2 Ekim 2010 Cumartesi

Dublörün Dilemması - Murat Menteş

Herşeyden önce söylemeliyim ki bu romanı okurken harika vakit geçirdim., sürekli gülümseyerek yüz kaslarımı çalıştırdım. Roman bir Tarantino filmine konu olacak nitelikte kanlı, hareketli, vurdulu kırdılı başlıyor. Aslında o kadar alakasız başlıyor ki roman,eğer bu kadar ilgi çekici ve yaratıcı dili olmasaydı devam etmekte zorlanabilirdim. Murat Menteş'in dili o kadar yaratıcı ki hayran kalmamak mümkün değil, hayalgücü ise dehşet verecek boyutlarda desem abartmış olmam. Sadece romanın ve kahramanlarının isimleri bile bu hayalgücünün boyutlarını ortaya koymakta; romana verilen Dublörün Dilemması ismi romanı okudukça, roman kahramanlarının isimleri de onları tanıdıkça anlamlarını buluyorlar, Nuh Tufan, Baretta, Umur Samaz, İbrahim Kurban, Habip Hobo, Ferruh Ferman, Rıza Silahlıpoda. Gerçekleşmesi imkansız hatta saçma olarak bile ifade edilebilecek olaylarla çevrili romanda insanlar kılıktan kılığa giriyor, türlü dolaplar çeviriyor, rastlantı üzerinde rastlantılar yaşıyorlar. Okurken Murat Menteş'e inanıyorsunuz, söylemek istediklerini tüm bu saçmalığın ve ironinin orta yerinde pat pat söyletiyor karakterlerine; teknolojinin, paranın, rahatın, kapitalizmin, acımasız yeniyüzyılın, politikanın, dünya düzeninin başımıza ördüğü çoraptan rahatsız yazar, bütün bunları kurgusuna öyle güzel yedirmiş ki, hayran kaldım. Olasılıksız romanınıyla bu kadar dalga geçtiği için de teşekkür ederim kendisine. Romanın son sayfasında verilen"Devamı 121. sayfada" esprisini çok pis yedim, döndüm 121. sayfaya, aranıyorum kelimelerin arasında, baş harfleri birleştiriyorum falan, kesin buraya gizlenmiş birşey var diye, romanın olaylarından nasıl etkilendiysem artık. Romanda baş karakterlerin lise yıllarında kurduğu, romanın en sevdiğim bölümlerinden birini oluşturan Afili Filintalar isimli çete, Murat Menteş önderliğinde yazar kadrosu roman kadrosundan farklı olarak ve büyüyerek nette yayın yapıyor. Ben sevdim bu romanı, yazarın diğer kitaplarını da aldım sıraya, okuyacağım. Tavsiye ederim.

Altını çizdiklerimden....
" ... Biz yetimler intikam iştiyakıyla doluyuzdur. Dehşeti dengelemeye yatkınızdır. Başkalarının öçlerini de almaya hevesleniriz. Yetimlik bize kanlı doğaçlamalar yapma cüreti verir. Suçlamakla ya da suç işlemekle kaybolmayan bir masumiyet imtiyazına sahibizdir İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm, her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmeye çalışmakla geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım, elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizmle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar... Hepsine teker teker Kolombiya kravatı takmak istiyorum! [Kolombiya kravatı: Meksika mafyasının uyguladığı bir cezalandırma biçimi: Kurbanın gırtlağına bir delik açılır ve dili bu delikten sarkıtılır.] Gerçi zamanla esnekleştim. Ulaşılması ve vazgeçilmesi en zor nimetin sükunet olduğunu anladım galiba. Tamam, zenginlere merhamet duyacak kadar güçlü değilim hâlâ, fakat sayıların artışındaki boşunalığın eşiğini görebiliyorum. İbrahim Kurban'dan öğrendiğim kadarıyla, yeşil banknotlar kamuflajdan başka bir şeye yaramıyor: Aptallığı, beceriksizliği, acizliği, yalnızlığı kamufle ediyorlar... Ayrıca, yetimlik zaman aşımına uğramaz, haddizatında yetim olmayanlar da yetimliğe doğru seyreder. Yani kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir: Kainat ve tarihin bekleme salonunda biraz soluklanıyoruz, çoğunlukla da adımız anonslanmadan kainata ve tarihe gömülüyoruz..."

"Hatırlıyorum da,  o günlerde her yerde bir dengesizlik gözlemleniyordu: "İstikbal Molekülleri" örgütünün, dinamit bağlayıp ortalığa saldığı sokak köpekleri yüzünden hayvanseverler yollara dökülüyordu. Bazı araştırma merkezlerinde, yeni ilaçların etkilerini ölçmek için ücretli denekler olarak kullanılan kimi sağlıklı insanlar ölüyordu. O sene, 27 kişiyi yıldırım çarpmıştı; bu bir rekordu. Istanbul'da uluslararası büyücüler kongresi toplanmıştı. Annemin de şikayetçi olduğu eklem ağrılarına , fil tezeği sayesinde son verilebileceği şayiası yayılmış ve bir sürü insan hayvanat bahçesindeki filin kıçını kuşatmıştı. Belden aşağısı tutmayan felçli bir kadın, suni döllenmeyle hamile kalmış ve beşiz doğurmuştu. Erkeklerin davet edilmediği feminist cenaze törenleri moda olmuştu. Bir emlak komisyoncusu, cesur müşterilere "perili ev" satıyor ve/yahut kiralıyordu. Ukrayna'da parlamento seçimlerinde aday olan Elena Solod, televizyonda canlı yayında striptiz yaparak halktan oy istiyordu..."

"Bütün bunları biraz da sıkılarak anlatıyorum. Çünkü çalıştığımızda, bir şey anlatmanın önemi kalmadı. Sır dönemi kapandı. Alenilik salgını yüzünden, medyatik ifşaat ve teşhir çılgınlığı yüzünden, monotonluğun sistemleştirilmesi yüzünden... her şe otomatikman pornografikleşti. Şeffaflığın ilkeselleştirilmesi de yapılan işlerin faziletliliğine duyulan güvenin açığa çıkmasını kolaylaştıracağı yerde, arsızlığa rahatça ilanına vardı. Merak preslendi, bereketini yitirdi. Her şey uluorta olunca, sebepsizlik ve sonuçsuzluk neşet etti ve kanıksandı. Görünmek de saklanmak da büyük birer mesele haline geldi. Meşhur mu oldunuz, demek ki yanlış anlaşıldınız. Kayıplara mı karıştınız, bu sizin sorununuz."

İletişim Yayınları, 10. Baskı (1. Basım 2005), 263 sayfa

2 yorum:

sidika SAKA dedi ki...

Pek değerli PAGUR, yazarın diğer bir kitabı olan "korkma ben varım!"ı da şiddetle tavsiye ederim. Öperim!

pagur dedi ki...

evet evet onu da okuyacagim aldim listeye:)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...