28 Ocak 2007 Pazar

Buz Patenli Pazar

Başlıktan buz pateni yapmaya gittiğimiz anlaşılmasın, bunu bir kere yapmıştık; ben sürekli kenara tutunup anca iki adım atabilmiştim, koca ise iyi kötü kaymıştı ama yine de komikti, düşeceğim korkusuyla popo dışarda, kollar açık ne kadar komik olunabilirse o kadar. Sonra da her yerimiz tutulmuştu. Bir daha da gitmedik zaten. Eurosport da Avrupa Şampiyonası kapanış gösterileri var şuanda. İki saattir yan gelip yatarak buz pateni seyrediyorum (tembelliğin de böylesi, kalk yemek falan yap be kadın, neyse..). Buz patenini böyle imrenerek seyretmeyen Türk çocuğu yoktur herhalde, eskiden TRT 1 sürekli şampiyonaları verirdi, aslında hala veriyor, ve biz de böyle avuçlarımız yanaklarımızda seyrederdik, hiç Türk yarışmacı olmadığından mıdır nedir çoook uzak gelirdi bu spor bana. Artık ışıltılı kıyafetler mi desem, buzun üstündeki estetik görüntüler mi desem, sahne ışıkları mı yoksa havalara atılıp tutulan kadınlar, onları düşürmeden tutan adamlar mı desem... Hatta evin içinde buz patencilik oynadığımı bile bilirim, ama çok küçüktüm valla. Neyse, ben hala seyrediyorum her kış yakaladıkça tv de, yine buz patencisi olasım geliyor. Ama 30 a geldik, kalas olduk, nasıl yapacağız o hareketleri...

Bir de Türk kanallarından birinde buz pateni yarışması var.Ne kanalın ne de yarışmanın adını hatırlıyorum. Zaten zihnimde yer kaplamasına gerek de yok. Böyle, hani şu bir sürü garip insanın katıldığı şarkıcılık yarışmaları var ya, o yarışmaların bir de dansözlük versiyonu var hani (pardon oryantal dansçılığı), işte o yarışmaların buz pateni versiyonu bu yarışma ; tek fark komik duruma düşenler ünlü kişiler. Bu ünlülere böyle bir yarışma yapacağız gel katıl demişler, yarışma başlayınca da bu ünlü kişiler bir ciddiye almış buz patenini bir ciddiye almış, ağlarsınız. Aslında, buz patenine özendirir mi acaba küçükleri ve onların ailelerini diye de düşünmedim değil, zaten ünlülerin ağzında sürekli bu var; ama bilemiyorum, hiç bilemiyorum; evde bir sürü kişiyle iyi anlaşanları seçtiler, şarkıcılar seçtiler, dansözler seçtiler, kaynanalar gelin seçti,eee ne oldu o insanlara, nerdeler? Küçük yaşamları alıp, bir sürü kandırmacanın içinde onlardan büyük yaşam hayalleri yaratıp sonra da buruşturup atıyor hissi verdi hep bu yarışmalar bana. Şimdi bir spor dalına el attılar, iyi mi oldu kötü mü oldu, kimbilir.

En estetik, en şirin, en komik ve eğlenceli gösterileri yapan en sevdiğim buz patencisi ise Plushenko. Adam o kadar estetik ki, kadınsı da değil kesinlikle, bu adama buz pateni yapmak çok yakışıyor. Yanlış bilmiyorsam düştüğü halde dünya şampiyonu olan tek sporcu. Aşağıda da süper eğlenceli gösterilerinden biri :var :)

Ton Ton Anneanneler

Geçen Perşembe günü Melih anneannesini kaybetti. Cenazeye yetişemedik ama ziyarete gittik köye. Anneannemiz 96 yaşındaydı ve herhangi bir kronik hastalığı olmadan sadece yaşlılıktan, yaşlanmaktan vefat etti. Kendisini 2 yada 3 defadan fazla görmedim ama yine de birkaç güzel hatıram var: ilk evlendiğimizde köye ziyarete gittiğimizde bizim bavulu kimseye çaktırmadan arabadan alıp eve taşımıştı ve bana kenarları oyalı bir yemeni vermişti "al bak bunu ben kendi ellerimle işledim" diyerek. 94 yaşında kendisi oya yapabiliyordu, ve bavul taşıyabiliyordu. Eski toprak demek bu olsa gerek. Tabii oraya gidince kendi anneannem de düştü aklıma, onu kaybedeli de 2 sene olacak, o da 85 yaşındaydı vefat ettiğinde. Onun da kronik bir hastalığı yoktu, sadece yaşlılıktan kaynaklanan şikayetler hariç. Ona dair hatıralarım çok fazla tabii, anlatsam bitmez; zaten çok da özledim. Bu iki ton ton, nasıl yaşadılar bu yaşa kadar, hem de bu kadar sağlıklı olarak; insan düşünmeden edemiyor. Elden ayaktan düşmeden, hafızaları gayet yerinde ortalama 90 sene nasıl yaşanır? Ben yaşamak isterim açıkçası o yaşa kadar. Yaşlanmaktan korkuyorum ama yine de o yaşı görmek istiyorum. Çünkü bu iki ton ton un 80 yaşlarında bile yapacakları, alacakları, bekledikleri vardı. Her bir beklenti gerçekleştiğinde, yenisi hemen geliyor ve ikisininde ağzından "şunu da görsem...." diye dökülüyor. Yaşlandıkça daha mı fazla bağlanıyor insan hayata, sanıyorum öyle.

Bu iki ton ton bize çok iyi ve sağlıklı genler bıraktılar. Ve ben 13 sene sigara içtim utanmadan.....

23 Ocak 2007 Salı

Ne Anlatayım Ben Sana! - Ece Temelkuran

"Pek kederli bir sözcüktür "umut". Çünkü bütün sözcüklerden daha hızlı çağırır umutsuzluğu. Hele "Umut var mı?" diye sormuşsa aramızdan biri, bilin ki çoktan düşmüştür omuzlar." diye başlıyor Ne Anlatayım Ben Sana! "Gel toprak kardeşim! Geçelim şöyle memleketi söküldüğümüz yerlerden. Yürüyelim, yürüdükçe kendimizi yeniden bu memlekete dikelim. Korkma, seni tekinsiz yerlere götürmem. Yolumuz tekinsiz yerlere düşerse eğer, bırakma elimi. Çünkü ben çok korksam da bırakmam seninkini.Düşünsene, bir de ben seni bırakırsam...Sen de beni bırakırsan...Elsiz kalırız, dilsiz kalırız, bir başımıza yaşar, yalnız başımıza ölürüz. Düşünsene, o zaman yaşamış olur muyuz? O yüzden "Bu yolda umut var mı?" diye sorma bana. Bu ülkeyi anlamaktan başka çaremiz yok, anlasana!" diye bitiyor İnsanlık Üzerine bir Giriş bölümü. Bundan sonra okuyucuya değil genç bir stajyer bir gazeteci Gökçe'ye hitaben ve onunla birlikte tanıklık yaparak anlatılıyor F tipi cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçları. Konu insanların konuşmaya, tartışmaya çekindikleri bir konu; kimilerine göre ölüm orucunda ölenler bu ülkeyi parçalamaya çalışan teröristler ve yandaşları, kimilerine göre ise ölenler insan bu yetmez mi, ölüm çok ağır bir bedel değil mi. Ece Temelkuran'ın okuduğum ilk romanıydı bu. Kendisinin adını çok duydum, ama herhangi bir romanını okumamıştım, bu son romanında konunun ağırlığı altında ezilmeyen üslubunu beğendim, diğer romanlarını da almayı planlıyorum.
Roman Everest yayınlarından, 1. Basım Ağustos 2006.


Not: Herşeyin akılda ilk günkü gibi kalmadığından,bazı şeyleri istemesem de unuttuğumdan şikayet etmeye başladığımda okuduğum kitaplara ilişkin bir word dosyası tutmaya başlamıştım, bazen sadece altı çizilmişleri, bazen sadece konusu, bazen sadece hissettirdiklerine ilişkin notlar alıyordum; sevsem de sevmesem de hatta nefret bile etsem aldığım küçük notlar. Şimdi bu notlarımı bloğuma taşımam lazım, çünkü bu blog artık üşenmeden yaptığım işlerden biri oldu.

Yeşil Çay Sigarayı Bıraktırıyor !?

Sigarayı bırakma serüvenim mi desem, yoksa sigarayı bırakma işkencesi mi desem ne desem, hala sürmekte, türlü türlü yollar denemekteyim. Uzun bir süredir, yaklaşık 1 aydır (sigara içmeyince zaman daha yavaş geçiyor sanıyorum yoksa 1 ayın nesi uzun, e o zaman ben daha mı uzun yaşıyorum içmeyince, kendimi mi avutuyorum, ay deliricim, neyse) “kademeli sigara bırakma tedavisi” uyguluyorum kendi çapımda. Böyle bir tedavi tıbben yok, tamamen benim uydurmam. 2 hafta boyunca 9 tane içtim, yuh deme hemen, günde 1 paket içtiğim düşünülürse gayet makul bir sayı; sonra 7 ye düştü, en son 5 e düşürdüm derken geçen hafta cumartesi gecesi yaklaşık 15 tane içtim, sonra boğazım şişti. O kadar şişti ki boğazım vücudum grip oluyorum sandı, ateşlenmeye falan çalıştı ama yapamadı. Ben nedenini bildiğimden hiç ilaç içmedim, çünkü boğazım sigarayı az içmeye alışmış, bir gece aniden abartınca o da kendini şaşırmıştı; sigara içmedim bende, hala içmiyorum, bol bol elma yiyip, yeşil çay içiyorum. Bu vesile ile başlık konusuna da gelmiş olduk, bu başlık da tamamen benim uydurmam. Yeşil çayın tadı o kadar kötü ki, bırak yanında sigara içmek, şöyle güzel çikolatalı pastanın yanında bile gitmez. Ama ne yapayım, bütün faydalarını bir kenara bıraktım, yeşil çay içerken canım sigara içmek istemiyor, e bu da güzel bir şey. Tabii ben sonradan öğrendim ki 3 fincandan fazla içmemek lazımmış. Zaten tadı o kadar kötü ki daha fazla da içilmez. Bir de aktarlarda bu yeşil çayın poşetsiz ot hali satılıyormuş, böyle normal çay gibi demliyormuşsun, pek bir güzel oluyormuş. Daha önce katı tarçın almak için girdiğimiz bir aktar dükkânındaki adam başka bir müşterisine “kanseri de tedavi ediyor” deyince az daha adama saldırıp bizi karakolluk yapacak olan kocayla da paylaştım bu konuyu bir akşam, neme lazım sonra demlikteki otları koca görünce aktarın ve benim başıma geleceklerden kim sorumlu olacak. Neyse, koca aynen şöyle dedi: “Aktarlardaki abuk subuk otları kaynatıp, içip sonra da hastaneye düşen bir sürü adam geliyor acile; sen poşetlilerden iç” dedi. Aman dikkat… Haaa, bu arada evde sigara içmeyi de yasakladım, sigara içenler balkonda içiyorlar, bu da iyi bir adım değil mi? Yeşil çay için de, böyle yeşil çay içme takımı almak istiyorum, nerede satılır acaba?

19 Ocak 2007 Cuma

Eski ve Yeni




Ortaokul ve lise çağlarında aile dostlarının çocukları ile toplanır, korku filmi videoları alır, ışıkları kapatıp kucağımıza da yastıklarımızı alarak kaç tane kiraladıysak hepsini bir oturuşta seyrederdik, hala bu hastalığım sürmüyor değil... Tabii bu kadar çok korku-gerilim filmi seyredince de bir süre sonra bu filmlerden bazıları komik ve eğlenceli gelmeye başlıyor, kan mide bulandırmıyor, sapıklar korkutmuyor, yatağın altından Freddy çıktı rüyaları görülmüyor (ama Freddy ve Norman’ın yeri ayrıdır). Ama iş şeytan temalı filmlere geldiğinde her zaman tırsmışımdır. Özellikle The Omen serisi geçmiş yıllarda ışık açık uyumama bile sebep olmuştur. Elimize 2006 yılı John Moore yapımı The Omen 666 gecince aynı telasla oturduk seyrettik. Kafamızda 1976 yapımı The Omen olduğundan tabii ki de önyargılıydık, bir filmin yeniden çekilmesi oldukça büyük bir risk hele de bir önceki versiyonu akıllarda yer etmiş korku klasiklerinin başlarında yer alıyorsa . Bir yandan da ticari olarak büyük bir akıllılık, çünkü The Omen geçmiş serilerini her zaman endişe ile ananlar sanıyorum bu yeni versiyonuna da giderek filmin iyi bir kazanç sağlamasına katkıda bulunmuşlardır. Öte yandan saygı duyduğun, sevdiğin bir filmi tekrar çekmeye soyunmak yönetmeni için heyecanlı bir durumdur mutlaka diye düşünüyorum, heveslenmeden edemiyorum. Öncelikle şunu söylemeliyim, aslına sadık kalarak çekilmiş. Bu sefer şeytanın oğlu politik sebepler nedeniyle ABD Büyükelçisine verilmiş (oldukça ironik değil mi). Son yıllarda yaşanan felaketlere ve siyasi olaylara şeytani göndermeler yapılmış :) Sonunda Damien’ın ABD Başkanının elini tutarken arkaya dönüp izleyiciye fırlattığı tehdit bakışı son noktayı koyuyor zaten. Bütün eskilerin yenilere nazaran daha iyi olduğu fikrinden yola çıkarak 1976 yapımı daha tedirgin ve rahatsız ediciydi diyebilirim. Oyuncular çok daha iyiydi, özellikle baba rolünde Gregory Peck çok daha iyi bir oyun sergiliyordu, yeni baba ise oldukça donuk ve tüm filmde tek bir yüz ifadesi ile oynamış. Adam korktuğunda, endişelendiğinde, sevindiğinde hep aynı yüz ifadesi. Anne ise ilk başta hayalkırıklığı yaratıyor, sonra biraz toparlıyor ama yine de olmuyor. Şeytanın oğlu Damien tip olarak oturmuş, bakışlar süper; ama yine de ilkini aratıyor. Bunlara rağmen ürkütücü sahne tasarımları görülmeye, Damien’ın saklandığı park sahnesi, baba ve pederin buluştuğu köprüaltı sahnesi seyre değer; kırmızı rengin neredeyse her sahnede vurgulanması hoşuma gitti, çok da göze batırmadan vurgulanmış, hoş olmuş. Ani ses efektleriyle seyirciyi zıplatma ise az kullanılmış, bazı filmlere gitmiyor, buna da gitmezdi. Bir Cuma gecesi evde toplanılıp çıtır çerezle güzel güzel izlenebilir derim ben.

14 Ocak 2007 Pazar

Nip/Tuck bize daha neler gösterecek?


Carver (Oymacı) kim onu da öğrendik, Matt in başı yine beladan belaya girdi, Julia hayatın bir sillesini daha yedi, Christian ve Sean az kalsın sakat kalıyordu... diken üstünde, bazı sahnelerde midem de kalkarak seyrettim sezon finalini; merak ettiğim ailenin küçük Annie'sini büyütüp başına bir işler getirecekler mi? En uç noktalarda irdelenmeyen hangi insanoğlu hali ve hesaplaşması kaldı geriye, düşünüyorum.

Neyse, bu sapkın, +18 diziyi severek izliyorum. Hatta downloadcular kralı kardeşim bütün bölümleri indirip bana verince kendimi çocuklar gibi şen hissettim, oturdum kaçırdığım bölümleri bir bir seyrettim hatta arada çok da sevdiğim bölümlere bir de cila attım. Ama bu öyle bir dizi ki üstüste sürekli seyredince bir sapkınlık hali bir psikopatlık geliyor böyle insanın üstüne uyarmalıyım. Cnbc-e de haftalık seyredin yeterli.

11 Ocak 2007 Perşembe

Mutfak Krizi

Yemek yapmanın öğrenilemeyeceğine ve tamamen yetenek işi olduğuna inanıyorum artık. İnsan 13 yıldır yanlız yaşayıp hele bir de 30 yaşına gelip evlenip barklandığı halde yemek, pasta, börek, çörek yapamıyorsa bu yetenek işidir diyorum artık. Ne zaman yemek yapmaya kalksam tarifi 50 kere okumama rağmen mutlaka birşeyi yanlış yapıyorum, mutlaka mutfak batıyor, ve mutlaka yemek yaparken beynim yoruluyor. Mutfakta organizasyon yeteneğim ve hayalgücüm çok zayıf artık buna eminim.

Çikolatalı Pandispanya
Daha önce Eylem arkadaşımla yaptığımız kendisinin iddia ettiği üzere çok da kolay olan pandispanya pastasından yapıp yeniyıl kutlaması için kocanın nöbetine götüreyim dedim. Ama tabii nasıl yapıldığını aklımda tutamadığımdan Eylem arkadaşıma mail attırdım tarifi. Ofiste bir güzel okudum, eve geldiğimde internette problem olduğundan mailime de bakamadım ve tabii ki de yine aklımda tutamamıştım tarifi. Eylem arkadaşımla canlı bağlantı kurmak suretiyle yapmaya başladım. Neyse pandispanyanın, üzerine ve arasına sürülecek pudingin yapılmasını ve içine serpiştirilecek cevizlerin unufak edilmesini mutfağı batıraraktan tamamladım. Pandispanya soğudu, ortadan ikiye kestim, üst tarafı bir kaldırdım ki alt kısmın ortası üste yapışmış ve pastanın alt tarafının ortası tamamen delik, çünkü içi soğumamış. alt tarafı mecburen üst taraf yapıp, ortada aslında diğer kısmın parçası olan bölümleri koparıp koparıp sonra üst tarafa monte ettim; o kaadaar çirkin oldu ki. Puding nerneyse hepsini üstüne döktüm üstteki rezillik kapansın diye, kapandı da.Bolca da ceviz dökünce ortadaki rezil cerrahiden eser kalmadı. Sadece üstü biraz engebeli oldu ama kimse çakmadı yerken. Başarılı bir tadı vardı, onu da çikolatalı pudinge borçluydu bana değil.


Havuçlu Kek
Ömrümde hiç yapmamışım. Baktım tarif kolay, yapayım dedim. Neyse, yine bir mutfak batırma durumuyla birlikte ve her zamanki gibi mikseri karışımın dışındayken çalıştırıp üstüme de sıçratarak tarifte 2 adet yazan havuçları ben de 2 adet olarak rendeledim, kekin içine bir döktüm ki havuçlar biraz büyükmüş sanıyorum, kaskatı birşey oldu. Ama ben anlamadım tabii, herhalde böyledir normali de, ben tarife uygun yaptım dedim. Fırından çıkardığımda tadı güzeldi ama biraz sertti. Üzerine çikolata eritip döktüm biraz yumuşasın diye ama onu da az dökmüşüm, hiçbir işe yaramadı. Sonuçta kekte ne havuç tadı ne de çikolata tadı vardı, garipti.

Yok yok bu yetenek işi, anladım ben.

9 Ocak 2007 Salı

Blog Yazmak Üzerine


Aramızdaki bu tartışmayı, ben aslında protesto mu ediyoruz demiştim ama, Umut arkadaşım tartışıyoruz dedi, peki tartışalım ama ben bu yazının içeriğinden çok üslubuna da sinirlendim o yüzden biraz saldırgan olabilirim; neyse lafım yarım kaldı aramızdaki bu tartışma dün başladı ben katkımı bugün yapabildim çünkü Radikal2 deki yazının tamamını okumadan yorum yapmak istemedim. Saldırgan olabilirim dedim ya, şimdi olacağım, bence eğer Türkiye’nin önde gelen gazetelerinden birine yazı gönderiliyorsa önce “ben” olunmalı, daha sonra “biz” olmaya çalışılmalı ki o “biz”in içinde okuyan diğer insanlar da kendi “ben”lerini görebilsinler, akıllı bıdık olunmamalı önce, yoksa aynen bu yazı gibi fazlaca samimiyetsiz olurlar diye düşünüyorum.

Ben seviyorum blog yazmayı, yazanları da seviyorum; kimliklileri de seviyorum kimliksizleri de. Blog okumak ya da yazmak bir nevi gözetlemek ya da gözetlenmekse kitap da okumayalım o zaman, sonuçta hiç tanımadığımız birilerinin hikâyelerine dalmıyor muyuz roman okurken. Hiç fotoğraf çekmeyelim mesela, çektiğimiz fotoğraflar sadece kendi hayatımızdaki mutluluk anlarının fotoğrafları olsun aman yoksa gözetlemiş oluruz, ressamlar resmetmesin mesela o da bir nevi gözetleme değil mi? Bu liste uzar gider, iyisi mi ben buna “gözetleme” demeyeyim. Çünkü kitap okuyorum, fotoğraf çekiyorum, blog yazıyorum ve okuyorum.

“Sanal Yıldız”, evet ben kendi hayatımın aktristiyim, yazarıyım, eleştirmeniyim, fotoğrafçısıyım…….ve kendi tarihimi yazıyorum. Anneanneme ilişkin hepi topu bilgim yaşlılığıydı, gençliğine dair bildiklerim ise eski fotoğraflarından gördüklerim, şimdi düşünüyorum da anneannemin bir bloğu olsaymış da o fotoğraflar çekildiği zamanlardaki yaşananları, hislerini yazabilseymiş, biz torunları da onları defalarca okusaymışız, ya da neleri severmiş ne okurmuş çocuklarından değil de kendisinden bilseydik, öğrenseydik. Hafızamın bana oyunlar oynamaya başladığı yaşlara geldiğimde yazılı kanıt bulabilmek için yazıyorum. Eğer birgün torunlarım falan olursa, 3-5 fotoğrafa tıkılı kalıp kendilerince o fotoğraflara hikayeler yazıp avunmasınlar diye belki de. Çok mu bencilce oldu, o zaman……. Okuduklarımıza, seyrettiklerimize, gördüklerimize ilişkin yorumlarımızı düşündüklerimizi yazıyoruz, okuyoruz. Tavsiyeler alıyoruz, eleştiriler alıyoruz. Buna göre belki bir roman daha okuyup bir film daha seyrediyoruz, bir tiyatro oyununa daha gidiyoruz; çektiğimiz fotoğrafı başka açılardan da çekmeye çalışıyoruz.

Maalesef saf ve iyi niyetli bir paylaşma isteğiyle karşı karşıyasın Fulya Hanım. Benim buna inancım var, saf ve iyi niyetli olduğuna. İnsanın fikri neyse zikri de odur denir ya…öyle işte.

Şuanda farkına varamadığım daha bir sürü nedenim daha vardır, ya da olacaktır. Didem’in dediği gibi “Bu konuyu elimizde çay bardaklarıyla karşılıklı tartışmayı ben de çok isterdim elbette ancak bu pek sık mümkün olmuyor.”

7 Ocak 2007 Pazar

Ara'dan Yetmiş Yedi Yıl Geçti - Fotografevi

Fotografevi'nin Ara Güler'in 77. yaşgünü için düzenlediği Ara Güler'in 77 adet fotografının yeraldığı sergi sonrasında hazırlanan fotograf albümünü edindim. Albümde kendisi ve fotografları üzerine sözlerinden alıntılar ve fotoğraflı biyografisi de yeralmakta. Albüm, Klasikler,Röportajlar, Portreler, Ara Güler'in Foto Albümü başlıklarından oluşuyor. Çok kapsamlı bir albüm değil, yine de ben en çok portreler bölümünü sevdim. Albümde yeralan portre fotoğraflarının hemen yan sayfasında fotografların hangi koşullarda çekildiği ya da çekimin hemen öncesindeki hislerinden bahseden sözlerinden alıntılar var, oldukça hoş. Fotoğraflarına baktığımda teknoloji kokusu almadığım, fotoğrafları ve fotoğrafçılık üzerine akıllı bıdık, entel dantel konuşmalar yapmadığı için de ayrıca seviyorum Ara Güler'i sanıyorum. Söylemeden edemeyeceğim, bu albümü bu kadar pahalı satmasalarmış iyiymiş. En çok sevdiğim fotografı da aşağıdadır kendisinin..... Ekmek ve Tabanca, 1970, Ankara, Kaleiçi

2 Ocak 2007 Salı

Nasıl girilirse öyle mi gider?


Yeni yıla nasıl girdiysem hep öyle gitse ne iyi olur, ne güzel olur. Annecim ve teyşimin yaptığı güzel yemekler sonrası vapura biniş, kordonda denize karşı bira, sonrasında Mavi de süper eğlence, kardeşim de yanımda, offf yaaa ne güzel ne rahat şehir burası. Sokak eğlencesinde bile Mercan Dede çalıyor, hava bahar havası........insan bi tazeleniyor İzmir'de. Ankara'ya da dönesi gelmiyor ki insanın :(

O zaman nasıl girdiysem öyle gitsin de İzmir'e taşınalım :)

29 Aralık 2006 Cuma

Mutlu Yıllar, Mutlu Bayramlar

Sanıyorum Orta 1 den beri yapıyorum bunu, her kullandığım takvimde biten günün üstünü koskoca bir çarpı işaretiyle karalıyorum. O yaşlarda yaz tatiline bir tür geri sayımdı bu. Sadece yaz tatilinde gördüğüm bir platonik çocukluk aşkım vardı, ne kadar çok çarpılarsam yaz tatili o kadar çabuk gelecek kendisini de o kadar çabuk göreceğim, aman allaam ergenlik ne garip bir dönemmiş. O aklı bir karış havada zaman süresince bu çarpılama yüzünden günümü yaşayamamış hep geleceğe dönük debelenip durmuşum sanıyorum. O platonik aşk ergenlik bitince bitti gitti de, bu çarpılama durumu kaldı yadigar, gördüğüm her takvimin biten gününü karalamadan rahat edemiyorum sanki. 2006 yı da karalamışım gitmiş, karalamaktan kastım olumsuz algılanmasın, dediğim gibi mutluluklarımı alıp devam edeceğim yoluma. Yeni Yılınız kutlu olsun, sağlık ve mutluluk olsun.

Bayram desem, o kadar uzun bir süredir tatil anlamına geliyor ki benim için. Dedemin sabahın köründe torunları ayağa dikmesi, anneannemin evde kavurma yapması o kadar eskide kaldı ki, o jenerasyonun aramızdan ayrılmasıyla hepimiz tatil yapar olduk. Ama onu da haketmiyoruz değil, yeni jenerasyonda yoruluyor ama çalış çalış. E o zaman iyi bayramlar!!

27 Aralık 2006 Çarşamba

Hokkabaz

Seyretmek yeni nasip oldu, çünkü pek de hevesli değildim acele etmedim. Cem Yılmaz'ı seviyorum sevmesine de Gora'dan pek hazetmemiştim ondan olsa gerek. Hafif bir tebessüm yaratan, güzel hisler bırakan filmlerden olmuş, iyi de olmuş. Hokkabaz'ı sevdim, özellikle de ana karakterlerden çok ara tiplemelerdeki yurdum insanlarını sevdim diyebilirim: İskender tamirciye sorar "Şehitlik nerde?" tamirci cevap verir "buralaaa böööle şehitlik işte", bu sahne o kadar tanıdık ki. Bu yaz Knidos'dan kıyı şeridini gezerek Datça'ya geri dönmekteyiz duyduk ki Mesudiye güzel deniziyle gezilesi bir yermiş, biz de görelim dedik, deniz kenarından dağ boyu tırmanmakta ama etrafta herhangi bir yerleşim alanı veya tabela görememekteyiz, inin cinin top oynadığı dağın başında o sıcakta yol kenarında yürüyen teyzeleri görünce birden durup sorarız "teyze mesudiye nerde?" şirin mi şirin teyzeler cevap verir "buralaa böööle Mesudiye yavrum". Etrafa yine bakarız bir taraf deniz bir taraf dağ. Biz de öyle kalırız....

26 Aralık 2006 Salı

James Brown

İstanbul'a konsere geldiğinde gidemediğimiz için üzülmüştüm, şarkıları ve tarzı bu kadar eğlenceli, hareketli ve renkli olan bir adamın konserinde kimbilir nasıl dansedilirdi diye hayıflanmıştım. Sanıyorum okul zamanlarıydı, Istanbul'daki kankalar gitmişti de ben de kıskanmıştım. Nitekim çok da eğlenmişlerdi. James Brown hayata veda etmiş dün,huzur içinde yatsın diyelim. Eminim "I Feel Good" dinleyip de gerçekten de kendini iyi hissetmeyen yoktur, o öyle bir şarkı çünkü, ismiyle özdeş. Ben mp3 çalara koyup üstüste dinleyip sokaklarda yürüdüğümü bilirim, evde sesini açıp bağıra bağıra söylediğimi bilirim, gölge de çaldığında deli gibi dansettiğimizi bilirim...bilirim de bilirim, çünkü James Brown hep vardı ben kendimi bildim bileli. Büyüyoruz.

25 Aralık 2006 Pazartesi

2006 nın son haftası


2006 da naaptık, 2007 de neler yapıcaz geyikleri başlasın artık.2006 yılı pişmanlıklarımızı bu haftada bırakıp, mutluluklarımızı da yanımıza alarak 2007 için belki de hiç tutmayacağımız sözler verme zamanıdır artık. 2007 dilek kutusunu doldurmak, hiç başlamayan diyet programları yapmak, sigarayı bırakma kararları almak lazım. Ucunda bir de tatil var yılbaşının daha ne isterim :)

23 Aralık 2006 Cumartesi

Herşeyi oluruna bırakmak mı lazım?

Bütün haftasonu evde oturup kargo beklemek istemediğimden net siparişlerimin teslimatını haftaiçine denk getirip ofis adresini veriyorum. Bu seferki Cuma'ya kaldı. Dün sabah aradım kargoyu geldi mi diye, gelmiş, ama yanlış şubeye gitmişmiş, oradan aldıracaklarmışmış. Peki dedim.Öğleden sonra oldu kargo falan yok ortada.Tekrar aradım daha şubeye gelmemiş, yarına yani artık bugüne kalabilirmiş, iyi de dedim yarın ofis kapalı, o zaman kağıt bırakırlarmış da ben gidip alırmışım.Sinirlendim tabii, bir sürü laf ettim adamlara, illa ki getirin kargomu diye.Neyse, baktım ne kadar güzelce de söylesen kavga da etsen olmayacak, kargonun gittiği diğer şubeyi aradım, eve gidiş yolumun üstündeymiş, aman istemiyorum ben akşam geçerken alacağım kargoyu sizden.

Çıktım Kırkkonaklar dolmuşuna bindim.Daha çabuk gitmek için de hep bindiğim ve dolmuşun boş geçtiği duraktan değilde aşağıdakinden bindim dolu olmasını göze alarak. Nitekim doluydu, hatta tıklım tıklımdı diyebilirim ayakta gidiyorum.Ama yarı yolda ineceğim kargonun orada nasıl olsa. İndim kargoya gittim. Kargocular kargomu aradılar, nihayetinde buldular. Aldım kargomu binbir küfür ederek kargoculara, oradan başka bir dolmuşa tekrar bindim eve doğru.

Seyran'da durduk, solumuza baktık. Başka bir dolmuş virajı dönememiş, dümdüz gidip, kaldırıma çıkıp bir tane dükkana girmiş. Ortalık ana baba günü olmuş. Ben kendimi tutamayıp ne dolmuşu bu yaaa diye birazcık bağırmışım, bundan sonrası film gibi, gözlerim aranıyor dolmuş etiketini yavaş çekimde, baktım ki Kırkkonaklar dolmuşu, kalıyorum böyle. Sonuçta her bindiğim dolmuşun plakasını almıyorum tabii ama kargoda 12-13 dakika oyalanmış olsam ve Kırkkonaklar (Koza dan giden) dolmuşlarının da ancak 15 dakika arayla geçtiği düşünürsem, bu kaza yapan dolmuş benim kargo için indiğim dolmuştu. Bizim şöför indi, gitti baktı ne olmuş falan diye, frenleri patlamış alamamış virajı. Ölen falan yokmuş ama yaralılar varmış.....

Çok fazla film seyrettiğimden olacak "amanın kaderimi değiştirdim ben, hemen eve gideyim başıma bir kaza gelmeden" paniği içinde koşa koşa eve gittim dolmuştan inince. Böyle şeylere inandığımdan mı yoksa karar vermenin herhangi bir negatif sonucundan korktuğumdan mıdır nedir, her zaman aldığım bileti, oturduğum koltuğu değiştirmemeye çalışırım, aile fertlerinin yolculuk kararlarına asla bulaşmam, asla fikrimi beyan etmem.Araba yolculuklarında şurda duralım demem. Yolculuklarla alıp veremediklerim var, karar alma konusunda sıkıntılarım var. Ya başkaları karar versin ya da oluruna bırakılsın.

Herşeyi oluruna bırakmak mı lazım, yani kargo madem getirmiyor, gider kendim alırım mı demek lazım. Dolmuşa binerken durak değiştirmemek mi lazım. Hayatta hiçbir şeyi değiştirmemek, hep korkmak mı lazım. Hiç korkmadan herşey akışına bırakılabiliyor mu? Bilemedim.....

21 Aralık 2006 Perşembe

Yağmur nihayet..

En sonunda yağmur yağmaya başladı, aralık ayının kavurucu sıcakları nihayet son buldu :) Yazlar sıcak ve kurak, kışlar soğuk ve yağışlı diye öğretmişlerdi bize, ama Aralık ayında bahar yaşadık Ankara'da. Baharı sevmediğimden ya da Ankara'ya deniz gelmesi için buzulların ne kadar erimesi gerektiği konusundaki şeytani fantezilerimin beni memnun etmediğinden de değil de, belediyenin "suyumuz azaldı, suları ara ara keseceğiz" söylentilerinden rahatsızlık duymaya başlamıştım. Su kesilirse kombi çalışmaz bütün derdim bu...

Neyse, bahar diyorum, yaz diyorum, güneş-deniz diyorum da, Ankara'ya da yakışıyor bu hava, yağmur da keyif veriyor bazen.

20 Aralık 2006 Çarşamba

Kaçan keyfi yerine çağırma operasyonu,sabah sabah

Nette dolaştım geçmedi, şarap içtim geçmedi, yeni bir kitap okumaya başladım geçmedi, fotoğraflarımla uğraştım geçmedi, eskiden okunmuş kitapların altı çizili bölümlerini okudum geçmedi, dün bütün gece o aptal sıkıntı içimi sıktı durdu. O kadar sıktı ki beni gözümden iki damla yaş bile geldi. Yattım uyudum, o da zor oldu ama. Sabah kalktım sıkıntı hala yerinde duruyor. Sevdiğim kıyafetimi giydim, çıktım dolmuşa bindim. Sürekli öksürüp balgam çıkaran ve onu ağzında yuvarlayıp duran bir adamla yan yana oturdum. Dağıtmaya çalıştığım sıkıntıma bir de mide bulantısı eklenince durum daha da beter oldu. Köroğlu’na gelince saatime baktım, daha vaktim vardı, gülümsedim. Starbucks’da indim dolmuştan, çikolatalı mochamı aldım, ekstra mutluluk için bir de çikolatalı kurabiye aldım. Çıktım yürüdüm biraz sabah sabah, soğuk havada hem sıcak hem de çikolatalı kahve iyi geldi, neredeyse kahkaha atacağım. Tekrar bindim dolmuşa ofise doğru. Şöföre 10 kuruş eksik verdim, özür diledim bir 10 kuruş daha çıkartmak için cüzdanımı aldım çantamdan, şöför “abla, hiç önemli değil boşver” dedi gülerek, ben de güldüm. Mutluluk oranı arttıkça artıyor, 10 kuruşun üstüne yatmadım tabii, ödedim. İndim dolmuştan, ofise geldim, kahvem bitmedi. Thrill is gone dinledim daha da mutlu oldum. Şimdi olmak istediğim gibiyim, gülüyorum. Polyyanna mıyım neyim??? Öyleyim ne var, sen olabiliyor musun….

Bir sevilen kıyafet, bir çikolatalı kahve, bir çikolatalı kurabiye, birazcık yürüyüş, bir şöför gülümsemesi ve bir şarkıyla oldukça ucuza kapattım bu mutluluk operasyonunu. Bunu Pazartesi sabahları terapisi olarak ilan etmek iyi olacak, Pazartesi sendromu tedavisi olarak uygulanabilir sanki. Bir deneyeyim.

Neyse,

Öncelikle, mutlu olmayı becerebildiğim için kendime,
Esnek iş saatlerimiz ve ofisin merkeze yakınlığı nedeniyle patronuma,
Dolmuş sıklığı çok olduğu için dolmuşçular birliğine J
Sabah erken açtıkları için Starbucks’a
Sabah trafiği olmadığı için Ankara’ya

teşekkürü bir borç bilirim.

Mutluluk mutsuzluktan daha kolay.

19 Aralık 2006 Salı

Ofisten kısa sohbetler.....1

Çok ciddi çalışmaktayız, panellerimizden birbirimizi göremiyoruz, ama havada dönen diyaloğu duymaktayız:

Bir iş arkadaşım diğer iş arkadaşıma -
"abi, şunu sana mail atayım da pdf yap ama senin bilgisayarda yapılabiliyor mu pdf?"

Arkadaşımız alınır, bilgisayarı herşeyi ve cevap verir -
"abi, sen gönder bana dosyayı ben pdf yapar sonra da o pdf i mp3 yapar geri yollarım sana........."

hepimiz koparız.

iş bazen çok eğlenceli................

17 Aralık 2006 Pazar

Cafe Bien

Dün gece arkadaşlar Cafe Bien diye bir mekana gitmişler, hadi dedik biz de gidelim yanlarına. Cafe Bien Bülten Sokak'ta Şençam Köftecisinin yanında, dışardan baktığınızda hoş bir yer. Hani bazı yerler kış gecelerinde oturulunası yerlerdir, dışardan bakınca buharlı camların ardında loş ışık vardır, öyle işte.

Neyse gittik içeri girdik, dışardan olduğu kadar içerisi de oldukça güzel, iyi müzik çalıyor. Arkadaşların masasında yer yok, ekstra sandalye gerekiyor, biz ayakta kaldık tabii, ama kimsenin umurunda değil. Yaklaşık on dakika bekledik, etrafımıza baktık hani kendi sandalyelerimizi kendimiz bulabilir miyiz diye, olmadı. Burunları çok havada olduğundan genelde mekanın tavanına bakarak ortalıkta gezinen garsonlara yaklaşık on dakika boyunca "pardon, bakar mısınız?" dedik. Nihayet birini yakaladık, "sandalye alabilir miyiz" diye sorduk kibarca. Oldukça ukala, dünyaları ben yarattım, çok da yakışıklıyım bütün kızlar bana hasta tavırlı garsonun ukala tavrıyla bize verdiği cevap aynen şuydu "alamazsınız", o kadar kesin ve net söyledi ki, hepimiz kalakaldık, bu kadar dürüst olduğu için teşekkür mü etmeliydik, yoksa bu kadar ukala olduğu için olay mı çıkarmalıydık. Hiçbirini yapmadık saf saf "neden?" diye sorduk, "burada oturursanız yolu kapatırsınız" dedi ve bizimkiler de "biz hesabı alalım o zaman" dediler, o da "peki" dedi, arkasını dönüp gitti. Yarımız dışarı çıktık sinirimizden, diğer yarımız "müdürünüzü çağırır mısınız bize" dediler, müdür gelmiş özür dilemiş, birer bira ikram edeyim demiş, ama tabii sökmedi bize o ayrı. Bir mekanın güzelliğini içerideki ortamı belirler, müziği belirler ama daimi olarak aynı yere gitmenizi orada çalışanlar sağlar, belli ki sevgili garsonun bundan haberi yoktu ve söylemesi gereken sadece şuydu "kusura bakmayın, burası yolu kapatır, ben sizi şöyle alsam....., çok da kalabalığız bu akşam biraz bekletsem...."

Bu tip ukalalıkları Tunalı, Bestekar, Arjantin gibi Ankara'mızın kokoşlarının takıldığı sokaklarda her tür mağaza, bar ve kafe de yaşamak mümkün diyerek bir genelleme de yapacağım. Müşteri potansiyelinin kokoşların oluşturması, oralarda hep kokoşlar gezer biz de kokoş garsonlar alalım da kokoş olmayanlara da kötü davranalım demek değildir sevgili Cafe Bien.

Madem kokoş sokakta yerini almış, belli ki adı da biraz kokoş niye gittiniz diyeceksiniz, yaptık bir hata işte neyse bu hatayı da daha sonra Gölge'ye giderek telafi ettik. Yeni Gölge Tunalı'da da olsa Sakarya'nın bağrından kopup geldiğinden bütün alçakgönüllüğünü korumakta. Güzel güzel içtik, güzel güzel sohbet ettik, müzik dinledik...

16 Aralık 2006 Cumartesi

Çağla World yayında!

Ex-iş arkadaşım, şimdiki kankam Çağla da bloglandı. Bloğu hayırlı uğurlu olsun, bol bol yazsın, anlatsın, biz de keyifle okuyalım.

http://caglaworld.blogspot.com/
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...