8 Mart 2012 Perşembe

Noksan

Yazasım var, çok hem de. Ama saçmalamaktan da korkuyorum. Bilgisayarım unutulmamak için iki satır yazılıp karıştıran olursa bulamasın diye belgelerimin içinde aa212 isimli bir klasör açılarak kaydedilmiş kalbim kadar temiz beyaz word sayfaları ile dolu. Her bir sayfa farklı sayılarda "a" harflerinden oluşan dosya isimleri ile kaydedilmiş, "aaaa", "aaaaaa", "aaaaaaaa" ve hatta "aaaaaaaaaaaaaaaa" gibi, şimdi, benim ofis bilgisayarıma bir iş için oturmuş fakat arada bilgisayarımın orasını burasını karıştırmadan duramayan üçüncü meraklı tekil şahıs olduğumu farzedeyim, böyle kaydedilmiş belgeleri merak eder açar mıydım acaba. Aklıma geldikçe dosya açıp iki satır yazıp kaydedip sonra evde yazabilmek için kendime mail atıyorum, posta kutum da eksik eksik bir sürü yazı oluyor, hangisi ne zaman şaşırıyorum, adları da abuk subuk. Bundan başka, çeşit çeşit ajandam, defterim, kalemim var, bunlara yazılmış hatırlatmalarım, kelimelerim, can çekişmelerim var, telefonumda notlar uygulamasında yazılmış cümlelerim var mesela, yolda orda burda aklıma gelen, mobile diyoruz ya o durumda işte, mobile olma halinde yazılmış olan. Hepsi yarım yarım, yarıda bırakılmış, noksan.

Çok yazasım var, havalı kelimelerle başlayıp, sonunu getirmek için yeterince düşünmediğim, ilgi göstermediğim cümlelerim var, bitmemiş yarım yarım cümleler, saçma sapan isimlerle kaydedilmiş word sayfalarımı anlattım zaten. Bu cümleleri tamamlamadığım için ifade edilemeyen, dile getirelemeyen, yazılıp dökülemeyen bir bavul dolusu aklım, fikrim, olayım var. Yarım olma hali kafa karışıklığına neden oluyor, kafam sürekli karışık, karışıklık hali yorgunluğa neden oluyor, kafam hep yorgun, yorgunluk hali bıkkınlığa neden oluyor, kendinden bıkkın, bıkkınlık hali nefrete neden oluyor, nefret hali kendini yetersiz görerek sabote etmeye neden oluyor, kendini sabote etme hali hava durumu, regl günü gibi değişkenler doğrultusunda sona eriyor, ve/ya ermiyor, ama sonunda mutlaka kendimi gaza getirip bir tür motivasyon topuna dönüştürüyorum, tekrar cümlelere başlıyor ve sonra tekrar tekrar yarım bırakıyorum. Kısır döngü ayyuka çıkıyor, noksan cümleler fikirlerimi, noksan fikirler de eylemlerimi yarım bıraktırıyor. Bütün bu noksanlık hissi "yapacaktım", "edecektim" lere yol açıyor. "Yapacaktım", "edecektimler" çoğaldıkça vaktimin azaldığı aklıma geliyor, zamanın geçtiği, bu ay sonunda otuzaltı olacağım bir de. Vaktin azalması takıntısı, paniğe sevk ediyor.  Panik başsız tavuk misali hareketlere yol açıyor, bir onla bir bunla ilgilenmeli, dünyanın bütün romanlarını okumalı, daha iyi anne olmalı, daha çok fotoğraf çekmeli, daha çok öğrenmeli, daha çok yazmalı, hiç boş oturmamalı, kafayı çalıştırmalı, her bir şeyi takip etmeli...derken...başsız tavuk yani ben...bir romana başlayıp yirminci sayfasını okurken bundan sonra okuyacağım romanı düşlüyorum, bilgisayarda fotoğraflarımla uğraşırken blog okumaya çalışıyorum ne fotoğraflar bir halta benziyor ne okumalarım, bu yazıyı yazarken başka başka hayaller peşimde beynim, el işte gönül oynaşta misali, kızımla aktiviteden aktiviteye koşuyorum, sinemaya gitsek aklım tiyatroda, resim yapsak aklım yapboz yapmakta,kızımla her bir şeyi yapmalıyım...başsız tavuk... sonuçta hiç bir haltı tam yapamamakta, yapsa da zaten farkında değil bu koşullarda, sanki yarın ölecek...sanki bugün son günü...yine herşey yarım yarım...noksan.

Hayatımla ilgili ciddi planlama hatası yapıyorum galiba, mühendis olsaydım daha iyi mi planlardım ki. A noktasından çıkan bir otomobilin B noktasına varmak için kaçla gittiğini hayatımın belli bir döneminde çözebilmiş olsaydım, şimdi, hayatım da, düz bir çizgi üzerinde A noktasından B noktasına böyle güzel güzel , sabit bir hızda gider miydi, hayır ben sürekli tali yollara sapıyorum, derdim o. Benim o problemleri hiç çözememiş olmamla alakası var mı, nedir yani benim olayım. Bir cümleyi bitirmeden, başka cümleleri düşünüyor oluşum? Cümleye başlarken duyduğum motivasyonu daha üçüncü kelimede kaybedişim? Ya da benden bağımsız olarak cümlelerin kendi hür iradeleri ile bitme heveslerinin kıtlığı?

Bak şimdi bunu da yarım bırakıp başka dala konacağım.

Bugün kötü bir iş günüydü. Benim iflah olmaz iş hayatım. İş ve para söz konusu olunca insanları anlamayışım. Nabza göre şerbet veremeyişim, ortama göre göbek atamayışım. İnsanları bir milyonuncu kez yanlış tanıyışım. Bir saniyede kolaycacık ağızdan osurulan sözlere saatlerce takılı kalışım, kırılışım. Güneş de açmadı zaten bugün.

Geçen iki haftada garip tesadüfler yaşadım, kozmik bağlar medyum memiş hallerim diyorum ben, onun gibi birşeyler. Yeni bir müşteriyi ararken, bir numarayı yanlış çevirip hepi topu üç beş insan tanıdığım bu şehirde komşuma denk geldim. Garip bir tesadüf oldu, şaşırdık. Nette birbirimizi takip ettiğimiz güzel bir insan doktor kocanın hastası çıktı, "bloğunu da okuyorum ben" dedi, önce tırstım, sonra rahatladım. Senin benim gibi kafası karışık bir hatun kişi, sorun yok, bir de bana simit gönderdi teeee angaradan. Keşke orda tanışsaymışız. Olsun. Burda iki yeni kız arkadaşım oldu. Anlayabileceğim, anlayabilecek, anlaşabileceğim kadın sayısı kıt burda demiştim teee ne zaman. Bununla ilgili haşin bir eleştiri yazısı gelecek, yarım cümleler tamamlanabilirse de frekansı tutturabileceğim iki yeni kadın tanıdım, dolu dolu, içi dışı bir kadınlar...iyi olsunlar. Büyük şehirde yetişemediğim her bir haltı yapmaya çalışıyorum, öğlenleri deniz kenarına yürüyüşe gidiyorum, bale, opera izlemeye gidiyorum, fotoğraf derneğindeki etkinliklerin çoğunu seyrediyorum. falan filan.

Çok da yarım değilmiş be, yazınca farkettim. Bu yazıyı da böyle geyiğe vurup bitirdim, onu da farkettim. Neyse..geç oldu..yatmalı...bir çay daha içeceğim ama önce..dışarda dolunay var...bulut yok..yarın lütfen güneşli olsun..

24 Şubat 2012 Cuma

Aklıma geldi öylesine..


Ben öğrenciyken internet yoktu, hatta ilk yıllarımda cep telefonu da yoktu –tam kart olmuşum ya-, dolayısıyla ne bankaların internet şubeleri, ne üniversitelerin online işlem menüleri vardı,  her türlü belgeyi çekmecemizde saklamak, sadece bir gün yapılan ders kayıtlarında okulda bulunmak ve beklemek zorundaydık, hatta ders kayıt gününü de okula gidip her bölümün kendi katında asılı olan tarih ve saatlere bakıp not alırdık, sınav sonuçlarını da böyle öğrenirdik, hocalar notları elle yazıp bölüm katındaki panolara asarlardı, harç yatırmak için saatlerce bankada sıra beklerdik. Belgeleri çekmecemizde saklardık dedim ya, her dönem yatırdığımız okul harçlarının makbuzlarını saklamak zorundaydık, çünkü hayatımız online değildi, arkadaşlarımızla facebook da değil Tenedos cafede sohbet ederdik, bilmem kaç aylık hesap geçmişimize tek tıkla ulaşamazdık. Okul biterken öğrenci işlerinin herkese yaptığı üzere çıkaracağı harç borçlarına karşı bir önlem almak üzere, “Bakınız okuduğum 5 senenin tüm harç ödeme makbuzları burada” diye hafiften buruşmuş, sararmış, ödeyenin gözü gibi bakmış olduğu makbuzları hoop diye öğrenci işleri memurunun önüne sererdik. Bir de yurtta kalıyordum ben, ufacık çelik dolaba sığdırmak zorunda olduğum bir dolu eşyam vardı, makbuzları da kazaklarımın altına sıkıştırdığım bir kutuda saklardım. Okulu bitireceğim dönemde bana dert olan iki konudan biri buydu.

Önce diğerini anlatmak istiyorum ama, okulda şiir dersini veren uyuz mu uyuz bir öğretmenimiz vardı, kanlı canlı, ılık ılık ders anlatacağı yerde ancak ilk üç sıranın duyabildiği ses tonuyla hep aynı noktaya bakarak ders anlatıp beni şiirden soğutmuştu resmen (öğretmenlerle ilgili böyle şeyler söylemek ayıp oluyor belki ama yıllarca o kadın yüzünden şiir okumadım ben); işte bu kadının dersinden kalmışım ben rüyalarımda, bir sonraki dönemde de tekrar almayı unutmuşum, hatta mezuniyet gelene kadar kimse de bana çıkıp dememiş sen bu dersi veremedin diye, diploma alma zamanı gelmiş öğrenci işlerinde bitişimi alacağım, memur bana tak diye demez mi “aaa siz şiir dersinden kalmışsınız 2. sınıfta onu vermeniz lazım”. Rüyanın kabusa döndüğü andır bu, başımdan aşağı kaynar sular dökülür ve ben kusa kusa çalıştığım dersi tekrar tekrar alacak olmamdan kaynaklı streslere boğulurum ve bir türlü mezun olamam. Bir türlü mezun olamadığım bu rüyamda defalarca öğrenci işlerine gelip aynı haberi alırım. En birincisi ise rüyamda sürekli harç makbuzlarımı kaybettiğimi ve bu yüzden diplomamı alamadığımı görmemdi. Bütün derslerimi vermişim, okul bitmiş, gönüllerde bir rahatlama havası, bir yandan ne yapacağım kaygısı ve korkusuyla öğrenci işleri kapısına dikilir, kah memurların keyfine göre kah kapıdaki sıraya göre bekler de bekler sonra sıra bana geldiğinde memura harç makbuzlarımı uzatır, memurun makbuzlara bakıp “ama sizin harçlar eksik” demesiyle panikten paniğe koşar, ağlamaya başlardım. Rüyam ise sürekli makbuzları sayarak biterdi, tam olan makbuzlar ben öğrenci işleri memuruna gelene kadar eksilirdi. Hep panik halinde uyanırım bu iki rüyadan, kan ter içinde, sıkılmış ve sıkışmış olarak.

Mezun olurken kafam nasıl karışıkmışsa, ne istediğimin nasıl farkında değilmişsem, nasıl yanlış şeylerin peşindeymişsem, nasıl panik olmuşsam ve bütün bunları nasıl farkında değilsem bu bilinçaltıma öyle bir kazınmış ki, aynı kabusları hala görüyorum ben. Mezun olalı ondört yıl oldu be, insaf. Evden çıkarken her seferinde “aman ocak açık kaldı mı”, “aman ütüyü fişten çektik mi” diye sürekli hayıflanan ve sonunda kilitli kapıları açtıran, hiç üşenmeden yoldan geri döndürtüp ütüyü ve ocağı kontrol ettirten, hep dediğim dedik inatçı bir kadın olup da nasıl bu kadar kararsız olduğuna hiç akıl sır erdiremediğim bir anneyle büyümüş olmanın da bunda payı olmalı. Hep bir şey unutacağım hissiyle büyümüş bir kadın olmak, belki de bu nedenle hep beş dakika önce neyi unuttuğunu hatırlamaya çalışarak yaşamak, hep ana biraz geç kalmışlık hissini hissedip pırpırlanmak, belki de bu nedenle hep kararsız kalmak, kararsızlıkla geçirilmiş zaman dilimleri tükendiğinde kararsızlıkla verilmiş kararlar almak, alelacele. Bir restoranda masayı seçerken kararsız olmak, sonra oturduğun masayı beğenmemek, tabaklar gelene dek “acaba kalkıp şu masaya mı otursaydık” demek, yemek boyu arada bir o masaya bakmak, o masaya oturanları kıskanmak, hesabı ödeyip çıkarken bile aklı diğer masada kalmak, diğer masalarla kafayı bozmak, ruhu bunaltmak. Bu yazıyı yazarken üniversitenin ilk senesinde her haftasonu ailemin yanına gitmek için otobüsle gittiğim üç saat süresince dinlediğim şarkıyı dinlemek, üniversitemin web sayfasını açıp hocalara bakarken özlemek, kaliteli çoğu hocanın kaçtığını bir kez daha görüp üzülmek, sınıf arkadaşım olan diğer masaların yard doç olduğunu, çevirmen olduğunu görmek, kıskanmak. Konu çok başka yerlere sapmak, ben bu yazıyı bitirmek.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Okuyup da not almadıklarım...




Vurun Kahpeye-Halide Edip Adıvar 

Bu eseri bu yaşa kadar okumamış olmak ne büyük ayıp dediğinizi duyar gibiyim. Ama zararın neresinden dönülse kardır. Okumuş olmam gereken o kadar çok roman var ki aslında. Arada bir onlardan serpiştireceğim araya. Vurun Kahpeye okurken bugün aslında çok da farklı bir yerlerde olmadığımızı bir kez daha kafama kafama vurdu. Selim İleri çok güzel bir sonsöz yazmış bu roman için. Bu sonsözün son paragrafını yazabilirim buraya "Yetmişi aşkın yıl sonra, Vurun Kahpeye toplumların yükselişinde ve sancısında "eğitim"in önemini vurgulamasıyla yine gündemde. Eğitime kavuşmamış kişilerin gitgide vatan hainliğine, nihayet insanlık düşmanlığına yol alabileceklerini, bu büyük tehlikeyi söylüyor."

Can Yayınları, Eski harflerle 1.basım 1926, Latin harfleriyle 1. basım 1943, Can Yayınlarında 1. basım 2007, okuduğum 5. basım, 207 sayfa

Şeker Portakalı - Jose Mauro de Vasconcelos

İşte bu yaşa kadar okumadığım bir kitap daha. Okumadığım için hep kendimi suçlu hissettiklerimden. Kuzu okumayı öğrendiğinde okuyacağı kitapları ben okumuş olmak istiyorum aslında olayım o. O okuduğunda benim de fikrim olsun istiyorum. Ya da kitaplığımı karıştırırken çocuk yaşlarda kendine uygun kitaplar bulsun istiyorum. Kitap olan evde çocuklarda okur diye düşünüyorum, çok mu pozitifim... Neyse, cahilliğime verin ama ben Şeker Portakalı'nın bu kadar acıtıcı bir roman olduğunu bilmiyordum. Hem kimseye bulaşmak ve hem de kimsenin bana bulaşmasını istemediğim bir günde okudum bitirdim Şeker Portakalı'nı. Neredeyse tüm roman boyunca Zeze'yi itip kakan herkese uyuz oldum. İlk başta bir çocuk bu romanı nasıl okuyacak iye düşünmüştüm aslında hani bu kadar itilip kakılmadan etkilenmez mi diye ama aslında bütün roman boyunca belki de en çok çocukların anlayabileceği ve dikkat edebileceği bir durum var ki, o da biz büyükler ne kadar kafaları basmaz diye düşünsek de çocukların algıları bizim gibi sınırlandırılmış olmadığından herşeyi çok daha açık ve net görebiliyorlar.

Can Yayınları, 101.basım 2009, 197 sayfa 

Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı

Birçok blogda görüp aldım bu kitabı. Barış Bıçakçı'yı duymamıştım. İyi ki duymuşum. İyi ki okumuşum. Tamamen tesadüf eseri kısa bir zaman zarfında, yazar olmaya, kitabını bastırmaya çalışan üç ayrı adamın hayatına ilişkin önce bu romanı okudum, sonra Woody Allen'ın You Will Meet a Tall Dark Stranger filmini izledim, şimdi ise Murat Gülsoy'un Bu Filmin Kötü Adamı Benim romanını okuyorum. Kesinlikle bilerek seçmiş değilim, tesadüf eseri hepsi ardı ardına geldi. Hepsinin benzer yönleri vardı tabii, ama her birini okumak ayrı bir keyifti. Barış Bıçakçı okumadım dedim ya, dolayısıyla "o böyle yazar" şeklinde bir fikrim de yoktu. Hatta belki ilk okuma için yanlış bir kitaptı belki de. Bu yüzden akıllı bıdık yorumlar yazamayacağım henüz ama. Bir kaç blogda okuduğum kadarıyla Barış Bıçakçı hayatın çok basit detayları üzerine yğunlaşan bir yazarmış, ne bileyim mesela esas oğlanımızın iç sesinden okuruz tüm hikayesini ve herhangi bir anda düşüncelerini okurken elindeki kavanozdan çıkan sesi de duyarız, işte böyle yazarmış Barış Bıçakçı, gerçekten de öyle. Sevdim kendisini çok, Murat Gülsoy'u daha çok seviyorum ama, itiraf etmem lazım. Önder vs Cemil konulu birşeyler çiziktirmeli aslında. Belki sonra. Romanın toplu konut kısmı hem arka kapak tanıtımında hem de ön kapak resminde fazlaca vurgulanmış, oysa romanın esas oğlanı ve esas kızı toplu konutta yaşamakta ve romanın pek az kısmında toplu konut yaşamına ilişkin notlar yeralmakta. Bence alakasız. Son zamanlarda okuyup da en çok etkilendiğim, hatta okuyunca vurgun yediğim cümle ise bu romandan. Bu cümle kadar hissediyorum işte kendimi ben de. Budur yani.

"Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz." (s.65)

İletişim Yayınları, 1. basım 2011, 166 sayfa 

Deniz Taşları - Yiğit Okur

Yiğit Okur'u seviyorum. Romanlarını birbiri ardına okuyamam ama kafa yoran, can sıkan okumaların arasında çok iyi gider. Yiğit Okur romanları boğmaz beni çünkü, sıkmaz, moralimi bozmaz. Yiğit Okur karakterlerini öyle bir yaratır, olay örgüsünü öyle bir düzenler ki bana dışarıdan seyretmek kalır. Film gibi okurum. Nasıl ifade edeceğimi bilemedim ama karakterlerin başına ne gelirse gelsin, bunu öyle bir anlatır ki Yiğit Okur "zaten böyle olması gerekiyordu" der, biraz hüzünlenir ama kendinizi paralamazsınız. Yazar olayları çok deşmez, neyse odur ve hatta biraz düzdür. Eski Türk filmlerine benzetiyorum ben romanlarını. Deniz Taşları'da liseden beri arkadaş bir grup insanın hayat hikayesini konu alıyor. Kavuşamayan aşıklar, oradan oraya savrulan genç insanlar, tercihler, biraz tarih ve tabii ki burjuvazi. Ruh yaralayan okumaların arasında okunabilir.

Can Yayınları, 6. Basım 2008, 554 sayfa

3 Şubat 2012 Cuma

Anket defterinizi doldururum tabii ki de...

Bu sobelenme, mimlenme falan filan her neyse ben çok seviyorum itiraf edeyim. Ortaokuldayken anket defteri yapardık, tamam kabul ediyorum çok gerizekalı hareketlerdi bunlar, çizgisiz deftere abuk subuk artist fotoğrafları yapıştırıp, "sevdiğiniz oğlanın isminin 3.harfi" gibi sorular sormak , ama ben bayılırdım o soruları teek teek cevaplamaya, bir döşerdim cevapları, sanki en az beşyüz kelime olması gereken kompozisyon yazma ödevimi yapıyorum, o derece.(vardı değil mi ya, en az beş yüz kelime olması gereken kompozisyon ödevleri, bitirir sonra da sayardık kaç kelime olmuş diye, insanı yazmaktan soğuttu muhtemelen) Hatta bu anketlerle ilgili bir tezim bile var, sonra deşilebilir belki ama kısaca, ben, taşrada, kızların aşklarını meşklerini, zevklerini, istediklerini rahatça yaşayıp konuşamadıkları bir zamanda lolita oldum, belki de bu yüzden zevkliydi o defterleri gizli gizli doldurmak. Psikolojik danışmanlarımız anket defterlerimiz. Nasıl görünmek istiyorsak öyle olduğumuz defterler, nedense özeldiler, birkaç soruda arkadaşımla ilgili bilmediğim şeyler öğrenme ihtimali belki. Neyse, bir itirafım daha var...ben gazetelerde felan çıkan saçma sapan testleri çözmesini de çok severim. A lar çoksa yağmurlu gecelerin kadınısınız, B ler çoksa duygusal bir maceraperestsiniz, C ler çoksa hemen doktora gibi üçbeş soruda karakter analizimi yapan testler var ya, onlar işte. Bazılarına çok gülmekle birlikte, bazılarında da "aaa bak aynen de böyle bir insanım" deyip sonra utandığım testler. Sobelenenlerin cevaplarını da severek okuyorum ayrıca. 

Sadede geleyim artık. Kakara Kikiri tarafından sobelenmişim. Sorular biraz alakasız ama onunla alakası yok bu konunun. 

1. Sence çok anlamlı bir söz?
  "Sana ne", "Bana ne"...psikoloğum beni mutlu edecek sihirli sözcüklerin bunlar olacağını söyledi...evet öyle gerçekten de.

2. Makyajında olmazsa olmazın?
Şimdi bu soru çok alakasız olmuş. Kırmızı ruj (öhöm çok mu iddialı oldu, aslında hep evde unutuyorum ruju ama yanımda olsa her gün sürerim)

3. Uyguladığın güzellik tüyosu nedir?
Bir paket yaş mayayı sütle cıvıklaştırıp her hafta suratıma maske yapıyorum. Ilk başta cıvık olan maske surata sürülünce katılaşıyor. Sonra da pamık gibi yumuş yumuş oluyor. Kırışıkları da engelliyormuş ama onu bilemiyorum, sanırım engellemiyor :(

4. En sevdiğin çiçek?
Kaktüs.

5. Nefret ettiğin bir şey?
Maydanoz. Ööyyk.

6. En çok sevdiğin iltifat? 
Hepsi.

7. Favori kitabın?
İnci Aral'in tüm kitapları.  

8. Sana görünüş olarak yakın bulduğun ünlü?
Pink. benim Pink den neyim eksik ya.Azıcık sesim olsaydı daha iyi olurdum bile.

9. Herkesin beğendiği ama senin sevemediğin bir ürün?
Yok böyle birşey.   

10. Şu an en çok almak istediğin kozmetik ürünü?
Hala aylar önce aldığım kozmetik ürünlerinin taksitlerini ödediğimden kelli bu soruya cevap vermem bile tehlikeli olabilir.

Ohhh muradıma erdim.

Şimdi benim de üç kişiye top atmam lazım. İki kişiye atsam olmaz mı...daha çok yazsınlar diye o da..

30 Ocak 2012 Pazartesi

Haftasonu...

En sonunda galiba mide hastası yaptım kendimi. Yediklerime hiç dikkat etmiyorum, dikkat etsem bile burada benim için çok farklı ve yeni bir yemek kültürü olduğundan bütün tatları denemek istiyorum. Bu da olur olmaz herşeyi yememle son buluyor. Bütün iş hayatım boyunca yemekhane yemeği yemiş olmamdan da kaynaklanıyor tabii, bütün iş hayatım boyunca dört çeşit tabldot yemek yedim ben, işyerilerim hep şehre uzak oldu, şimdi öğlenleri dışarda yiyoruz. Daha önceleri öğlenleri yemeğe çıkanlara çok imrenirken, alıştıkça aslında bunun çok da iyi birşey olmadığını farkediyorum.Ne yiyeceğimi bilemiyorum, hele ki çok acıktıysam öküz gibi yiyorum. Bütün haftasonu da yediğimi önümde yemediğimi arkamda bırakarak bugün rejime başladım, buraya yazarsam belki görev edinir yaparım "herkese yazarak bildirdik rezil olmayalım" gibisinden, zira son beş aydır her Pazartesi rejime başlıyorum. Bugun yine başladım.

Her yer kardan yıkılırken, biz bu haftasonu güneş ışığına boyandık. Bütün haftasonu gökyüzünde tek bir bulut olmadan hatta nispeten sıcak bile geçti. Deniz kenarında, açık havada, güneşi tepeme alıp bira bile içtim, o derece. Kuzuyla yaptığımız sinema planını güneş ışığı şerefine dışarda paten kaymakla değiştirdik, kuzu büyünyünce "patenci" olacakmış da, hadi bakalım. Ocak ayında böyle bir hava durumu yaşamak benim için hala inanılmaz. Nasıl oluyorda biz bu kadar farklı bir iklimde yaşıyoruz, her geçen gün daha çok şaşırmaya devam ediyorum. Halbuki ne şaşırıyorsun be kadın, ekvatora daha yakınsın işte en kaba coğrafya bilginle. Güneş ışığının bünye üzerindeki pozitif etkisi inanılmaz. Hayatımda belki de ilk defa haftasonları erken kalkıyorum artık, hatta kuzudan erken, benim gibi haftasonları gebeş gibi uyuyan bir insan için nasıl şaşırtıcı ve mümkansız. Haftalardır yapmayı planladığım tamamen kontrolden çıkmış, her şeyin herhangi bir yerde olabileceği evimin en azından bazı köşelerini kontrol altına alabildim bu haftasonu. Çoraplarım mutfak çekmecemden çıkmıyor artık en azından...hehe.. şaka şaka. Yazlık ayakkabılarım ise hala elimin altında dolaşıyor, haftalardır yukarı raflara kaldıracağım ama ona yetişemedim artık. Hava böyle giderse bir iki aya giyerim ben onları zaten..hehe...şaka şaka...gıcığım.

Rüyalarım..beni rahat bırakmayan huzursuz rüyalarım.. bu haftasonu hava güneşli olmasaydı beni gerçekten de bunalıma sokabilirdiniz. Bir tanesi benim kuzuyla yaşıt olan ve geçen yıl sonunda da ikiz bebek dünyaya getiren bir arkadaşımın büyük kızının öldüğünü görmemle başladı bu haftasonum. Çocuğu hamama götürüyorlarmış, çocuk hamamdaki buhar yüzünden nefessiz kalıyormuş ve ölüyormuş. Ben ne üzülüyorum ne üzülüyorum, çocuğun ölmesinden çok, ya benim de başıma gelir de benim kuzuya birşey olursa diye psikopata bağlayıp üzülüyorum, ağlıyorum, kendimi paralıyorum onu da farkındayım. Çok yakın bir arkadaşım değil bu arada, eski iş arkadaşlarımdan biri, arada bir msn de ya da facebook da görüşüyoruz. Bütün rüya boyunca "ay diyorum bu kız facebook a kimin fotoğraflarını koyacak şimdi, ay ne yapacak" diye hayıflanıyorum, nasıl ama. Sosyal paylaşımla bozmuşum kafayı sanırsam. Ama sonra kızcağız kızının ölümüyle ilgili hislerini facebook da paylaşıyor falan. Ben de diyorum ki "aa bak demekki insanlar kötü şeyleri de paylaşabiliyor". Yani, bu yürek dağlayıcı olaydan nasıl bir sonuca geldiğime bakar mısınız...Arada bir çıkıyor benim rüyalarım, medyum memiş den hallice bir insan olabiliyorum ya, tırstım sonra ay birine birşey mi olacak acaba diye, açtım facebook a baktım, dermişim...ne alakası var, bir yere bakmadım.

Sonra, ertesi gece, karanlık ve yağmalandığı belli olan bir şehirde bir minibüs dolusu insanı kaçırıyorlar, bu minibüs dolusu insanlardan biri benim tabii ki de. Kendime acımayı, kendimi acındırmayı, olayları ve durumları dramatik hale getirmeyi çok iyi becerdiğimden rüyalarda bile kaçıran taraf olamam ben; kaçırılmak daha acındırıcı bir durum ne de olsa. Neyse, işte üç tane ganster kılıklı herif bizi kaçırıyor. Ben rolümü süper oynuyorum, gıkım çıkmıyor ne derlerse yapıyorum, çok mülayim hatta ezik bir esirim. Ama gel gör ki, ne kadar ezik de olsam gansterlerden biri bana gıcık oluyor, diğerine dönüp diyor ki "bunu ayağından vur, herkese ders olsun". Ben kalıyorum öyle tabii. Öbür adam acıyor bana ayağımı isabet almıyor, hafif yan tarafına ateş ediyor - o da nasıl oluyorsa artık-. Ben anlıyorum numara olduğunu, yalandan kendimi paralıyorum böyle ayağım da ayağım diye ama asıl emri veren adam yemiyor tabii. Beni ayağımdan bir vuruyor, tam böyle baş parmağımın ayağımla birleştiği eklem yerinde...aman o ne acııı. Ben topallayarak yürümeye devam ediyorum. Sonra grupta bir doktor kadın varmış, cengaverlik yapıyor "ayağına bakmamız lazım" diyor, herkes ondan gaza geliyor "evet evet bakmamız lazım" diye, gansterler hiçbir şey diyemeden "tamam bakın bakalım" diyorlar. Ayağımdan botları bir çıkarıyorum, için böyle kan dolmuş, bu noktada rüyanın içine edildiği an tabii, kan görünce rüyanın hiçbir anlamı kalmıyor. Hani bilinçaltım bana böyle sembolik falan birşeyler anlatmaya çalışıyorduysa da hepsi bozulmuş oldu. Sonrası, iğrenç biraz, kandan çoırap ayağıma yapışmış çıkarmaya çalışıyoruz falan...ıyyk.. bir uyandım ayağımda sızı. Ayağım böyle sürekli sızladı artık nasıl kanlı canlı gördüysem rüyayı. Bunu gördükten sonra da çocukluk arkadaşımı gördüm, kankamı, yaz tatilinde gezdiğimiz yerlerde geziyorduk, sonra sabah aradı beni. Ama ben rüyayı gördüğümü sonradan hatırladığım için ona söyleyemedim.
Böyle işte...günler geçiyor.

24 Ocak 2012 Salı

Kara gittik..

Buraya ilk taşındığımızda kızım "Buraya kar yağar mı?" diye sorduğunda, "Yok yağmaz, yağmasın zaten biz artık güneş enerjisiyle çalışıyoruz" diyordum. Hava biraz serinleyip kısa kolludan uzun kollulara geçtiğimizde kızım tekrar sormaya başladı, benden aldığı cevap yine aynı olmakla beraber daha cazgırdı, şöyle söylediğim zamanlar yok değil "yok annem yağmaz burda kar, yağmasın zaten, bıkmadın mı sen soğuktan, her yerin üşür bır bır, nezle olursun sümüğün bile akamaz soğuktan...aaaaa". Ama çocuk bu değil mi, okula da gidiyor, e dört mevsimi yaşayan bir coğrafyada yaşıyoruz ya, bu durumda sonuç şöyle oldu okulda Ocak ayında yapılan tüm aktiviteler kar ve kış temalı olunca çocuk da yılbaşı itibariyle "buraya neden kar yağmıyor", "kar yağmayacak mıı" diye tekrar sormaya başladı, e tabi çocuğun da garibine gitti burda hava günlük güneşlik ama biz kar temalı faaliyetler yapıyoruz diye. Hal böyleyken Mersin'li arkadaşlar, "kara mı gitsek" demeye başladılar. Ben ilk başta anlamadım kara nasıl gidildiğini... Öğrenmem uzun sürmedi tabii, Mersin'in hemen arkasında yükselen Toroslardaki yaylalarda kar yağarmış. Fotoğraf çekmeyi, dağ tepe tırmanmayı, servis arabasında göbek atmayı, mangal yakmayı seven bir grup Çukurovalı insan geçen hafta "hadi" dedi, "bu haftasonu kara gidiyoruz". Bu grupla birlikte daha önce dağ tepe çıkmışlığım var, çok keyifli, bol yürüyüşlü, bol fotoğraflı, bol eğlenceli, bol mangallı bir gezi oluyor. 4 yaş grubuna Pazar günü gidilecek bir gezinin haberini Çarşamba gününden vermenin ne büyük bir hata olduğunu unutaraktan, kar görecek olmanın gazıyla eve gider gitmez müjdeyi verdim "kara gidiyoruz" diye.Belli ki güneş enerjisiyle çalışan anne de çaktırmadan özlemiş kar görmeyi. Sonuç olarak, Çarşamba gününden Pazar gününe kadar kuzu her sabah "bugün Pazar günü mü" diye uyandı. Cumartesi akşamı taaa gece onbirde uyumasına, sabah kendi kendine uyanmayı bırak baş ucunda davul çalsan uyanmayacak bir kuzu olmasına rağmen Pazar sabahı 6.30 da kulağına "kar oynamaya gidiyoruz" deyince yataktan fırlamasına şaşıran ben, dün gece bu kuzuya "bak çabuk uyu yoksa kara gidemezsin" diye tehditleri savururken ve sürekli "cık cık" sesleri çıkararaktan her sabah sahnelenen "uykucu kızını" uyandırırken kafayı yiyen kadın oyununda başrolü muhtemelen bu Pazar sabahı da kaptığına da emin olan anneyle aynı kişiyim tabii. Bazen çok gıcık bir anne oluyorum, gıcık ve sevimsiz, elimde değil.


Pazar sabahın kör vaktinde üç tane yedek kuzu kıyafetini, haşlanmış yumurtaları, bir gece önce yaptığım ve pek bir ustası olduğum çikolatalı muffinleri, ununu fazla kaçırdığım için biraz sert olan ama her ihtimale karşı yanıma aldığım "kafakıran poğaçaları"nı sırt çantasına doldurup böyle uyandırdım işte kuzuyu. Kuzu çok heyecanlı, pek bir heyecanlı giyiniyor, eldivenlerini, beresini, atkısını özlemişti zaten, ilk yanına aldıkları bunlar oluyor. Bere takmayı ben de özlemiş olmalıyım ki, ilk gördüğüm rüzgarda kafasına bere geçiren tek insan benim burada. Neyse, bugün bere takmak hepimiz için anlamını bulur umarım diye düşünüyorum. Çünkü bir yandan "allahın çukurovalısı nereden bilecek kar, soğuk falan" diye düşünüyor ve içten içe "bunlar kar diye yol kenarında üç beş kar tanesi göstermesinler bize" diye hayıflanıyordum ne yalan söyleyeyim, sonuçta ben Angara dağından gelmiş, sabah işe giderken sümüğü donma ve akşam işten eve kar yağışı yüzünden beş saatte dönme tecrübelerine vakıf olmuş bir insanım, ve ne kar yağışları bilirim.

Tarsus'ta buluştuk, servise bindik. Dağ tepe tırmandık, etrafta karlar belirmeye başladı, yürüyüş rotasını çizen arkadaşımız karda yürürken nelere dikkat etmemiz konusunda bilgiler vermeye başladığında  ben hala camdan dışarı bakaraktan "peh bu da kar mı diyordum ki", ana yoldan sağa dönüp dik bir yokuşta çıkmaya başladık, beş dakika içinde geldiğimiz Gülek Yaylası'nda dizimize kadar kar vardı. Servisimiz durdu, buradan sonra yürüyüş başlıyordu, servisin ve herhangi bir başka arabanın oraya çıkması imkansız, o kadar kar yani etrafta. Evet morardım, gerçekten de morardım, ciddi bir kar yürüyüşüne başlıyorduk. Kuzunun servisten inip de kara bastığı andan tut, o kadar yolu küçük bir dağcı edasıyla pestili çıkana kadar yürümesi, kahvaltı ve yemek molalarında normalde ağzına zorla tıkacağımız yiyeceklere kıtlıktan çıkmış gibi saldırması, bütün servis ekibiyle delirmişcesine kartopu savaşı yapmasıyla beni şoktan şoka soktu. Karlarda yuvarlandı, kaydı, düştü, kar yedi, ve ben farkettim ki buraya taşınalı benim kuzu palazlanmış, şehir çocukluğundan doğayla özdeş koşan, zıplayan, her yere tırmanabilen bir çocuk olmuş, ne güzel olmuş.


Hey, bu ineğin günlüğü, kuzu hikayeleri aldı başını gitti. Neyse, Gülek Yaylası'ndan başladık yürüyüşe, hedefimiz Gülek Boğazı'na kadar çıkmak. Gülek Boğazı Kilikya'ya inen geçitlerden biri, buradaki kaleyi geçen Kilikya'ya inmiş kabul edilirmiş. Detaylı tarih bilgisi için tıklayabilirsin. Her yer kar, tam öğle vakti olduğundan hava çok da soğuk değil.  Biraz yükseğe çıkınca sis başlıyor, resmen bulutun içindeyiz, sis fotoğraflarımızda gizem yaratmasına yaratıyor da, iyi görüntü almamızı zorlaştırıyor tabii. Doğa inanılmaz güzel, etrafımızda tek tük yayla evleri. Servisten indiğimiz noktadaki yayla evlerinde yaşayanlar vardı fakat bu kısımdaki evlerin çoğu bu havada boş. Bu kadar yüksekteki yayla evlerine yazın geliyorlar, Mersin, Adana ve Tarsus'un sıcağından ve neminden bunalanlar, çünkü yazın aşağısı elli derecede bunalırken burada kupkuru serin mi serin bir hava oluyor. Tırmandıkça bulut daha da yoğunlaşıyor, şıpır şıpır nemin içinde yürüyoruz. Bulut bu kadar yoğunlaşınca Gülek Boğazı'nı net göremeyeceğimizden ve çocuklar sırıksıklam olduğundan biz çocuklular geri dönüşe geçtik.

Nihayet servise vardığımızda çocukların kıyafetlerini değiştirmek üzereyken Gülekli bir amca ve teyze bizi evlerine buyur ettiler. "Çayı yeni demledik, çocuklar üşümesin buyrun gelin" diye taaa dışarıya kadar çıktılar. Bu tip durumlarda çocuklu insanlarda bir utanmazlık söz konusudur, çocuklu insanlar her daim bu tip tekliflere hemen atlarlar. Bekarken ya da çocuksuzken ayıp olmasın diye çekineceğiz bu tip tekliflere atlamaya, veya utanabileceğiniz bazı rezalet durumlara çocuğunuz olduktan sonra alışıveriyorsunuz. Mesela çocuğunuz bir alışveriş merkezinde üstünüze başınıza kustuğunda kendinizi hiç kötü hissetmiyorsunuz. Ya da bu Gülek örneğinde olduğu gibi teklifi hiçbir şekilde geri çevirmeyip hatta usuleten ikinci kez tekrarlanmasını bile beklemeden çocukları kucakladığımız gibi sobalı odaya kendimizi atmamız bir oldu. Soyunduk dökündük, ısındık. Islak kıyafetleri sobanın üstüne astık, soba üstünde demlenen çaylarımızı içtik, sıcacık sohbet ettik teyze ve amcayla. Burada doğmuşlar burada yaşarlarmış. Bu oturduğumuz yeri amca sonradan kendisi dizayn etmiş, sonradan yapılan yayla evlerinde mimarlar neler yapmış onları incelermiş, sonra fikir edinmiş kendisi yapmış. Teyze çocuklara taze ceviz kırdı, sonra kendi eliyle yaptığı biz şehirlilerin "aman da organik" diye üzerine atladığımız incir pestilini cevize sarıp sarıp yediler. Ben hala angaralı modunda olduğumdan böyle şeylere hemen atlıyorum, oysa yaşadığım yerde organik besine ulaşmak çok ama çok kolay. Teyzeyle amca benim kuzuyu pek sevdiler, "sen burda kal" dediler, benimki dünden razı tabii. Bebekken de herkesin kucağına giderdi zaten, bir insan ayırt et be kuzu, dünya insanı meraklı kuzu ya, herkesle barışık, ne yapacağız bilmem. Neyse, dışarısı yavaş yavaş dona çekerken biz sıcacık soba kenarında oturup çayları hüpletme zevkini yaşıyorduk ki ikinci grup da geldi. Tabii onların da pestili çıkmış ve sırılsıklam olmuşlar, onlarda soluklanmaya oturunca bizim Tekir Yaylası'nda yapılacak yürüyüşün ikinci bölümü iptal oldu. Soba etrafında oturmak, bu süper iyi insanlara misafir olmak çok iyi geldi. Bizi karşıladıkları güleryüzleri ile yolculadılar, "geldiler 20 kişi ortalığı talan ettiler" demediler, hatta böyle bir düşünce ne akıllarının herhangi bir ucundan ne de gözlerinin ışıltılarından geçmedi, bu dünyada hala bozulmamış güzellikler olduğunu hatırlattı bu bana. Birbirine güvenen iyi insanlar hala var, elindeki ekmeğini evine davetsiz gelen misafiriyle paylaşacak insanlar var, ne güzel.

Servise doluştuk, bangır bangır çalan oyun havalarında göbek ataraktan Tekir Yayla'sına geldik. Tekir'de de her yer karla kaplı, rakım olarak da Gulek'den daha asagida olduğundan sanırım bütün Çukurova burada. Yazın mangaldan vazgeçmeyen Çukurova, kışın da vazgeçmiyormuş ben onu gördüm. Bir yandan kartopu oynayıp bir yandan mangal yelleyen bir sürü insan. Zaten Çukurovalı bagajında mangalla gezermiş, öyle söylemişti bir arkadaş, "her an her yerde mangal yakabilme ihtimaline" karşılık. Biz mangal yakmadık bu sefer, Tekir köyünde bir kaç restoran var, mangalda et sucuk yapan, onlardan birine oturduk, adını hatırlamıyorum ne yazık. Etlerimizi, sucuklarımızı yedik. Biraz sohbet muhabbetin ardından geri dönüşe geçtik. Gün iyice indi bu arada tabii, hava deli soğudu. Dönüş yolunda yine oyun havası ve yine göbet atmalar derken, serviste herkes öyle gaza geldi ki, servis şöförü sağa çekti, herkes aşağı halaya indi. Burada böyle bir kültür var, hani Angara'da da bir kere yapmışlığımız var bunu, Akyurttaki ofisten dönerken servisi durdurup inip oynamıştık. Ama burada çok yaygın. İlk geldiğimizde sitenin önünde bir araba durmuş, arabadan bir sürü insan inip oynayıp oynayıp arabaya geri binmişlerdi. Ben balkondan izlemiştim "nasıl yani" diye, çok komiğime gitmişti. Gezilerde de çok gaza gelinirse servis şöförü hemen dururmuş artık neresi olursa, direkt inilir, iki halay çekilir birkaç göbek atılır yola öyle devam edilirmiş. Çok eğlenceli.

Bana çok iyi geldi bu gezi. Kar ve soğuğu özlemişim. Trafikte kalmadan, çamur olmadan, bir yerlere geç kalmadan karın tadını çıkardım. Kuzu böyle gezilere alışsın istiyordum, dere tepe gezmeye, yeni yerler görmeye, çoktan alışmış hatun haberim yokmuş, sevindim. "Aşağı in deniz sefası, yukarı çık kar manzarası" ne güzel bir yerde yaşadığımı anladım. Bir sonraki gezide görüşmek üzere Mersin'e geldiğimizde tropikal tatta durmak bilmez bir yağmur yağıyordu.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Zakkum...

Taptazecik bir yeni mezunken ben, Ankara'da yaşarken, öğrencilikte iş hayatına tam geçememiş ruhumla her gece Sakarya'da içerken, hayat hala bana güzelken ve ben bunu şimdi anlarken, deliye her gün bayramken, bekarken, çocuksuzken, amaçsızken..vs vs vs...yıl 1999, 2000 falan olmalı...Gölge vardı Sakarya'da. Canlı rock müzik çalınan bir Manhattan vardı bir de Gölge. Manhattan çok güzeldi ama ciks barıydı o zaman, girişi paralıydı ve en önemlisi pahalıydı, öyle her öğrenci giremezdi. Biz arada bir, paramız olunca, Salı günleri Manhattan'a giderdik, o kadar pahalıydı ki düşünün yani haftasonları gidemezdik. Salı günleri de, ayıptır söylemesi, cebimizde bira sokardık, ama tabii bir süre sonra uyandılar da kontrol etmeye başladılar, ama öğrencinin aklı çalışır, içeride içmezdik biz de biraları, dışarı çıkardık, karşıda bir tekel vardı, alırdık biramızı içerdik acele acele, sonra içeri girerdik, sonra bir daha çıkardık, sonra tekrar girerdik. Gölge sonradan açıldı, Sakarya'da SSK işhanında. Öğrenci bütçesine uygun, canlı rock müziği ulaşılabilir kılan, hem dinleyene hem de çalana bir şans veren, içmek için kışın sokakta donmamızın gerekmediği, nice aşkların doğduğu, nice kalplerin kırıldığı, nice kesişmelere tanık olmuş, karanlık mı karanlık, hem "hep aynı yere gidiyoruz" diye şikayet edip, hem de neredeyse her gün gittiğimiz, yıllar sonra kapandığında da ağlamaklı olduğumuz sevgili rock barımız Gölge. Yıl 1999 mu 2000 falan dedim ya, hep aynı yere gidiyoruz diyip sıkıldığımız , neredeyse her grubun Rainbow, Lou Reed, Red Hot Chili Peppers, U2, Nirvana çaldığı zamanlarda (şu an bu zamanlar için nelerimizi vermeyiz o ayrı, şimdi üniversite şenliklerine Serdar Ortaç ve Demet Akalın'ın çıktığını düşünürsek barlarda neler çaldığını tahmin etmek çok da zor olmaz), Gölge'ye farklı birşeyler getirmişti Raindog. İlk dinlediğimizde garipsediğimiz bu grubu, özellikle solisti, ben pek bir sevmiştim. Solisti niye sevmiştim, kendisiydi çünkü olduğu gibi, alkış toplamak için sırıtıp durmuyordu, tarzı değişikti, o zamanlarda cesaret gerektiren kıyafetler giyiyordu, pembe tüylü upuzun bir atkısı vardı mesela, çok güzel göz makyajı yapıyordu, seyirciyi uyuz eden laflar ediyordu, ukala ukala konuşuyordu, küstahtı, uyuz olan oluyordu ama benim gibi çok seveni de vardı, cesareti severim, farklılığı severim, Raindog'un solistini niye sevmeyeyim. Grubu niye sevmiştim peki, dediğim gibi her grubun neredeyse aynı şarkıları cover yaptığı bir zamanda Raindog çıktı, Placebo coverladı, ya da Suede, ne bileyim Smashing Pumpkins coverladılar, bu yüzden de değişiktiler. Seven sevdi, sevmeyen sevmedi. Ama bence Ankara'nın en iyi cover yapan grubuydular. Haklarında bir sürü tartışma vardı, "solistleri eşcinsel mi değil mi", "Placebo'yu taklit ediyorlar bunlar da", "solist çok itici" gibi. Sadece bu kadar çok tartışıldıkları için bile ünlü olmuşlardı Ankara'da. Ünlü olmaları gerekirdi, piyasaya çıkmaları gerekirdi, bu çocuk Gölge'de bir kaç yıl şarkı söyleyip sonra bilmem ne bankasında bilmem ne uzmanı olmamalıydı (nerede okuduğunu da bilmiyorum ama)...falan filan.

Sonra ben büyüdüm, evlendim, zaman değişti müzikler değişti, Gölge kapandı, çocuğum oldu, evlenmek ve çocuk yapmak beni barlardan uzaklaştırmadı yanlış anlaşılmasın da, Raindog kayboldu (Istanbul'a gitmişler bu arada sanırsam), e ben televizyon seyretmeyen, Türk müziği piyasasını hiç takip etmeyen bir insanım ya, Raindog'un Zakkum olduğunu daha birkaç ay önce öğrendim, "Anason" la. Klibini seyrettim sonra, Raindog'un solistini gördüm, şaşırdım "aaa tanıyorum ben bunuuu" oldum, biz nasıl büyüdüysek o da büyümüş belli ki, garip oldum. Daha bir ağır abi olmuş, pembe tüylü atkısı yok artık; Belli ki tarzları değişmiş, e mecbur kalıyorsun bir yandan piyasaya az buçuk uyum sağlamaya, James Hetfield bile saçımı kestirmişti Yusuf ne yapsın? Gölge'de kendine güvenen "küstah" tabir edilen solist gitmiş yerine gözlerinden saflık akan bir Yusuf gelmiş, bunun piyasayla alakası yoktur diye düşündüm, adam yine kendisi, öyle geldi. Belirli bir kitleleri olmuş, Küçük İskender'in programlarında falan da çalıyorlar galiba ara sıra, süper, bayağı da ünlenmişler. Her şarkılarını sevdiğimi söyleyemem ama "Anason" bana ilk bölümde anlattığım günlerimi hatırlatıyor, ses o günlerden, tipler o günlerden..onlar yıllanmış, ben yıllanmışım (yaşlanmak demiyorum artık 2012 den itibaren dikkat çekmek isterim). Aynı güzel günleri bilmek belki, ya da benim çok güzel günlerimden tanıdık bir ses olmaları sebep bu şarkıda hüzünlenmeme, bilemedim. İşin komik yanı, şimdi ne zaman haklarında bir haber duysam, ne zaman iyi bir yerde görsem Zakkum'u sanki yakın arkadaşımmış gibi sevinip mutlu oluyorum, diğer grupları sollasınlar istiyorum. Bir tür "ben senin kısa pantolonlu halini bilirim" durumu olsa gerek...Özlenesi zamanlardan tanıdık yüzler, tanıdık sesler, benzer yaşlar, aynı havayı solumuş olmalar...başarı, iyi dilek...herkes dinlesin...ne dinlemiş olabilirim bunu yazarken...

9 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi..


Hiçbir şey yapası yokmuş. Hiçbir yere gidesi yokmuş. Hiçbir şeyle uğraşası, hiçbir şey için kendini paralayası, hiçbir şey talep edesi, hiç konuşası, hiç söyleyesi yokmuş. Ne biçim yeni yılmış. Halbuki yeni yıla yeni bir gazla falan başlaması gerekirmiş, hep öyle olurmuş. Hiçbirşeyi sallayası olmayan bir huzur içerisindeymiş. İkibinonikiden beklediği üzere, huzur çok süslü bir pakette gelmiş. Şimdilik paketi açmadan elinde tutuyormuş, bu yaldızlı paketin içinden gerçekten de yaldızlı bir huzur mu, yoksa "bu mesajdan sonra huzur kendini bilmem kaç dakikada yok edecektir" demesiyle direktifler vermeye başlayan teknolojik bir zırt mı çıkacak, öyle bir belirsizlik varmış, bu belirsizlikten tırsmakta dolayısıyla da başsız tavuk gibi bir o yana bir bu yana kaçmakta oraya buraya çarpmaktaymış. Hal böyle abartıla abartıla yaşanıp gereksiz gereksiz eşelenirken sayborgunu yapmışlar mesela. Bu sayborg her gün işe gidiyormuş, evle ilgileniyormuş, çok güzel yemek yapıyormuş, yemek yiyormuş, (ama çok yemesinmiş hatta rejim yapsınmış aylardır belinde hayali bir can simidi oluşturan kilolarını versinmiş) her türlü sosyal kültürel aktiviteye katılıyormuş, hırs yapıp çok çalışıyor, bu sene için ne kadar maaş istediğini utanmadan sıkılmadan yüzsüzce söylüyormuş, bozuk musluğu kullanmaktan vazgeçmek yerine tamir ediyor, herşeyi herkesi çekip çeviriyormuş, sorunları çözüyor, çocuğuna kaç vitamin kaç protein yedirdi hesaplıyormuş, kararlar veriyormuş, yeni arkadaşlar ediniyor, ne hali varsa görüyormuş ; herşey bu süper sayborgla böyle devam ederken, esas kadın viranşehir sahilinde elinde yaldızlı paketle kumlara oturuyormuş (bu sahnede yağmur yağarsa bank da olur, orda çok güzel banklar var) sonra Akdeniz ona bakıyormuş, o Akdeniz'e bakıyormuş. Yetişilmesi gereken hiçbir yer yokmuş, zaten olsa da gitmeyecekmiş ama bunu bile düşünmüyormuş. Sonra bu yaldızlı paketten bir kitap çıkıyormuş, daha önce hiç okumamışmış. Okumaya başlamışmış.....mesela yani...

not: viranşehir sahili mersin'de.şehrin içinde.öyle şehre uzak,gitmesi zor bir yer değil.otobüsle,yürüyerek,bisikletle gidilebilir.huzur doludur.

30 Aralık 2011 Cuma

Yavaş gel 2012, yaşlanıyorum

30.Aralık gününden bildiriyorum. Hava yine ışıl ışıl güneşli. Hala yılbaşı moduna giremedim. Mağazaların vitrinlerinde yılbaşı çamları, noel babalar, geyikler ve bunların üstüne kar yağdıran icatlar ve tüm bu kar temalı objelere inat tepede ışıl ışıl parlayan güneş. Atkısız, beresiz, eldivensiz bir yılbaşı, çok değişik. Bırak atkıyı bereyi hala öğle yemeklerini restoranların, cafelerin bahçesinde oturup yiyebiliyoruz, hem de herhangi bir ısıtıcı olmadan. Ha, bir de her yer yemyeşil. Ankara’nın yaprakları dökük kavak ağaçlarına baka baka geçen yıllarımdan sonra, Aralık sonunda her yerin yemyeşil olmasına hala alışamadım. Palmiye denen ağaç sararmıyor solmuyor, turunç, portakal ve mandalina ağaçları desen zaten tam mevsimi, e burada ağaçların yarısının palmiye diğer yarısının da narenciye ağacı olduğunu söylersem sizlere, yemyeşil bir cümbüş içinde yaşıyoruz. Her yer turunç ağacı, çok güzeller. Çorak topraklarda turunç ağacıyla yan yana hiç durmamış ben, hala, her gün, yolda yürürken turunç ağaçlarına bön bön bakıp, “aaa ne güzel bunlar” diye yanımdaki insanları bayıyorum. Yıllarca aynı tip, renksiz, çiçeksiz kavak ağaçlarına bakmış bir insanın turunç ağacının güzelliği karşısındaki büyülenmişliğini anlatamam ben zaten kimseye, anca kavak ağacına baka baka yaşamışlar anlar beni. Belki burada yılbaşı için çam yerine turunç ağaçları kullanmalı, kendinden süslemeli. Muhteşemler.Benim yılbaşı ağacım da yukarıdaki turunç ağacı olsun, mutlu yıllar olsun.

Neyse, konu 2012.

2011, bitme istiyorum; sorunlu muydun, tabii ki evet, peki buna rağmen güzel miydin, kesinlikle. Bana güzellikler, değişiklikler, yenilikler getirdin. Getirdiğin farkındalık beni biraz acıttı. Acıtan bu olsun ama değil mi, ölen, hasta olan falan olmadı. Getirdiğin güzel şeylerle yaşanılası bir yıl oldun. Bitmeseydin iyiydi.

Artık bu yaştan sonra gelecek sene için hedef koyup plan yapmak biraz fazla iddialı olacağından, artık hedeflere göre değil de kafaya göre yaşama yaşlarına da geldiğimden, 2012 ye dair herşeyi astrolojiye ve fala bıraktım ben, aylık yorum olur, yıllık yorum olur, tarot olur, kahve olur fark etmez. Sonuçta hiçbir alışverişi evde yaptığım alışveriş listesine göre de yapmadığım aşikar, oturup bir de hedef falan koyup gereksiz heyecan yapmaya lüzum yok.

Hiç işim yoktu, oturdum, Koç burcunu 2012 yılında neler bekliyormuş yorumlarını okudum da okudum, sanki dünya üzerindeki tek Koç burcu benmişim gibi okudum hem de. Hande Kazanova, Yasemin Boran ve Zafer Günay’dan yorumları okudum.

Sevgili Koçlar 2012 yılı boyunca esnek olma zamanı. Çünkü tabiri caizse, ezberiniz bozulacak, kurduğunuz planlar bazı dış olaylar vesilesiyle işlemeyebilecek, programlarınız değişecek gibi. Ahahahaha işten ben de tam bunu diyordum ya, astrolog gibi kadınım valla ya. Merak etme, hiç plan yapmıyorum, gerçekleştirmek için en ufak bir uğraş göstermeyeceğim planları kurmanın bir manası da yok bence de. Ezberi zaten bozuk bir hatun olarak itirazım yok. Olabilir, her şey olabilir, hazırım, gardımı aldım.

Disiplin ve kısıtlama yıldızı Satürn bir engel, bir bent gibi duracak karşınızda.İyi tarafıyla alırsak Satürnü, onu bir heykeltıraşa benzetiyorum. Sizi şekillendirmek üzere kolları sıvayan bir sanatkar. Şekilleneceksiniz. Değişeceksiniz. Yenileneceksiniz. Planlarınız, yapmak istedikleriniz değişecek. Ama önce sancılarını çekeceksiniz, değişimin sancılarını…Ben her şey Mars’dan oluyor sanıyordum meğer hepsi Satürn’ün kabahatiymiş. Şekillendir beni Satürn zira bir sürü kilo aldım. Hmm bu Satürn gazıyla spora yazılmalıyım. 2011 herşeyimi değiştirdi zaten, daha ne kaldı değişecek 2012…merakla bekliyorum.

Hele, Koç burcunun başında doğanlar bunu 2012 yılını derinden yaşayacaklar. Deme, başında doğdum..

Yani, onlar için değişim erken başlayacak. Çünkü Haziranda şans yıldızı Jüpiter ve büyük değişim yıldızı Uranus geçici bir süre Balıktan çıkıp burcunuza girecek ve Ağustos ilk yarısında, Teraziye geçmiş olan Satürn’ün yanına Mars eklenecek ve bu ikisi Koçtaki Uranus ve Jüpiterle zıt açı oluşturacak. Buna Oğlaktaki dönüşüm yıldızı Plüto’yu da eklersek, tam bir kadersel durumla karşı karşıyasınız diyebilirim. Ciddi bir gerilim dönemi. Bu sene bütün gezegenler benim için uğraşıyor. Burayı anlamak için birkaç kere okumam gerekti ama yine de tam olarak anlayamadım. Bir gerilim dönemi olacakmış orası kesin. Zaten kişilik itibariyle herşeyi gereğinden fazla düşünerek gerekli gerilimleri oluşturmakta üstüme yoktur. Alışkınım yani sorun yok. Devam…

Kesin olarak bir şeylerin, bir dönemin sonu demektir bu. Bir hayat çarkının geride kalması demektir. Ankara çarkını geride bırakmıştım 2011 de, nihayet. Tamam tamam, sorun yok, devam edelim, başka çarklara doğru, gözüm kara, üç beş gezegenden mi korkacağım.

Sizin yapmanız gereken en önemli şey; bu senenin diğerlerine benzemediğini önceden görmek, anlamak ve bu seneyi çok özenli yaşamak ve çok esnek olmak. Hem kararlı olun hem esnek. Burnunuzun dikine asla gitmeyin. Şimşekli, gök gürültülü bir havada yol alacaksınız, önlemini alın derim ve unutmayın, en keskin havanın ardından pırıl pırıl güneş açar!.Özenli yaşayacağım söz veriyorum ama sen de bana huzur vereceksin, anlaşalım da, sonra ben boşu boşuna özen göstermiş olmayayım. Hem kararlı, hem esnek nasıl olunur? Kimin burnunun dikine gideceğim peki? Kararlı olayım ama işime geliyorsa da esnek davranıp kabul edeyim, öyle mi demek istedin. Her şey keyfime göre yani. E süper. Güneş enerjisiyle çalışan bir kadınım neticede, e o da süper.

Koçun ilk başında doğanlara aylık burç yorumlarını iyi takip etmelerini tavsiye ederim, aylık zamanlarda kritik günleri, sakin ve temkinli olmaları gereken zamanları bilmeleri kendileri için çok faydalı olacaktır. Böyle kritik bir yolda yürürken rotasız, rehbersiz yollara düşmek sakıncalıdır. Merak etme…

Bu kritik zamanda, sizin kurtarıcılarınız, öncelikle geçmiş yaşam kredileriniz, yani geçmişte attığınız doğru ve güzel adımlar, hayata sağlıklı pencereden bakmayı bilen pozitif tavrınız ve şans faktörü olacak. Geçmişte attığım güzel adımları ben fark edemedim, hep kendime küfrettim, sen fark et astroloji. Pozitif ola ola Pollyanna’nın Mersin şubesi oldum bu sene. Nihayet kurtarıcım olacak ha. E süper.

Bu sene sonlarında artık bazı kişiler hayatınızdan kesin olarak çıkmış olacak, ilişkilerinizin boyutu ve şekli netlik kazanacak ve sizin de su yüzüne çıkan gerek tecrübe eksiliği dolayısıyla gerekse kişiliğinizden kaynaklı geliştirmediğiniz yanlarınız belli olacak. Yaşadıklarınızın bilincine vardıkça ve gerçekle cesurca yüzleştikçe, bu eksik yanlarınızı tamamlama, hayat felsefinizi köklü yenileme, bilincinizi genişletme ve hayata daha farklı, daha geniş pencereden bakma ve ona göre rotanızı çizme söz konusu olacak. Ereceğim kısaca. Anlaşıldı, 2012 yılında bir nevi hayat filozofu olacağım.

Kimileriniz bu dönemde patron konumuna yükselebilir ve kendi işinizin güçlü sahibi olabilirsiniz. Toplumsal konularda büyük bir söz sahibi olmanız içten bile değildir. Her ne olursa olsun bu gücü ılımlı, hoşgörülü, planlı, mütevazi bir şekillerde birimlendirmeniz ve insanlara baskı uygulamak ve illa kendi yönetiminiz altına alarak onları saf dışı bırakmak şeklinde kullanmamalısınız. İflah olmaz iş hayatım iflah olacak yani öyle mi, seneler sonra. Hala mezun olduğu gün sahip olduğu şartlarda ve mevkide çalışan ben, bütün kariyer hedeflerimden vazgeçmiş, hırslarımdan arınmış, yetecek kadar paraya zevk için çalışabilecek ruh haline güç bela erişmişken, ve gerçekten de mutluyken, ne bu şimdi. Ha, kendi işimin gücümün sahibi olmak bir cafe açacağım anlamına geliyorsa, çok ama çok heveslendiğimi bil 2012. Hadi bakalım, maşallah.

5 Ekim 2012 itibariyle Satürn-Akrep burcunda seyrine başlayacak. Bu seyir çok önemli. Tamam not ettim. E peki ne olacak bu tarihlerde?? İster yeni bir ilişki isterse bitmeye çoktan yüz tutmuş bir beraberlik, isterseniz hala aradığınız kişiyi bulamadığınızı düşünen biri olun, hiç fark etmez. Satürn, dengeli bir ilişki nasıl olmalı ve tarafsız bir bakış açısı altında bir ilişki nasıl yaşanmalı, sen ve ben demeden biz olmayı nasıl başarmalı sorularına cevap aramayı sürdüreceğinizi gösteriyor. Hani herşeyi çözecektim, arayış yapa yapa bir hal oldum. Araya araya buda heykeline döndüm yemin ederim. Kaç senedir ilişkiler üstüne düşünmekten kitap yazacak kıvama geldim. Bu kadar düşüneceğime psikoloji okuyup ders çalışsaydım en azından diplomam olurdu.

7 Şubat-25 Haziran tarihleri arasında olabilecek Satürn geri hareketi esnasında hala büyük bir resmin tamamlanmayan parçalarını arayacağız. Onun maksadıyla lütfen ikili ilişkiler, iş ortaklıkları, iş sözleşmeleri ve kontratlarınız konusunda geri hareket boyunca iyice düşününüz. Zorlanmalar görülebilir.Hmm tamam. O tarihlerde hiçbir şey imzalamamaya gayret edeceğim.

11 Haziran 2012 itibariyle iletişim, haberleşme, eğitim, çevre ilişkileri, ulaşım gibi konularda 12 yıl sonra İkizler burcunda ilerleyecek Jüpiter bana göre son derece dikkatli kullanılması gereken bir enerji.Vay 12 yıl sonra Koç alrı etkileyecek bir durum önemli olmalı, ne yapacağız peki, açıkla. Bir yerden başka bir yere seyahat etmek, ancak belli bir yerde uzun süre kalmak istemezsiniz. Bavulunuz kapı arkasında gibidir. Aklınıza estiği anda hemen yola çıkabilirsiniz. Ancak bu yolculuklar uzun seyirli değildir. Kısa konaklamalar şeklinde gerçekleşir. Çok çok konuşma, sürekli arayış, bağımsızlık, eğlenceli bir yaşam arzunuz oldukça yükselir. Ya bu 2012 tam bana göreymiş, şimdi iyice anladım. Yani böyle bir elim işte gönlüm oynaşta, böyle bir nisan mayıs ayları gevşer gönül yayları modunda geçecek bu sene. Sevdim, çok sevdim.

Şaka maka, 2012 senden sadece huzur ve sağlık beklerim. Bir buda heykeliymişçesine huşu içinde ve huzurlu oturmak istiyorum, böyle huzur paçalarımdan aksın istiyorum, “ay yeter be, amma da çok huzurluyum” diye hayıflanacak kadar huzur istiyorum. Kimse hasta olmasın, kimse ölmesin bir de, bu sene de. Sen bunları sağla sana gerisini bana bırak.

Kim ne istiyorsa getir 2012, cimri olma.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Yüksek Topuklar - Murathan Mungan

Murathan Mungan, "ay kitaplarının hepsini bir nefeste okursam, okuyacak Mungan kitabı kalmayacak" diye özledikçe okuduğum yazarlardan, İnci Aral gibi. Yine özledim, aylardır rafta bekleyen Yüksek Topuklar'a gitti elim.

Kadın olmak, kadınlık halleri, evlenmek, bekar olmak, boşanmak, çoluk çocuk psikolojisi vırtı zırtı üzerine çok okuduğunuz, çok kafa patlattığınız, kendi çapınızda karaladığınız, herkesle tartıştığınız ve artık düpedüz sıkıldığınız dönemlerde okumamanızı tavsiye ederim. Zira ben tam böyle bir zamanda okudum. Yok sıkılmadım. Ama romanın neredeyse her sayfasında "aaa bunu ben de düşünmüştüm", "aaa bunu ben de yaşıyorum", "işte ben de tam bu hissediyordum", "aa işte bu yaaa buu"  demekten harap bitap düştüm. Kadınlara ilişkin ne kadar muhteşem, ne kadar histerik, ne kadar hastalıklı durum varsa neredeyse hepsi vücut bulmuş Mungan karakterlerinde, türlü türlü renk renk. 35 yaşlarında bekar reklamcı Nermin esas kızımız, evlere şenlik, evlenmeseydim sanırım böyle bir tip olurdum dediğim kadın tiplemesi, herşeye muhalefet, her aşkta mutsuz ve melankolik, her ilişkide sorgulayıcı, mükemmel bir insan sarrafı ve maalesef kafası çalışan bir kadın. Çok sevdim Nermin'i, yaş itibariyle de bizim kuşak olması, benzer koşullarda ve çevrelerde büyümüş ve okumuş olmamız bu kadar benzeştirdi bizi belki, tüm 76 lı kadınların kendini bir şekilde Nermin'de bulması olası. Neyse, bizim Nermin çocukları sevmez ama bir arkadaşı 5 yaşındaki kızını, Tuğde, kocasıyla arasını düzelteceğini söylediği bir tatile çıkarken Nermin'e bırakmak ister, Nermin kıramaz. Tuğde, hani şu uzaydan gelmişler gibi baktığımız 90 kuşağı kızlar var ya, aynı tip giyinen, aynı trend saç modelini kullanan, okulda,işte, aşkta, evde her daim avcı, her daim taktiği bilen, yeri gelince lolita, yeri gelince kadın, yeri gelince porno starı, yeri gelince kafasına vur lokmasını al, yeri gelince safın önde gideni, yeri gelince aciz kızlar var ya,bir türlü kendi olamayan, burger kuşağı, kültür seviyesi yerlerde, işte onların 5 yaşında vücut bulmuş hali (90 kuşağının kültürlü, akıllı birkaç kızının yolu bu günlüğe düşerse beni affetsinler). Mübalağa mükemmel tabii. Nasıl ki, 90 kuşağına biz 76 lılar "nasıl olur" diye eblek eblek bakıyor, küçümsüyor, acıyor ve maalesef yıllarca ve halen reddettiğimiz, olmamaya çalıştığımız, eleştirdiğimiz bu kız tipinin kendini bizden kolay gerçekleştirmesine,  bu kadar kolay onaylanmalarına üzülüyorsak, Nermin'de Tuğde'yi keşfederken öyle acı çekiyor, hayretlere düşüyor.

Bir erkek yazarın bir kadının ağzından bu denli güzel yazabilmesi yazar Mungan olunca benim için çok şaşırtıcı değil, hatta bu Mungan romanları içinde bende en az hayranlık uyandıranlardan diyebilirim. Ne romanları, ne hikayeleri var beni uyutmayan.

Okurken yaklaşık 415. sayfanın yakınlarında nerdeyse fenalık geçirecektim bunu da itiraf edeyim. Şimdi kalkıp koskoca yazarın romanıyla ilgili böyle de acımasız, basit bir eleştiri hiç olmadı ama, neysem o yani. Kalan yüz sayfayı inanılmaz ittirerek okudum. Bu da küçük bir not olsun işte. Yoksa çok eğlenceli, çok çok kadın bir roman. Okunuyuz.

Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, buralara yazsam, hem elim yorulur hem de yazar beni dava edebilir zira alıntı yapmak yasaktır falan diyor başında. Haklı tabii de, bir romanın 30 tl ye satıldığı bir ülkede kim takar ama gel gör ki hem bilgisayarımın şarjı az, hem çok uzun uzun yazmak lazım, halim yok. Ben bu romanı arada bir alır karıştırır, altını çizdiklerime bakarım, öyle yapın. Tek bir satır yazayım etkilendiğim, zaten böyle başlıyor roman...

"Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti."

Metis Yayınları, 527 sayfa, ilk basım 2002

19 Aralık 2011 Pazartesi

Ben bu ara bunları düşünüyorum..

Nihayet güneşsiz günler başladı burada…ne ironik değil mi, “güneşli iklimlerin kadınıyım ben” diye naralar atıyordum ama Aralık ayında ışıl ışıl parıldayan güneş hala biyolojik saatimi bozmakta. Bugun kapkara, yağmurlu mu yağmurlu, esintili mi esintili bir hava var burada, deniz yağmurda ayrı bir güzel. Ha, artık çalışırken denize bakabiliyorum, öyle bir yenilik geldi iş hayatıma. Masamda başımı sola doğru azıcık bir açıyla çevirdiğimde deniz görüyorum, kafamı çevirmeden sadece gözlerimi sola doğru devirdiğimde de görüyorum denizi, hatta monitörümün arkasında sol tarafta monitöre bakarken de görüş alanıma giriyor deniz, ..okunu çıkardım biliyorum, limanı görüyorum bir de, gemileri…yük gemileri… Limana giriş ve çıkışlarını izlemek çok zevkli, çok özgür görünüyorlar. E madem bugün kış geldi buraya (ona da ne kadar kış denilirse tabii…), hava gri ve yağmurlu… “ diye yazmışım bu yazıya başlarken, sonra Istanbul’a gittim, üç gün orada kaldım, yazım yarım kaldı, geldim birkaç gün geçti, o günkü gri havadan sonra hava hep güneşliydi, şimdi de güneşli. Güneşli havada yılbaşı moduna girmek de zor, giremedim zaten. Ama yazıyı bitirmeli, yarım kalmasın, yazık.

Alışkanlıklardan bahsedecektim ben birkaç aydır aslında... alışagelmiş, alışılagelmiş olmaktan...sıradanlık demeyeceğim, bu haksızlık olur, çünkü bazen en sıradışı şeyler bile alışkanlık olur kimbilir, ne bileyim bir yamaç paraşütü hocası için Ölüdeniz semalarında uçmak alışkanlık olmuş onu çok bayıyor olabilir belki değil mi, kelimeleri dikkatli seçmek lazım...her sabah aynı saatte kalkmak, her sabah işe gitmek, kahve içmek, sigara içmek belki, koltukların hep aynı yerde durması, ve hep aynı koltuğa aynı şekilde uzanmak, aynı marketten alışveriş yapmak, aynı aile ilişkileri, aynı evlilik işleri, aynı düşünceler, aynı tartışmalar, aynı saç rengi, aynı siyah ayakkabılar belki...yamaç paraşütü hocası olmayan bir evli çalışan annenin küçük minik histerik alışkanlıkları bahsettiğim muhtemelen.

Yıllarca aynı saç rengi ile gezen ve bundan sıkılmayan kadınlara özeniyorum çoğu zaman. Her bunaldığında kendini kuaförde bulan bir kadın değilim, saç rengimi ve modelimi her değiştirdiğimde bir çeşit depresyon içinde olduğumu düşünen, hatta “kocanla kavga mı ettin yoksa” kıvamında yüzeysel soruları bile soruveren bazı arkadaşlarım, yanılıyorlar; ben olsa olsa alışkanlıklarını değiştirmek için gelen ilham kendisini ikna edemediğinden, çareyi saç rengini ve modelini değiştirmekte bulan rahatsız bir kadınım muhtemelen. Mesela saçım belime kadar uzunken, bir sabah işe giderken sıkılıp açık bir kuaföre girip saçımı kısacık kestirebilirim; “of sıkıldım bu şehirden, beni baştan yarat Fatih” diyerek saçımı kızıldan platin sarıya hiç tırsmadan boyatabilirim. Bu yüzden ne zaman resmi evrak lazım olsa, yeniden vesikalık fotograf çektirmem gerekir, bu da ayrı bir sorundur. İş görüşmesine çağrılırım aniden mesela, fotoğraf götürmemi isterler, çektirecek vakit de yoktur, en son çekilenden seçer yanıma alırım, ben giderim iş görüşmesine saçlar kızıl ve kısa, fotoğrafı veririm uzun saçlı ve siyah. IK bir bana bakar, bir fotoğrafa bakar.

Taşınmalar bunaltmaz beni mesela, kolaycacık taşınırım, saçımı boyatır gibi taşınabilirim yani. Taşınamazsam, odalardaki eşyaları taşırım, üşenmem. Bir odadaki eşyayı başka odaya, o çekmecedekini bu çekmeceye taşırım. Sonra da bulamam. Bu kadar çok yer değiştirince, neyin nerede olduğunu bulamayıp, bir de utanmadan sinirlendiğim zamanlar olur, o ayrı. Bir önceki işimde mesela masamın yeri ve odam o kadar çok değişmişti ki, mekan değişikliğinden işten sıkılma fırsatı bulamamıştım. İnsan bir şehre tıkılıp kalınca ev değiştirmek, bir işe tıkılıp kalınca da masa/oda değiştirmek ferahlatır. Şehir değiştirmek büyük bir karar gerektirir, alışkanlıkları “hop” diye terk etmeyi gerektirir; iş değiştirmek risk taşır, çalıştığınız yerde tazminatınız vardır, yeni bir iş bulmak gerekir kazancı daha iyi, öyle “hop” diye bırakamazsınız, alışmışsınızdır, insanlara, patronunuza hatta fotokopi makinesine bile, yemez çoğu zaman. Nefret ettiğimiz her şeyi temize çıkarmaya çalışırız. "Patronda çok bağırıyor ama eli açıktır", "bu ofis uzak çok ama servisi var en azından", "maaşım az ama zamanında alıyorum yani", "ayyy o kadar tazminatım var burdaaa, bunlara mı bırakacam"...gibi. Ben yaptım oradan biliyorum.

Alışkanlıkların bağımlılık olduğu durumlar da var değil mi…sigara gibi, kahve gibi, tırnak yemek gibi, annenizin kızı olmak gibi, evlilik gibi. Farkında olmadan alışıp sonra da farkında olmadan bağımlı hale geldiklerim, ya da tam tersi önce bağımlı olduğum sonra da alıştığım. 18 yaşımdan beri sigara içiyorum, lanet olasıca şey. Daha önce okumuşsanız beni hatırlarsınız belki 3 sene bıraktım, hatta düşman oldum sigaraya. Sonra bir gece, tek nefeste başladım tekrar. Şimdi cildim falan bozuldu, sağ bacağımda bu yüzden hafif bir varis oluştu. Hem bağımlılığım hem alışkanlığım lanet sigara, bacağımı kestirince mi bırakacağım ben seni lanet olasıca. Demek ki neymiş, saç rengini zırt pırt değiştirmekle değişik ve biraz da cesaretli bir kadın olabilirsiniz hanımefendi, ama bağımlılıklarınızı bırakacak ..öt yok sizde.

Sonra gelelim tırnak yemeye, her ne kadar psikolojik bir rahatsızlık olarak görülse de, birkaç psikoloji kitabından okuduğum kadarıyla bir tür alışkanlıkmış. Kendimi bildim bileli tırnak yiyorum, belki küçükken azıcık ruh hastasıydım da başladım araştırmak lazım ama şimdi tamamen önce bağımlılığım sonra da alışkanlığım. Her hafta maniküre gidip, cicili bicili ojeler sürmezsem yiyorum hepsini. Tabii ki tahmin ettiğin üzere her hafta maniküre gitmiyorum, üşeniyorum. Sonra yiyorum da yiyorum. Dışarıdan bakanlar eminim iğrenç buluyorlardır beni tırnaklarımı yerken görünce. Ben bile iğrendim şimdi. Bir de gayet kokoş giyinmek durumunda kaldığın zamanlarda maniküre gidecek zaman da bulamadıysan güdük parmaklar çok fena duruyor, itiraf etmeli. Demek ki neymiş, platin kısa saçlı kafaya hafif koyu makyajla ve siyah bir kazakla iyi görünebilirsiniz hanımefendi, ama tırnaklar ne öyle güdük, yamuk ve tırtıklı. Bırak artık bırak, tırnak kanseri olacaksın.

Tek başına yaşarken yalnızlığa alışıveriyor insan…tek başına geçinmeye, evi toplayıp temizlememeye, sürekli makarna ve omlet yapmaya ve hatta bazen hiç yemek yapmamaya, bağımsızlığa, sessizliğe...kendi kazandığın parayla kendi başına yaşayınca azıcık tutumlu çokça pinti oluyorsun, tozdan rahatsız olmuyorsan evi temizlemene bile gerek yok, yemek yesen iyi olur ama yemesen de kilodan başka bir şey kaybetmezsin, istediğin zaman tv açar, istediğin zaman kitap okur, istediğin yere yatar, istediğin yerde oturursun, tek başınalığın, yalnızlığın, bağımsızlığın saltanatını sürersin. Yalnızlığa alışınca insan bir süre evlenmiş olmaya da alışamıyor. Ama insan bu ya, ona da alışıyorsun. Çift maaş olunca daha çok harcamaya, evde yemek yapmaya, daha temiz olmaya, solo performanstan koroya geçmeye, kendi ailene laf anlatamazken başka bir aileye daha laf anlatamamaya… en çok da bağımlılığa… alışıveriyor. Fark etmeden yaslanıyorsun yanındakine. Fark etmeden planların oluveriyor, daha önce günlük, hadi kötümser olalım, senelik yaşarken, bir sonraki sene hangi evde oturacağını hangi işte çalışacağını hangi saç rengini kullanacağını planlamazken, beş yıllık kalkınma planları yaparken buluyorsun kendini. Birbirinden bağımsız olarak dışarı çıkmıyor musun, çıkıyorsun; herkes kendi arkadaşlarıyla bir şeyler yapmıyor mu, yapıyor; herkes evin içinde kendi hobisiyle uğraşmıyor mu, uğraşıyor…bu bağımlılığın izin verdiği kadar işte…herkes kendini kandırıyor gibi geliyor bana. Kocaları seyahate falan gidince evde tek başına kalamayan kadınlar var, evin bütün giderlerinin takibi kocasına bırakan sadece kredi kartından harcamalarını yapan kadınlar var, evdeki en ufak sorunda tamirci yerine ilk kocasını arayan kadınlar var, saçını kocası uzun seviyor diye kestirmeyen kadınlar var, ben bunlardan hiçbiri değilim, bu da iyi bir şey aslında demek ki o kadar da bağımlı değilim, ama o kadınlar benden daha çok kıymet görüyor o kesin, erkekler kendilerine muhtaç kadınları seviyor sanırım, edilgen olan ya da en azından edilgenmiş gibi yapan; ben yine ikisi de değilim, kötü. Neyse konuyu saptırma. Konumuz, alışkanlık, bağımlılık, sırtını dayama. Sevgi, aşk başka şeyler, onları geç. Kadın olarak kendi başına yaşarken insanlar seni bunun için takdir ederken, evlendiğinde tam tersini yapıyor olduklarını fark etmen biraz uzun sürüyor. Bağımsızlığın, kendi başına her işini yapabiliyor, çekip çevirebiliyor olman, kendi paranı kazanman beğenilirken, evlenince ne kadar evinin kadını olabiliyorsan o kadar takdir ediliyorsun, açıkça dile getirilen bir konu değil bu, bu yüzden belki fark etmen zaman alıyor. Üstelik, sen bunu fark ettiğinde çocuk doğurmuş da oluyorsun, hatta biraz da büyütmüş. Bağımlılığın birden ikiye katlanıyor. Sen kocana, kocan da sana fark etmeden yaslana geledursun, çocukla birlikte birbirinden bağımsız bir yaşam alanı yaratmayı bırak düşünmek bile vaktin olmuyor, vaktin olsa dermanın olmuyor, dermanın olsa bağımlılığın izin vermiyor, bağımlılığın izin verse suçlulukla göz göze gelmek istemiyorsun. Spora gitmek istiyorsun mesela ama çalıştığın için çocuğuna ayıracağın süreden çalman gerekeceğinden (bak burada bile çalmak diyorum), ya kendini suçlu hissediyorsun, ya da kötü anne ilan ediliyorsun. “Çocuk doğurduysan biraz fedakârlık yapacaksın canımmm”, insanlar böyle der bu durumlarda genellikle. Suçluluk duymamak için kendini rahatlattığını sanarken bağımlılıkları güçlendirirsin. Spora gitmek için kocana bırakırsın çocuğu, evde biraz kendi kendine kalmak için kocan sinemaya götürür çocuğu mesela, işten geç mi çıkacaksın kocan alır çocuğu. Bir gün kocasız kalmayı düşüneniz mesela, spora gidemeyecek, evde kendinizle başbaşa kalamayacak, işten geç çıkamayacaksınız en basiti…bağımlı…alışıvermiş…bu kadar özgür ruhlu sanarken kendini bu kadar bağımlı olduğunu fark etmek de sadece benim gibi kadınlara özgü olsa gerek… yamaç paraşütü hocası olmayan evli çalışan annelere.

Bitmedi, bitmedi…bitmez…çalışmak mesela…çalışmak da bir bağımlılık benim için. Sürekli şikayet ettiğim, küfrettiğim, zaman zaman lanet ettiğim çalışma hayatını ben hiç bırakmadım, bırakmaya bile yeltenmedim. Bırakmak durumunda olduğum zamanlarda ise, evde çeviri yaptım yine çalıştım. Oysa, sürekli olarak, çalıştığım zaman kendime vakit ayıramadığımdan şikayet eden ben, evde olunca kendime vakit ayırmak yerine yine evden serbest çalıştım. Çocuk doğurdum, iki aylıkken “çalışacağım ben, ay evde oturamam ben, of çok sıkıcı” diye bıtbıtlanmaya başladım. En iyisi iş aramak dedim, şans bu ya hemen de buldum, bebeğim üç aylıkken çalışmaya başladım. Çalışanlar ücretsiz izin versinler de bebeğime bakayım diye bakarken ben üç aylıkken işe başladım, iyi mi? Oturmadım şöyle evimde ya. Otur bir dinlen, koca var işte, yaslan ona daha da bir, o para kazansın sen bir süre gez, dinlen. Ya da madem çalışacağım diye oturmuyorsun ruhen rahatsızsın kazandığın parayı kendine harca, ahahaha ben böyle kadınlar olduğunu çok geç öğrendim biliyor musunuz, ben sanıyordum ki, herkes kazandığı parayı ortak bir havuzda topluyor, evin tüm giderleri bu ortak havuzdan karşılanıyor, meğersem kazandığı parayı sadece kendi ihtiyaçları için kullanan kadınlar varmış, şöyle ki koca evin elektriğini, suyunu, kirası, alışverişini, çocukları okul, kreş zart zurt ödemelerini falan yapıyor, kadın da kazandığı parayla kozmetik, giyim ve diğer ne hobisi varsa onları alıyormuş, maaşı yettiği kadar. Değişik valla, hiç yapmadım. Yapsa mıydım acaba? Ekonomik özgürlük demek aslında bu mu, yoksa ekonomik özgürlük derken ben yanlış mı anladım bir şeyleri… ben bir şeyleri hep yanlış anlıyorum galiba… neyse, çalışmaya bağımlılıktı konunun bu kısmı, işe gitmeye alışmak, sabahın köründe kalkmaya, sabah kahvesini maillere bakarak içmeye alışıp (evde olduğu süre boyunca her sabah insan maillerine bakar mı kahve içip, yat uyu kardeşim) 9 da kalkıp kadın programı seyredememek, ofiste sohbete muhabbete alışıp evde televizyona bakmaktan sıkılmak ama çok sıkılmak, ofiste strese alışıp evde gereksiz stres yaratmak.

Çok karıştırdım mı yazarken? Çok bölünerek yazdım, parça parça..bir o gün bir bugün..daha çok yazasım da var ama kafamı toplayamadım, konu lastik gibi ya nereye çeksen oraya gidiyor.

Ha, bu arada 3 gündür sigara içmiyorum, belki kafamı ondan toplayamadım. Maniküre de gittim hafta sonu, şuan bunu yazan parmaklarımda oje var. Kendi kişisel zaferlerimiz olmasa depresyon kaçınılmaz, di mi..

1 Aralık 2011 Perşembe

Deli doktorumla ilk randevum...

Haftalardır yazacak çok şey olmasına rağmen yazmayışım, hadi yazmıyorum da takip ettiğim onca insanın günlüğünü okumayışımın nedeni güçlü bir kadın imajıyla ayakta durmaya çalışırken, aslında taaa içimde, çırpılan bütün kanatları yerlere bırakıp, bütün karizmayı çizdirip, birinin omzuna yatıp hüngür şakır, salya sümük ağlama isteğinden kaynaklıyor olabilir. Ama, bu günlüğe borçlu hissediyorum kendimi belli ki, izleyicim olan elliüç kişiyi seviyorum muhakkak ki, içimden hala yazmak gelmese de, ya da çok yazmak isteyip de nasıl yazacağımı bilemesem de, e tanıdık eş dost da okuyor diye zaman zaman endişelensem de, yazmak kendi kendinin omzunda ağlamak demek an azından.

Offf çok duygusal oldu, vıcık vıcık.

Psikoloğumla olan ilk randevumu anlatacaktım aslında. Psikolojiyle olan münasebetim, okuduğum onlarca psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarından, psikolog arkadaşım Rabia'ya yazdığım maillerden öte değil. Yirmili yaşlarda okuduğum kişisel gelişim kitapları otuzlu yaşlarımın başında yerini annelik ve çocuk yetiştirme kitaplarının yanısıra kendini keşfettiren, eleştirttiren psikoloji kitaplarına bıraktı, otuz beşte ise "anla beni" nidalarıyla kanlı canlı bir psikoloğa gitme ihtiyacım doğdu. Yaşadığım uyanışı yönetebilmedeki beceriksizliğim, yüzme bilmeyen bir insanın okyanusta debelenip durmasını andırmaya başlayınca ve ağzıma burnuma kaçan tuzlu su canımı çok yakınca, herşeyi birbirine karıştırdım, daha iyi yüzebilmek için yüzme dersi almaya karar verdim. Profesyonel destek demek de ne demekse, kendi kendime yapmayı ve söylemeyi akıl edemediğim şeyler hakkında bana akıl verecek, bir ruh hastası olmadığıma beni inandıracak psikoloji okumuş insan kişisi işte. Hayat çok birbirine karıştı artık farkındayım, çok incindim onu da farkındayım, geçmişi çok sorgular oldum farkındayım, geçmişte yapmadıklarım üzerine çok düşünür oldum farkındayım, birçok şeyi değiştirmek için arzu dolu ama değiştirmek için gerekli gücü göstermeye üşenir oldum farkındayım, daha fazla düşünürsem yine her şey aynı kalacak, belki beş ay belki beş yıl sonra yine değişime aç kalacağımın da farkındayım, geceleri çok uzun uyuyor oluşum bir depresyon başlangıcı onun da farkındayım, kızıma olmadık zamanlarda bağırıyor oluşumun onun suçu olmadığının da farkındayım, beni sabote eden şeyleri hayatımdan çıkarmalıyım bunu farkındayım. Karışan hayatı şimdi yazarken bile toparlayamıyorum da, “kendime kendimi toparlamayı öğret bana” demeye gittim, “bağımlılıklarımı, alışkanlıklarımı değiştirmeye karar verdim ben, kimseye acımamayı öğret bana” demeye gittim, “benim ne kadar değerli bir insan olduğumu bana göster” demeye gittim, “istediğim gibi yaşamak için içimden hangi dehayı çıkarmak gerekiyorsa onu çıkartmama yardım et” demeye gittim. Çok karışmış, çok karıştırmıştım, “çöz” demeye gittim.

Randevumu alırken çok rahattım. Hafta içi benim çalışma saatlerimle onun çalışma saatlerini uyduramadık, Cumartesi sabahın körüne aldım ben de. Bu yüzden birkaç gün daha beklemem gerekti, sabırsızlandım, sabırsız ama rahattım. Cumartesi sabahı giderken yolda üst üste üç tane sigara içmiş olmamın nedenini de çözemedim o ayrı. Zaten dertlerimi, tasalarımı burada yazıyorum değil mi, tanımadığım insanlara bir şeyler anlatmakla ilgili bir sorunum yok. Hatta bunları burada neden yazdığımı soranlara açıklayamıyorum ama süper psikolog Rabia bunları yazmak bir terapidir dedi. Ha Rabia başka şehirde yaşıyor, neden ona gitmiyorsun diye merak ederseniz. Neyse, sabahın köründe gittim, hiç beklemedim. Asistana kendimi tanıttım, sonra içerideki odaya gittim, psikoloğumun yanına. Kahvem geldi sonra, sarı turuncu bir fincanda, tabaklı. Odada iki tane beyaz deri koltuk var, ben mor kadife olsa diye geçirmiştim içimden, nedense. Bir de böyle mor kadifeden uzun oturabileceğim bir koltuk hayal etmişim, filmlerin üzerimdeki etkisidir muhtemelen. Aldım elime kahvemi, tabağıyla birlikte, psikolog sordu, “buraya gelmek ne demek biliyor musunuz” diye, atladım “biliyorum” diye. “Konuştuğumuz her şey bu odada ikimiz arasında kalacak, bu yüzden açık ve net olmalısınız” gibi bir şeyler söyledi. “Tamam” dedim. Sonra, “size nasıl yardım edebilirim” demesiyle, soluk almadan bir saatten fazla konuştum, anlattım da anlattım, sanki yıllardır kapalı bir odada tek başıma kalmışım da kimseyle iki kelime edememişim gibi. “ya ne anlatmam gerekiyor onu bilmiyorum ama” dedim bir de utanmadan, “yooo ilk defa psikoloğa gelen biri için çok rahatsınız” dedi, bazen on yıl öncesinden, bazen dünden bahsettim, bir ondan bir bundan bahsettim, arada “çok karıştırdım değil mi?” diye sordum suçlu suçlu, “yok gayet iyi gidiyorsunuz” dedi. Çok rahattım diyorum hep ama anlatırken elimdeki kahve fincanını sıktığımı o fark ediyor, “sehpaya koyun isterseniz” diyor, azıcık utanıyorum, panikle "yok gerek yok,ben kahveyi hep böyle içerim" diyorum, iç sesim ekliyor "ne dedin şimdi sen mal". Ben anlatıyorum o dinliyor, ben anlatıyorum o dinliyor, arada not alıyor; yargılamıyor, şekillendirmiyor, eleştirmiyor, öğreten adamlık yapmıyor, bunları bakışlarında bile hissetmiyorum ya, allaah ne iyi bir insan bu; henüz emin değilim ama anlıyor beni galiba. O hiç konuşmadı neredeyse, ben konuştum da konuştum, anlattım da anlattım, adama konuşacak vakit kalmadı. Sadece arada “önce kendiniz, ne çocuğunuz, ne eşiniz, en anneniz ne de babanız, önce siz kendinizi mutlu edeceksiniz” dedi. Biliyorum bunları zaten ben, onca psikoloji kitabını boşuna mi okudum, ama, o söyleyince doğru geliyor, çok doğru geliyor.

Genelde burnunun dikine giden biri olarak tanımlar eş dost beni, kendi istediğimi öyle de böyle de yaparım, doğrudur. Ama serde inatçılık da var, o zaman ne yapmam gerektiğini söyleyen birinin söylediğinin tersini yapmamın olasılığı burnumun dikine gitme olasılığımdan daha yüksek. Sorun şurda ki, her ne kadar burnumun dikine gidiyor da olsam, istediklerimi hep istediğim doğrultuda da yapsam, o kadınlık vicdanım yok mu, işte o hep sessizce düşünür, iyi mi yaptım kötü mü yaptım diye; bir de yıllar yılı hiç fark etmeden üzerime giydirilen, abuk subuk zamanlarda abuk subuk yerlerde beni sıkıştırıp üzerimde baskı oluşturan kişisel tercihlerimin ve isteklerimin her koşulda kendimi suçlu hissetmeme neden olduğu duygusal yanılsamalarım yok mu, işte o da hep sessizce bekler bir yerlerde. Demem o ki, önce kendimi düşünmek zordur, önce bir anne olarak, sonra bir kadın olarak; birileri mutlaka fedakarlık ister, dile getirmeseler de ben kıllanırım; hatta şimdi böyle yazdığım için bile bir vicdan sızlaması ve suçluluk duymaktayım, nasıl ama?

Psikologum bana EMDR uygulayacak bu arada; özgür ve içinden sürekli gülmek gelen ruhumu yaşam şeklime adapte edebilmek için. Bakalım neler olacak… Ama psikoloğa gitmek güzel birşeymiş, aslında daha küçükken başlasak gitmeye, ayda bir, akıl sağlımız daha iyi olurdu, kimbilir; ya da facebook da orda burda ne kadar süper anne, ne kadar süper bir eş, iki yumurtadan tadından yenmez yemekler yapan ne mükemmel ev kadınları, ne kadar başarılı işkadınları olduklarını, bir de üstüne süper akıllı, sevimli çocuklar kadar mükemmel kocalara sahip, her birşeyi hobi edinen, her birşeyden anladıklarını haykıran kadınlar gibi olabilirdim... aşağılama kendini, yürü git yaaaa....

16 Kasım 2011 Çarşamba

Kıl oluyorum...

Ben bu aralar...

Mutluluk saçan, bol fotoğraflı bloglara..

Sürekli eğlence, sürekli kahkaha, sürekli başarı, sürekli gezme tozma macerası saçan facebook hesaplarına...

Başarılı tweetlere...

Herşeyi süper çekip çeviren süper annelere...

Süper kocalara sahip kadınlara...

Sürekli gülen ailelere...

İkinci çocuklarını yapan karı kocalara...

Sürekli akıl veren herşeyi bilen akıllı bıdıklara...

Hayata yeni başlayan 20 liklere..

çok kıl oluyorum.


Görsel buradan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...