlerden de yok. Odamız küçüktü ama bize yetti. Fakat, banyoda hiç rahat edemedim. Duşakabin yerine duş perdesi vardı, hadi biz sorun değil de kızı yıkarken falan her yer su oluyor, sıcaktan kurumuyordu, ve ben banyoda, wc de ıslak zeminden nefret ederim, tiksinirim falan, ama idare ettik işte, bir de her oturduğumda sırtıma düşen klozet kapağı beni öyle uyuz etti ki sonradan bir süre bütün klozet kapakları aynı şeyi yapacak hissi taşıdım. O banyo ve wc o otele olmamış. Duşlara kabin taktırmak, klozet kapaklarını yenilemek o kadar zor ve pahalı olmasa gerek. Temizlik personeli iyidi, her akşam odamızı tertemiz bulduk. Yatağa örttükleri pike eski püsküydü, bunu da yakıştıramadım açıkçası, yenilemelerini tavsiye ederim. Böyle küçük çirkin şeyler insanın aklında yer ediyor, işletmeler böyle basit bir pikenin imajını zedelemesine izin vermemeli. Kahvaltıyı da pek sevmedim, Alaçatı'da oteller pahalı diye gitmemiştik ama demekki kahvaltı farkı böyle oluyor, Alaçatı'da bol çeşitli Ege kahvaltısı veriyorlar ve genelde 14.00 e kadar açık oluyor kahvaltı, burada ise şu küçük paketlerdeki reçel, yağdan falan veriyorlar, saat 10.00 da bitiyor. Ben sadece 2 gün edebildim kahvaltıyı, zaten bizim gezenti kız da öğlene kadar uyuduğundan genelde dışarıda kahvaltı ettik.

İlk akşam yemeğimizi Ilıca sahilindeki Kumrucu Şevki lerden birinde tabii ki de Kumru yedik. Daha önce İzmir'de de yemiştim. Açıkçası olsa da olur olmasa da, benim için vazgeçilmez bir lezzet değil, Ayvalık tostunu tercih ederim. Yanlız bu Şevki Amca köşeyi dönmüş sanırsam, her köşe başında bir Kumrucu Şevki'ye rastlamak mümkün, Çeşme'de kumrusuz kalmak neredeyse imkansız. Akşam Çeşme'nin çarşısına gittik. İncik boncukcuları dolandık, bir ipe dizilmiş 3 boncuğu 10 tl ye satıp turisti sömüren dükkanlara kızdık. Deniz kenarında yürüdük, damla sakızlı dondurma yedik, nefisti. Yanlız çarşı bomboştu, şaşırdık. Hani herkes artık Çeşme'ye akıyordu. Fakat daha sonra gördük ki, Çeşme Marina'ya İzmir'deki Forum Bornova tarzında bir çarşı yapılmış. Bir sürü kokoş restoranlar ve dükkanlar var, millet ordaymış. Mimari olarak güzel fakat o kokoş format bana ters olduğundan sevmedim, kendi çarşısı daha güzel aslında.

Ilıca Plajı

Bir günümüzü burada geçirdik. Namını çok duymuştum Ilıca Plajının, gerçekten de çok güzel bir yer. Deniz suyu sıcak ve berrak, hava esintili, bunaltmıyor, denizde metrelerce yürüyorsunuz boyu geçmiyor, kum incecik, çocuklu aileler için çok uygun. Suyun sıcaklığı denizin içinde termal su kaynaklarının olmasından ileri geliyormuş. Fakat gün ilerleyip de güneş alçalmaya başladığında su acaip sıcak oluyor, benim gibi soğuk deniz sevenlerin pek hoşuna gitmeyebilir. Kumsal ise tabii ki "beach club" lar tarafından parsellenmiş. 2 şezlong+1 şemsiye için oturur oturmaz 15 tl veriyorsunuz. Yiyecek içecek çok pahalı değil, şehir merkezi ile aynı. Bira 6 tl. Bir de garsonlar zırt pırt başınıza dikilip "ne içersiniz" diye taciz etmiyor.

Tekne Turu
Her yaz tatilinde tekne turuna çıkmak küçüklükten beri olmazsa olmazımdır. Hele ki birkaç yıl önce çıktığımız tekne tatilinden sonra vazgeçilmez olmuştur. Hazır kız da 2,5 yaşına geldi, "tekneye bindirebiliriz bir deneyelim" dedik. Çeşme'de bakınmaya başladık deniz kenarına sıra sıra dizilmiş tekne turlarına. Oldukça büyük, bangır bangır müzik çalıp dansöz oynatarak insanları eğlendiren akıllara zarar tekneler var, fiyatları kişi başı 15 tl. Biz ise sakin sakin gidecek bir tekne arayışındayız. Saint Mary teknesinin önüne geldiğimizde sorumlu kişi, "biz en fazla 15 çift alıyoruz, onun üstüne çıkmayız.Müzik, dans falan yok bizde. Zaten yelken açıyoruz. Fiyat kişi başı 40 tl." Fiyat pahalı olmasına pahalı ama aradığımız format bu. Hemen aldık biletlerimizi. Sorumlu bize "10.30 da çıkıyoruz yola. Siz 10.00 da burada olun, çocuk var güzel bir yer ayarlayalım" dedi, tav olduk. Neyse, o sabah 10.00 da orda olduk ama en son gelen bizdik zaten, ve teknede neredeyse 60 kişi vardı. Teknenin kaç metre olduğunu bilmiyorum, tek bildiğim o tekneye o kadar kişi fazlaydı, fazla olmasa bile işin pazarlaması bize öyle yapılmamıştı. Pişkin pişkin "sizi şöyle alalım, orası çok rahat" diye. Azıcık gölgesi olan teknenin 3. katında bir yer gösterdi. Kızım olmasa yer süper de be adam çocuğumuz var bizim, merdivenle çıkılamayan bir yere ne koyarsın bizi, hoş başka oturacak yer de yoktu ya. Sinirlenmemize rağmen bütün itaatkar müşteriler gibi kuzu kuzu gidip gösterilen yere oturduk. Hareket edince keyfimiz yerine geldi gelmesine de, azıcık gölge kısım da güneşte kaldı. Bir süre (yaklaşık 1,1-5 saat) gittik, sonra bir koyda durduk. Saat 11.30 olmuştu. Yemeği hazırlamaya başladılar. Biz de o kadar yanmıştık ki hemen denize atladık. Bizim kız bayıldı tekne olayına, ilk başta su soğuk olduğundan ciyaklasa da hemen yüzmeye koyuldu. Yemek için balık itemiştik tabii ki de, lezzetliydi. Fakat yerimiz güneşin altında olduğundan oldukça sıkıntı çektik, koca havluyla gölge yaparken ben kızı doyurmaya çalıştım falan. Burada yaklaşık 1,5 saat durduk. Sonra tekrar yola çıktık. "Eeşek adası'na mı gidiyoruz?" sorularına karşılık kaptan "Gidiyoruz ama durmayacağım orada, görün diye bir geçeceğimm, zaten birşey yok" orada dedi. İtaatkar müşteriler itiraz etmedi tabii. Neyse eşek adasının yanından dolandık, uzaktan uzaktan 1 tane eşek gördük görmedik. Yola devam ettik. Herkes sıcaktan bunaldıkça bunaldı, "kaptan denize girmeyecek miyiz bir daha" diye söylenmeye başladı. Kaptan "bir koyda" daha duracağız dedi. Ben şaşırdım, tün gün süren bir tekne turunda sadece 2 koyda denize girmiş olmak oldukça azdı. Çok daha uzun bir süreyi tekne üzerinde seyir halinde geçirmişti. Bu arada bizim kız sıcakta iyice bunaldığından gölgede oturan üniversite öğrencilerinin yanına oturduk. Saolsunlar onlar da kızı çok sevdiler, ilgilendiler. 2. koyda durduk denize girdik ama yarım saat sonra katan dönüyoruz dedi, fitil olduk. Dönüşte kaptan yelkenleri açtı, verdik rüzgara kendimizi. İşte bu herşeye değerdi sanırım, motor sesi susup da etrafı denizin hışırtısı, rüzgarın ugultusu klınca herkese bir huzur geldi.Çeşme'ye doğru rüzgar dinip de motoru çalıştırana kadar huşu içinde gittik. Motor çalışınca yine bir bunaltı bastı, kaç saatir suya girmediğimizden sıcaktan patlayacaktık. Neyse 17.00 de indik tekneden. Kendimizi otele atıp klimanın altına yattık, rahatladık. Keyifliydi keyifli olmasına, zaten tekne üzerinde keyifsiz olmak gibi bir durum olamazdı da. Be adam bize dürüst dürüst söyle işte, aldığı kadar doldurum ama cıstak müzik çalmam de baştan da beklentiye girmeyelim, dürüst satıcı başımızın üzerinde yani.

Alaçatı

Ne güzel yer bu Alaçatı. Ayak basar basmaz hayran kaldık. Her yer rengarenk, enerji ve huzur dolu. Bende lk uyandırdığı duygu, burada çok fena aşk yaşanır oldu. Alaçatı'da değişik değişik restoranlar, barlar, kafeler olsa da, bütün olarak bir tarzı var. Çok renkli, seviyeli bir tarz bu. Seviyeli derken yanlış anlaşılmasın. Çalan müzikler çok kaliteli, etrafta müşteriye "buyrun gelin bizde yiyin" diye saldıran restoran çalışanları yok. Ama yine de küçük ara sokaklara doğru bakınca deniz görmek istiyor insan, deniz kenarında oturmak istiyor, bu mümkün değil maalesef.

Bir akşam yemeğimizi Şişarka Restaurant da yedik. Girişi ve bahçesi çok güzeldi, oldukça da kalabalıktı ve biz çok acıkmıştık. Balık yiyelim dedik oturunca, garson bizi güzel yönlendirdi, restoranın bu kısmında yapılan balık havuz balığı oluyormuş, deniz balığı isterseniz balık restoranımız var ordan seçelim önerisinde bulundu, bizde öyle yaptık. Balığın yanında klasik rakı mezeleri dışında börülce ve daha önce yemediğim fakat methini çok duyduğum kabak çiçeği dolmasından ısmarladık. Börülce yediğim en kötü börülceydi desem çok haksızlık etmiş olmam sanırım ki o kadar sevmeme rağmen bitiremedik. Kabak çiçeği dolmasının için de böyle kuru kuruydu, bu dolma böyle olmalı eğer böylese çok kötü diye düşündüm. Bunun yanında salata ve balık harikaydı. Gelen hesap yemekle doğru orantılı olmadı, 2 bira bir ufak rakıyı da dahil ederseniz, o kötü börülce ve kabak çiçeği dolması skandalını da göz önünde bulundurursanız ödediğimiz 180 tl hesap bana biraz fazla geldi. Tatlımızı İmren Helva'da yedik. Madem damlasakızıyla ünlü buraları her tatlıyı damlasakızlı yiyecektim :) Tavuk göğsü yanında damlasakızlı dondurma yedim, süperdi. Daha önce yediğim damlasakızlı dondurmaların en kralıydı diyebilirim. Bir akşam da Bizim Ev Restaurant da yedik yemeğimizi, mavi beyaz sandalye ve masaları ile pek güzel göründü gözümüze. Masa ve sandalyeleri dışında canayakın garsonları ve, süper yemekleri ile de çok sevdik. Kuzu şiş, balık, mezeler, rakı derken hesap 150 tl oldu, bu Alaçatı pahalı mı ne? Ama yine de değdi, yemekler çok lezzetliydi, daha önce fiyasko olan kabak çiçeği dolması denemem ise burada kesinlikle başarılı oldu.


Kocakarı Plajı..

Sözkonusu Ege kıyıları olunca denizi kötü koy olamaz herhalde. Kocakarı Plajı nispeten halk plajı formatında, fakat yine de şezlong-şemsiye mafyası bu koyu da esir almış. Deniz güzel olmasına güzel de, plaj kumu ıslak ayakla basınca çamura dönüşecek cinsten, sevmedim. Gidilse de olur gidilmese de, güzel olmasına güzel ama tadından yenmez de değil.


Altınkum..

Turkiye'de gordugum en güzel sahillerden ilk 3 e girecek bir sahili ve denizi var Altınkum'un. Görür görmez hayran kaldık. Incecik pırıl pırıl kumu, Uzakdoğu sahillerini kıskandıracak güzellikte pırıl pırıl bir denizi var. Suyu ise soğuk, tam bana göre.Tüm sahil şeridi, beach ler tarafından kuşatılmış durumda. O sıcakta upuzun sahili yürüyerek kendimize beachlerden beach beğenmek zorumuza gitti, Mioxuxu Beach'in sarı dekoru hoşumuza gitti, oturduk. Kişi başı 20 tl verdik, 2 şezlong, 1 şemsiye dahil (off çok şaşırdım ne kadar değişik bir konsept Çeşme için..) Bira 8 tl. Fakat o kum, o deniz yok mu daha fazla ödesek de çok umurumuzda olmayacaktı açıkçası. Bütün gün bu muhteşem denizin tadını çıkardık, değdi. Çeşme'ye gelip de bu sahili görmeden gitmek kayıp olur.






Aya Yorgi Koyu...

Çeşme'de Bodrum'daki gibi barlar sokağı falan yok, merak ettik nerede eğleniyor bu insanlar. Biraz webde gezindikten sonra Kumrucu Şevki mantığıyla Çeşme'nin her bir yanına yayılmış Babylon lardan birinin Aya Yorgi de olduğunu gördüm. Denize girmek için gitmedik ama bir gece şu Aya Yorgi nerede derken yolumuz düştü. Ve eşme'de insanların nerede eğlendiğini gördük, şok olduk. Bu Aya Yorgi denen yer, tüm kıyı şeridinin kokoşluk ötesinde kokoş clublar tarafından parsellendiği bir koy imiş. Bu clublar nasıl bir utanmazlık içinde olmalılar ki güzelim koyun kenarı konuşlanarak kullanımı özelleştirdikleri yetmiyormuş gibi, clublarının etrafına devasa duvarlar, tel örgüler çekebildiler. Ya da Çeşme belediyesi buna nasıl müsaade etti. Bir sahil şehrinden beklemeyeceğim kadar kokoş bu alanı mümkün olduğunca kısa sürede terk ettik.

Çeşme'ye ilişkin temel izlenimlerim ise....

- Çeşme esnafı çok suratsız, hatta çoğu terbiyesizlik derecesinde ukala, ya da biz onlara denk geldik bilemiyorum.
- Yapı Kredi bankasıyla çalışan çok az yer var. Tavan yapmasını beklediğim puanların içbirini kazanamadım bu yüzden. Yapı Kredi de bunun farkında olsa gerek ki, Alaçatı'da anlaştığı her restoran ve bara koskoca ışıklı Adios tabelaları astırmış.
- Her şeyiyle gereğinden fazla pahalı. Belediye özel iştiraklere çok fazla müsamaha göstermiş, onlar da işin bokunu çıkarmış.
- Ama deniz güzel, güneş güzel, kum güzel...

BODRUM BODRUM....

Çeşme'den sonra Bodrum'a geçtik. 17 yaşımdan beri gidiyorum Bodrum'a, bundan mıdır bilmem hiçbir sahil şehrini Bodrum kadar sevmedim. Her ne kadar bozulduğu iddia edilse de Çeşme'den daha gidilesi, daha samimi olduğu kesin. Çeşme'de hayli gezip yorulduğumuzdan Bodrum'da gündüzleri Camel Beach deydik, çocuklar için de oldukça rahat bir sahil. Geceleri Bodrum merkezde, her zamanki gibi sahilde sonra Kule Bar da takıldık, güzeldi.

Ve sonraaaa her güzel şey gibi tatilde bitti.......15 gün de olsa bütün tatiller kısa geliyor insana be....

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Bu haftasonum ne güzel geçti..

2 aydır cumartesileri çalışıyorum, her cumartesi sabahı akşamdan kalma bir vaziyette binbir küfür ederekten gidiyorum işe, internette gezip, oturuyorum sonra da haftasonumdan kalan üç beş saatte kuaföre gitmeye, alışveriş yapmaya, çocuğumla ve evimle ilgilenmeye, spora gitmeye, gezmeye tozmaya çalışıyorum ama ya hepsi yarım yamalak oluyor ya da bazıları tamamen unutuluyor. Yani, saçımı boyatıyorum ama çocuğumu gezdirme saatim geldiği için Pazartesi işe bıyıklı ve kıllı bir şekilde gitmek durumunda kalıyorum, mutfak alışverişini üç saatte güç bela tamamlıyorum ama beyaz gömlek içine giymek için gerekli ten rengi sütyeni haftalarca alamıyorum, genellikle spora gitmiyorum, spora gidecek en ufak bir vakitte bile nereyi bulsam oraya kıvrılıp yatıyorum, kitapçı gezmek istiyorum ama işleri bitirip dışarı çıkana kadar heryer kapanmış oluyor gezme tozma anlamını bir bara gidip öküz gibi içmekte buluyor falan filan. Nefret ediyorum bu kadar şehir dışında çalışıp da bir de haftasonu işe gitmeye mecbur tutulmaktan, işimiz olunca bitirmeden çıkıyor muyuz sanki, işi bitmeyen mesaiye kalır değil mi. Konu saptı yine. Cumartesileri çalışırken bütün işleri geçtim haftasonu için hiçbir kaçış, rahatlama, uzaklaşma planı yapılamıyor tabii. Haa bir de cumartesi izin alınca yıllık izinden kesiyorlar, yemiyor o yüzden izin almak. Ee çocuğu da gönderdik yazlığa, özledik. Her haftasonu gitmek de mümkün değil, o zaman iyi organize olmak gerekiyor derken kardeşimin planlarımı yanlış tarih vererek baltalaması sonucu yazlığa yapılacak kaçamak evlilik yıldönümüne denk geldi, koca çok trip attı. Plansızlığın doruk noktasına çıkarak gidiş için yer ayırtmayı unutup bütün bir sabah Kamil Koç, Varan, Pamukkale, Metro web sitelerini F5leyerek ve çağrı merkezlerinde çalışan kibar kız ve oğlanları darlayarak geçirdim, rezerve edilen tüm koltuklar satılır mı? satılır. 2 gün kala boş yer buldum, arkadan ikinci sırada koridorda, belli ki uyuyamayacağım derken, rezerve ettirdiğim dönüş biletini kestirmeyi unuttum,bu sefer de heryer dolmuş mu. Başladım Anadolu Jet sitesini F5lemeye. En pahalısından yer var, sağolsun wold puanlarım diyerekten bu bileti mecburen puanlarımla aldım, tatil için harcamayı planladığım puanlarda uçtu gitti böylece. Gidiş yolculuğum iğrenç geçti, önümdeki dallama kadın koltuğunu çeneme kadar indirdi, sıkıştım uyuyamadım. Ama çocukluk arkadaşımla karşılaştım otobüste, molalarda bir kaynattık bir kaynattık, güzel oldu. Sabah güneş doğarken denize baktım, yıllardır gittiğim bu yeri amma da çok seviyorum diye tekrar tekrar düşündüm. Mis kokulu domates, zeytin gibi zeytinle kahvaltı ettim. Kızımı gördüm, amma da özlemişim. Denize girdim, güneşlendim. Sırtıma krem sürmemişim çok fena yandım. Çok güzel uzaklaştım, format mertebesinde olmasa da bir restart yaptım, iyi oldu.

Annemlerin kendileri gibi memur bir sürü arkadaşlarıyla girdiği bu kooperatif ben 13 yaşındayken bitti, ilk gittiğimiz yaz elektrik bile yoktu. Hatta sadece evlerin duvarları, zemini ve çatısı vardı bile diyebiliriz. Birkaç memur aile ve memur çocukları hiç şikayet etmedik, her yıl biriken üçle beşle herşey yapıldı birer birer. Bu yaşları birbirine çok yakın memurların doğal olarak yaşları birbirine çok yakın çocukları vardı. Bu da başka bir kaydın konusu olsun, uzatmayayım. Neyse biz bu yaşları birbirine yakın çocuklar orda birsürü güzel şey yaşadık, büyüdük. Süslenmeyi püslenmeyi de bilirdik de, haftada bir kez zar zor izin alıp da gittiğimiz sky diskomuz vardı, kumsalda yaktığımız ateşlerimiz vardı, sözlere dökülememiş kesişmelerimiz vardı, ancak 20 den sonra elimize alabildiğimiz bira şişelerimizin dibine bakarak ettiğimiz derin mi derin ergen muhabbetlerimiz vardı. Yazlıkçıydık işte, aynı yerde 4 ay kalır, oralı olurduk, sakin sakin. Büyük, serpildik çocuklarımız oldu felan. Bu arada bizim yazlık mekana yeni yazlıklar yapıldı, kalabalıklaştı. Kalabalıklaşma beraberinde toprak yollara asfalt dökülmesini, karanlık yollara sokak lambaları konulmasını sağlarken, "Beach" olmaya çalışan hasır şemsiyeli plastik şezlonglu, çıstak şarkıların envai çeşidinin çalındığı mekanların açılmasını da sağladı. Bununla birlikte biz 15 yaşındayken yeni doğmuş veletler zamanı devraldı, bizim yazlıkta bir nevi sosyete oluştu. Artık kumsala üstünde bikinisi kafasında kovboy şapkasıyla gelen makyajlı, kokoş, seksapalitelerini çok erken yaşta farkına varmış yeni kuşak kızlar, saçları jöleli vücudu 50 faktör yağlı, parmaklarından sigara eksik olmayan yeni kuşak oğlanlar ve onların pek komik muhabbetleri peydah oldu. Bizim yazlık kendi sosyetesini yarattı, ben de "oha" oldum bir daha bu yeni kuşağa. Bizden ne kadar farklılar yahu.15 yaşındayken 25 görününce, 30 yaşında da 40 görüneceğinin de farkında mı acaba bu kuşak?

Pazar günü gelip çatınca tuttuk Balıkesir-Körfez Havalimanımızın yolunu. Bu havaalanı hep vardı, ama uçakla yolculuk halka uzak olduğundan bir türlü geliştirilememişti ve sadece küçük uçaklar kullanabiliyordu. Uçak yolculuklarının yaygınlaşması, güzelliğini geç farkına varan Ayvalık'ın silkinip kendine gelmeye başlaması, yazlıkçılarda artan nüfus, sanıyorum bu havalimanı pistinin genişletilmesini sağladı. Balıkesir-Körfez Havalimanı Edremitte. Yazlığa 40 dakika mesafede. Yıllar yılı en az 10 saatte gidip geldiğimiz bu yolu toplamda 2-2,5 saatte alacak olmak benim için çok heyecan verici. İşin duygusal boyutunu geçersek, Balıkesir-Körfez Havalimanına bit kadar iç hatlar binası yapmışlar. Girişte standart olarak xrayden geçiyorsunuz sonra bizim salon kadar bir alanda bir anadolu jet gişesi bir de bora jet gişesi var. Alan o kadar küçük ki check-in sırasına girmek bile çok zor, hatta o dar alanda bir sıra oluşturmak için baya bir zikzak çizmek gerekiyor. Havasız mı havasız bir yer. Ay dedim burda beklenmez en iyisi giriş yapayım ben. Bir daha geçtim xrayden anam bir de baktım orası diğer mekandan daha küçük. İnsanlar üstüste, sanırsın ki insan ticareti yapan adamların kaçakları gizlediği yer burası, birazdan uçak gelecek ve hep sefalet içinde yaşamış bu insanları rüyalarının ülkesine yasadışı götürecek, o derece. Neyse biniş zamanı gelince kapı açıldı ve Balıkesir-Körfez Havalimanı bir skandala daha imza attı, bir görevli avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: "Sayın Yolcular, havalimanımızda henüz elektronik eşleştirme olmadığından teslim ettiğiniz bagajları uçağa koyamıyoruz. Şimdi biz bagajlarınızı sağ tarafa dizdik, geçerken bakıp bu benim diyeceksiniz ve buna göre bagajlar uçağa koyulacak. Diğer bagajlar güvenlik nedeniyle uçağa alınmayacaktır." Biz kaçaklar "puhahah" olduk tabi. Ama herkes kuzu kuzu "mavi olan benim", "şurdaki laci benim" dedi. Kapıdan bir çıktık ki, pilot resmen uçağı kapının önüne çekmişti, iki adımda biniverdik ve uçağın bulunduğu alanın yan tarafındaki tellerin arkasında yolcu yakınları duruyordu. Böyle annene el sallayabiliyorsun felan uçağa binerken. Komik bir yolculuktu işte, bütün komiklikleri geçtim de, bütün havayolları koysun uçağını bu hatta, rekabet olsun, fiyatlar düşsün. Yıllarca 11 saat gittiğim yolu 1 saatte gitmek, yorulmamak, ayakları şişmemek ne güzelmiş. 

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Tatile gittik..ooohhhh beeee.....

17.07.2009 tarihi itibariyle başlayan iznim 29.07.2009 tarihi itibariyle sona ermişti. Geçen sene iznim olmadı ya, pek kıymetliydi bu yılki iznim, kendime sınırsız güneşte yatma, içme ve kızımla oynaşma vakti ayırmaya kararlıydım, hepsinden biraz biraz ve doya doya yaptım. Bütün benliğimle tatile, denize, güneşe, sıkıcı Ankara'dan uzaklaşmaya susamışım ben yauuuu, üff çok mu abarttım ya..17 si akşamı sevgili koca ve kızım beni işten aldılar ve çıktık yolaaa...(tatil zamanlarında asla vakit kaybetmem, mümkünse iş çıkışında arabayla hemen, ilk otobüsle veya ilk uçakla Ankara'dan vınlamak isterim..) Adapazarı'na gittik önce, kayınvalide ve kayınbaba dört döndüler bizi memnun etmek için, saolsunlar. Alışveriş yaptık, gezdik, en sevdiğim balıkçıda balık yedik (Adapazarı yemek ve alışveriş konusunda gerçekten sınırsız bir yer..). Sonra yola çıktık, İznik'e gittik, yolda kocanın dayısına uğradık, Deniz'i tanıştırdık, sonra köye kocanın teyzesine gittik, oturduk kalabalık bir aile sofrasında yemek yedik. Sonra çıktık Altınova'ya yazlığa gittik. İlk gittiğimizde Deniz kendini şaşırdı, Ankara'da gördüğünün aksine, sınırsız dışarda gezme özgürlüğü, her daim bahçeye açılan kapılar, sevecen komşular, temiz hava, deniz, güneş, bir sürü arkadaş... Deniz'in kendini nasıl şaşırdığı üzerine detaylar kendi bloğunda fotoğraflarla birlikte yayınlanacaktır...


Ne zamandır başbaşa kutlayamadığımız evlilik yıldönümümüz de tatile denk gelince tatil öncesi gün aşırı nöbet tutan ve pek görüşemediğimiz kocaya bir sürpriz yapmak geldi içimden, ben de bu dönemden ruhen çok bunaldığımdan kendime de bir hediye vermek istedim. Tatil kataloğuna bakarken bulduğum ve pek bir beğendiğim Oliviera Resort da bir rezervasyon yaptırdım. Oliviera Resort, Dikili, Bademli Köyüne yakın Kalem adasında bulunan bir ada oteli, Türkiye'nin ilk ada oteliymiş. Netten baktığım kadarıyla güzel olan oteli bir gün önce bizi suit bir odaya aldığını haber verince daha bir sevdim. Günü gelince kocayı bindirdim arabaya bir yere gidiyoruz dedim, biz gittikçe o merak etti sanırım, sanırım çünkü kendisi pek bir ikizler burcu olduğundan pek bir karmaşık ve pek bir can sıkıcı derecede içine dönük olabiliyor ya da tam tersine bunca yıl sonra bile halen bir karizma yapmaya çalışıyor o anda, kimbilir, kimbilmez...Dikili'yi geçip, Bademli Köyü'nü de geçip, böyle daracık toprak bir yola girince bile bozulmayan kocanın o bilinmez karakter hali, kara bitip de denize geldiğimizde ve otopark görevlisinin adlarımızı alıp "ben kaptanımıza haber veriyim gelsin sizi alsın" deyince azıcık şaşırıyor ya da çok şaşırıyorda hala karizma yapma peşinde bunca yıldan sonra bilemicem. Neyse, ben oteli çok beğendim. Yeşile hiç zarar verilmemiş, sanki ağaçların aralarına oteli inşa etmişleri ağaçlar izinverdiğince. Taş evler ve taş yollar daha sıcak bir hale getirmiş burayı. Antik bir kent konseptiyle tasarımı yapılmış, hani böyle eski bir şato varmış, bir sürü antik kalıntı bulunmuş, aslında burası fiii tarihden bir şehirmiş gibisinden. Kesinlikle güzel tasarlanmış, Ege'nin güzel manzarasını çok güzel kullanmış keyifli bir otel. Yanlız sanırım henüz inşaatı bitmemiş kısımlar var çünkü bir merdivenden çıkınca birden boş toprak bir araziye çıkabiliyorsunuz. Çok sakin, çok sessiz, sürekli bağırarak konuşan on çocuklu kaba ve rahatsızlık verici turistlerden uzak, saygılı ve çocuklu ailelerin tatil yaptığı ve gördüğümüz kadarı ile çocuklu tatil için gayet uygun bir mekan burası. Gelelim gecelerine, geceleri de gayet sakin yer, sahildeki cafe akşam bara dönüşüyor, biranızı alıp iskeleye geçip şezlonglara uzanıp yıldızların altında keyif yapması on numara, fakat eğlence aranıyorsa çok kesat. Bir de krizden midir nedir otelin genelinde aydınlatma çok az hatta neredeyse karanlık diyebilirim, korkutucu olabiliyor, odaya gitmeye çalışırken saptığımız bir yolda önümüzü bile göremediğimizden havlayan bekçi köpeğinden tırsıp koşturmamız görülmeye değerdi.

Bu günden sonra Deniz hastalandı, koca hastalandı, ikisi de benimle denize giremedi, etrafı hiç gezemedik vsvs. Her zaman söylediğim ve anlattığım gibi neye çok heves etsem mutlaka bir bokluk oluyor, bırak oluruna kardeşim ne kasıyorsun ki di mi...

Koca kaldı orda kızla, ben eve ekmek parası getirmeye geldim Ankara'ya, sonra kocada geldi, kızı bıraktık orda bol bol tatil yapsın diye. Özlüyoruz şimdi, ben haftasonları gidiyorum, koklaşıyoruz...

Tatil yapmak çok güzel birşey yahu....

22 Haziran 2009 Pazartesi

Şehir dışı..Eskişehir..Düğün..Dernek..Yeme..İçme..

Kimse evlenmese Ankara dışına da çıkacağımız yok, ya bugünlerde, o yüzden her ne kadar ve her geçen gün bekarlığın sultanlık olduğuna inancım artıyorsa da, Ankara dışına çıkmak için bir vesile oluşturduğundan herkes evlensin istiyorum, herkes evlensin ama Ankara dışında evlensin...hehe.. Umut ve Rabia da Ankara dışında evlendiler, Eskişehir'de..ve yıllar yılı binbir türlü anısını dinlediğim, çocukluk arkadaşlarımdan birinin yaşamını sürdürdüğü yakın ama görülmemiş bir şehir olan Eskişehir'e yolumuz düştü. Deniz'in hastalanması nedeniyle aman gittik aman gidemedik heyecanını son dakikaya kadar yaşadık ve bu nedenle de yola azıcık geç çıktık. Güzel bir otelde kaldık, Namlı Otel tavsiye ederiz. Otele yerleştik, sonra otelin karşısında bulunan ama adını bilmediğim bööyle koca avizeleri olan han gibi bir yerde birşeyler içtik, çok güzel bir yerdi de adı neydi acaba...Çarşıyı gezdik, yobazlıktan çok uzak görünen insanları keyifle yaşasın diye düzenlenmiş bu şehir; aynen Ankara gibi, böyle kurak mı kurak kokan, ama tam tersi olduğu besbelli bir şehir, ama o tramvay işini sevmedim, her an ezilebilirim kaygısı yarattı bende..meğer şehrin havası ordaymış ama ben sevmedim, cinslikten herhalde..Sonra hep methini duyduğum çiğ börekten yemeğe gittik, çok güzeldi ama çok yağlıydı dokundu biraz, bir de ondan az önce burger yemiştim üstüne de 4 tane börek yiyince sanırım çok oldu üstüne soda içmem gerekti, hafta içi rejim yapıp haftasonu abartan obur insan modeli. Sonra geceleyin çocukluk arkadaşım Canset de geldi, faytona bindik, o da çok güzeldi, ama fayton deniz olan şehirlerde daha güzel oluyor, itiraf etmeliyim. Barlar sokağına gittik, bir yerde oturduk, çoook kalabalıktık, sohbet muhabbet, sonra ben Deniz'i alıp otele döndüm, uyuttum sonra yatağa yatıp kitap okudum, otel odasında kalmayı hep sevmiş hatta aslında sürekli otel odalarında yaşayabileceğini düşünen bir insan olan bana çok iyi geldi bu..böyle sessiz, sakin, yalnız, otel odası, kitap ve yanıbaşında uyuyan bıcırık, ruhum dinlendi....koca da lise arkadaşlarıyla takıldı, onun da ruhu dinlenmiştir sanırsam. Ertesi gün kocanın lisesine gittik, arkada bulunan tel örgünün deliğinden içeri girdik, anıları tazeledik, yıllar yılı anılarını dinlediğim bu okulu görmek değişik oldu, güzel oldu. Sonra esas oğlan ve esas kızın kır düğünlerine gittik, tebrik ettik, oynadık, öptük, Deniz'in peşinde koştuk. Rabia'nın gelinliği çok güzeldi ve çok yakışmıştı. Sonra malın önde gideni olan ve her daim çorak görünen şehrimize doğru geri yola çıktık, Eskişehir'i çok sevdim, çok beğendim ama yaşamak isteyecek kadar değil sanırsam, deniz olmayan şehirler beni o kadar da cezbetmiyor ya, ondan...

1 Mart 2009 Pazar

Hamam Sefası..

Hayatımda hiç hamama gitmemiştim, düne kadar. Bir de pek küçükken gitmiş olmalıyım ki büyük memeli çıplak kadınların bir havuza doluştuğu silik mi silik bir fotoğraf var belleğimde o kadar. Arkadaşlar arada bir giderler hamama beni de ararlar fakat ben "elit insan" "hamam ne yaa, bööööyyyk iiirenç, ben hamama felan gitmem" diyerekten hep reddettim hamama gitmeyi. Fakat annem pek sever, Bolu'da kaplıcalar içinde büyüdüğünden midir nedir sever işte. E ben de anneyi götürmek isterim hamama, bir rahatlasın şöyle kendine gelsin, çük yoruluyor ya ondan; arkadaşlara haber saldım bir "hamam organizasyonu" yapılsın diye. Sağolsunlar kırmadılar aynı hafta Cumartesi gününe organizasyon yapıldı. Tabii ben daha önce hiç hamama gitmediğimden bir gece önce Eylem arkadaşımı arayıp soruyorum yanımızda ne götürmemiz gerekiyor" diye. Hamama giderken yanımızda götürmemiz gerekenler şöyleymiş: "Havlu, sabun bezi, sabun, terlik, şampuan, tarak, temiz çamaşır". Çantamızı hazırladıktan sonra annemle birlikte Hacettepe hastanesinin arkasında yeralan "Tarihi Karacabey Hamamı" na doğru yola koyulduk. Erkek kısmının kapısından girmeye çalışarak ilk falsoyu verdik tabii, meğer öndeki kapı erkek kısmının kapısıymış, bayanların kapısı sol taraftaydı. Neyse girdik içeri, aşağıda çok da büyük sayılmayacak bir avlu ve yukarıda da avluya bakan kapılar var. Bizi yukarı çıkartıp bir oda verdiler, orada hazırlandık ve kapımızı kilitleyip hamama indik. Bu arada bikini giydiğimizi belirtmeliyim, haa tabii bir de peştemal verdiler, onu da üstümüze sardık, fakat tabii ben biraz gıcıklık yaptım "ııyy bu peştemalleri yıkıyorlar mı acebaaa" diye, bilmiyorum valla yıkamıyor olabilirler, neyse bir daha ki sefere kendi peştemalimi götüreceğim zaten. Hamam da böyle her yeri mermer olan, tepesi kubbe şeklinde olan, kubbelerinde minik camlar olan, ortasında göbek taşı olan bir yer. Göbektaşının etrafında minik odalar var, oralarda yıkanılıyor, duş perdesi de asılmış istersen kapatıp keyfine bakıyorsun. Hamam oldukça güzel bir yapıydı ve gerçekten de tarihiydi, o nedenle bir garip oluyor insan. Ve belleğimdeki silik fotoğraf ise beni yanıltmıyor, çünkü etrafta dolaşan koca memeli teyzeler gerçekten varlar. Fakat bizim gibi bikinili "modern taze" kadınlar da var, hatta burda bunu söylemek azıcık ayıp mı kaçar bilmiyorum ama gayet şuh dantelli iç çamaşırı takımlarını giyip gelmiş ablalar bile vardı ne yalan söyleyeyim. Şok oldum kısacası, amanın ne ortamlar ve amanın ne tip kadınlar var diye. Burada o sıcak havuzlardan yok, zaten olsa da hijyene hep dikkat etmek lazımdır. Neyse, sıcak suları dökündükçe ortama alıştım tabii. "Ooohhh amaaaannn ne güzelmiş yahuuu, oohhh" diyerekten suları döktürdüm durdum. 15 dakika sonra bir tane tellak teyze geldi, "tamam siz yumuşamışsınızdır artık" dedi, biz de keselenmeye gittik göbek taşına. Tabii ben orda hemen "ay ben ilk defa geliyorum" dedim tırsarak. Hamamsever annemin önderliğinde bir güzel keselettik kendimizi, sonra da sabunlatıp masaj yaptırdık. Masaj ve kese süperdi, pamuk gibi olduk. Havlularımıza sarınıp çıktık, giyindik avluya indik, annem "hamamdan sonra gazoz içerdik biz eskiden" dedi, beyaz gazozlarımızı aldık, içtik, çıktık Ankara soğuğuna. Sonuç olarak soğuğa çıkınca anladım ki, tüm yorgunluğumu göbek taşında, tüm sırt ağrılarımı tellağın parmak uçlarında bırakmışım, keyfim yerine gelmiş, cildim güzelleşmiş, nefesim açılmış.. (alerjik astımım olduğundan ben sandımdı ki buhardan bunalırım, hiç öyle olmadı, aksine açıldım, zaten öyle çok da bunaltıcı buhar yoktu içerde) Kendimizi böyle güzel hissedince her ay mutlaka gelmeyi planladık, pahalı birşey de değil, fiyatlar gayet makul.

26 Aralık 2008 Cuma

Ankara Blues Bar..

Ankara'dan bu kadar çok gitmek isterken ama nereye gitmek istediğimi de çok bilmezken (koç burcu mevzuu sonra tartışılsın) geçenlerde bir gece canımız sıkılınca evden çıkıp Sakarya'ya Blues'a gidince, Ankara'yı, insanın doğduğu yerli mi yoksa doyduğu yerli mi olduğunu, burada doyup doymadığımı, Ankara'lı sayılıp sayılmayacağımı veya bunu isteyip istemediğimi düşünürken birden bire farkettim ki ben hayatımın neredeyse yarısını burada geçirmişim. Yaaaaa öyle olmuş vallahi, ben buraya 1993 yılında geldim. Şimdi 2009 desek 16 yıl olmuş, eee 32 yaşındayım, kıt matematik zekamla da hesaplayabildim ki, hayatımın neredeyse yarısı burada geçmiş ve birçok eski şeyi biliyorum. Ne bileyim, Blues'u, LightBar'ı, Graffiti'yi, Atakule'nin tek alışveriş merkezi olduğu zamanları, hatta bitmek bilmeyen metro inşaatını ve heryerin kazılmış halini, ve belki şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü şey daha, şuanda varolmayan, veya çok değişmiş olan yerlerin eski zamanlarını biliyormuşum. Vay be.

Blues 1989 da açılmış, Sakarya'da yıllardır aynı yerde hizmet veren, ve mekan tadilat yapılarak şuan farklı hallere bürünmüş olsa da ne çaldığı müzik türünü ne de ismini hiç değiştirmemiş bir rock bardır, bizim jenerasyon çok iyi bilir ki, Blues Ankara'nın itfaiye meydanından alınmış yıpranmış deri montlu, uzun saçlı, küpeli, her daim düşünceli oğlanlarının ve saçları dağınık, uzun etekli, koyu renk ojeli, çok takılı, pek düşünceli kızlarının yani bütün rocker fucker tayfanın takıldığı en ünlü barlarından biriydi, o zamanlar sanıyorum 1989 ile 1998 arası felandı, ben o zamanlarda Blues'u çaldığı müzikler ve takılan yakışıklı oğlanları ile pek severdim de, piknik masası tarzı siyah oturakları ve masaları, çok karanlık ortamı, küçücük ve her daim pis olan tuvaleti nedeniyle pek sevmezdim. Sonradan Blues mekanını komple yeniledi, iç dizaynı çok güzel oldu, in gibi karanlık ortam hafif ışıklarla aydınlatıldı, bütün duvarlar ahşap kaplama oldu, masalar sandalyeler duvarlarla uyumlu ahşaba döndü, bu şehrin popo dondurucu soğuğunda Sakarya'ya keyifle bakacak bir bar oldu (zaten öyleydi de..biraz daha öyle oldu) fakat kabusum olan tuvalet değişmedi, temizlikçi değişmiş olacak ki biraz daha temizdi fakat küçüklüğünden hiçbir şey kaybetmemişti. Dedim ya geçenlerde gittik diye, sanıyorum el değiştirmiş, zira yıllar yılı görmeye aşina olduğumuz adamlar yoktular. Bu el değiştirmeyle, Blues'a logo yapılmış, bu logoya uygun güzel ve şatafatsız aydınlatmalar asılmış, yeni fotoğraflar asılmış ve yan taraftaki dükkan alınarak mekan genişletilmiş. Genişletilen tarafla birlikte tuvalet büyümüş (yaşasııın), ve bir köşeye 2 adet dart asılmış. Çok yakışmış çok güzel olmuş. Artık bizden başka hiçbir arkadaşımızın takılmadığı Sakarya'da (evlenenler evlenmenin evde oturmak olduğunu sandılar, çalışmaya başlayanlar çok yorulduklarını ifade ettiler, bence hepsi boştu ama...), Blues çok daha güzel olmuş, tam olarak nasıl ifade edebilirim bilmiyorum ama çok daha dost bir ortam olmuş, çok daha huzur dolu olmuş, çok daha 30 lu yaşlar olmuş. Etrafa hayretle baktığımızı gören sahiplerinden biri olduğu düşündüğümüz adam nooldu gibisinden bakınca, "değiştirmişsiniz güzel olmuş" dedik, adam "baya oldu" dedi ukelaca, hani "amma da az dışarı çıkıyormuşsunuz siz de" diyen bir ifade ile, biz de soktuk tabii lafı "biz buranın 15 sene önceki halini biliriz" diye... Herşeye rağmen ben Sakarya'yı seviyorum yahuu.....

9 Aralık 2008 Salı

Adapazarı veyahut Sakarya...

Zavallı bir doktor karısı olaraktan (koca bayramın 2. ve 4.günü nöbetçi) ve ayrıca doğru dürüst bir şirkette iş bulamamış bir kişi olaraktan da (tatil 9 gün felan olmadı, iş yok ama işe gitmek gerekiyor) bu bayram tatilini de çok fazla uzaklaşamadan yaşadık diyebilirim. 2009 yılında bütün bayramların haftasonuna gelmesiyle de daha bir süre kafadan tatil de yapamayacağım demektir (burada araştırılması gereken konu, işsizken bunu stres yapan kadın işi olunca neden şikayet eder, bu kadın doyumsuz mudur, yoksa salak mıdır nedir..) tabii bu kriz nedeniyle işten kovulmazsam, neyse. Konu çok fena saptı yine.. Beraber geçireceğimiz bu 3 güncük de kocanın Adapazarı'na kocanın ailesini ziyarete gittik. Her türlü basılı materyalde Sakarya olarak geçen bu şehre orada yaşayan herkes Adapazarı diyor, hatta kısaltıp Ada diyorlar, ilçenin sonradan il olmasıyla ilgili sanıyorum bu iki adlılık.Adapazarı'na ilk gittiğimde çok şaşırmıştım, küçük, mütevazı bir taşra ili beklerken, envai çeşit markanın bulunduğu, bayramlarda dükkanların sabaha kadar açık olduğu kocaman çarşısı, çok güzel yemekler yediğim birçok restoranı ile oldukça büyük bir şehirdi. Şimdi ise daha da büyüdü, 99 depreminden sonra şehrin çabuk toparlandığını ve güzelleştirildiğini söylüyor orada yaşayanlar. Yaklaşık 5 yıllık geçmişini bildiğim bu şehrin nasıl geliştiğini ben de fark edebiliyorum aslında. Istanbul'a 1 saatlik mesafede olması, birçok otomotiv, ilaç ve gıda fabrikasının bu şehirde olması, hızla gelişmesi nedeniyle oldukça yaşanabilir gözüküyor bir de insanları da aynı doğrultuda gelişmiş olsa. Adapazarı'nda yaşayan insanların %90 ı kapalı, sadece görünüşte değil fikir olarak da öyleler, batıda yeralan ve hızla gelişen bir şehrin içinde bir takım geleneklerin halen sürüyor olması, maalesef bir taşra olmaktan öteye gitmemiş olması da üzüyor insanı. Adapazarı'na ilk girdiğiniz anda bile burada yaşayan insanların farklılığını (!) dikkatinizi çekiyor, trafikte herkes kafasına göre gidiyor, ana caddede motorsiklet kullanan gençler tek ayak üstünde akrobasi hareketleri yaparak geziyor, tam bir trafik kuralsızlığı hakim. "Ada" isimli güzel bir alışveriş merkezi açılmış bu sene, bayram ve yeniyıl nedeniyle çok güzel süslemişler, ama içerisi alabildiğine duman, tabii ki sigara dumanı, ülkemin her yerinde kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklamışlar ama sanırım Adapazarı halkını bu yasaktan muaf tutmuşlar ki herkes gayet rahat sigara içiyor. Kimseye laf da söylenmez ki herkes kavgaya hazır. Havası ise çok nemli, her gittiğimde alerjim azıyor nefes darlığı ve gözlerimde oluşan sürekli kaşıntı hali beni mahvediyor, ilaç kullanmak zorunda kalıyorum. Ankara'nın belki de bana en iyi gelen yeri havası, kuru kuru kara iklimi. 3 gün kaldık Adapazarı'nda, kurbanımızı kestik, bayramlaştık, torun mıncıklattık ve geldik Ankara'ya, sonraki 3 günün tüm saatlerinde kızımlayım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...