Sen iyi ol yeter....
ve annecim, iyi ki varsın....
Çocuk gelişimi üzerine okuduğum ilk kitap olması nedeniyle olabilir, kafamdaki sorulara çok net cevaplar alamadığım ama çocuk gelişimi ve ruh sağlığı üzerine en azından biraz fikir edindiğim bir kitap oldu. Çocuk yetiştirmede sürekli nelerin yapılmaması gerektiğinden bahsedilmiş, yapılmaması gerekenlerin yanında ne yapılması gerektiğinden bahsedilmediği gibi ne yapılsa iyi olur gibi öneriler de çoğu bölümde dile getirilmemiş, bu nedenle de yetersiz buldum. Yine de bir ilk kitap olarak okunabilir, fikir edinmek açısından. Kitap, "Çocuğun Ruhsal Gelişimi", Çocuklarda Olabilecek Sorunlar" ve "Özel Durumlar" olarak 3 bölümden oluşuyor. En çok hoşuma giden ise yazarın "çocuklarının sevmediği özelliklerinden bahseden anne ve babaların öncelikle aynaya bakmaları gerektiğini" söylediği bölüm oldu :)
Auster severlerin çok beğeneceğini düşündüğüm, otobüste, dolmuşta, çay molasında, öğle tatilinde kolayca ve keyifli bir şekilde okunabilecek bir kitap Kırmızı Defter. Kitapta yeralan öyküler Auster'ın gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu olaylara dayanıyormuş, zaten aralarda kendisi de "bu olay bana şu romanımdaki bu karakteri yarattırdı" diyerek hayranlıkla okunmuş olan romanın oluşumuna yardımcı olmuş olayları da vurguluyor, bu nedenle de yer yer çok heyecan verici. En çok Auster'ın nasıl yazar olduğuna ilişkin hikayesini sevdim.....
Anne sütünün hem bebeğe hem de annesine olan faydaları:
Annemi, babamı, kardeşimi, kızımı, kocamı, dostlarımı, bloğumu, evimi, yaşamayı seeviiyooruum... Bugün tesadüfen mutluyum, kocam yine nöbetçi...pöf...aman zaten sevmem ben öyle sevgililer günü geyiklerini, tüm özel günlerde elde çiçek sokakta yürümekten çok utanırım nedense...genç bir bayan ve bekar iken kızlar biraraya gelir 14.Şubat'ta dışarı çıkardık, "sevgilimiz de yok ama mutluyuz bakııın, oohh oohh" diye, bir de bunu sadece biz yapıyoruz sanırdık, bekar kardeşim bugün "asıl bugün dışarı çıkmak lazım, sevgilisiz kızlar hep dışarda oluyor bugün, hehehe" deyiverdi...meğer sevgilisiz genç bayanlar bunu hep yaparmış...kadınlar bir alem, erkekler iki alem...
Romanlarını elime aldığımda heyecanlandığım, yüzüme oturmuş kalmış bir tebessümle okuduğum, bittiğinde "niye bitti" diye üzüldüğüm, hep yazsın istediğim bir diğer yazar Nazlı Eray, sanki o da bunu farkında 28. kitabını çıkardı. 28 romanın hepsini okumuş değilim henüz, ama daha okuyacak Nazlı Eray romanları olması sevindiriyor beni. Farklı Rüyalar Sokağı yine muhteşem bir düşgücünün ürünü. Buenos Aires, Istanbul, Ankara, Frankfurt ve Kuşadası sokaklarında geçen romanda Mehmet Ali Bey, Makbule Hanım, Evita, Dr. Pedro Ara, Neyyire Abla, Selami Abi, Banu ve annesi romanda yeralan belli başlı karakterler, sonrasında geceleri gelip Evita'yı anlatan melekler, ATM kartı kullanarak Evita'nın yanına gitmeler, kataraktı olan bir gözün içindeki sohbetler, hücreden yaratılan yeni bedenler... Çok keyif aldım olurken...
Farklı kesimlerden kadınların yaşamlarını, duygularını, düşüncelerini, düşlerini ve hayalkırıklıklarını 17 farklı kadın öyküsünde yine çok çok güzel bir dille ve yine yaşatarak anlatıyor İnci Aral. Kadınların soyunduğu ve soyundurulduğu roller taraf tutmadan ve tutturmadan kendi seslerinden anlatılıyor tüm hikayelerde. Dili yine kusursuz, hayranlık verici. Hepsini tek tek sevdim öykülerin ama en çok " Kepek" öyküsünden keyif aldım.
Kürşat Başar'ın daha önce okumuş olduğum ve çok da sevdiğim diğer 3 romanının aksine bundan çok tat alamadım ne yalan söyleyeyim. Başladığım romanı saygısızlık olmasın diye yarım bırakmamak adına bitirdim. İlk basım 1992 yılında yapılmış, o zaman okusaymışım belki severmişim, bilemiyorum. Elfe, Nevit ve Selin isimli üç yeniyetmenin aşka dair koşuşturmaları, düşkırıklıkları. Selin'in yaptığı hıyarlığa karşın romanın onu temize çıkarmaya çalışması ve maalesef başarılı olup da günaha bizi ortak edememesi.
Kısaca annem yılbaşının hemen sonrasında gitti, neyse ki bizi düzene koymuştu biz de bu zamana kadar o düzeni bozmadık maaşallah, herşey iyi gitmekte ben anneliği koca babalığı evlat da çocukluğu öğrenmekte ve nispeten başarılı olmaktayız. Evde oturmak sıkıcı olmaya başlayınca ve ben bunalınca, hem bebeğe bakıp hem de çalışabilir miyim acaba diye düşünmeyi bırakıp harekete geçince, yeniden home office olarak çalışmaya başladım, nispeten başarılı oldum. Bebek arabasını alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinden indirip çıkarmayı öğrendim (daha sonra yazılacak,unutma). One Tree Hill de Lucas ve Peyton nasıl bir araya gelmiş onu öğrendim. Birkaç kitap okudum, ayrıca yazacağım. Birsürü fotograf çektim ama hiçbiriyle ilgilenemedim, kitaplığımı düzenleyemedim, bebeğin dolabını düzeltemedim, filmleri dvd ye çekemedim...vsvs... Neden, çünkü, kitaplığımı düzenlemek için yerimden kalkıyorum, sehpanın üzerindeki tokalarımı görüp onları yerine kaldırmak için banyoya doğru gidiyorum onları yerine koyunca çamaşır koyayım yıkansın diyorum yıkıyorum, banyodan çıkınca yatakodasında kalmış bardağı görüyorum alıp mutfağa götürüyorum birkaç bulaşık var makinaya koyuyorum geri gelirken gözüm bilgisayara takılıyor "aaa fotografları düzenleyeyim" diyorum oturuyorum bilgisayar başına "aa maillerime bakmadım ne zamandır" diyerek posta kutumu açıyorum, bebek ağlamaya başlıyor kalkıp yanına gidiyorum...yine yapmadığım ve vaktim yok yapamadım diye utanmadanda şikayet edip mızıldandığım bir sürü iş gibi yine kitaplığı ve fotografları düzenleyemedim. Ben bu zamanı kullanma işini bir türlü beceremedim gitti, hayat boyu yapılacak ama yapılamamış işlerim mi olacak benim yahuu. Pöff.
Kısaca.. bir müsibetin bin nasihatten iyi olduğunu anladım, her yıl başında kendime hatırlattığım, her yıl sonunda da unuttuğumu farkettiğim üzere herkesi kendim gibi sanmamam gerektiğini anladım ama yine sanıcam ben bu sene eminim, sigarayı bırakmanın ne kadar zor ama bir o kadar da güzel olduğunu anladım, deniz kenarında yaşamak istediğimi bir kez daha anladım, en çok da birçok şeyi anne olunca anladım... hayatımın birçok yönden değiştiği bu yıldan da memnun ayrıldığımı hissediyorum :)
Bu aralar oradan buradan, annelerden, yakını anne olmuşlardan, anneannelerden, babaannelerden süt yaptığını duyduğum tüm yiyecekleri itinayla yiyorum. Bunlardan biri de nişastalı yiyecekler; nişasta içeren yiyeceklerin bolcana süt yaptığını duyunca annem bir koşu ailemizin tansaşına gidip kutu kutu nişasta aldı. Eve gelince ne yapacaksın diye sorunca ben, nişastanın kutusunu gösterip arkadaki tarifi yapacağım dedi. Ben tarifin yanındaki mantarlı fotoğrafı görünce, aynen şöyle deyivermişim "aaa evde mantar var mı ki, nası yapıcaksın?". Sonradan farkettim, gerçekten de mantarla nişastanın ne gibi bir alakası olabilir ki de ben böyle bir soruyla kafamı yormuşum, bilemiyorum... nişasta bildiğim kadarıyla pastada, tatlıda kullanılan birşey, mantarın da yemeği yapılır, böreği yapılır, nişasta ile birlikteliği kel alakadır. Neyse, nişastalı mantar şekilli kurabiyeler pek güzel oldu. Kurabiyelere nasıl mantar şekli verildiği ise oldukça komik, şöyle ki, bir kahve fincanında kahve ile su karıştırılıyor, bir pet şişenin ağzı kesilip alınıyor ve onun ağız kısmı fincandaki sulu kahveye bandırılıp yuvarlanmış kurabiyeler üzerine bastırılıyor. Kurabiye pet şişenin ağız kısmından içeri doğru bombe yaparken kahve de bulanınca mantar şekli oluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez yau. Süt bahane kurabiyeler şahane..
Sabah saat kaç hatırlamıyorum -bu aralar zaman mevhumum çok karışık- annemle evde çay keyfi yapmaktayız, bir anda yakınlardan bir yerden gelen silah sesleriyle irkildik, annemle birbirimize baktık, çocuklar oyun oynuyor olmalı hani şu çat pat patlayan şeylerle ama sabahın bu saatinde ve hafta içinde de olmaz ki veyahut bir yerlerde tamirat var algımız bizi yanlış yönlendirdi diyorum. Parantez içinde belirtmek isterim memur ve öğrenci şehri olarak tabir ettiğimiz metropol olmaktan çoook uzak bir şehir olan Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde ikamet etmekteyiz. Biraz önce akşam haberlerinde izledim, Ankara'nın göbeğinde bulunan bu semtte canlı bomba olduğu ifade edilen teröristlerin oturduğu ev basılmış, çatışma olmuş, terörist ölmüş, polisler yaralanmış....iki sokak ötemizde....bizim duyduğumuz da ne çat pat oyun sesi ne de matkap sesiymiş, çok saf düşünmüşüz, ses düpedüz silah sesiymiş. Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde sokakta çatışma oluyor, otoparkta bir minibüs dolusu bomba bulunuyor, ne oluyor??? Neye üzülsem bilemedim ben de, ülkecene içinde bulunduğumuz duruma mı üzülsem, yoksa silahlı çatışmaların olduğu bir semtte oturuyor olduğumuza mı üzülsem, büyük şehirde yaşamanın benim için anlamının tamamıyla değiştiğine ve artık ne kadar kof bir anlama sahip olduğuna mı üzülsem, kendimi güvende hissetmemek bir yana kızımı buralarda nasıl büyüteceğimi kara kara düşünüyor olduğuma mı üzülsem...
Annem İzmir'e etrafı kolaçan etmeye, babam ve kardeşimin eve ne türlü haltlar etmiş olabileceklerini kontrole ve bozulan termosifonu da yaptırmaya gitti. Anneme baktıkça görüyorum anneliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, oraya koştur buraya koştur herkesi memnun etmeye çalış bu arada kendin olabildiğince mutlu ol, Ankara-İzmir arasındaki yolları tepecem diye yorul, zor valla, neyse ki torununu kucağına alınca dinlenecek olması beni azıcık kurtarıyor anneme karşı duyduğum vicdan azabından. Sınavlardan kafayı yemiş olan kardeşim ve emekliliğe doyamayıp yine işe giren babamın arkasını topladı toplamasına da ben de burda kızımla kafayı yedim. Annem gidince, biz de kızımla daha ilk geceden feleğimizi şaşırdık. Annem yanımdayken yaptığımız iş bölümü, itiraf edeyim, daha çok da annemin yaptığı tüm işler bana kalınca ne olduğumu şaşırdım desem yeridir. Öncelikle, kızım sabaha kadar uyumadı, ben ise onu uyutmak için sürekli altını değiştirip, emzirdim, en sonunda sabaha karşı yorgunluktan uykuya daldı da ben de azıcık yatıp uyuma fırsatı buldum. Bu arada, söylediği şeyi mutlaka yapması gerekecek kadar inatçı ve bu işi de hiç beklemeden hemen yapmak isteyecek kadar da sabırsız bir insan olan ben, şaşırtıcı bir şekilde değişiyorum söz konudu kızım olunca. Hayatta hiç bir durumda ve hiçkimseye karşı gösteremediğim sabrı, kızımın altına yeni bez sarıp daha kucağıma alır almaz kakasını pörtletmesi durumunda altını en az 2-3 kere değiştirmek zorunda kaldığımda, tam bezini açtığımda pörtleterek gecenin bir yarısı belki 2-3 kere üst baş değiştirmek zorunda kaldığımda, emzirirken uykuya dalıp "oh bea uyudu, azıcık ben de kestireyim" dediğim ve yatağına koyduğum anda yaygarayı basması durumlarında gösterebiliyorum. Ve kendi kendime hayret ediyorum, birşeyi yapıcam diye kafaya taktığında geceleri bile uyuyamayan benim sabır sınırlarımı ölçmek için bir çocuk doğurmam gerekiyormuş. Anneliğe dair aldığım bilmem kaçıncı ders: annelik demek bir nevi sabır taşılık görevini büyük bir gayret ile ve sanıyorum tüm yaşam boyunca yürütmek demek. Veeee sevgili anneciğimin ve diğer bütün eşin dostun annesinin hayatımızın belirli aşamalarında, annelere olmayacak hareketler yaptığımızda işittiğimiz gibi :"Anne olunca anlarsın", "Çocuğun olunca görürsün". Kısacası, "Anne yeter artıkın, kızının ve torununun başına gel, işler burda çok karıştı, heryer heryere girdi..."