Kadın olmak çok güzel, bundan eminim. Dünyanın her köşesindeki tüm kadınlarında, birgün, önce kendilerine bunu söyleyebilmeleri dileğiyle....
Bir de babacığımın doğumgünü bugün, mutlu olsun kutlu olsun, daha nice mutlu senelere hep beraber....

Her ne kadar İmge'de gezmeyi, kitaplara dokunarak satınalmayı sevsem de, hem elde olan hem de olmayan nedenlerle kitap alışverişimi uzun bir süredir internetten yapıyorum. Nedenlerini tartışmak çok çok uzun sürebilir, ben derim ki bilgiye ulaşmak çok kolay sen dersin ki teknoloji iletişimi öldürüyor. Neyse, konudan sapıyorum yine. Ideefixe'den alışverişimi yapıyor, Kitapyurdu'nu da bir süredir takip ediyordum, ilk nedenim fiyatların uygun olması ikinci nedenim ise Migros'dan değil de bir kitabevinden alışveriş yapma hissi, bu nedenler ışığında ilk alışveriş denememi yaptım. Kitaplarım dün geldi. Öncelikle, kargo teslimat için hazır olmadan ödemeyi kredi kartından çekmiyorlar. Her türlü bilgilendirmeyi mutlaka mail ile yapıyorlar. Yayınevi'nin stoklarında bulunamayan kitaplar için özür mailleri geliyor, ödeme iadesi için hem nakit geri ödeme uygulaması yapıyorlar hem de hediye çeki verebiliyorlar. Teslimat mailinde bulunamayan kitap için tekrar özür diliyorlar. Kargo teslim alınınca memnuniyet anketi geliyor mail ile. Ve en güzeli de maillere cevap oldukça açıklayıcı ve kısa sürede geliyor. Tavsiye ederim.
Cumartesi akşamı Didem'i Emrah'a istedik. Bizim çocuklar birbirlerini tanımışlar, anlaşmışlar; e tabi bize de adeti yerine getirmek düştü; giyindik süslendik, toplandık gittik, kalabalık gittik ki vermezlerse kızı kaçıralım. Didem Emrah'a tuzlu kahve bile yaptı, sonra kıyamadı tabii şekerli kahvesini de verdi. Ağızlar pek bir kulaklardaydı, çok güzeldi. Didem'in babası "Benim kızım kıymetlidir, iyi bak" deyince, kendi babam geldi aklıma. Nişanlanırken değil de, üniversite de biz henüz lay lay lom sevgiliyken kocayı aileyle tanıştırınca babam kocaya şöyle demiş "Benim kızım kıymetlidir ona göre." Biraz tehditkar, biraz korumacı, ama, daha çok baba kalıbının altında yatan incinebilirlik.
Bazı kitaplar vardır, arka kapağa öyle şeyler yazarlar ki daha kitabı okumaya başlarken bile yargılamaya ve itiraza hazır durursunuz, "İnsanlığımı Yitirirken" in arkasındaki ilk cümlede Osamu Dazai'nin intihar ederek yaşamına son verdiği yazıyor. Ve ben büyük bir önyargıyla okumaya başlıyorum bu kitabı. İntihar, bence bir yazarın niteliğini ortaya koymaz ve niye bahsedilir bundan ilk satırda. İntihar etme eyleminin aynen bu yazar kadar kendisine uzak olan birinin yazdığını düşünüyorum arka kapak yazısını.
2006 yılı Thailand yapımı Dek Hor (Dorm) son zamanlarda seyrettiğim, her zaman hafızamda canlı kalacak sahnelere sahip en iyi sinema filmlerden biri oldu bu akşam. İlk bakışta oldukça başarılı çekilmiş fakat çok da sıradışı olmayan bir konuyu işliyor gibi görünmesine rağmen kesinlikle öyle değil. Başlangıçta çok güzel bir gerilim, sonralarında sembolik anlatımları bol bol ve çok çok başarılı kullanılmış, mutlu sona varan bir hikaye. Sahneler fotograf gibi, o kadar estetik, o kadar etkileyici. Oyuncuların neredeyse tümü çocuk, ve inanılmaz başarılılar. Birden çok tekrarlanan havuz sahnesini asla unutmayacağım. Çoktandır içim hüzün ve gerilimle karışık "hık" etmemişti. Tam da Japon edebiyatına Osamu Dazai ile giriş yapmışken bugün, Thai sineması da tuz biber oldu üstüne, güzel oldu. Dek Hor un yönetmeni Songyos Sugmakanan, diğer filmlerini de mutlaka seyredeceğim. Hatta bu akşam abartıp Uzakdoğu sinemasına ilişkin seyredilmesi gereken birkaç yönetmenin filmini not aldım bile. Zaten daha önce "Ring" in orjinal yapımını seyrettiğimde de Doğu kültürü gözünün ne kadar farklı ve güzel baktığını görmüş, ve çok beğenmiştim. E o zaman seyredebildiğim ve okuyabildiğim kadar devam diyeyim.
Mustafa ve Serra birbirine çok aşık, sürekli birlikte olmak isteyen fakat iş yaşamları yüzünden aşklarını çok da yaşayamayan iki sevgilidir, sonra Serra "yeter artık, bize para lazım ki kaçıp gidelim buralardan" diyerek zengin bir adamı tuzağına düşürür, sevgilisi de ona katılır ve olaylar böylelikle gelişir. Hem onların duygularına tanık oluruz, hem de olaydan haberleri olmayan arkadaşlarının kendi hayatlarında yaşadıklarına. Sevemedim bu romanı, çok açık söylemem lazım. Alelacele yazılmış gibi bir havası var, ne karakterlerin ne de olayların içine giremedim, hatta hiçbir yakınlık ya da uzaklık hissedemedim, öyle nötr bir şekilde tepeden okudum maalesef. Karakterlere yakınlık duyamadığım için de, üzerlerine giydirilenleri biraz eğreti buldum. Oysa ki, "Yeni bir hayat mümkün olabilir mi?" gibi güzel de bir soru vardı arka kapakda. Yazım şeklinin olay örgüsünü bastırmasını dilerdim ama o da olmadı.
Hayatımda yeri olan ufacıcık minicik şeylerin üzerinde bile değişiklik yapma isteğim, büyük değişiklikler yap(a)mayacağım anlamına mı geliyor, kendimi kandırdığım anlamına mı, yoksa en azından kendimi iyi hissetmek için elimden ne geliyorsa yaptığım anlamına mı? Yoksa, annemle kardeşim gidiyorlar, ondan mı sıkıldım da zırvalıyorum böyle.
Uzun zamandır süregelen bir araba sürebilme çabam var; bu çaba, hayatında hiç araba kullanmamış ben ve uzun süredir araba kullanan kocam arasında bir o yana bir bu yana savrulmakta ve bazen de bir kabusa dönüşmektedir çünkü ben arabayı sürmeye, oraya buraya çarpmamaya çalışırken o sürekli bağırır, sanki araba kullanmak doğuştan bize verilmiş bir yetenek ama ben o yeteneği bir türlü geliştirememişim. O kadar büyük bir savaş verdim ve o kadar sabırlı davrandım ki koca bile şaşırdı. Çünkü çoğu kadın kocasının, sevgilisinin veya babasının çığlıklarına dayanamaz araba sürmeyi bırakır. Ben uzun bir süre yanımda oturup sürekli bağıran adamı duymamazlıktan geldim, bazen ben de ona bağırdım böyle avaz avaz, zaten biri size bağırıyorsa ya susacaksınız ya da daha çok bağıracaksınız ki sussun, ben böyle bir taktik uyguluyorum :) Araba kullanma konusunda ise baktınız araba size yanlız kullanmanız için verilmiyor, hep kendisinin himayesinde, kabusa dönüşen yolculuklar yapmak zorunda kalıyorsunuz, arabayı kaçıracaksınız. Ben yaptım, kendisi uyurken aldım anahtarı düştüm yola, daha çooook acemiyken. Her neyse, benim bu araba kullanma çabalarımın hikayeleri anlatmakla bitmez, Cuma gecesi çok yoğun bir trafik yaşadık. Misafirleri aldık bıraktık, biri bebek sevme diğeri doğumgünü olan gezmelerimize gittik, yaaani ben bütün gece araba kullandım, hem de kocasız; kardeşimle. Gecenin önemli anı ise: Park ettim. Bu, neden önemli; bizim sokak biraz yokuş ve park yeri yok, arabayı sokağa iki araba arasına park etmek ya da kaldırıma çıkmak zorunda kalıyorsunuz, ee tabii bu da biraz "upper intermediate" manevralar gerektiriyor, en son park etmeye çalıştığımda koca dışarda arabanın tekerini tekmeliyordu (çok ciddiyim, yaptı). Şimdi canım kardeşim bana gaza basmadan kavramayla kalkmayı felan öğretti, park süper kolay oldu. Artık bizim sokakta park da edebiliyorum, kimse tutmasın beni :)

Biri yaklaşık 25 mt. diğeri ise çok küçük, nerdeyse kayık boyutunda 2 tekne kiralamışız; masmavi denizde, tahminimce nereye gittiğimizin önemli olmadığı, sadece denizde olmanın ayrıcalığına sahip bir yolculuktayız. Hatta içimde “ben uzun zamandır her şeyi boşverdim böyle denizde yaşıyorum” hissi. Deniz bir mavi bir yeşil, öyle rahat, öyle keyifli... İşyerinden arkadaşlar var, diğer başka arkadaşlarımız var, hatta Tunç bile var. 2 ayrı teknede 2 ayrı gruba bölünmüşüz, nedenini bir türlü anlayamadım. Tekneler birbirine yaklaşınca, o tekneden bu tekneye atlıyoruz, konuşuyoruz, güneşleniyoruz. Ama sürekli bir arbede, bir gerginlik var iki teknenin insanları arasında. Sürekli bir şeyi tartışıyoruz, bir şeyleri paylaşamıyoruz; sanki savaş çıkacak. En sinirlimiz ise Tunç, elinde kazmaya benzer kesici bir alet var, böyle ortalıkta herkesi tehdit ediyor. Ama gece olunca ayışığında bir huzurla oturuyoruz ki, ayışığında bir güneşleniyoruz ki, insanın bu rüyadan uyanası, çıkası gelmiyor. Sonra sabah oluyor, deniz dalgalanıyor, bir fırtına bir fırtına. Teknede ayakta duramıyoruz, küçük tekne bize yaklaşıyor, oradakileri de alıyoruz büzüm büyük tekneye, çünkü fırtına çok feci, o tekne bu fırtınaya dayanamaz. O tekneden aldıklarımız içinde bir tek Tunç yok, bakınıyorum böyle etrafa adam yok ortada, neyse diyorum bir yolunu bulmuştur, diğer arkadaşları kontrol ediyorum; herkes oturuyor, büyük tekne birden şenlenmiş, kalabalıklaşmış, herkes mutlu. Teknenin ön tarafında daire yapmış oturmuşuz, hani bu gündüzleri güneşlenilen ve bizim bu tatilde gece de uyuduğumuz yer var ya, hafif yüksek, kaptanın hemen ön tarafında, orada işte. Ben teknenin sol yanına denk gelen tarafta oturuyorum ve kafamı çevirip denize baktığımda küçücük bir teknenin, neredeyse kayık boyutunda, o koskocaman dalgaların arasından hiçbir sorum yaşamadan geçtiğini görüyorum, ama benden başka kimse görmüyor. Küçük teknenin üstündekiler çok sakin, sessiz; “demek ki” diyorum, “küçük bir tekneyle de bu dalgalar geçilebiliyormuş, biz abartmışız, e Tunç da bir yolunu bulmuştur o zaman” diyorum.
Valentine’nın anlamını sevgili sanırdım ben. “Valentine’s Day” ya, “Sevgililer Günü” , sevgililerin günü anlamında, Valentine = Sevgili, Day = Gün. Ben ne bileyim ki Valentine isimli bir adam varmış, onun üstüne bir sürü rivayet de varmış. Sonra öğrendiğimde çok gülmüştüm. Sonraları, sevgililer günü kutlamayan insanlar olarak, Valentine’ın aslında kim ve ne olduğuna dair bir sürü geyik de çevirdik tabii. Hatta daha bugün bile yaptık bunun geyiğini, ama buraya yazarsam geçici olarak kapatılabiliriz. Şimdi, akşam kazayla dışarı falan çıkarsak, ortalıkta ellerinde çiçeklerle gezen bir sürü bayan ve erkek göreceğiz, çok komik bulmuşumdur bu manzarayı her zaman. Gülün tanesi de bu vesileyle herhalde tavan yapmıştır. Evet, bu günle dalgamızı da geçtik kendi çapımızda hafif hafif, kutlu olsun o zaman herkese. Kimse kimseye çiçek, hediye falan almasın bugün. Sıradan bir günde hediye, çiçek alınca daha fazla puan eder diye düşünüyorum sevgilinin gözünde, hatta bonus puanlar bile alırsınız; harca harca bitmez o puanlar sonra :) oooohhhhh.
Şimdilik bu son paketin fotoğrafı kaldı sigaradan geriye ve hayatımda belki de ilk defa bir paketin sonu gelmeden, “bu paket de bitsin, bırakacağım” demeden uzaklaşıverdim sigaradan. Henüz bıraktım demiyorum, uzaklaştım veya içmiyorum demek daha uygun. “Bıraktım” demek çok iddialı, henüz o kadar iddialı değilim ben, sadece kararlıyım diyelim. 1 sene kadar sonra bıraktım diyeceğim, çünkü 1 sene dolana kadar tekrar içme ihtimalim çok yüksek. Bu yüzden çok yüksekten atmamak lazım. Daha önce birçok başarısız girişimim olmuştu sigara bırakmaya dair, hepsini anlatmıştım ya, hepsinde de ilk 3 günde sigarasızlıktan meydana gelen baş dönmesi, ağrısı ve dikkat dağınıklığına fazla dayanamamış, pes etmiştim. Bu sefer tam tersi oldu, ilk hafta oluşan tüm kötü etkileri kolaylıkla atlattım fakat ikinci hafta zor geçti, hala da zor geliyor. Hatta rüyamda fosur fosur sigara içtiğimi bile gördüm geçen hafta, hayır rüyamda madem sigara içiyorum, atayım sigarayı yere çarpayım falan değil mi, yok, bir keyifle içiyorum bir keyifle içiyorum kâbus gibi. Bir de, başkalarının sigara dumanından rahatsız olmasına oluyorum ama biran geliyor böyle içime çekiyorum ortalıktaki dumanı, çok iğrencim. En kötüsü de, henüz sigarayı nereye ve ne zamana kadar bırakacağımı düşünüyorum; mesela diyet yaparken şu kiloya düşene kadar sadece şu kadar yiyeceğim denir ya onun gibi, sonra sigara için böyle bir durum olmadığı ve mümkünse bir daha hiç içmeyeceğim aklıma gelince bozuluyorum, ne zamanki bu his gider işte o zaman bıraktım diyebileceğim sanıyorum. Neyse, bu iki haftada edindiğim engin tecrübem:
Sabahları uyuyarak kalktığımdan ve işe gelip çayımı içene kadar da uyanamadığımdan bu sabah da camdan bakmadan çıktım evden. Lapa lapa kar yağıyor, her yer bembeyaz olmuş bile. Apartmanın kapısında durmuş ayakkabılarıma bakıyorum, paltomun altındaki kıyafetimi hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki eve dönmemi gerektirecek bir topuklu ayakkabı ve ince bir gömlek vakası yok. Ankara kış koşullarına uygun olarak gayet sıkı ve karda buzda yürünebilir giyinmişim. Kardeşim ve annem geldi ya İzmir’den, kardeşimin msn resminde 2 gündür kardan adam var, adam bekliyor kar yağsın diye. Sabahın köründe aradım kardeşi kalk da camdan bak diye, adam üşenmedi kalktı, bir “ooooh ne güzel” dedi. O İzmir’de kara hasret kalıyor, ben Ankara’da denizi, güneşi özlüyorum. Ne Ankaralı ne de İzmirliyiz o ayrı. Ben denizi olan bir şehirde bile büyümedim ya. Neyse, düştüm yola işe doğru, geçen kıştan biliyorum ki Kırkkonaklar yine afet bölgesi olacak. Şehir merkezine bu kadar yakın olup da hava durumu bu kadar farklı olan bir semt yok sanıyorum Ankara’da. Araçlar geçerken su sıçratıyor, herkes koşuyor, birbirine çarpıyor; insanlarda kar paniği var, sanki burası doğuda bir köy ve biz karda mahsur kalacağız; dolmuş şöförü pek bi sinirli, Köroğlu’na çıkışta dolmuş durursa bir daha kalkamayacak o derece kar yağıyor, bir bayan inmek istiyor ve dolmuş şöförü patlıyor “burada inilir mi, ya aşağıda in ya yukarıda in vıdı vıdı vıdı vıdı” bağırıyor da bağırıyor, yokuş bitene kadar da bağırıyor adam, sonra başka biri de şöföre bağırıyor, dolmuşda kıyamet kopuyor, ve bu kıyamet Kırkkonaklar’a kadar da sürüyor. Kırkkonaklar afet bölgesi olmuş bir karış kar, hala da yağıyor, akşama nasıl bir komediyle döneceğiz belli değil. Ne zor bir sabah oldu bu yahu. İnsanlarda kar paniği var, sanki burası doğuda bir köy ve biz karda mahsur kalıp hastaneye yetişemeyip yolda doğuracağız. İşte ben bu yüzden kar yağmasını sevmiyorum artık, kar yağınca yeni yıl kartpostallarındaki huzur dolu manzara gerçekleşmiyorsa veya ben sımsıcak bir dağ evinde manzaraya karşı kahvemi içemiyorsam, mümkünse deniz kenarında yaşayalım ve hava hep güneşli olsun.