21 Şubat 2007 Çarşamba

Sıkıldım...

Hayatımda yeri olan ufacıcık minicik şeylerin üzerinde bile değişiklik yapma isteğim, büyük değişiklikler yap(a)mayacağım anlamına mı geliyor, kendimi kandırdığım anlamına mı, yoksa en azından kendimi iyi hissetmek için elimden ne geliyorsa yaptığım anlamına mı? Yoksa, annemle kardeşim gidiyorlar, ondan mı sıkıldım da zırvalıyorum böyle.

Off sıkıldım da bloğumun şeklini şemalini değiştirdim.

20 Şubat 2007 Salı

Hem Dekoratif Hem de Ucuz

Annemle Koçtaş'ta gezerken aldık bu şirin süsleri. Ben fayans ve lavaboda denedim, yapışkan falan yok üzerinde malzemesinden kaynaklı fayansa ve lavaboya koyduğunuz anda yapışıyor; istediğinizde çıkartıp başka bir yere yapıştırıyorsunuz, yapışkanı olmadığından iz falan da kalmıyor. Temizlik esnasında da çıkıp durmuyorlar. Benim gibi zırt pırt evde birşeylerin yerini değiştirmeyi sevenler için birebir. Gitti gidiyor da da satılıyor, orada daha güzelleri de var böyle renkli renkli, hem de çok ucuzlar.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Park edebilme Cuması

Uzun zamandır süregelen bir araba sürebilme çabam var; bu çaba, hayatında hiç araba kullanmamış ben ve uzun süredir araba kullanan kocam arasında bir o yana bir bu yana savrulmakta ve bazen de bir kabusa dönüşmektedir çünkü ben arabayı sürmeye, oraya buraya çarpmamaya çalışırken o sürekli bağırır, sanki araba kullanmak doğuştan bize verilmiş bir yetenek ama ben o yeteneği bir türlü geliştirememişim. O kadar büyük bir savaş verdim ve o kadar sabırlı davrandım ki koca bile şaşırdı. Çünkü çoğu kadın kocasının, sevgilisinin veya babasının çığlıklarına dayanamaz araba sürmeyi bırakır. Ben uzun bir süre yanımda oturup sürekli bağıran adamı duymamazlıktan geldim, bazen ben de ona bağırdım böyle avaz avaz, zaten biri size bağırıyorsa ya susacaksınız ya da daha çok bağıracaksınız ki sussun, ben böyle bir taktik uyguluyorum :) Araba kullanma konusunda ise baktınız araba size yanlız kullanmanız için verilmiyor, hep kendisinin himayesinde, kabusa dönüşen yolculuklar yapmak zorunda kalıyorsunuz, arabayı kaçıracaksınız. Ben yaptım, kendisi uyurken aldım anahtarı düştüm yola, daha çooook acemiyken. Her neyse, benim bu araba kullanma çabalarımın hikayeleri anlatmakla bitmez, Cuma gecesi çok yoğun bir trafik yaşadık. Misafirleri aldık bıraktık, biri bebek sevme diğeri doğumgünü olan gezmelerimize gittik, yaaani ben bütün gece araba kullandım, hem de kocasız; kardeşimle. Gecenin önemli anı ise: Park ettim. Bu, neden önemli; bizim sokak biraz yokuş ve park yeri yok, arabayı sokağa iki araba arasına park etmek ya da kaldırıma çıkmak zorunda kalıyorsunuz, ee tabii bu da biraz "upper intermediate" manevralar gerektiriyor, en son park etmeye çalıştığımda koca dışarda arabanın tekerini tekmeliyordu (çok ciddiyim, yaptı). Şimdi canım kardeşim bana gaza basmadan kavramayla kalkmayı felan öğretti, park süper kolay oldu. Artık bizim sokakta park da edebiliyorum, kimse tutmasın beni :)



16 Şubat 2007 Cuma

2 Tekne, Arkadaşlar, Kavga, Fırtına

Biri yaklaşık 25 mt. diğeri ise çok küçük, nerdeyse kayık boyutunda 2 tekne kiralamışız; masmavi denizde, tahminimce nereye gittiğimizin önemli olmadığı, sadece denizde olmanın ayrıcalığına sahip bir yolculuktayız. Hatta içimde “ben uzun zamandır her şeyi boşverdim böyle denizde yaşıyorum” hissi. Deniz bir mavi bir yeşil, öyle rahat, öyle keyifli... İşyerinden arkadaşlar var, diğer başka arkadaşlarımız var, hatta Tunç bile var. 2 ayrı teknede 2 ayrı gruba bölünmüşüz, nedenini bir türlü anlayamadım. Tekneler birbirine yaklaşınca, o tekneden bu tekneye atlıyoruz, konuşuyoruz, güneşleniyoruz. Ama sürekli bir arbede, bir gerginlik var iki teknenin insanları arasında. Sürekli bir şeyi tartışıyoruz, bir şeyleri paylaşamıyoruz; sanki savaş çıkacak. En sinirlimiz ise Tunç, elinde kazmaya benzer kesici bir alet var, böyle ortalıkta herkesi tehdit ediyor. Ama gece olunca ayışığında bir huzurla oturuyoruz ki, ayışığında bir güneşleniyoruz ki, insanın bu rüyadan uyanası, çıkası gelmiyor. Sonra sabah oluyor, deniz dalgalanıyor, bir fırtına bir fırtına. Teknede ayakta duramıyoruz, küçük tekne bize yaklaşıyor, oradakileri de alıyoruz büzüm büyük tekneye, çünkü fırtına çok feci, o tekne bu fırtınaya dayanamaz. O tekneden aldıklarımız içinde bir tek Tunç yok, bakınıyorum böyle etrafa adam yok ortada, neyse diyorum bir yolunu bulmuştur, diğer arkadaşları kontrol ediyorum; herkes oturuyor, büyük tekne birden şenlenmiş, kalabalıklaşmış, herkes mutlu. Teknenin ön tarafında daire yapmış oturmuşuz, hani bu gündüzleri güneşlenilen ve bizim bu tatilde gece de uyuduğumuz yer var ya, hafif yüksek, kaptanın hemen ön tarafında, orada işte. Ben teknenin sol yanına denk gelen tarafta oturuyorum ve kafamı çevirip denize baktığımda küçücük bir teknenin, neredeyse kayık boyutunda, o koskocaman dalgaların arasından hiçbir sorum yaşamadan geçtiğini görüyorum, ama benden başka kimse görmüyor. Küçük teknenin üstündekiler çok sakin, sessiz; “demek ki” diyorum, “küçük bir tekneyle de bu dalgalar geçilebiliyormuş, biz abartmışız, e Tunç da bir yolunu bulmuştur o zaman” diyorum.

Bu rüyayı görmemin nedenleri ne olabilir?

- Dün gece Risk oynadım bilgisayarda. Mavi takıma neredeyse bütün ülkeleri kaptırdım. Ama ilk oynayışımdı, çalışacağım.
- Kon-Tiki yi okudum.
- Geçen gün dolmuşta Tunç’u düşünmüştüm.

14 Şubat 2007 Çarşamba

Elinde çiçekle sokaklarda fink atanların günü kutlu olsun :)

Valentine’nın anlamını sevgili sanırdım ben. “Valentine’s Day” ya, “Sevgililer Günü” , sevgililerin günü anlamında, Valentine = Sevgili, Day = Gün. Ben ne bileyim ki Valentine isimli bir adam varmış, onun üstüne bir sürü rivayet de varmış. Sonra öğrendiğimde çok gülmüştüm. Sonraları, sevgililer günü kutlamayan insanlar olarak, Valentine’ın aslında kim ve ne olduğuna dair bir sürü geyik de çevirdik tabii. Hatta daha bugün bile yaptık bunun geyiğini, ama buraya yazarsam geçici olarak kapatılabiliriz. Şimdi, akşam kazayla dışarı falan çıkarsak, ortalıkta ellerinde çiçeklerle gezen bir sürü bayan ve erkek göreceğiz, çok komik bulmuşumdur bu manzarayı her zaman. Gülün tanesi de bu vesileyle herhalde tavan yapmıştır. Evet, bu günle dalgamızı da geçtik kendi çapımızda hafif hafif, kutlu olsun o zaman herkese. Kimse kimseye çiçek, hediye falan almasın bugün. Sıradan bir günde hediye, çiçek alınca daha fazla puan eder diye düşünüyorum sevgilinin gözünde, hatta bonus puanlar bile alırsınız; harca harca bitmez o puanlar sonra :) oooohhhhh.

13 Şubat 2007 Salı

Nostaljik Sabah

Bu sabah savcılık kağıdı, temiz kağıdı gibi isimlerle bildiğimiz belgeden almaya Sıhhiye'ye gittim. 8.30 da çıktım evden, Kolejin oradan dörtyola geldim, karşıya geçtim, Kurtuluş Parkı’nın yanından yürüdüm, sonra pazarın oradan geçerek Sıhhiye parkına girdim, pazar aynı, park aynı. Parktan geçerek Sıhhiye köprüsünün altındaki dükkanların önünden yürüdüm, dükkanlar aynı, fotokopici aynı. Dükkanların bitiminden sağa döndüm, döner ve kebap kokusunun karıştığı ağır kokulu, çok gürültülü köprü altından geçtim, köprüaltı aynı, koku aynı, gürültü aynı. Sağ tarafta köprüye çıkan merdivenlerden, hemen ilerisinde çeşmenin oradan geçtim, merdivenler aynı, çeşme aynı. Poğaçacılar 3 tanesi 1 ytl ye poğaça satıyorlar, mantık aynı, para birimi farklı. Köprü bitince otobüs duraklarının oradan geçtim, çok kalabalık herkes sıra bekliyor durakta, sıra aynı, duraklar aynı, Ankara’nın amblemi farklı. Sağ tarafta okulum DTCF, kapısı aynı, girişi aynı, bahçesi aynı, güzelliği aynı. DTCF nin önünde bir polis minibüsü beklemekte, içinde bir sürü coplu polis, aynı. 5 sene teptiğim yollardandı bu yol, bir de varış noktasının yine DTCF olduğu başka bir yolum vardı o da Mithatpaşa Caddesinden gelir; o yoldan aşağıya kadar yürüyerek geçmeyeli de çok oldu. 9 sene önce yine bu saatte buralardan geçer, okuldan içeri girer, doğruca kantine gidip poğaça ve kahvemi alır, avluda biraz oturur, bölüme çıkıp derslerime girerdim. Öğrenciliğin kıymetini şuan ki kadar bilmediğim, farkında olmadığım zamanlardı. Sabah sabah nostalji yaptım kendi kendime, moralim bozuldu, çünkü Ankara benim için öğrencilik, öğrenci hayatı demekti ve Ankara’yı artık sevmiyor olmamın nedenlerinden biri de sanıyorum buydu. Bunu ilk defa şuan fark etmiyorum, o da ayrı.

Savcılık kağıdını üniversiteye kayıt olurken almıştım ilk, adliyenin dışına kadar sıra vardı, dilekçeyi dolduruyor sonra da ertesi gün gidip belgenizi alıyordunuz. Belge alma ise şöyle oluyordu, adamın biri elinde onaylanmış belge tomarıyla adliyenin avlusunda yüksek bir yere çıkıyor ve sırayla belge üzerinde ismi çığırıyordu, birsürü insan da bu adamın etrafında birbirini itiyor, adını güç bela duyabilenler elden ele kendisine ulaşan belgesini alıp gidiyordu. Sonraları, yaklaşık 3 sene önce falan, ehliyet için yine belge almaya gitmiştim. Kalabalık aynıydı ama bu sefer adliyenin avlusuna çay bahçesi yapmışlardı, insanlar güzel güzel beklesinler, beklerken çay-kahve içsinler diye. Sanki hergün savcılık kağıdı alıyor gibi sevinmiş, orada oturup çay içerek 1 saat kadar belge beklemiştik, sonra yine bir adam yüksek bir yere çıkıp…….. Artık dilekçenizi bir camdan veriyorsunuz, ve aynı camdan yaklaşık 1 dakika içinde alıyorsunuz, sonra yandaki cama gidip ücretini ödeyip toplam 10 dakikada terk ediyorsunuz adliyeyi. Online sistemin gözünün yağını yiyeyim :)

11 Şubat 2007 Pazar

Kon-Tiki - Thor Heyerdahl

Güney denizi adalarındaki insanların Peru'dan geldikleri konusundaki bir kuramı güçlendirmek amacıyla, Peru'dan yola çıkıp Büyük Okyanus'u salla geçtik ve biraz önce Tahiti'de son buldu yolculuğumuz :) Dayanıklı bir salın nasıl yapılacağını, hangi ağacın suya en dayanıklı olduğunu, dahası bu ağacı nerede bulacağımızı öğrendim; yunuslar, köpekbalıkları, ahtapotlar, mürekkep balıkları, planktonlar, uçanbalıklar üzerine bilgilendim, okyanus fırtınalarını ve mercan kayalıklarını geçecebilecek birçok teknik de öğrendim. Thor Heyerdahl bu yolculuğu 1947 yılında gerçekleştirmiş, Markiz adalarında görev yaparken Latin Amerika'da yetişen tatlı patates ve ananasın nasıl olup da bu adalarda da yetiştiğinden, bu adalarda eski zamanlardan kalma insan heykellerinin Güney Amerika'daki eski uygarlıklardan kalma monilitlere benzemesinden yola çıkarak bu yolculuğu planlıyor. Eski zamanlarda insanların okyanusu geçebileceğini ispatlamak için de sadece yelken ve dümeni olan bir ağaç salla yola çıkıyor. Salının ismi ise Kon-Tiki, Polinezyalıların inanışında güneş tanrısı. Roman oldukça basit ve heyecanlı bir dille çevrilmiş (yazılmış), çocuk klasiği olarak geçmesinden kaynaklanıyor olabilir. Engin Yayıncılık tarafından basılmış olan romanda çok fazla yazım hatası var maalesef. Büyük bir kararlığa tanık olmak, okyanus üzerinde heyecanlı bir yolculuğa çıkmak isteyenler için güzel bir serüven.

"Sanki havaya asılı taze tuz kokusuyla, çevremizi saran saf mavilik hem bedenlerimizi hem ruhlarımızı yıkayıp arıtmış gidiydi. Biz salın üzerinde bulunanlara, uygar insanların sorunları sahte, yalancı ve insan kafasının yarattığı bozuk ürünler gibi geliyordu. bizi sadece doğanın güçleri ilgilendiriyordu. Doğa güçleri ise salla hiç ilgilenmiyor gibiydi."

Engin Yayınları, 1. Baskı 1991, 283 sayfa.

5 Şubat 2007 Pazartesi

Gururla sunarım: Sigarasız 2 hafta !!!

Şimdilik bu son paketin fotoğrafı kaldı sigaradan geriye ve hayatımda belki de ilk defa bir paketin sonu gelmeden, “bu paket de bitsin, bırakacağım” demeden uzaklaşıverdim sigaradan. Henüz bıraktım demiyorum, uzaklaştım veya içmiyorum demek daha uygun. “Bıraktım” demek çok iddialı, henüz o kadar iddialı değilim ben, sadece kararlıyım diyelim. 1 sene kadar sonra bıraktım diyeceğim, çünkü 1 sene dolana kadar tekrar içme ihtimalim çok yüksek. Bu yüzden çok yüksekten atmamak lazım. Daha önce birçok başarısız girişimim olmuştu sigara bırakmaya dair, hepsini anlatmıştım ya, hepsinde de ilk 3 günde sigarasızlıktan meydana gelen baş dönmesi, ağrısı ve dikkat dağınıklığına fazla dayanamamış, pes etmiştim. Bu sefer tam tersi oldu, ilk hafta oluşan tüm kötü etkileri kolaylıkla atlattım fakat ikinci hafta zor geçti, hala da zor geliyor. Hatta rüyamda fosur fosur sigara içtiğimi bile gördüm geçen hafta, hayır rüyamda madem sigara içiyorum, atayım sigarayı yere çarpayım falan değil mi, yok, bir keyifle içiyorum bir keyifle içiyorum kâbus gibi. Bir de, başkalarının sigara dumanından rahatsız olmasına oluyorum ama biran geliyor böyle içime çekiyorum ortalıktaki dumanı, çok iğrencim. En kötüsü de, henüz sigarayı nereye ve ne zamana kadar bırakacağımı düşünüyorum; mesela diyet yaparken şu kiloya düşene kadar sadece şu kadar yiyeceğim denir ya onun gibi, sonra sigara için böyle bir durum olmadığı ve mümkünse bir daha hiç içmeyeceğim aklıma gelince bozuluyorum, ne zamanki bu his gider işte o zaman bıraktım diyebileceğim sanıyorum. Neyse, bu iki haftada edindiğim engin tecrübem:

Zorunluluklar:

- Kahve ve alkolün de bırakılması, en azından sigarasızlığa alışana kadar uzak durulması şart. İlk haftanın sonunda votka portakal içilebiliyor, ben portakal tadının yanında sigara tadını hiç sevmem oldum olası, belki faydası olabilir. Bir kere kahve içmek istedim sigara da istedi canım hemen döktüm.
- Çayın şekersiz içilmesi şart gibi görünüyor. Şekersiz çay ile sigara istemiyor insanın canı. Zaten kahve azalınca çay çoğalıyor ister istemez kilo almamak için şekersiz içmek lazım o kadar bardak çayı.
- Sigara içen arkadaşlarla görüşmemek lazım maalesef, en azından alışana kadar, ya da uyarmak lazım “ben sigara içmiyorum, sen de içme” demek lazım.
-Abur cuburu abartmamak lazım, sigara içmiyorum diye ne bulunursa yememek lazım. Sigara isteğine mümkün mertebe şekersiz siyah çay veya yeşil çayla direnmek, eğer olmuyorsa portakal, elma veya mandalina yemek lazım. Kuruyemiş, cips gibi yiyeceklerden uzak durmak lazım.
-Sinirler çok gergin oluyor, etrafa çok bağırıp çağırmamak lazım.

Lazımlar çok lazım. Zor ama işte kazançları:

- Sabahları daha dinç uyanıyorum, az ama çok verimli uyuyorum,
- Meyvelerin tadı çok güzelmiş aslında,
- Cildim de düzeliyor mu ne?,
- Ooooh, derin nefes alabiliyorum,
- Merdiven çıkarken eskisi gibi nefes nefese kalmıyorum (yine biraz kalıyorum ama olsun, herşey de biranda olmaz ki)
- Günde 3.25 YTL den hesap yaparsak, 2 haftada 48.75 YTL kardayım :)
- Kendim için ne güzel bir şey yaptım, (canımın çok sigara istediği zamanlarda kendi kendimi gaza getirmek için)

İşte böyle, bir sigara içmeme serüvenim daha başladı; çok kararlıyım bu sefer, bakalım ne olacak?

Annemin Ispanaklı Keki

Ispanaklı kek olur mu; oluyor oluyor, hem de pek bir güzel oluyor. Biz bayıldık, çok durmadı, hemen midelere indi. Görüntüsü yemyeşil, fıstıklı kek gibi görünse de aslında ıspanaklı kendisi. Annem gelince bizim mutfak da mutlu oldu yazık, bizim de midelerimiz şenlik yapıyor tabii. Bu haftasonu yemek yeme haftasonu oldu, zeytinyağlı sarmalar mı desem, lahana dolmaları mı desem, mantılar mı desem...diyorum ya bizim mutfak bile şaşırdı. Çok sevdiğim ve çok hafif olan annemin ıspanaklı kekinin tarifini henüz veremeyeceğim, annem anlattı ama ben pek gözümde canladıramadım nasıl yapıldığını, dedim ya mutfak hayalgücüm sıfırın altında. Kendim yaptığımda hemen tarifi de fotograflı olarak vereceğim, tabii bunun kadar şık olamayabilir, bakarız artık.

2 Şubat 2007 Cuma

Lapa Lapa Kar

Sabahları uyuyarak kalktığımdan ve işe gelip çayımı içene kadar da uyanamadığımdan bu sabah da camdan bakmadan çıktım evden. Lapa lapa kar yağıyor, her yer bembeyaz olmuş bile. Apartmanın kapısında durmuş ayakkabılarıma bakıyorum, paltomun altındaki kıyafetimi hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki eve dönmemi gerektirecek bir topuklu ayakkabı ve ince bir gömlek vakası yok. Ankara kış koşullarına uygun olarak gayet sıkı ve karda buzda yürünebilir giyinmişim. Kardeşim ve annem geldi ya İzmir’den, kardeşimin msn resminde 2 gündür kardan adam var, adam bekliyor kar yağsın diye. Sabahın köründe aradım kardeşi kalk da camdan bak diye, adam üşenmedi kalktı, bir “ooooh ne güzel” dedi. O İzmir’de kara hasret kalıyor, ben Ankara’da denizi, güneşi özlüyorum. Ne Ankaralı ne de İzmirliyiz o ayrı. Ben denizi olan bir şehirde bile büyümedim ya. Neyse, düştüm yola işe doğru, geçen kıştan biliyorum ki Kırkkonaklar yine afet bölgesi olacak. Şehir merkezine bu kadar yakın olup da hava durumu bu kadar farklı olan bir semt yok sanıyorum Ankara’da. Araçlar geçerken su sıçratıyor, herkes koşuyor, birbirine çarpıyor; insanlarda kar paniği var, sanki burası doğuda bir köy ve biz karda mahsur kalacağız; dolmuş şöförü pek bi sinirli, Köroğlu’na çıkışta dolmuş durursa bir daha kalkamayacak o derece kar yağıyor, bir bayan inmek istiyor ve dolmuş şöförü patlıyor “burada inilir mi, ya aşağıda in ya yukarıda in vıdı vıdı vıdı vıdı” bağırıyor da bağırıyor, yokuş bitene kadar da bağırıyor adam, sonra başka biri de şöföre bağırıyor, dolmuşda kıyamet kopuyor, ve bu kıyamet Kırkkonaklar’a kadar da sürüyor. Kırkkonaklar afet bölgesi olmuş bir karış kar, hala da yağıyor, akşama nasıl bir komediyle döneceğiz belli değil. Ne zor bir sabah oldu bu yahu. İnsanlarda kar paniği var, sanki burası doğuda bir köy ve biz karda mahsur kalıp hastaneye yetişemeyip yolda doğuracağız. İşte ben bu yüzden kar yağmasını sevmiyorum artık, kar yağınca yeni yıl kartpostallarındaki huzur dolu manzara gerçekleşmiyorsa veya ben sımsıcak bir dağ evinde manzaraya karşı kahvemi içemiyorsam, mümkünse deniz kenarında yaşayalım ve hava hep güneşli olsun.

Bu arada Şubat’a kadar neredeyse bahar mevsimi yaşadıysak Temmuz’a kadar kar mı yağacak???

28 Ocak 2007 Pazar

Buz Patenli Pazar

Başlıktan buz pateni yapmaya gittiğimiz anlaşılmasın, bunu bir kere yapmıştık; ben sürekli kenara tutunup anca iki adım atabilmiştim, koca ise iyi kötü kaymıştı ama yine de komikti, düşeceğim korkusuyla popo dışarda, kollar açık ne kadar komik olunabilirse o kadar. Sonra da her yerimiz tutulmuştu. Bir daha da gitmedik zaten. Eurosport da Avrupa Şampiyonası kapanış gösterileri var şuanda. İki saattir yan gelip yatarak buz pateni seyrediyorum (tembelliğin de böylesi, kalk yemek falan yap be kadın, neyse..). Buz patenini böyle imrenerek seyretmeyen Türk çocuğu yoktur herhalde, eskiden TRT 1 sürekli şampiyonaları verirdi, aslında hala veriyor, ve biz de böyle avuçlarımız yanaklarımızda seyrederdik, hiç Türk yarışmacı olmadığından mıdır nedir çoook uzak gelirdi bu spor bana. Artık ışıltılı kıyafetler mi desem, buzun üstündeki estetik görüntüler mi desem, sahne ışıkları mı yoksa havalara atılıp tutulan kadınlar, onları düşürmeden tutan adamlar mı desem... Hatta evin içinde buz patencilik oynadığımı bile bilirim, ama çok küçüktüm valla. Neyse, ben hala seyrediyorum her kış yakaladıkça tv de, yine buz patencisi olasım geliyor. Ama 30 a geldik, kalas olduk, nasıl yapacağız o hareketleri...

Bir de Türk kanallarından birinde buz pateni yarışması var.Ne kanalın ne de yarışmanın adını hatırlıyorum. Zaten zihnimde yer kaplamasına gerek de yok. Böyle, hani şu bir sürü garip insanın katıldığı şarkıcılık yarışmaları var ya, o yarışmaların bir de dansözlük versiyonu var hani (pardon oryantal dansçılığı), işte o yarışmaların buz pateni versiyonu bu yarışma ; tek fark komik duruma düşenler ünlü kişiler. Bu ünlülere böyle bir yarışma yapacağız gel katıl demişler, yarışma başlayınca da bu ünlü kişiler bir ciddiye almış buz patenini bir ciddiye almış, ağlarsınız. Aslında, buz patenine özendirir mi acaba küçükleri ve onların ailelerini diye de düşünmedim değil, zaten ünlülerin ağzında sürekli bu var; ama bilemiyorum, hiç bilemiyorum; evde bir sürü kişiyle iyi anlaşanları seçtiler, şarkıcılar seçtiler, dansözler seçtiler, kaynanalar gelin seçti,eee ne oldu o insanlara, nerdeler? Küçük yaşamları alıp, bir sürü kandırmacanın içinde onlardan büyük yaşam hayalleri yaratıp sonra da buruşturup atıyor hissi verdi hep bu yarışmalar bana. Şimdi bir spor dalına el attılar, iyi mi oldu kötü mü oldu, kimbilir.

En estetik, en şirin, en komik ve eğlenceli gösterileri yapan en sevdiğim buz patencisi ise Plushenko. Adam o kadar estetik ki, kadınsı da değil kesinlikle, bu adama buz pateni yapmak çok yakışıyor. Yanlış bilmiyorsam düştüğü halde dünya şampiyonu olan tek sporcu. Aşağıda da süper eğlenceli gösterilerinden biri :var :)

Ton Ton Anneanneler

Geçen Perşembe günü Melih anneannesini kaybetti. Cenazeye yetişemedik ama ziyarete gittik köye. Anneannemiz 96 yaşındaydı ve herhangi bir kronik hastalığı olmadan sadece yaşlılıktan, yaşlanmaktan vefat etti. Kendisini 2 yada 3 defadan fazla görmedim ama yine de birkaç güzel hatıram var: ilk evlendiğimizde köye ziyarete gittiğimizde bizim bavulu kimseye çaktırmadan arabadan alıp eve taşımıştı ve bana kenarları oyalı bir yemeni vermişti "al bak bunu ben kendi ellerimle işledim" diyerek. 94 yaşında kendisi oya yapabiliyordu, ve bavul taşıyabiliyordu. Eski toprak demek bu olsa gerek. Tabii oraya gidince kendi anneannem de düştü aklıma, onu kaybedeli de 2 sene olacak, o da 85 yaşındaydı vefat ettiğinde. Onun da kronik bir hastalığı yoktu, sadece yaşlılıktan kaynaklanan şikayetler hariç. Ona dair hatıralarım çok fazla tabii, anlatsam bitmez; zaten çok da özledim. Bu iki ton ton, nasıl yaşadılar bu yaşa kadar, hem de bu kadar sağlıklı olarak; insan düşünmeden edemiyor. Elden ayaktan düşmeden, hafızaları gayet yerinde ortalama 90 sene nasıl yaşanır? Ben yaşamak isterim açıkçası o yaşa kadar. Yaşlanmaktan korkuyorum ama yine de o yaşı görmek istiyorum. Çünkü bu iki ton ton un 80 yaşlarında bile yapacakları, alacakları, bekledikleri vardı. Her bir beklenti gerçekleştiğinde, yenisi hemen geliyor ve ikisininde ağzından "şunu da görsem...." diye dökülüyor. Yaşlandıkça daha mı fazla bağlanıyor insan hayata, sanıyorum öyle.

Bu iki ton ton bize çok iyi ve sağlıklı genler bıraktılar. Ve ben 13 sene sigara içtim utanmadan.....

23 Ocak 2007 Salı

Ne Anlatayım Ben Sana! - Ece Temelkuran

"Pek kederli bir sözcüktür "umut". Çünkü bütün sözcüklerden daha hızlı çağırır umutsuzluğu. Hele "Umut var mı?" diye sormuşsa aramızdan biri, bilin ki çoktan düşmüştür omuzlar." diye başlıyor Ne Anlatayım Ben Sana! "Gel toprak kardeşim! Geçelim şöyle memleketi söküldüğümüz yerlerden. Yürüyelim, yürüdükçe kendimizi yeniden bu memlekete dikelim. Korkma, seni tekinsiz yerlere götürmem. Yolumuz tekinsiz yerlere düşerse eğer, bırakma elimi. Çünkü ben çok korksam da bırakmam seninkini.Düşünsene, bir de ben seni bırakırsam...Sen de beni bırakırsan...Elsiz kalırız, dilsiz kalırız, bir başımıza yaşar, yalnız başımıza ölürüz. Düşünsene, o zaman yaşamış olur muyuz? O yüzden "Bu yolda umut var mı?" diye sorma bana. Bu ülkeyi anlamaktan başka çaremiz yok, anlasana!" diye bitiyor İnsanlık Üzerine bir Giriş bölümü. Bundan sonra okuyucuya değil genç bir stajyer bir gazeteci Gökçe'ye hitaben ve onunla birlikte tanıklık yaparak anlatılıyor F tipi cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçları. Konu insanların konuşmaya, tartışmaya çekindikleri bir konu; kimilerine göre ölüm orucunda ölenler bu ülkeyi parçalamaya çalışan teröristler ve yandaşları, kimilerine göre ise ölenler insan bu yetmez mi, ölüm çok ağır bir bedel değil mi. Ece Temelkuran'ın okuduğum ilk romanıydı bu. Kendisinin adını çok duydum, ama herhangi bir romanını okumamıştım, bu son romanında konunun ağırlığı altında ezilmeyen üslubunu beğendim, diğer romanlarını da almayı planlıyorum.
Roman Everest yayınlarından, 1. Basım Ağustos 2006.


Not: Herşeyin akılda ilk günkü gibi kalmadığından,bazı şeyleri istemesem de unuttuğumdan şikayet etmeye başladığımda okuduğum kitaplara ilişkin bir word dosyası tutmaya başlamıştım, bazen sadece altı çizilmişleri, bazen sadece konusu, bazen sadece hissettirdiklerine ilişkin notlar alıyordum; sevsem de sevmesem de hatta nefret bile etsem aldığım küçük notlar. Şimdi bu notlarımı bloğuma taşımam lazım, çünkü bu blog artık üşenmeden yaptığım işlerden biri oldu.

Yeşil Çay Sigarayı Bıraktırıyor !?

Sigarayı bırakma serüvenim mi desem, yoksa sigarayı bırakma işkencesi mi desem ne desem, hala sürmekte, türlü türlü yollar denemekteyim. Uzun bir süredir, yaklaşık 1 aydır (sigara içmeyince zaman daha yavaş geçiyor sanıyorum yoksa 1 ayın nesi uzun, e o zaman ben daha mı uzun yaşıyorum içmeyince, kendimi mi avutuyorum, ay deliricim, neyse) “kademeli sigara bırakma tedavisi” uyguluyorum kendi çapımda. Böyle bir tedavi tıbben yok, tamamen benim uydurmam. 2 hafta boyunca 9 tane içtim, yuh deme hemen, günde 1 paket içtiğim düşünülürse gayet makul bir sayı; sonra 7 ye düştü, en son 5 e düşürdüm derken geçen hafta cumartesi gecesi yaklaşık 15 tane içtim, sonra boğazım şişti. O kadar şişti ki boğazım vücudum grip oluyorum sandı, ateşlenmeye falan çalıştı ama yapamadı. Ben nedenini bildiğimden hiç ilaç içmedim, çünkü boğazım sigarayı az içmeye alışmış, bir gece aniden abartınca o da kendini şaşırmıştı; sigara içmedim bende, hala içmiyorum, bol bol elma yiyip, yeşil çay içiyorum. Bu vesile ile başlık konusuna da gelmiş olduk, bu başlık da tamamen benim uydurmam. Yeşil çayın tadı o kadar kötü ki, bırak yanında sigara içmek, şöyle güzel çikolatalı pastanın yanında bile gitmez. Ama ne yapayım, bütün faydalarını bir kenara bıraktım, yeşil çay içerken canım sigara içmek istemiyor, e bu da güzel bir şey. Tabii ben sonradan öğrendim ki 3 fincandan fazla içmemek lazımmış. Zaten tadı o kadar kötü ki daha fazla da içilmez. Bir de aktarlarda bu yeşil çayın poşetsiz ot hali satılıyormuş, böyle normal çay gibi demliyormuşsun, pek bir güzel oluyormuş. Daha önce katı tarçın almak için girdiğimiz bir aktar dükkânındaki adam başka bir müşterisine “kanseri de tedavi ediyor” deyince az daha adama saldırıp bizi karakolluk yapacak olan kocayla da paylaştım bu konuyu bir akşam, neme lazım sonra demlikteki otları koca görünce aktarın ve benim başıma geleceklerden kim sorumlu olacak. Neyse, koca aynen şöyle dedi: “Aktarlardaki abuk subuk otları kaynatıp, içip sonra da hastaneye düşen bir sürü adam geliyor acile; sen poşetlilerden iç” dedi. Aman dikkat… Haaa, bu arada evde sigara içmeyi de yasakladım, sigara içenler balkonda içiyorlar, bu da iyi bir adım değil mi? Yeşil çay için de, böyle yeşil çay içme takımı almak istiyorum, nerede satılır acaba?

19 Ocak 2007 Cuma

Eski ve Yeni




Ortaokul ve lise çağlarında aile dostlarının çocukları ile toplanır, korku filmi videoları alır, ışıkları kapatıp kucağımıza da yastıklarımızı alarak kaç tane kiraladıysak hepsini bir oturuşta seyrederdik, hala bu hastalığım sürmüyor değil... Tabii bu kadar çok korku-gerilim filmi seyredince de bir süre sonra bu filmlerden bazıları komik ve eğlenceli gelmeye başlıyor, kan mide bulandırmıyor, sapıklar korkutmuyor, yatağın altından Freddy çıktı rüyaları görülmüyor (ama Freddy ve Norman’ın yeri ayrıdır). Ama iş şeytan temalı filmlere geldiğinde her zaman tırsmışımdır. Özellikle The Omen serisi geçmiş yıllarda ışık açık uyumama bile sebep olmuştur. Elimize 2006 yılı John Moore yapımı The Omen 666 gecince aynı telasla oturduk seyrettik. Kafamızda 1976 yapımı The Omen olduğundan tabii ki de önyargılıydık, bir filmin yeniden çekilmesi oldukça büyük bir risk hele de bir önceki versiyonu akıllarda yer etmiş korku klasiklerinin başlarında yer alıyorsa . Bir yandan da ticari olarak büyük bir akıllılık, çünkü The Omen geçmiş serilerini her zaman endişe ile ananlar sanıyorum bu yeni versiyonuna da giderek filmin iyi bir kazanç sağlamasına katkıda bulunmuşlardır. Öte yandan saygı duyduğun, sevdiğin bir filmi tekrar çekmeye soyunmak yönetmeni için heyecanlı bir durumdur mutlaka diye düşünüyorum, heveslenmeden edemiyorum. Öncelikle şunu söylemeliyim, aslına sadık kalarak çekilmiş. Bu sefer şeytanın oğlu politik sebepler nedeniyle ABD Büyükelçisine verilmiş (oldukça ironik değil mi). Son yıllarda yaşanan felaketlere ve siyasi olaylara şeytani göndermeler yapılmış :) Sonunda Damien’ın ABD Başkanının elini tutarken arkaya dönüp izleyiciye fırlattığı tehdit bakışı son noktayı koyuyor zaten. Bütün eskilerin yenilere nazaran daha iyi olduğu fikrinden yola çıkarak 1976 yapımı daha tedirgin ve rahatsız ediciydi diyebilirim. Oyuncular çok daha iyiydi, özellikle baba rolünde Gregory Peck çok daha iyi bir oyun sergiliyordu, yeni baba ise oldukça donuk ve tüm filmde tek bir yüz ifadesi ile oynamış. Adam korktuğunda, endişelendiğinde, sevindiğinde hep aynı yüz ifadesi. Anne ise ilk başta hayalkırıklığı yaratıyor, sonra biraz toparlıyor ama yine de olmuyor. Şeytanın oğlu Damien tip olarak oturmuş, bakışlar süper; ama yine de ilkini aratıyor. Bunlara rağmen ürkütücü sahne tasarımları görülmeye, Damien’ın saklandığı park sahnesi, baba ve pederin buluştuğu köprüaltı sahnesi seyre değer; kırmızı rengin neredeyse her sahnede vurgulanması hoşuma gitti, çok da göze batırmadan vurgulanmış, hoş olmuş. Ani ses efektleriyle seyirciyi zıplatma ise az kullanılmış, bazı filmlere gitmiyor, buna da gitmezdi. Bir Cuma gecesi evde toplanılıp çıtır çerezle güzel güzel izlenebilir derim ben.

14 Ocak 2007 Pazar

Nip/Tuck bize daha neler gösterecek?


Carver (Oymacı) kim onu da öğrendik, Matt in başı yine beladan belaya girdi, Julia hayatın bir sillesini daha yedi, Christian ve Sean az kalsın sakat kalıyordu... diken üstünde, bazı sahnelerde midem de kalkarak seyrettim sezon finalini; merak ettiğim ailenin küçük Annie'sini büyütüp başına bir işler getirecekler mi? En uç noktalarda irdelenmeyen hangi insanoğlu hali ve hesaplaşması kaldı geriye, düşünüyorum.

Neyse, bu sapkın, +18 diziyi severek izliyorum. Hatta downloadcular kralı kardeşim bütün bölümleri indirip bana verince kendimi çocuklar gibi şen hissettim, oturdum kaçırdığım bölümleri bir bir seyrettim hatta arada çok da sevdiğim bölümlere bir de cila attım. Ama bu öyle bir dizi ki üstüste sürekli seyredince bir sapkınlık hali bir psikopatlık geliyor böyle insanın üstüne uyarmalıyım. Cnbc-e de haftalık seyredin yeterli.

11 Ocak 2007 Perşembe

Mutfak Krizi

Yemek yapmanın öğrenilemeyeceğine ve tamamen yetenek işi olduğuna inanıyorum artık. İnsan 13 yıldır yanlız yaşayıp hele bir de 30 yaşına gelip evlenip barklandığı halde yemek, pasta, börek, çörek yapamıyorsa bu yetenek işidir diyorum artık. Ne zaman yemek yapmaya kalksam tarifi 50 kere okumama rağmen mutlaka birşeyi yanlış yapıyorum, mutlaka mutfak batıyor, ve mutlaka yemek yaparken beynim yoruluyor. Mutfakta organizasyon yeteneğim ve hayalgücüm çok zayıf artık buna eminim.

Çikolatalı Pandispanya
Daha önce Eylem arkadaşımla yaptığımız kendisinin iddia ettiği üzere çok da kolay olan pandispanya pastasından yapıp yeniyıl kutlaması için kocanın nöbetine götüreyim dedim. Ama tabii nasıl yapıldığını aklımda tutamadığımdan Eylem arkadaşıma mail attırdım tarifi. Ofiste bir güzel okudum, eve geldiğimde internette problem olduğundan mailime de bakamadım ve tabii ki de yine aklımda tutamamıştım tarifi. Eylem arkadaşımla canlı bağlantı kurmak suretiyle yapmaya başladım. Neyse pandispanyanın, üzerine ve arasına sürülecek pudingin yapılmasını ve içine serpiştirilecek cevizlerin unufak edilmesini mutfağı batıraraktan tamamladım. Pandispanya soğudu, ortadan ikiye kestim, üst tarafı bir kaldırdım ki alt kısmın ortası üste yapışmış ve pastanın alt tarafının ortası tamamen delik, çünkü içi soğumamış. alt tarafı mecburen üst taraf yapıp, ortada aslında diğer kısmın parçası olan bölümleri koparıp koparıp sonra üst tarafa monte ettim; o kaadaar çirkin oldu ki. Puding nerneyse hepsini üstüne döktüm üstteki rezillik kapansın diye, kapandı da.Bolca da ceviz dökünce ortadaki rezil cerrahiden eser kalmadı. Sadece üstü biraz engebeli oldu ama kimse çakmadı yerken. Başarılı bir tadı vardı, onu da çikolatalı pudinge borçluydu bana değil.


Havuçlu Kek
Ömrümde hiç yapmamışım. Baktım tarif kolay, yapayım dedim. Neyse, yine bir mutfak batırma durumuyla birlikte ve her zamanki gibi mikseri karışımın dışındayken çalıştırıp üstüme de sıçratarak tarifte 2 adet yazan havuçları ben de 2 adet olarak rendeledim, kekin içine bir döktüm ki havuçlar biraz büyükmüş sanıyorum, kaskatı birşey oldu. Ama ben anlamadım tabii, herhalde böyledir normali de, ben tarife uygun yaptım dedim. Fırından çıkardığımda tadı güzeldi ama biraz sertti. Üzerine çikolata eritip döktüm biraz yumuşasın diye ama onu da az dökmüşüm, hiçbir işe yaramadı. Sonuçta kekte ne havuç tadı ne de çikolata tadı vardı, garipti.

Yok yok bu yetenek işi, anladım ben.

9 Ocak 2007 Salı

Blog Yazmak Üzerine


Aramızdaki bu tartışmayı, ben aslında protesto mu ediyoruz demiştim ama, Umut arkadaşım tartışıyoruz dedi, peki tartışalım ama ben bu yazının içeriğinden çok üslubuna da sinirlendim o yüzden biraz saldırgan olabilirim; neyse lafım yarım kaldı aramızdaki bu tartışma dün başladı ben katkımı bugün yapabildim çünkü Radikal2 deki yazının tamamını okumadan yorum yapmak istemedim. Saldırgan olabilirim dedim ya, şimdi olacağım, bence eğer Türkiye’nin önde gelen gazetelerinden birine yazı gönderiliyorsa önce “ben” olunmalı, daha sonra “biz” olmaya çalışılmalı ki o “biz”in içinde okuyan diğer insanlar da kendi “ben”lerini görebilsinler, akıllı bıdık olunmamalı önce, yoksa aynen bu yazı gibi fazlaca samimiyetsiz olurlar diye düşünüyorum.

Ben seviyorum blog yazmayı, yazanları da seviyorum; kimliklileri de seviyorum kimliksizleri de. Blog okumak ya da yazmak bir nevi gözetlemek ya da gözetlenmekse kitap da okumayalım o zaman, sonuçta hiç tanımadığımız birilerinin hikâyelerine dalmıyor muyuz roman okurken. Hiç fotoğraf çekmeyelim mesela, çektiğimiz fotoğraflar sadece kendi hayatımızdaki mutluluk anlarının fotoğrafları olsun aman yoksa gözetlemiş oluruz, ressamlar resmetmesin mesela o da bir nevi gözetleme değil mi? Bu liste uzar gider, iyisi mi ben buna “gözetleme” demeyeyim. Çünkü kitap okuyorum, fotoğraf çekiyorum, blog yazıyorum ve okuyorum.

“Sanal Yıldız”, evet ben kendi hayatımın aktristiyim, yazarıyım, eleştirmeniyim, fotoğrafçısıyım…….ve kendi tarihimi yazıyorum. Anneanneme ilişkin hepi topu bilgim yaşlılığıydı, gençliğine dair bildiklerim ise eski fotoğraflarından gördüklerim, şimdi düşünüyorum da anneannemin bir bloğu olsaymış da o fotoğraflar çekildiği zamanlardaki yaşananları, hislerini yazabilseymiş, biz torunları da onları defalarca okusaymışız, ya da neleri severmiş ne okurmuş çocuklarından değil de kendisinden bilseydik, öğrenseydik. Hafızamın bana oyunlar oynamaya başladığı yaşlara geldiğimde yazılı kanıt bulabilmek için yazıyorum. Eğer birgün torunlarım falan olursa, 3-5 fotoğrafa tıkılı kalıp kendilerince o fotoğraflara hikayeler yazıp avunmasınlar diye belki de. Çok mu bencilce oldu, o zaman……. Okuduklarımıza, seyrettiklerimize, gördüklerimize ilişkin yorumlarımızı düşündüklerimizi yazıyoruz, okuyoruz. Tavsiyeler alıyoruz, eleştiriler alıyoruz. Buna göre belki bir roman daha okuyup bir film daha seyrediyoruz, bir tiyatro oyununa daha gidiyoruz; çektiğimiz fotoğrafı başka açılardan da çekmeye çalışıyoruz.

Maalesef saf ve iyi niyetli bir paylaşma isteğiyle karşı karşıyasın Fulya Hanım. Benim buna inancım var, saf ve iyi niyetli olduğuna. İnsanın fikri neyse zikri de odur denir ya…öyle işte.

Şuanda farkına varamadığım daha bir sürü nedenim daha vardır, ya da olacaktır. Didem’in dediği gibi “Bu konuyu elimizde çay bardaklarıyla karşılıklı tartışmayı ben de çok isterdim elbette ancak bu pek sık mümkün olmuyor.”

7 Ocak 2007 Pazar

Ara'dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti - Fotografevi

Fotografevi'nin Ara Güler'in 77. yaşgünü için düzenlediği Ara Güler'in 77 adet fotografının yeraldığı sergi sonrasında hazırlanan fotograf albümünü edindim. Albümde kendisi ve fotografları üzerine sözlerinden alıntılar ve fotoğraflı biyografisi de yeralmakta. Albüm, Klasikler,Röportajlar, Portreler, Ara Güler'in Foto Albümü başlıklarından oluşuyor. Çok kapsamlı bir albüm değil, yine de ben en çok portreler bölümünü sevdim. Albümde yeralan portre fotoğraflarının hemen yan sayfasında fotografların hangi koşullarda çekildiği ya da çekimin hemen öncesindeki hislerinden bahseden sözlerinden alıntılar var, oldukça hoş. Fotoğraflarına baktığımda teknoloji kokusu almadığım, fotoğrafları ve fotoğrafçılık üzerine akıllı bıdık, entel dantel konuşmalar yapmadığı için de ayrıca seviyorum Ara Güler'i sanıyorum. Söylemeden edemeyeceğim, bu albümü bu kadar pahalı satmasalarmış iyiymiş. En çok sevdiğim fotografı da aşağıdadır kendisinin..... Ekmek ve Tabanca, 1970, Ankara, Kaleiçi

2 Ocak 2007 Salı

Nasıl girilirse öyle mi gider?


Yeni yıla nasıl girdiysem hep öyle gitse ne iyi olur, ne güzel olur. Annecim ve teyşimin yaptığı güzel yemekler sonrası vapura biniş, kordonda denize karşı bira, sonrasında Mavi de süper eğlence, kardeşim de yanımda, offf yaaa ne güzel ne rahat şehir burası. Sokak eğlencesinde bile Mercan Dede çalıyor, hava bahar havası........insan bi tazeleniyor İzmir'de. Ankara'ya da dönesi gelmiyor ki insanın :(

O zaman nasıl girdiysem öyle gitsin de İzmir'e taşınalım :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...