31 Mart 2007 Cumartesi

Doğumgünüm Kutlu Olsun!!!

31 yaşına da girdim. İyi ki doğmuşum, nice mutlu senelere :) Geçmişin hep çok güzel olduğunu düşünerek ve inanarak 30 yaşıma da teşekkürü borç bilirim.

31.Mart.1976 da saat 22.50 de doğmuşum, babam askermiş o zaman. Ertesi sabah 01.Nisan'da Neriman teyzem kızlarının olduğunu, annemin ve benim sağlığımın iyi olduğunu bildirmek üzere babama telgraf çekmeye gitmiş. Telgraf "kızınız doğdu, ikisi de iyiler" yerine, yukarıdaki gibi "ikiziniz doğdu, ikisi de iyiler" diye gidince babam çifte dumur olmuş tabii. Sonradan anlaşılınca bu 1.Nisan şakası tadındaki telgraf açıklanmış tabii babama. İkizim yoktu ama tek başıma yeter derecede cırlak ve çene bir çocuk olduğumdan anneme ve babama bir ikinciyi aratmamış olduğum da söylenir.

28 Mart 2007 Çarşamba

Kimin için yolculuklar ve kalan kim geriye?

Böyle yazmışsın msn de. Sordum sana bu nerden diye, İlhan İrem’in bir şarkı sözüymüş, öyle dedin; hiç dinlemedim bilmiyorum ama senin ruh halini anlamama yetti ve işin komiği bu ruh haline hiç de yabancı değilim. Hatta bu ruh hali seneler öncesinden çıktı geldi içime oturdu diyebilirim. İşte o zaman aklıma geldi: Biz kendimizle ilgili en çok, ne olursa olsun yolculuğumuza devam etme gücümüzü sevmedik mi, yepyeni sayfaları kendimizi de yenileyerek bir çırpıda açabilme yetimizi, ve bu yolculukların yorucu geldiği anlarda sadece bir çay içimi kadar mola verdiğimizi ne çabuk unuttun, özlemlerimizden ve imkansızlıklarımızdan kahkahalar çıkarttığımızı ve hatta bazen olur olmaz her şeye gülüp geçtiğimizi? Ne ben değiştim ne sen değiştin….

27 Mart 2007 Salı

Sürekli bir uyku hali, sürekli bir yan gelip yatma isteği. Bahar da geldi (zaten kış hiç gelmemişti ama) şöyle bir silkinip kendine gelme vakti. Hadiiiiiiii.....

16 Mart 2007 Cuma

1 haftadır....

Ben genelde plansız yaşayan bir insanım, ya da öyleydim, mutluydum da böyle. Eee, yaş 30 oldu, azıcık plan yapalım dedik, herşeyi planladığım daha doğrusu plandığımı sandığım fakat planlarıma yolun ortasında duran, muhtemelen taşın kumun altında kalmış, kimsenin görmediği çomağın takıldığı zamanlardan birini yaşamaya başladım bu Mart ayında. Halbuki Mart benim doğum ayım, Mars dahil bütün gezegenlerin Koç burcunda toplanmış, bu burca mensup kişilere hizmet ediyor ve bütün işlerini yoluna sokuyor olması gerekmiyor muydu? Bence insanların tüm hayatları boyunca en fazla 2 defa olmak üzere "restart" hakkı, 3-4 defa da "pause" hakkı olması lazım, ya da, yine en fazla 2 defa olmak üzere gelecekte belli bir dönemi görme yetisi+"pause" hakkı tabii. Hayır, moral falan bozduğum da yok, aksine oldukça tepkisiz ve tarafsızım; bu çomağın yanı sıra çok da mutluyum başka taraflarda itiraf etmem lazım. Benim derdim, bu "restart" hakkı talep zamanlarında ve hayatta belirsizlik durumlarında ne olacağını görmek için sabırla beklemek gerektiği zamanlarda, böyle oturup hayatıma ve bu hayat dahilinde olanlara dışardan bakma, hiç bulaşmama, görmezden gelme huyum var. Ve bu yüzden 1 haftadır ne kendime ne de etrafımdakilere faydası dokunacak, hiçbir iş yapmadım, öyle mal gibi durdum. Bir de Pazartesi-Salı çok fena hasta oldum, evde yattım yatak döşek, annem geldi bana bakmaya, ne iyi oldu, anne kucağı yaptım süper oldu.

8 Mart 2007 Perşembe

Babacığımın Doğumgünü ve Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun!!

Kadın olmak çok güzel, bundan eminim. Dünyanın her köşesindeki tüm kadınlarında, birgün, önce kendilerine bunu söyleyebilmeleri dileğiyle....


Bir de babacığımın doğumgünü bugün, mutlu olsun kutlu olsun, daha nice mutlu senelere hep beraber....

Haklı mı?


Sadece youtube'da değil de bu tip oluşumların hepsinde yayınlanan videoların ve görüntülerin, onlara yapılan yorumların, insanların düşünce özgürlüklerini engellemeden, kontrol altında tutulması gerektiğini ve site sahiplerinin sorumluluklarının arttırılması gerektiğini hep düşündüm. Ama böyle alelacele, komple kapatarak değil. Ne oldu ki şimdi, tüm dünya seyrediyor, biz hiçbir şey yapamıyoruz; kendi içinde ve kapalı davranıyoruz. Ben gözümü yumunca etrafımdaki kötü, pis olayların sonu mu geliyor gerçekten de, yoksa sadece ben mi görmüyorum? Görmezsem, duymazsam birşey yapabilir miyim?

7 Mart 2007 Çarşamba

Günün Postası - Doktor Beyni

Doktor beyninin haritası böyle midir gerçekten de bilmem ama yaşamları aynen böyle, hatta bundan daha feci. Anormal dayanıklı ve sabırlı insanlar diyorum ben kendilerine, doktorların doktor olmayan eşlerine de anormal azimli eşler diyorum. Hele de bir de kadın olunca bu eş çok daha zor. Bununla ilgili çok şey yazılır daha da, sonra artık.

6 Mart 2007 Salı

Kitapyurdu'ndan İlk Alışveriş

Her ne kadar İmge'de gezmeyi, kitaplara dokunarak satınalmayı sevsem de, hem elde olan hem de olmayan nedenlerle kitap alışverişimi uzun bir süredir internetten yapıyorum. Nedenlerini tartışmak çok çok uzun sürebilir, ben derim ki bilgiye ulaşmak çok kolay sen dersin ki teknoloji iletişimi öldürüyor. Neyse, konudan sapıyorum yine. Ideefixe'den alışverişimi yapıyor, Kitapyurdu'nu da bir süredir takip ediyordum, ilk nedenim fiyatların uygun olması ikinci nedenim ise Migros'dan değil de bir kitabevinden alışveriş yapma hissi, bu nedenler ışığında ilk alışveriş denememi yaptım. Kitaplarım dün geldi. Öncelikle, kargo teslimat için hazır olmadan ödemeyi kredi kartından çekmiyorlar. Her türlü bilgilendirmeyi mutlaka mail ile yapıyorlar. Yayınevi'nin stoklarında bulunamayan kitaplar için özür mailleri geliyor, ödeme iadesi için hem nakit geri ödeme uygulaması yapıyorlar hem de hediye çeki verebiliyorlar. Teslimat mailinde bulunamayan kitap için tekrar özür diliyorlar. Kargo teslim alınınca memnuniyet anketi geliyor mail ile. Ve en güzeli de maillere cevap oldukça açıklayıcı ve kısa sürede geliyor. Tavsiye ederim.

5 Mart 2007 Pazartesi

Allah Tamamına Erdirsin :)

Cumartesi akşamı Didem'i Emrah'a istedik. Bizim çocuklar birbirlerini tanımışlar, anlaşmışlar; e tabi bize de adeti yerine getirmek düştü; giyindik süslendik, toplandık gittik, kalabalık gittik ki vermezlerse kızı kaçıralım. Didem Emrah'a tuzlu kahve bile yaptı, sonra kıyamadı tabii şekerli kahvesini de verdi. Ağızlar pek bir kulaklardaydı, çok güzeldi. Didem'in babası "Benim kızım kıymetlidir, iyi bak" deyince, kendi babam geldi aklıma. Nişanlanırken değil de, üniversite de biz henüz lay lay lom sevgiliyken kocayı aileyle tanıştırınca babam kocaya şöyle demiş "Benim kızım kıymetlidir ona göre." Biraz tehditkar, biraz korumacı, ama, daha çok baba kalıbının altında yatan incinebilirlik.

Hep mutlu olun e mi?

28 Şubat 2007 Çarşamba

İnsanlığımı Yitirirken - Osamu Dazai

Bazı kitaplar vardır, arka kapağa öyle şeyler yazarlar ki daha kitabı okumaya başlarken bile yargılamaya ve itiraza hazır durursunuz, "İnsanlığımı Yitirirken" in arkasındaki ilk cümlede Osamu Dazai'nin intihar ederek yaşamına son verdiği yazıyor. Ve ben büyük bir önyargıyla okumaya başlıyorum bu kitabı. İntihar, bence bir yazarın niteliğini ortaya koymaz ve niye bahsedilir bundan ilk satırda. İntihar etme eyleminin aynen bu yazar kadar kendisine uzak olan birinin yazdığını düşünüyorum arka kapak yazısını.

"İnsanlığımı Yitirirken", Yozo'nun çocukluğundan başlayarak, sonunda çok açık belirtilmese de, genç yaşta ölümüne kadar süren yaşam öyküsünü anlatıyor. Internetten araştırdığım kadarı ile Yozo'nun hikayesi Dazai'nin yaşamış olduğu olaylarla paralel, dolayısıyla Dazai'nin yaşamından kesitleri okuduğumuz söyleniyor. Hikaye ilerledikçe ve Yozo'ya kanım kaynadıkça başta edindiğim tüm önyargılarım dağıldı ve üzüldüm. Dazai kendinden nefret edercesine anlatsa da hikayesini, hatta okuyucu olarak ben de nefret etsem kendisinden arada bir, Dazai'nin saflığına ve dürüstlüğüne saygı duyup, hem yaşadıkları için hem de hayata ve kendine karşı elinde olmadığını hissettiğim kaderci yaklaşımı için üzülmek kaçınılmaz oluyor.

Dazai sonlara doğru soruyor:

"Acaba, güven dolu saf bir yürek suç mudur?"
"Direnç göstermemek suç mudur?"

Bu sorulara hem kendimce hem de Yozo (Dazai) açısından cevaplar vermeye çalışırken Dazai cevapları bize bırakıp, son olarak özetliyor:

"Şu an ben ne mutluyum ne de mutsuz.
Sadece herşey geçip gidiyor.
Benim şimdiye kadar pandomim sayesinde yaşamayı sürdürdüğüm bu "İnsan" dünyasında, gerçek olduğunu düşündüğüm tek şey bu.
Sadece herşey geçip gidiyor."

Dil çok yalın, tabii ana dilinden okuyamıyoruz maalesef. Tercümede bazı sorunlar olsa da Japonca'nın ne kadar zor bir dil olduğunu bildiğimden saygı duydum. Dazai'nin Türkçe'ye çevrilmiş diğer eserlerini de alıp okuyacağım.

KaraKutu Yayınları, Türkçe 1. Baskı 2006 (Orjinal 1948), 120 sayfa

27 Şubat 2007 Salı

Klavye Temizliği

Ben öyle çok temiz, derli toplu biri sayılmam, temiz biri değilim derken öyle pis gezerim değil tabii ki, fakat, standart ve sürekli düzenlilik, derli topluluk yoktur. Öyle aman şurda toz var gidip bir toz bezi kapıp sileyim, aman eve bir elektrik süpürgesi tutayım demem, etrafta dağınık duran eşyalar beni çok rahatsız etmez, ofiste masam her daim dağınıktır. Ama temizlik damarım tutarsa da, ki kırk yılda bir anca olur bu, sanki temizlik hastası panik atak insanlar gibi davranırım. Buna bir örnek çok yakın zamanlarda oldu, klavyemin tuşlarının bağlı olduğu zeminin aslında simit susamı desenli olmadığını ve aslında o susamların benim yaklaşık 1 senedir tüketmiş olduğum simitlerin susamları olduğunu farkedince ben bu klavyeyi yıkarım dedim. Tabii ki de kendi başıma yapmadım yoksa halim hani şu reklamda tabureye çıkıp dizüstü bilgisayarı lavaboda deterjanla yıkayan kız çocuğu var ya, işte aynen öyle olabilirdi. Temizlik ve düzenlilik işini standart ve sürekli olarak başarıyla yürüten bir iş arkadaşımdan destek aldım tabii.

Klavye temizliği için gerekli malzemeler,
- 1 adet temizlik işinden anlayan bir arkadaş,
- 1 adet poşet (ben çöp torbası poşeti kullandım)
- 1 adet deterjan (Mio olması şart değil tabii, bizim elimizde o vardı)
- 1 adet makarna süzgeci
- Bir tutam kağıt peçete
- 1 adet sökülmemiş klavye (ki sonra debelenmeyelim Ö harfi nerde diye)





25 Şubat 2007 Pazar

Haftasonu



Bir süredir Ankara'dan uzaklaşasım vardı, aslında amacım şöyle bir haftasonu bir yerlere kaçmaktı ama bir doktorla evli olunca hayat çok farklı seyrediyor. Biz de Cumartesi sabah erken kalkıp İncek'e gittik kahvaltıya. Kalkınca ben netten bir bakındım nereye gidebiliriz diye, Çardak Cennet Bahçesi diye bir yer buldum. Aldık adresi çıktık yola. İncek'e gitmeyeli en az 5-6 ay olmuştur. Yeni yol yapıldığını görmüş ve çok beğenmiştim, o zamandan bu zamana yerleşim inanılmaz artmış tabii. Yerleşim derken sıra sıra lüks villa ve villalı site dolmuş, ne kadar çok zengin varmış Ankara'da diye düşünmeden edemedim. Trafik de yoğunlaşmış. İncek aslında bir köy(dü), böyle dağ manzaralı, açık havalı, sessiz mi sessiz bir yerdi. Ama yol yapıldıktan sonra inanılmaz büyümüş, şehir olmuş. Şehir yaşamından kaçmak istiyoruz diyen villacıların istilasına uğramış ve eski güzelliğini, sakinliğini kaybetmiş. Bundan, çok değil 1-2 sene sonra, taş yığını olarak yerini alacak. Kahvaltı yaptığımız Çardak'ı gördüğümde ise biraz şaşırdım, çünkü ben gözleme yiyip, ballı kaymaklı kahvaltı yapabileceğimiz daha çok köyevi gibi bir yer beklerken, Çardak kokoş bir restaurant çıktı. Ama hakkını da yememek lazım, ballı kaymaklı kahvaltımızı yaptık, gözlemelerimizi yedik. Kalabalık da yoktu, sessiz ve sakindi, bahçesi çok güzeldi ama soğuk olduğu için biz içerde yedik, kahvaltı amacına ulaştı sonuçta. Ama yine de bir defa daha gitmeyeceğim, ben daha çok bu tip yerlerin samimiyeti açısından salaş olması tarafındayım.

Sonra, Necatibey'deki ikinci el fotoğraf makinaları ve aksesuarları satan dükkanların olduğu pasaja gittik. Amaç sadece pazar araştırması yapmaktı, öyle olmadı tabii. 18 mm geniş açı objektifi oldukça makul bir fiyata bulununca bütün kredi kartı borçları unutulup objektif alındı. Aslında istediğim 12 mm bir geniş açıydı ama ikinci eli yoktu maalesef. Zaten sıfırları o kadar pahalı ki, ikinci elinin bile pahalı olacağından emindim, satıcı da öyle dedi tabii. Bu şimdilik işimi görecek. Bir sonraki hedefim makro objektif. Haydi hayırlısı.

Ailemizin müzik aleti dükkanı Kıvılcım'a da gittik. Müzik aletleri ve aksesuarları fotoğrafdan çok daha pahalı. İnsanın tv seyretmek yerine ilgilendiği, yaratmaya çabaladığı, kendince bir sanatı var ama pahalı, garip. Aslında hem fotoğrafta hem de müzikte bütçene göre birşeyler edinebiliyorsun ama ilerledikçe onlar seni kesmiyor ve hedefin yükseliyor maalesef. Kocanın istediği bir pedal seti var ki akıllara zarar bir fiyatı var. Zaten ellerinde de yokmuş, sonra bakacağız tekrar.

Bir süredir haftasonları yürüyüşe çıkma planları yapıyordum. Fakat, bu konuda inanılmaz üşengeç davranıyordum maalesef, sigarayı bırakmanın verdiği gazla Pazar sabahı 8 de Kurtuluş Parkı'nda yürüyenlerin arasına ben de katıldım. Hem sporumu yaptım hem de fotoğraf çektim. Aslında planım parkda yürümek değildi, çünkü Kurtuluş Parkı son zamanlarda sapıkların yerleşim merkezi olduğundan tırsıyordum biraz ama oradan geçerken bir baktım ki sabah yürüyüşü yapan bir sürü insan varmış. Ben sanıyorum ki herkes uyuyor benim gibi öğlene kadar. Bakalım yürüyüşlerimin devamı gelecek mi yoksa üşengeçliğin ve tembelliğin ağına mı düşecek.

23 Şubat 2007 Cuma

Dek Hor - Songyos Sugmakanan

2006 yılı Thailand yapımı Dek Hor (Dorm) son zamanlarda seyrettiğim, her zaman hafızamda canlı kalacak sahnelere sahip en iyi sinema filmlerden biri oldu bu akşam. İlk bakışta oldukça başarılı çekilmiş fakat çok da sıradışı olmayan bir konuyu işliyor gibi görünmesine rağmen kesinlikle öyle değil. Başlangıçta çok güzel bir gerilim, sonralarında sembolik anlatımları bol bol ve çok çok başarılı kullanılmış, mutlu sona varan bir hikaye. Sahneler fotograf gibi, o kadar estetik, o kadar etkileyici. Oyuncuların neredeyse tümü çocuk, ve inanılmaz başarılılar. Birden çok tekrarlanan havuz sahnesini asla unutmayacağım. Çoktandır içim hüzün ve gerilimle karışık "hık" etmemişti. Tam da Japon edebiyatına Osamu Dazai ile giriş yapmışken bugün, Thai sineması da tuz biber oldu üstüne, güzel oldu. Dek Hor un yönetmeni Songyos Sugmakanan, diğer filmlerini de mutlaka seyredeceğim. Hatta bu akşam abartıp Uzakdoğu sinemasına ilişkin seyredilmesi gereken birkaç yönetmenin filmini not aldım bile. Zaten daha önce "Ring" in orjinal yapımını seyrettiğimde de Doğu kültürü gözünün ne kadar farklı ve güzel baktığını görmüş, ve çok beğenmiştim. E o zaman seyredebildiğim ve okuyabildiğim kadar devam diyeyim.

21 Şubat 2007 Çarşamba

Aşkın Sınır Noktası - Ertuğrul Odabaşı

Mustafa ve Serra birbirine çok aşık, sürekli birlikte olmak isteyen fakat iş yaşamları yüzünden aşklarını çok da yaşayamayan iki sevgilidir, sonra Serra "yeter artık, bize para lazım ki kaçıp gidelim buralardan" diyerek zengin bir adamı tuzağına düşürür, sevgilisi de ona katılır ve olaylar böylelikle gelişir. Hem onların duygularına tanık oluruz, hem de olaydan haberleri olmayan arkadaşlarının kendi hayatlarında yaşadıklarına. Sevemedim bu romanı, çok açık söylemem lazım. Alelacele yazılmış gibi bir havası var, ne karakterlerin ne de olayların içine giremedim, hatta hiçbir yakınlık ya da uzaklık hissedemedim, öyle nötr bir şekilde tepeden okudum maalesef. Karakterlere yakınlık duyamadığım için de, üzerlerine giydirilenleri biraz eğreti buldum. Oysa ki, "Yeni bir hayat mümkün olabilir mi?" gibi güzel de bir soru vardı arka kapakda. Yazım şeklinin olay örgüsünü bastırmasını dilerdim ama o da olmadı.

Kekeme Yayıncılık, 1. Basım 2005, 175 sayfa

Sıkıldım...

Hayatımda yeri olan ufacıcık minicik şeylerin üzerinde bile değişiklik yapma isteğim, büyük değişiklikler yap(a)mayacağım anlamına mı geliyor, kendimi kandırdığım anlamına mı, yoksa en azından kendimi iyi hissetmek için elimden ne geliyorsa yaptığım anlamına mı? Yoksa, annemle kardeşim gidiyorlar, ondan mı sıkıldım da zırvalıyorum böyle.

Off sıkıldım da bloğumun şeklini şemalini değiştirdim.

20 Şubat 2007 Salı

Hem Dekoratif Hem de Ucuz

Annemle Koçtaş'ta gezerken aldık bu şirin süsleri. Ben fayans ve lavaboda denedim, yapışkan falan yok üzerinde malzemesinden kaynaklı fayansa ve lavaboya koyduğunuz anda yapışıyor; istediğinizde çıkartıp başka bir yere yapıştırıyorsunuz, yapışkanı olmadığından iz falan da kalmıyor. Temizlik esnasında da çıkıp durmuyorlar. Benim gibi zırt pırt evde birşeylerin yerini değiştirmeyi sevenler için birebir. Gitti gidiyor da da satılıyor, orada daha güzelleri de var böyle renkli renkli, hem de çok ucuzlar.

17 Şubat 2007 Cumartesi

Park edebilme Cuması

Uzun zamandır süregelen bir araba sürebilme çabam var; bu çaba, hayatında hiç araba kullanmamış ben ve uzun süredir araba kullanan kocam arasında bir o yana bir bu yana savrulmakta ve bazen de bir kabusa dönüşmektedir çünkü ben arabayı sürmeye, oraya buraya çarpmamaya çalışırken o sürekli bağırır, sanki araba kullanmak doğuştan bize verilmiş bir yetenek ama ben o yeteneği bir türlü geliştirememişim. O kadar büyük bir savaş verdim ve o kadar sabırlı davrandım ki koca bile şaşırdı. Çünkü çoğu kadın kocasının, sevgilisinin veya babasının çığlıklarına dayanamaz araba sürmeyi bırakır. Ben uzun bir süre yanımda oturup sürekli bağıran adamı duymamazlıktan geldim, bazen ben de ona bağırdım böyle avaz avaz, zaten biri size bağırıyorsa ya susacaksınız ya da daha çok bağıracaksınız ki sussun, ben böyle bir taktik uyguluyorum :) Araba kullanma konusunda ise baktınız araba size yanlız kullanmanız için verilmiyor, hep kendisinin himayesinde, kabusa dönüşen yolculuklar yapmak zorunda kalıyorsunuz, arabayı kaçıracaksınız. Ben yaptım, kendisi uyurken aldım anahtarı düştüm yola, daha çooook acemiyken. Her neyse, benim bu araba kullanma çabalarımın hikayeleri anlatmakla bitmez, Cuma gecesi çok yoğun bir trafik yaşadık. Misafirleri aldık bıraktık, biri bebek sevme diğeri doğumgünü olan gezmelerimize gittik, yaaani ben bütün gece araba kullandım, hem de kocasız; kardeşimle. Gecenin önemli anı ise: Park ettim. Bu, neden önemli; bizim sokak biraz yokuş ve park yeri yok, arabayı sokağa iki araba arasına park etmek ya da kaldırıma çıkmak zorunda kalıyorsunuz, ee tabii bu da biraz "upper intermediate" manevralar gerektiriyor, en son park etmeye çalıştığımda koca dışarda arabanın tekerini tekmeliyordu (çok ciddiyim, yaptı). Şimdi canım kardeşim bana gaza basmadan kavramayla kalkmayı felan öğretti, park süper kolay oldu. Artık bizim sokakta park da edebiliyorum, kimse tutmasın beni :)



16 Şubat 2007 Cuma

2 Tekne, Arkadaşlar, Kavga, Fırtına

Biri yaklaşık 25 mt. diğeri ise çok küçük, nerdeyse kayık boyutunda 2 tekne kiralamışız; masmavi denizde, tahminimce nereye gittiğimizin önemli olmadığı, sadece denizde olmanın ayrıcalığına sahip bir yolculuktayız. Hatta içimde “ben uzun zamandır her şeyi boşverdim böyle denizde yaşıyorum” hissi. Deniz bir mavi bir yeşil, öyle rahat, öyle keyifli... İşyerinden arkadaşlar var, diğer başka arkadaşlarımız var, hatta Tunç bile var. 2 ayrı teknede 2 ayrı gruba bölünmüşüz, nedenini bir türlü anlayamadım. Tekneler birbirine yaklaşınca, o tekneden bu tekneye atlıyoruz, konuşuyoruz, güneşleniyoruz. Ama sürekli bir arbede, bir gerginlik var iki teknenin insanları arasında. Sürekli bir şeyi tartışıyoruz, bir şeyleri paylaşamıyoruz; sanki savaş çıkacak. En sinirlimiz ise Tunç, elinde kazmaya benzer kesici bir alet var, böyle ortalıkta herkesi tehdit ediyor. Ama gece olunca ayışığında bir huzurla oturuyoruz ki, ayışığında bir güneşleniyoruz ki, insanın bu rüyadan uyanası, çıkası gelmiyor. Sonra sabah oluyor, deniz dalgalanıyor, bir fırtına bir fırtına. Teknede ayakta duramıyoruz, küçük tekne bize yaklaşıyor, oradakileri de alıyoruz büzüm büyük tekneye, çünkü fırtına çok feci, o tekne bu fırtınaya dayanamaz. O tekneden aldıklarımız içinde bir tek Tunç yok, bakınıyorum böyle etrafa adam yok ortada, neyse diyorum bir yolunu bulmuştur, diğer arkadaşları kontrol ediyorum; herkes oturuyor, büyük tekne birden şenlenmiş, kalabalıklaşmış, herkes mutlu. Teknenin ön tarafında daire yapmış oturmuşuz, hani bu gündüzleri güneşlenilen ve bizim bu tatilde gece de uyuduğumuz yer var ya, hafif yüksek, kaptanın hemen ön tarafında, orada işte. Ben teknenin sol yanına denk gelen tarafta oturuyorum ve kafamı çevirip denize baktığımda küçücük bir teknenin, neredeyse kayık boyutunda, o koskocaman dalgaların arasından hiçbir sorum yaşamadan geçtiğini görüyorum, ama benden başka kimse görmüyor. Küçük teknenin üstündekiler çok sakin, sessiz; “demek ki” diyorum, “küçük bir tekneyle de bu dalgalar geçilebiliyormuş, biz abartmışız, e Tunç da bir yolunu bulmuştur o zaman” diyorum.

Bu rüyayı görmemin nedenleri ne olabilir?

- Dün gece Risk oynadım bilgisayarda. Mavi takıma neredeyse bütün ülkeleri kaptırdım. Ama ilk oynayışımdı, çalışacağım.
- Kon-Tiki yi okudum.
- Geçen gün dolmuşta Tunç’u düşünmüştüm.

14 Şubat 2007 Çarşamba

Elinde çiçekle sokaklarda fink atanların günü kutlu olsun :)

Valentine’nın anlamını sevgili sanırdım ben. “Valentine’s Day” ya, “Sevgililer Günü” , sevgililerin günü anlamında, Valentine = Sevgili, Day = Gün. Ben ne bileyim ki Valentine isimli bir adam varmış, onun üstüne bir sürü rivayet de varmış. Sonra öğrendiğimde çok gülmüştüm. Sonraları, sevgililer günü kutlamayan insanlar olarak, Valentine’ın aslında kim ve ne olduğuna dair bir sürü geyik de çevirdik tabii. Hatta daha bugün bile yaptık bunun geyiğini, ama buraya yazarsam geçici olarak kapatılabiliriz. Şimdi, akşam kazayla dışarı falan çıkarsak, ortalıkta ellerinde çiçeklerle gezen bir sürü bayan ve erkek göreceğiz, çok komik bulmuşumdur bu manzarayı her zaman. Gülün tanesi de bu vesileyle herhalde tavan yapmıştır. Evet, bu günle dalgamızı da geçtik kendi çapımızda hafif hafif, kutlu olsun o zaman herkese. Kimse kimseye çiçek, hediye falan almasın bugün. Sıradan bir günde hediye, çiçek alınca daha fazla puan eder diye düşünüyorum sevgilinin gözünde, hatta bonus puanlar bile alırsınız; harca harca bitmez o puanlar sonra :) oooohhhhh.

13 Şubat 2007 Salı

Nostaljik Sabah

Bu sabah savcılık kağıdı, temiz kağıdı gibi isimlerle bildiğimiz belgeden almaya Sıhhiye'ye gittim. 8.30 da çıktım evden, Kolejin oradan dörtyola geldim, karşıya geçtim, Kurtuluş Parkı’nın yanından yürüdüm, sonra pazarın oradan geçerek Sıhhiye parkına girdim, pazar aynı, park aynı. Parktan geçerek Sıhhiye köprüsünün altındaki dükkanların önünden yürüdüm, dükkanlar aynı, fotokopici aynı. Dükkanların bitiminden sağa döndüm, döner ve kebap kokusunun karıştığı ağır kokulu, çok gürültülü köprü altından geçtim, köprüaltı aynı, koku aynı, gürültü aynı. Sağ tarafta köprüye çıkan merdivenlerden, hemen ilerisinde çeşmenin oradan geçtim, merdivenler aynı, çeşme aynı. Poğaçacılar 3 tanesi 1 ytl ye poğaça satıyorlar, mantık aynı, para birimi farklı. Köprü bitince otobüs duraklarının oradan geçtim, çok kalabalık herkes sıra bekliyor durakta, sıra aynı, duraklar aynı, Ankara’nın amblemi farklı. Sağ tarafta okulum DTCF, kapısı aynı, girişi aynı, bahçesi aynı, güzelliği aynı. DTCF nin önünde bir polis minibüsü beklemekte, içinde bir sürü coplu polis, aynı. 5 sene teptiğim yollardandı bu yol, bir de varış noktasının yine DTCF olduğu başka bir yolum vardı o da Mithatpaşa Caddesinden gelir; o yoldan aşağıya kadar yürüyerek geçmeyeli de çok oldu. 9 sene önce yine bu saatte buralardan geçer, okuldan içeri girer, doğruca kantine gidip poğaça ve kahvemi alır, avluda biraz oturur, bölüme çıkıp derslerime girerdim. Öğrenciliğin kıymetini şuan ki kadar bilmediğim, farkında olmadığım zamanlardı. Sabah sabah nostalji yaptım kendi kendime, moralim bozuldu, çünkü Ankara benim için öğrencilik, öğrenci hayatı demekti ve Ankara’yı artık sevmiyor olmamın nedenlerinden biri de sanıyorum buydu. Bunu ilk defa şuan fark etmiyorum, o da ayrı.

Savcılık kağıdını üniversiteye kayıt olurken almıştım ilk, adliyenin dışına kadar sıra vardı, dilekçeyi dolduruyor sonra da ertesi gün gidip belgenizi alıyordunuz. Belge alma ise şöyle oluyordu, adamın biri elinde onaylanmış belge tomarıyla adliyenin avlusunda yüksek bir yere çıkıyor ve sırayla belge üzerinde ismi çığırıyordu, birsürü insan da bu adamın etrafında birbirini itiyor, adını güç bela duyabilenler elden ele kendisine ulaşan belgesini alıp gidiyordu. Sonraları, yaklaşık 3 sene önce falan, ehliyet için yine belge almaya gitmiştim. Kalabalık aynıydı ama bu sefer adliyenin avlusuna çay bahçesi yapmışlardı, insanlar güzel güzel beklesinler, beklerken çay-kahve içsinler diye. Sanki hergün savcılık kağıdı alıyor gibi sevinmiş, orada oturup çay içerek 1 saat kadar belge beklemiştik, sonra yine bir adam yüksek bir yere çıkıp…….. Artık dilekçenizi bir camdan veriyorsunuz, ve aynı camdan yaklaşık 1 dakika içinde alıyorsunuz, sonra yandaki cama gidip ücretini ödeyip toplam 10 dakikada terk ediyorsunuz adliyeyi. Online sistemin gözünün yağını yiyeyim :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...