Çocuk gelişimi üzerine okuduğum ilk kitap olması nedeniyle olabilir, kafamdaki sorulara çok net cevaplar alamadığım ama çocuk gelişimi ve ruh sağlığı üzerine en azından biraz fikir edindiğim bir kitap oldu. Çocuk yetiştirmede sürekli nelerin yapılmaması gerektiğinden bahsedilmiş, yapılmaması gerekenlerin yanında ne yapılması gerektiğinden bahsedilmediği gibi ne yapılsa iyi olur gibi öneriler de çoğu bölümde dile getirilmemiş, bu nedenle de yetersiz buldum. Yine de bir ilk kitap olarak okunabilir, fikir edinmek açısından. Kitap, "Çocuğun Ruhsal Gelişimi", Çocuklarda Olabilecek Sorunlar" ve "Özel Durumlar" olarak 3 bölümden oluşuyor. En çok hoşuma giden ise yazarın "çocuklarının sevmediği özelliklerinden bahseden anne ve babaların öncelikle aynaya bakmaları gerektiğini" söylediği bölüm oldu :)26 Nisan 2008 Cumartesi
Birlikte Büyütelim - Prof. Dr. Z. Bengi Semerci
Çocuk gelişimi üzerine okuduğum ilk kitap olması nedeniyle olabilir, kafamdaki sorulara çok net cevaplar alamadığım ama çocuk gelişimi ve ruh sağlığı üzerine en azından biraz fikir edindiğim bir kitap oldu. Çocuk yetiştirmede sürekli nelerin yapılmaması gerektiğinden bahsedilmiş, yapılmaması gerekenlerin yanında ne yapılması gerektiğinden bahsedilmediği gibi ne yapılsa iyi olur gibi öneriler de çoğu bölümde dile getirilmemiş, bu nedenle de yetersiz buldum. Yine de bir ilk kitap olarak okunabilir, fikir edinmek açısından. Kitap, "Çocuğun Ruhsal Gelişimi", Çocuklarda Olabilecek Sorunlar" ve "Özel Durumlar" olarak 3 bölümden oluşuyor. En çok hoşuma giden ise yazarın "çocuklarının sevmediği özelliklerinden bahseden anne ve babaların öncelikle aynaya bakmaları gerektiğini" söylediği bölüm oldu :)22 Nisan 2008 Salı
Mimlenmişim...)
“Ümit mimlemiş beni, oldukça da zaman geçti üzerinden, panik olmuşum "ne yazacağım şimdi" diye... bu nedenle başka şeyler de yazmadım, bir görevim olduğundan kelli, ve ben bu görevi sürekli ertelediğimden, aklıma birşey gelmediğinden, saçma şeylerle gereğinden fazla meşgul olduğumdan... ilk mimlenme için konu zor oldu, günlerdir düşün düşün birşey gelmedi, çok mu abarttım, öyle oldu.......”
55 kelimeye sığdırabileceğim tek hikayem bu oldu....
31 Mart 2008 Pazartesi
Hepi börtlek tu miiii....

Bir doğum günü daha çarçabuk geçti. Neyse ki bu yıl sipariş ettiğim bütün hediyelerin en güzelinden aldım, süper oldu. Pek güzel bir yemek organizasyonu tamamen sürpriz oldu, hiç anlamadım, vallaha diyorum. Bugünü sınırsız kalori günü ilan ettim, sabahtan beri de sürekli tatlı yiyorum, sabah kahvaltısında bile tiramisu yedim, yeminlen... (Didemcim, çok süper olmuş ellerine sağlık, pastanın yarısını ben yidim, kafamı gömmek istedim böyle pastaya o derece yani) Bir sürü güzel telefon konuşması yaptım, ne güzel bissürü arayanım var. Dırtcell bana 50 beleş mesaj hakkı verdi ama .ngutluk şurda ki "bugün benim doğumgünüm, sen niye bana beleş mesaj veriyosun ki cümle aleme bugün doğumgünüm benim diye mesaj mı atayım, alla allaaa...", çok saçma yani. Neyse, güzel bir doğumgünü oldu. O kadar güzel oldu ki kaç yaşıma girdiğimi unuttum....yalaaaaaannnnn. Sabah işe giderkene "runaway train" şarkısı çalmayaydı kendimi 20 yaşında olduğuma bile inandıracaktım ya neysee, 32 olmuşum, yuuuuuhhhhhhh...burası okunmasın istedim ama en güççük font buymuş, zira pek gerekli bir bilgi değil de....hem insan hissettiği yaştadır di mi...
22 Mart 2008 Cumartesi
Kırmızı Defter - Paul Auster
Auster severlerin çok beğeneceğini düşündüğüm, otobüste, dolmuşta, çay molasında, öğle tatilinde kolayca ve keyifli bir şekilde okunabilecek bir kitap Kırmızı Defter. Kitapta yeralan öyküler Auster'ın gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu olaylara dayanıyormuş, zaten aralarda kendisi de "bu olay bana şu romanımdaki bu karakteri yarattırdı" diyerek hayranlıkla okunmuş olan romanın oluşumuna yardımcı olmuş olayları da vurguluyor, bu nedenle de yer yer çok heyecan verici. En çok Auster'ın nasıl yazar olduğuna ilişkin hikayesini sevdim....."Sekiz yaşındaydım. Hayatımın o döneminde benim için dünyadaki en önemli şey beysboldü. New York Giants’ı tutuyordum ve siyah – turuncu kasklı o adamların yaptıkları her şeyi gerçek bir hayranın bağlılığıyla izliyordum. Şimdi bile, artık var olmayan bir sahada oynayan ve artık yalnızca adı kalmış olan o takımı anımsadıkça neredeyse bütün oyuncularının adlarını sıralayabilirim: Alvin Dark, Whitey Lockman, Don Mueller, Johnny Antonelli, Monte Irvin, Hoyt Wilhelm. Ama bunların hiçbiri Willie Mays’dan, o can yakıcı ‘Selam, Millet’ Çocuk’tan * (* Willie Mays herkesi bu sözcüklerle selamlardı.) daha büyük, daha kusursuz ve daha başarılı değildi.
O ilkbaharda, beni ilk kez birinci ligdeki bir maça götürmüşlerdi. Babamın arkadaşlarının Polo Alanı’nda loca biletleri vardı ve bir Nisan gecesi bir grup, Giants’larla Milwaukee’lerin maçına gittik. Kimin kazandığını bilmiyorum, o maçın en ufak bir ayrıntısını bile anımsamıyorum, ama anımsadığım bir şey varsa maçtan sonra annemle babamın ve arkadaşlarının bütün seyirciler gidene kadar yerlerinde kalıp konuştukları. Vakit o kadar geç olmuştu ki, sahadan geçip orta sahaya açılan kapıdan çıkmamız gerekmişti, çünkü açık bırakılan tek kapı oydu. Tesadüfen o kapı da oyuncuların soyunma odalarının tam altındaydı.
Sahanın kenarına yaklaşırken Willie Mays çarptı gözüme. Kim olduğundan en ufak bir kuşkum yoktu. Willie Mays’ti, formasını çıkarmış, günlük giysileriyle 2-3 metre kadar uzağımda dikiliyordu. Onun olduğu yöne doğru yürümeyi nasılsa becerebildim ve sonra, bütün cesaretimi toplayıp birkaç sözcük çıkarabildim ağzımdan: ‘Bay Mays,’ dedim, ‘imzanızı alabilir miyim?’
Mays olsa olsa yirmi dört yaşında olmalıydı ama ona adıyla hitap etmek bir türlü elimden gelmemişti.
Soruma verdiği yanıt pek nazik olmasa da dostçaydı. ‘Tabii oğlum, tabii,’ dedi. ‘Kalemin var mı?’ Öylesine hayat doluydu ki, anımsıyorum bunu, gençliğin verdiği enerjiyle öylesine doluydu ki, benimle konuşurken olduğu yerde yaylanıyordu.
Kalemim yoktu, babama kalemini alıp alamayacağımı sordum. Ancak onun da kalemi yoktu. Annemin de. Öteki büyüklerin de hiçbirinin kalemi yoktu.
Büyük Willie Mays konuşmadan durmuş bizi izliyordu. Grupta hiç kimsenin yazacak bir şeyi olmadığı anlaşılınca Mays bana dönüp, ‘Üzgünüm evlat,’ dedi. ‘Kalemin yoksa imza da veremem.’ Ve sonra stattan çıkıp geceye karıştı.
Ağlamak istemiyordum ancak gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı yuvarlanmaya başladı, bunu engellemem mümkün değildi. Daha da kötüsü, arabada eve dönerken yol boyunca ağladım. Evet, hayal kırıklığından mahvolmuştum, ama öte yandan gözyaşlarıma engel olamadığım için kendimden iğreniyordum. Bebek değildim. Sekiz yaşındaydım ve büyük çocukların bu tür şeylere ağlamamaları gerekirdi. Willie Mays’in imzasını alamamakla kalmamış, elime başka bir şey de geçmemişti. Hayat beni sınamıştı ve kendimi her açıdan eksik hissediyordum.
O geceden sonra nereye gidersem gideyim yanımda kalem taşıdım. Cebimde bir kalem bulunduğuna emin olmadan evden dışarı adım atmamak bende bir alışkanlık oldu. O kalemle bir şey yapmayı planladığımdan değil, ama hazırlıksız yakalanmak istemiyordum. Bir keresinde boş elle yakalanmıştım ama bunun bir kez daha olmasına izin vermeyecektim.
Geçen yıllar en azından bana şunu öğretti: cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir içinden.
Çocuklarıma hep söylediğim gibi, işte ben böyle yazar oldum.”
O ilkbaharda, beni ilk kez birinci ligdeki bir maça götürmüşlerdi. Babamın arkadaşlarının Polo Alanı’nda loca biletleri vardı ve bir Nisan gecesi bir grup, Giants’larla Milwaukee’lerin maçına gittik. Kimin kazandığını bilmiyorum, o maçın en ufak bir ayrıntısını bile anımsamıyorum, ama anımsadığım bir şey varsa maçtan sonra annemle babamın ve arkadaşlarının bütün seyirciler gidene kadar yerlerinde kalıp konuştukları. Vakit o kadar geç olmuştu ki, sahadan geçip orta sahaya açılan kapıdan çıkmamız gerekmişti, çünkü açık bırakılan tek kapı oydu. Tesadüfen o kapı da oyuncuların soyunma odalarının tam altındaydı.
Sahanın kenarına yaklaşırken Willie Mays çarptı gözüme. Kim olduğundan en ufak bir kuşkum yoktu. Willie Mays’ti, formasını çıkarmış, günlük giysileriyle 2-3 metre kadar uzağımda dikiliyordu. Onun olduğu yöne doğru yürümeyi nasılsa becerebildim ve sonra, bütün cesaretimi toplayıp birkaç sözcük çıkarabildim ağzımdan: ‘Bay Mays,’ dedim, ‘imzanızı alabilir miyim?’
Mays olsa olsa yirmi dört yaşında olmalıydı ama ona adıyla hitap etmek bir türlü elimden gelmemişti.
Soruma verdiği yanıt pek nazik olmasa da dostçaydı. ‘Tabii oğlum, tabii,’ dedi. ‘Kalemin var mı?’ Öylesine hayat doluydu ki, anımsıyorum bunu, gençliğin verdiği enerjiyle öylesine doluydu ki, benimle konuşurken olduğu yerde yaylanıyordu.
Kalemim yoktu, babama kalemini alıp alamayacağımı sordum. Ancak onun da kalemi yoktu. Annemin de. Öteki büyüklerin de hiçbirinin kalemi yoktu.
Büyük Willie Mays konuşmadan durmuş bizi izliyordu. Grupta hiç kimsenin yazacak bir şeyi olmadığı anlaşılınca Mays bana dönüp, ‘Üzgünüm evlat,’ dedi. ‘Kalemin yoksa imza da veremem.’ Ve sonra stattan çıkıp geceye karıştı.
Ağlamak istemiyordum ancak gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı yuvarlanmaya başladı, bunu engellemem mümkün değildi. Daha da kötüsü, arabada eve dönerken yol boyunca ağladım. Evet, hayal kırıklığından mahvolmuştum, ama öte yandan gözyaşlarıma engel olamadığım için kendimden iğreniyordum. Bebek değildim. Sekiz yaşındaydım ve büyük çocukların bu tür şeylere ağlamamaları gerekirdi. Willie Mays’in imzasını alamamakla kalmamış, elime başka bir şey de geçmemişti. Hayat beni sınamıştı ve kendimi her açıdan eksik hissediyordum.
O geceden sonra nereye gidersem gideyim yanımda kalem taşıdım. Cebimde bir kalem bulunduğuna emin olmadan evden dışarı adım atmamak bende bir alışkanlık oldu. O kalemle bir şey yapmayı planladığımdan değil, ama hazırlıksız yakalanmak istemiyordum. Bir keresinde boş elle yakalanmıştım ama bunun bir kez daha olmasına izin vermeyecektim.
Geçen yıllar en azından bana şunu öğretti: cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir içinden.
Çocuklarıma hep söylediğim gibi, işte ben böyle yazar oldum.”
Can Yayınları, 5. Basım 2004 (1.1994), 107 sayfa
27 Şubat 2008 Çarşamba
Ağlak bir yazı...............
Aktif olarak çalışmadığım (evde tercüme yaparak pas tutmamı engellemem ve eve birkaç kuruş katkı sağlamam dışında) dönem boyunca hamileliğimin büyük bir kısmını ve kızımın ilk 4 ayını kimi zaman hafif maddi sıkıntı yaşayarak ama çoğunlukla buna göğüs gerip biraz da aile desteği alarak, paranın taaa biyerine koyiim diyerek yüzümden eksik etmediğim kocaman tebessümümle geçirmeye çalıştım. Sonuç olarak güleryüzlü bir kızım oldu, kimseler ağlatmasın inşallah... Arada bir "artık işe başlasam ben... yaş ilerlemeden, bilgiler tecrübeler küflenmeden bir yerden yeniden elime alsam işimi, paramı kazansam, aileme daha fazla katkım olsa, evde de sıkılıyorum arada bir" şeklinde gelen hezeyanlara karşılık harekete geçtim. Biraz olsun mürekkep yalamış kadınlarız ya, bu nedenle de kendimizce biraz kariyer yapmışız ya, ardından evlenip bir de çocuk yaparak çok ağır bir sorumluluğu omuzlarımıza da aldıktan sonra ve kendi kilomuzun onbeş kat fazlasını ayaklarımız üzerinde taşımaya devam ediyor olmak yetmeyince, herşeye rağmen modern kadınlık kaşıntılarım nüksetti. Dahası, kimseler alınmasın ama tüm meslek gruplarından kat kat fazla ve insanüstü bir performansla, hatta insan haklarına aykırı bir tempoyla çalışan kocama sağlık bakanlığımızın uygun gördüğü ...ötüm kadar maaş da haliyle yetmeyince, iş başvurularımı yapmak kaçınılmaz oldu.
Candan da canandan da vazgeçmek istemeyen gönlüm güzel bir iş bulmayı dilese de, bir yandan da kızını bırakmak istememekte ve kızını terkedecek kötü anne hissiyle için için savaşmaktayken, gittiğim ilk iş görüşmesinde yeni anne olmamın işyerine ve işlerime getireceği engeller hiç anne olmamış ve olamayacak olan erkekler tarafından üzerine basıla basıla vurgulanınca, bir kadının mezun olduktan sonraki 10 yılının bildik, kısacık, acıklı özeti kafama dank etti: "İlk mezun olduğunda ucuza çalışır bu yeni mezun diyerekten, o işten bu işe balıklama atlayan genç ve enerjik kadın, yaşı ilerledikçe özgeçmişinde yazan orda çalıştım bunu yaptım burda çalıştım şunu yaptım diyerekten övgüyle yazılmış özgeçmişini bir kenara bırakıp işverenlerin "evlenmeyi düşünüyor musun sen bakıyım" şeklindeki sorularıyla karşılaşınca hayalkırıklığına uğrar ve mecburen "hayır" der, ve belki planlarını erteler veya belki patronunu kandırır; ve maalesef bunu yapmak zorundadır çünkü bu lanet olası bu düzende evli kadın olmak kötüdür ve fazla mesaiye kalmayacağınız anlamına gelmektedir. Biraz daha zaman geçer, evlenir ve yine başka bir iş görüşmesinde "çocuk planınız var mı" diye sorarlar ve şöyle haykırmak ister kadın "okur yazar bir kadınım, keşke izin verseniz de 5 tane doğursam, benim gibi bu millete hayırlı olacak aydın 5 insan daha olsa" ama diyemez çünkü bu lanet olası bu düzende çocuk yapmak da fazla mesaiye kalmamak ve işe gereken ilgiyi göstermemek demektir. Yani, evlenerek birinci, çocuk yaparak ikinci hatasını yapmıştır bu kadın, oysa ki hepsini birarada yürütmek ..öt ister... bilmezler....
Bu sabah geldi telefon, benimle çalışmak isterlermiş. Yanlış anlaşılmasın, ben de istiyorum. Pek sevindiğimi belirtip, gerekli detayları görüştükten sonra, sessizce kızımın odasına gidip yanına yatıp hüngür şakır ağladım. Deniz ise baktı baktı güldü bana. Bir süre ben ağladım o güldü, o güldükçe ben daha çok ağladım, içimde koparıp atamadığım terkediyormuş hissi. Nasıl bir bağlılıksa bu, nasıl bir sevgiyse ve ne tür özel bir duyguysa annelik, bugün en yoğununu yaşamakta ve bu yazıyı yazarken ağlamaktayım. Pazartesi sabah erken kalkıp en şıkırından iş kıyafetimi giyip, kızımı emzirip ve onu anneannesine, beni de büyütene emanet ederek, gözüm değil de gönlüm arkada kalarak, bütün gün özleyeceğimi de bilerek ama kendimi işime vererek sabahın kör vaktinde evimden çıkıp işe gideceğim. Arada bir gizli gizli cep telefonumdan kızımın fotoğrafına bakacağım, ruhumda depoladığım kokusunu burnuma salacağım. İşimi seveceğim, ve kızımla geçirdiğim vaktin niceliğine değil niteliğine önem vereceğim. Bir süre sonra alışıp, hem anne, hem eş, hem de çalışan kadın olarak ermişler mertebesindeki yerimi alacağım.
Söylemiştim, bu, terkediyor olma duygusuyla başetmeye çalıştığından kelli duygularını bir miktar abartan, acemi bir annenin kaleminden akan ağlak bir yazı....
16 Şubat 2008 Cumartesi
Emziren Annenin Faydalı Notları..
İlk doğum yaptığımda sütüm olmasına rağmen Deniz 'i emzirememiştim, ya onun ya benim ya da hastanede 1-2 defa biberonla besleyen gerizekalı pediatrist çömezin beceriksizliğiydi... bilemiyorum (burada bir not koymak isterim, çocuğu olmayanları pediatrist yapmasınlar bence, çünkü bekara karı boşamak kolay misali oluyor...) Neyse, sinirlenmeyeyim şimdi tekrar. Makina ile sütümü sağıp kızıma yine içiriyordum fakat bu durum yine de kendimi kötü hissetmeme engel olamamıştı. Emziremiyor olmak çocuğuma bakamadığım gibi bir suçluluk duygusunu da beraberinde getirince, azmettim ve bu nedenle çok da fazla yoruldum fakat sonunda Deniz ile bu işi başardık. Yaklaşık 3,5 aydır Deniz sadece anne sütüyle besleniyor, umarım öyle de devam eder. Tabii bu süre içerisinde edindiğim bu tecrübeyi devam ettirebilmek için dikkat etmem gereken şeyleri de fazlasıyla öğrendim. Evet, süt gelmesi doğumla birlikte otomatik olarak kendiliğinden gerçekleşen bir olay fakat bunu devam ettirmek çoğunlukla annelerin elinde. Lohusalığın stresi altında ve hamilelik ertesi üzerinize çöken yağmur bulutlarını dağıtma çabası içinde bir de buna dikkat kesilmek oldukça zor görünse de yeterli konsantrasyon sağlanırsa başarılabiliyor.
Anne sütünün hem bebeğe hem de annesine olan faydaları:- Anne sütünün sağlığa ilişkin sayısız faydası birçok web sitesinde yazmakta. Bunların herbirini tek tek yazmaya gerek yok, bende başka sitelerden okudum. Fakat, gözümle gördüğüm faydalar şunlar, anne sütü alan bebekler mama alanlara göre daha az hastalanıyorlar, etleri daha sıkı oluyor.
- Bebek ile anne arasındaki iletişimin güçlendiği kesinlikle doğru. Hele bir de 3. aydan itibaren gözünü kaldırıp size ordan yan gözle bakması, hafifçe sırıtması yok mu, hiçbirşeye değişilmez. Bir de emzirirken parmağınızı tutar ki, o anki duyguları kelimelere dökmek neredeyse imkansızdır.
- Bebek ile anne arasındaki iletişimin güçlendiği kesinlikle doğru. Hele bir de 3. aydan itibaren gözünü kaldırıp size ordan yan gözle bakması, hafifçe sırıtması yok mu, hiçbirşeye değişilmez. Bir de emzirirken parmağınızı tutar ki, o anki duyguları kelimelere dökmek neredeyse imkansızdır.
- Anne sütünü hazırlama zahmeti yok, ekstra bir masrafı yok. Gittiğiniz her yerde kolaylıkla doyurulabiliyor bebekler. Tüm restoran ve alışveriş merkezlerinde emzirme odaları var (başka bir yazının konusu). Temizliğinden endişe duymadan, sıcaklığını ölçmek durumunda olmadan bence en kolay besleme yöntemi. Burada itiraf etmem gereken bir durum var, ilk 3 ayın en zor besleme dönemi, uyku uyumak hayal oluyor, tahmin bile edilemeyecek kadar çok yorucu oluyor fakat, eğer bu üç aya dayanılabilinirse devamında çok rahat ediliyor.
- Anne için ise en çok duyduğum emzirmenin göğüs kanseri riskini çok düşük seviyelere çektiği. Alenen tecrübe ettiğim ise, kıtlıktan çıkmışcasına yemek yiyor olmama rağmen kilo almıyor olmam. Tabii burada şöyle kısır bir döngü mevcut, emzirme nedeniyle rejim yapamıyor ve hamilelikten bana hediye olarak kalan kilolarımı veremiyorum, rejim yapamıyor olmama ve halen çok yiyor olmama rağmen kilo da almıyorum.
Süt yapan besinler, dkkat edilmesi gerekenler...
- Tüm besinlerden önce sütün azalmaması ve kesilmemesi için moralin yüksek tutulması gerekiyor. Gerçekten de üzüntü ve hatta birazcık hüzün bile sütün azalmasına neden oluyor. Ben denedim gördüm :) Emzirme dönemi boyunca, ve bence artık anne olunduğu için çocuğu mutlu bir birey olarak yetiştirmek adına her zaman, elde olmayan nedenleri de dışında tutarak, mutlu olmaya çalışmak, gereksiz mutsuzluk ve üzüntülerden kaçınmak gerekiyor. Evet bazen çok zor oluyor, hiç alışık olmadığınız bir süreçten hamilelikten bu yana geçmekteyken, herşey sizden çok uzakta gibi görünürken morali yüksek tutmak zor olabilir, ama oluyor :) Bir de bol bol uyumak gerekiyor, vücut dinlendikçe süt üretimi farkedilir ölçüde artıyor.
-Gelelim besinlere, bir numaralı süt yapan yiyecek olarak, sütümün azaldığını hissettiğim durumlarda yardıma hızır gibi yetişen yiyecek "tahin helvası"dır. Koca, her ne kadar helvanın tatlı olduğunu ve onu yemenin ardından susayarak su içtiğimi ve aslında suyun süt yaptığını iddia etse de öyle değil biliyorum. Tahin helvası süt yapıyor kardeşim, budur...
- "Soğan"; bir ara gerçekten de kokarca misali gezerken ve beni kızdıranlara okkalı bir "hhooohh" çekerek bayıltırken sütüm de bol bol geliyordu. Genelde yeşil soğan diyorlar ama ben her ikisinin de sütü arttırdığını tecrübe ettim, ama yine de çok abartmadım zira "sütün soğan kokar" da diyorlar..
-"Rezene çayı"; rezene çayının gerçekten de bulana köşeyi döndürtmüş bir çay olduğunu düşünüyorum. Fakat, emziren annelerin ve bebeklerinin içtiği markette satılan bildiğimiz poşet olanlarından değil, eczanelerde satılan milupa ve humana markalarının bebeklerin direkt olarak içmeleri için özel ürettiği çaylardır. Doktorumuz bu çayı Deniz'e verebileceğimizi söyledi ama ben ona vermiyor kendim içiyorum, benim mideme iyi geliyor ona da sütümden geçiyor. Harikalar yarattığını düşündüğüm bu çay, bebeklerin gaz çıkarmasını kolaylaştırdığı gibi süt de yapıyor. Milupa'nınki oldukça şekerli Humana'nınki ise daha az tatlı. Tercih ağız tadımıza kalıyor bu durumda.
- "Bulgur"; bulgur pilavı ve kısır favori yiyeceklerimden. Hakikaten de inanılmaz süt yapıyor, yan komşunun bebeğine bile yetecek kadar sütüm vardı birara. Fakat, Deniz'le yaşadığımız bir anıdan sonra bulgur pilavını çok tercih etmiyorum. Şöyle ki, bulgur pilavının çok süt yaptığını duyan ben, öğle yemeğine tüm mahalleye yetecek kadar bulgur pilavı yaptım. Oturdum bir güzel yedim tabak tabak, sonra akşama tekrar ısıttım bir daha yedim. Sonra gece oldu, süt oldu olmasına Deniz'in karnı da tıkabasa doldu dolmasına da, kızcağız pırtlamaktan uyuyamadı bir türlü. Meğersem bulgur süt yaptığı kadar çok fena gaz da yaparmış, çok abartmamak lazımmış. Kısır nispeten daha az gaz yapıyor, artık pilavlık bulgur ile kısırlık bulgurun arasında nasıl bir fark var bilemiyorum.
- "Humana Still-Tee" bitki çayının da süt yaptığı söyleniyor, ben de aldım. Çok ciddi bir çoğalma farketmedim ama sanırım yine de faydalı.
-Besinleri alırken dikkat edilmesi gereken en önemli konu ise. Anne ne yerse, ne içerse bebeğe de geçiyor, ayrıca garip ama anne üşütürse bu bebeğe de gaz yapıyor. Bazı gaz yapıcı gıdaları, bulgur örneğindeki gibi, çok fazla tüketmemek gerekiyor, bebekte sancı yaparak uyumalarını engelliyor bu tip yiyecekler, dolaylı olarak bebek uyumayınca anne ve babaya da uyku haram oluyor.
Son olarak şunu da söyleyeyim de rahatlayayım, doktorlar "sütün olması için sadece bol su içmen yeterli başka ekstra birşeye gerek yok", eskiler ise "bol su ile sütün su gibi olur, yaramaz; yağlı olacak ki sütün yarasın" diyorlar......
14 Şubat 2008 Perşembe
Seviyorum Ulen..
Annemi, babamı, kardeşimi, kızımı, kocamı, dostlarımı, bloğumu, evimi, yaşamayı seeviiyooruum... Bugün tesadüfen mutluyum, kocam yine nöbetçi...pöf...aman zaten sevmem ben öyle sevgililer günü geyiklerini, tüm özel günlerde elde çiçek sokakta yürümekten çok utanırım nedense...genç bir bayan ve bekar iken kızlar biraraya gelir 14.Şubat'ta dışarı çıkardık, "sevgilimiz de yok ama mutluyuz bakııın, oohh oohh" diye, bir de bunu sadece biz yapıyoruz sanırdık, bekar kardeşim bugün "asıl bugün dışarı çıkmak lazım, sevgilisiz kızlar hep dışarda oluyor bugün, hehehe" deyiverdi...meğer sevgilisiz genç bayanlar bunu hep yaparmış...kadınlar bir alem, erkekler iki alem...6 Şubat 2008 Çarşamba
Hurafe midir değil midir, değilse nedir?
Hamileliğim boyunca bu deneyimi yaşamış çeşitli yaş gruplarına mensup annelerden çok saçma ve tamamen kendi uydurmaları olduğunu düşündüğüm yaşandıkları iddia edilen hikayeler dinledim. Efenim, işte, çilek reçeli yaparken canı çeken hamile kişi bir tadına bakayım diye parmağını reçele daldırır ve tam o sırada kaynanası içeri girince ondan çekinip elindeki reçeli bacağına siler, çocuk doğunca da reçeli sildiği yerde bir iz vardır; ya da, böööle gülü içine çeke çeke koklayan hamile kişinin çocuğunun vücudunda gül izi olur, ay vallahi oluyormuş dediler, ben de o kişilerin yüzüne "aaaaa sahiden mi" deyip, yanlarından ayrılınca "peh, ne de saçma bişi" diye kıs kıs güldüğümü hatta bu kişileri bu tip inançlarından dolayı kınadığımı ve hatta küçümsediğimi itiraf etmeliyim.
Hamileliğimin 7. ayı, Ağustos, tatilden dönmüşüz keyfimiz gıcır, kocayla para çekmek için Cebeci'de caminin ordaki ışıklarda bulunan bankanın ATM sine doğru yöneldik, trafik yoğun olduğundan koca arabada bekledi ben para çekmek için indim. Uzunca bir kuyruk var. Ben kuyruğun sonundaki beyin arkasındaki yerimi aldım ve kafamı kaldırır kaldırmaz kafasının arkasındaki koskocaman böyle hafif de iltihaplı gibi o an bana çok da çirkin görünen et beni ile karşılaştım. Kafamı çevirdim diğer tarafa ama gözüm takıldı bir kere, dönüp dönüp bakıyorum et benine. Hani böyle durumlarda hemen gözünüzü kaçırırsınız ama bir kere görmüşsünüzdür ve sürekli merak edersiniz, o merak yer bitirir, öyle işte. Bu keşmekeş içinde de içimden ne geçirsem beğenirsiniz "allahım, lütfen benim çocuğumun kafasında böyle bişi olmasııın, amin, amin, amin, tövbe tövbe tövbe, ay ne düşünüyorum ben böyle yazık adama kusura bakma allahım sen sağlık ver ama yine de benim çocuğumda olmasın, tüh tüh, allah korusun, amin amin." Ve, o et beni sonraki 3 ay boyunca da nadir olarak da olsa gözümün önüne gelmeye devam etti. Hamileyken takıyor insan işte böyle abuk subuk şeylere...
Doğum yaptım, Deniz'i eve getirdik, bir kaç gün sonra ben nispeten kendime gelip de etrafımla daha çok ilgilenmeye başladığımda gaz çıkarmak için annemin dizine yatırdığı kızımın kafasının arkasındaki kırmızı leke ile karşılaşınca doğum lekesi geçer dedim. Birkaç gün geçti kırmızılık halen geçmedi, ve sonra o et beni geldi aklıma. Yok artııııkkkk. Deniz 3,5 aylık oldu, doğum saçları dökülmeye yenileri çıkmaya başladı, ama o kırmızı leke hala durmakta. İçin için o et benini kafaya taktığımdan dolayı bu izin olduğunu düşünsem de, tesadüf olduğuna inanmak istiyorum. Çok garip yahu..
1 Şubat 2008 Cuma
Farklı Rüyalar Sokağı - Nazlı Eray
Romanlarını elime aldığımda heyecanlandığım, yüzüme oturmuş kalmış bir tebessümle okuduğum, bittiğinde "niye bitti" diye üzüldüğüm, hep yazsın istediğim bir diğer yazar Nazlı Eray, sanki o da bunu farkında 28. kitabını çıkardı. 28 romanın hepsini okumuş değilim henüz, ama daha okuyacak Nazlı Eray romanları olması sevindiriyor beni. Farklı Rüyalar Sokağı yine muhteşem bir düşgücünün ürünü. Buenos Aires, Istanbul, Ankara, Frankfurt ve Kuşadası sokaklarında geçen romanda Mehmet Ali Bey, Makbule Hanım, Evita, Dr. Pedro Ara, Neyyire Abla, Selami Abi, Banu ve annesi romanda yeralan belli başlı karakterler, sonrasında geceleri gelip Evita'yı anlatan melekler, ATM kartı kullanarak Evita'nın yanına gitmeler, kataraktı olan bir gözün içindeki sohbetler, hücreden yaratılan yeni bedenler... Çok keyif aldım olurken...Merkez Kitaplar, 1. Basım Mayıs 2007, 220 sayfa
30 Ocak 2008 Çarşamba
Ağda Zamanı - İnci Aral
Farklı kesimlerden kadınların yaşamlarını, duygularını, düşüncelerini, düşlerini ve hayalkırıklıklarını 17 farklı kadın öyküsünde yine çok çok güzel bir dille ve yine yaşatarak anlatıyor İnci Aral. Kadınların soyunduğu ve soyundurulduğu roller taraf tutmadan ve tutturmadan kendi seslerinden anlatılıyor tüm hikayelerde. Dili yine kusursuz, hayranlık verici. Hepsini tek tek sevdim öykülerin ama en çok " Kepek" öyküsünden keyif aldım."Günlerdir aksamamışsa yağmur, gün ışığı kirli bir gökyüzünü ağartmayı becerememişse, perdeler yeni bir günün başlangıcına açılmaya direnebilirler. Bir pencerenin güneşe açılması demek değilse sabah, içimizde adını koyamadığımız bir sevinç, yersizliği şaşkınlık uyandıran bir coşku, öyle, çocuksu gelip geçiveren bir taşkınlık değilse nedir?
Zorunlu bir yağmura uyanmaktır. Yüzünüzü bir avuç suyla yıkayıp, dişlerinizi fırçalamayı suların geldiği saate ertelemek, perdelere dokunmadan ışığı yakmak, kapıya bırakılmış gazetelerin başlıklarından ürkmek, radyoda iç karartan bir şarkıya dolaşarak çamurlu pabuçlarınızı fırçalamaktır. Çaydanlığı ocakta unutmak, ekmekleri yakmaktır. Bütün bunlardan sonra da sersem sepelek duraklara, dolmuş kuyruklarına koşmak demektir. Yanınızda bozuk para bulundurmayı unutmayınız.
....
Saatlerle boğuşarak geçirilmiş gecelerin sonunda dokunulmamış sabahlar başlatırdım mutfak penceresinin önündeki masada. Yalnız benim olabilen sabahlar. Uykudayken diğerleri. El uzatamazken bezginliğime. Yalnızlığımdan, kalabalıktan usanmış, sessizliği yutarak ve inceceik üşüyerek ürpertili bir tatla. Kentin teker teker sönen ışıklarına dalar bir sigara tuttururdum gizlenmemiş. Evlendiğimiz geceye özenle seçilmiş ama birlikte yaşanan yıllara bakışık bir yıpranma ve tükenmişlikle sararmış, eprimiş geceliğimin üstünde sarkık bir yün ceket, titrerdim korkarak gelecekten. Kesin bir bitişi bile nasıl kolayca noktalayabilir insan, bir çocuk en tatlı uykularına anasının kokusunu katmayı sürdürürken..."
"...Bulaşık taslarının köpüklü sularında gemileri yok onların. Kırmızı bayraklı donanmaları yok. Yıkadıkları hep yağlı melamin tabaklar, aluminyum tencereler, yorgun, alışılmış bir kolaylıkla sokup sokup çıkardıkları çatal kaşıklar.
Hep aynı oyuncaklar, kırık dökük. Küçücük oyunlar ki çok sıkılıyorlar. Çamaşır leğenlerinin durulama sularında uzak bir gökyüzünün duru mavi sevincini yakalamayı unutmuşlar. Herşey yerli yerinde. Çiçeklerine döktükleri su ışıksız. Ve çocuklarına, kızlarına..."
Epsilon Yayıncılık, 6. Baskı 2004 (İlk basım 1986), 142 sayfa
Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum - Kürşat Başar
Kürşat Başar'ın daha önce okumuş olduğum ve çok da sevdiğim diğer 3 romanının aksine bundan çok tat alamadım ne yalan söyleyeyim. Başladığım romanı saygısızlık olmasın diye yarım bırakmamak adına bitirdim. İlk basım 1992 yılında yapılmış, o zaman okusaymışım belki severmişim, bilemiyorum. Elfe, Nevit ve Selin isimli üç yeniyetmenin aşka dair koşuşturmaları, düşkırıklıkları. Selin'in yaptığı hıyarlığa karşın romanın onu temize çıkarmaya çalışması ve maalesef başarılı olup da günaha bizi ortak edememesi. Everest Yayınları, 15. Basım, 112 sayfa
28 Ocak 2008 Pazartesi
Yazmayalı çok olmuş.....Niye ki?
Kısaca annem yılbaşının hemen sonrasında gitti, neyse ki bizi düzene koymuştu biz de bu zamana kadar o düzeni bozmadık maaşallah, herşey iyi gitmekte ben anneliği koca babalığı evlat da çocukluğu öğrenmekte ve nispeten başarılı olmaktayız. Evde oturmak sıkıcı olmaya başlayınca ve ben bunalınca, hem bebeğe bakıp hem de çalışabilir miyim acaba diye düşünmeyi bırakıp harekete geçince, yeniden home office olarak çalışmaya başladım, nispeten başarılı oldum. Bebek arabasını alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinden indirip çıkarmayı öğrendim (daha sonra yazılacak,unutma). One Tree Hill de Lucas ve Peyton nasıl bir araya gelmiş onu öğrendim. Birkaç kitap okudum, ayrıca yazacağım. Birsürü fotograf çektim ama hiçbiriyle ilgilenemedim, kitaplığımı düzenleyemedim, bebeğin dolabını düzeltemedim, filmleri dvd ye çekemedim...vsvs... Neden, çünkü, kitaplığımı düzenlemek için yerimden kalkıyorum, sehpanın üzerindeki tokalarımı görüp onları yerine kaldırmak için banyoya doğru gidiyorum onları yerine koyunca çamaşır koyayım yıkansın diyorum yıkıyorum, banyodan çıkınca yatakodasında kalmış bardağı görüyorum alıp mutfağa götürüyorum birkaç bulaşık var makinaya koyuyorum geri gelirken gözüm bilgisayara takılıyor "aaa fotografları düzenleyeyim" diyorum oturuyorum bilgisayar başına "aa maillerime bakmadım ne zamandır" diyerek posta kutumu açıyorum, bebek ağlamaya başlıyor kalkıp yanına gidiyorum...yine yapmadığım ve vaktim yok yapamadım diye utanmadanda şikayet edip mızıldandığım bir sürü iş gibi yine kitaplığı ve fotografları düzenleyemedim. Ben bu zamanı kullanma işini bir türlü beceremedim gitti, hayat boyu yapılacak ama yapılamamış işlerim mi olacak benim yahuu. Pöff.31 Aralık 2007 Pazartesi
Yeni yıl yazısı..
Kısaca.. bir müsibetin bin nasihatten iyi olduğunu anladım, her yıl başında kendime hatırlattığım, her yıl sonunda da unuttuğumu farkettiğim üzere herkesi kendim gibi sanmamam gerektiğini anladım ama yine sanıcam ben bu sene eminim, sigarayı bırakmanın ne kadar zor ama bir o kadar da güzel olduğunu anladım, deniz kenarında yaşamak istediğimi bir kez daha anladım, en çok da birçok şeyi anne olunca anladım... hayatımın birçok yönden değiştiği bu yıldan da memnun ayrıldığımı hissediyorum :)2008 den çok birşey beklemiyorum, sağlık, mutluluk diliyorum, bir de kızıma ayıracağım pek mutlu zamanlarım olsun istiyorum... sonra...bu ülkede herşey iyiye gitsin istiyorum, yine uzun bir yaz tatili istiyorum, deniz kenarında yaşamaya dair bir adım atsak istiyorum, 6400 veya daha yüksek isolu fotoğraf makinası istiyorum, kocamın nöbetleri azalsın istiyorum, kırmızı ayakkabı ve çanta almak istiyorum, kardeşim yanıma gelsin yerleşsin istiyorum, daha çok okumak daha çok fotoğraf çekmek istiyorum, kızın duvarına gökkuşağı resmi çizdirmek istiyorum, sayısalda 6 tutturmak istiyorum, sürekli yemek yemek ama kilo almamak istiyorum... şimdi aklıma gelmeyen birsürü şey var onları da istiyorum, isteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara ya o yüzden..... iyi seneler herkese :)
27 Aralık 2007 Perşembe
Hem şekilli hem leziz...
Bu aralar oradan buradan, annelerden, yakını anne olmuşlardan, anneannelerden, babaannelerden süt yaptığını duyduğum tüm yiyecekleri itinayla yiyorum. Bunlardan biri de nişastalı yiyecekler; nişasta içeren yiyeceklerin bolcana süt yaptığını duyunca annem bir koşu ailemizin tansaşına gidip kutu kutu nişasta aldı. Eve gelince ne yapacaksın diye sorunca ben, nişastanın kutusunu gösterip arkadaki tarifi yapacağım dedi. Ben tarifin yanındaki mantarlı fotoğrafı görünce, aynen şöyle deyivermişim "aaa evde mantar var mı ki, nası yapıcaksın?". Sonradan farkettim, gerçekten de mantarla nişastanın ne gibi bir alakası olabilir ki de ben böyle bir soruyla kafamı yormuşum, bilemiyorum... nişasta bildiğim kadarıyla pastada, tatlıda kullanılan birşey, mantarın da yemeği yapılır, böreği yapılır, nişasta ile birlikteliği kel alakadır. Neyse, nişastalı mantar şekilli kurabiyeler pek güzel oldu. Kurabiyelere nasıl mantar şekli verildiği ise oldukça komik, şöyle ki, bir kahve fincanında kahve ile su karıştırılıyor, bir pet şişenin ağzı kesilip alınıyor ve onun ağız kısmı fincandaki sulu kahveye bandırılıp yuvarlanmış kurabiyeler üzerine bastırılıyor. Kurabiye pet şişenin ağız kısmından içeri doğru bombe yaparken kahve de bulanınca mantar şekli oluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez yau. Süt bahane kurabiyeler şahane..10 Aralık 2007 Pazartesi
Neler oluyor...
Sabah saat kaç hatırlamıyorum -bu aralar zaman mevhumum çok karışık- annemle evde çay keyfi yapmaktayız, bir anda yakınlardan bir yerden gelen silah sesleriyle irkildik, annemle birbirimize baktık, çocuklar oyun oynuyor olmalı hani şu çat pat patlayan şeylerle ama sabahın bu saatinde ve hafta içinde de olmaz ki veyahut bir yerlerde tamirat var algımız bizi yanlış yönlendirdi diyorum. Parantez içinde belirtmek isterim memur ve öğrenci şehri olarak tabir ettiğimiz metropol olmaktan çoook uzak bir şehir olan Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde ikamet etmekteyiz. Biraz önce akşam haberlerinde izledim, Ankara'nın göbeğinde bulunan bu semtte canlı bomba olduğu ifade edilen teröristlerin oturduğu ev basılmış, çatışma olmuş, terörist ölmüş, polisler yaralanmış....iki sokak ötemizde....bizim duyduğumuz da ne çat pat oyun sesi ne de matkap sesiymiş, çok saf düşünmüşüz, ses düpedüz silah sesiymiş. Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde sokakta çatışma oluyor, otoparkta bir minibüs dolusu bomba bulunuyor, ne oluyor??? Neye üzülsem bilemedim ben de, ülkecene içinde bulunduğumuz duruma mı üzülsem, yoksa silahlı çatışmaların olduğu bir semtte oturuyor olduğumuza mı üzülsem, büyük şehirde yaşamanın benim için anlamının tamamıyla değiştiğine ve artık ne kadar kof bir anlama sahip olduğuna mı üzülsem, kendimi güvende hissetmemek bir yana kızımı buralarda nasıl büyüteceğimi kara kara düşünüyor olduğuma mı üzülsem...8 Aralık 2007 Cumartesi
Sabırlı olmayı öğreniyorum...
Annem İzmir'e etrafı kolaçan etmeye, babam ve kardeşimin eve ne türlü haltlar etmiş olabileceklerini kontrole ve bozulan termosifonu da yaptırmaya gitti. Anneme baktıkça görüyorum anneliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, oraya koştur buraya koştur herkesi memnun etmeye çalış bu arada kendin olabildiğince mutlu ol, Ankara-İzmir arasındaki yolları tepecem diye yorul, zor valla, neyse ki torununu kucağına alınca dinlenecek olması beni azıcık kurtarıyor anneme karşı duyduğum vicdan azabından. Sınavlardan kafayı yemiş olan kardeşim ve emekliliğe doyamayıp yine işe giren babamın arkasını topladı toplamasına da ben de burda kızımla kafayı yedim. Annem gidince, biz de kızımla daha ilk geceden feleğimizi şaşırdık. Annem yanımdayken yaptığımız iş bölümü, itiraf edeyim, daha çok da annemin yaptığı tüm işler bana kalınca ne olduğumu şaşırdım desem yeridir. Öncelikle, kızım sabaha kadar uyumadı, ben ise onu uyutmak için sürekli altını değiştirip, emzirdim, en sonunda sabaha karşı yorgunluktan uykuya daldı da ben de azıcık yatıp uyuma fırsatı buldum. Bu arada, söylediği şeyi mutlaka yapması gerekecek kadar inatçı ve bu işi de hiç beklemeden hemen yapmak isteyecek kadar da sabırsız bir insan olan ben, şaşırtıcı bir şekilde değişiyorum söz konudu kızım olunca. Hayatta hiç bir durumda ve hiçkimseye karşı gösteremediğim sabrı, kızımın altına yeni bez sarıp daha kucağıma alır almaz kakasını pörtletmesi durumunda altını en az 2-3 kere değiştirmek zorunda kaldığımda, tam bezini açtığımda pörtleterek gecenin bir yarısı belki 2-3 kere üst baş değiştirmek zorunda kaldığımda, emzirirken uykuya dalıp "oh bea uyudu, azıcık ben de kestireyim" dediğim ve yatağına koyduğum anda yaygarayı basması durumlarında gösterebiliyorum. Ve kendi kendime hayret ediyorum, birşeyi yapıcam diye kafaya taktığında geceleri bile uyuyamayan benim sabır sınırlarımı ölçmek için bir çocuk doğurmam gerekiyormuş. Anneliğe dair aldığım bilmem kaçıncı ders: annelik demek bir nevi sabır taşılık görevini büyük bir gayret ile ve sanıyorum tüm yaşam boyunca yürütmek demek. Veeee sevgili anneciğimin ve diğer bütün eşin dostun annesinin hayatımızın belirli aşamalarında, annelere olmayacak hareketler yaptığımızda işittiğimiz gibi :"Anne olunca anlarsın", "Çocuğun olunca görürsün". Kısacası, "Anne yeter artıkın, kızının ve torununun başına gel, işler burda çok karıştı, heryer heryere girdi..." 19 Kasım 2007 Pazartesi
Pembe cüzdan...
Doğum raporunu uzattım memura, tıkır mıkır bir işlemler yapıp önündeki ekranda, bana geri verdi raporu ve arkasına bebeğin adı, soyadı, doğum tarihi, dinine ilişkin bilgileri yazmamı istedi. Yazdım, yazdıklarımı da kırk kere kontrol ettikten sonra geri verdim. Benim nüfus cüzdanım da gerekiyormuş onu da verdim. Tıkır mıkır işlemlerden sonra memur "şimdi sesli söyleyeceğim bilgileri iyi dinleyin ve onaylayın, işlemi onayladıktan sonra değiştiremiyorum, ancak mahkeme kararıyla değiştirebilirsiniz" demez miiii, amaneeey, sen bunu bana demeyecektin memure hanım, ben ki altı üstü iki evrağı buraya kadar kırk kere kontrol edip getirmiş bir insanım, bir de mahkeme kararı falan diyorsun, sonrasında" aa bebeğinizle adım aynı" cümlesiyle aramızda kurulmuş olan güzel iletişim benim size bu bilgileri 2 kere okutmamla, hatta arada bir iki bilgiyi duyamadığım için ekstra tekrarlatmamla bozuldu ya neyse. Bilgileri teyit için okurken farkettim ki bizim kızın doğum yerine memur "Altındağ" diyor, hemen aynı panikle atladım ben tabii, "ayyy Altındağ neresi, Altındağ değil Ankara Ankara" diye. Meğer artık nüfus cüzdanlarına ilçe adı yazılıyormuş, Hacettepe de Altındağ ilçesine bağlı olduğundan bizim kız Altındağlı oldu. Bebeğimizin kaydını evlilik cüzdanımıza da yaptırdıktan ve bir nüfus idaresi macerasının ardından, pembe nüfus cüzdanımızı aldım kendi nüfus cüzdanımın yamacına koydum hep korusun gözetsin diye... Hayırlı uğurlu olsun kızımıza, nice üniversite kayıtlarında, savcılıktan nice temiz kağıdı alımlarında, nice pasaport başvurularında, ve daha aklıma gelmeyen nice işlemde kullanmak nasip olsun inşallaaaah.... Amin...
1 Kasım 2007 Perşembe
Lohusayım, kafamda kırmızı kurdelam..
Son birkaç yıldır hayatımda süregelen değişimlerin en büyüğü ve en güzelini kucağıma alalı neredeyse iki hafta olacak. Bu iki hafta içinde yazılacak anlatılacak çok şey oldu, ne var ki, bırak bilgisayar açmayı aynada yüzüme bakmayı bile unuttuğum bu iki hafta çok çabuk, evin içinde sürekli koşturarak, ilk defa geçirilen bir ameliyatın acılarını dindirmeye çalışarak, tam gün annelik mesaisiyle geçti ve geçmekte. Doğumum sezeryan oldu. İyileşene kadar canım çıktı. Sezeryanla ilgili tek endişem genel anestezi altında uyumaktı, tamamen bilinçsiz, tamamen kontrolsüz. Fakat, spinal anestezi ile yapıldı doğum, doğum anlarının çok çok zevkli olduğunu söylemeliyim, acısız bir şekilde doğuma tanık oluyorsunuz, bebeğinizi gayet bilinçli bir halde görüyorsunuz, fakat sonrasında yapılan ağrı kesicilerin etkisini yitirmesinin ardından yaşanılan acı bir ağrı kesici iğne daha yapılmasını isteyerek dindirilebiliyor ancak. Söylenenler doğru, sezeryan ile olunca doğum, anne bebekle hemen iletişime geçemiyor, karında dikiş olunca doğrulmak sorun oluyor, emzirmek sorun oluyor. Siz ameliyatın verdiği yorgunluktan sıyrılmaya, çektiğiniz acıya dayanmaya çalışırken, aç olan bebeği doyurmak üzere bütün bayan eş dost akraba tarafından çekiştirilen organlarınızın (ben onları kutsal olarak tanımlıyorum artık) acısına da dayanmak zorunda kalıyorsunuz. Neyse, bu acılı günler geride kaldı :) Sonrasındaki günler ise anneliğe alışmakla ve lohusalık adı verilen nispeten zor olduğunu düşündüğüm dönemle geçiyor. Ben lohusalığı bedeni sürekli olarak sıcak basması buna rağmen bebekte gaz yapmaması için sıkı sıkı giyinmek durumunda kalınmak suretiyle basan sıcağın cehennem ateşine dönüşmesi ve geceleri görülen kabuslar olarak tanımlıyorum. Anneliğe dair ise hergün yeni bir şey öğreniyorum. İlk günlerde beceremediğim alt değiştirme ve bebeğin kollarını kazaktan geçirme işlerini oldukça becerikli ve nispeten daha kısa sürede yapabiliyorum. Sütüm olsun diye annem tarafından önüme konan neredeyse herşeyi yiyorum, hala 7 kilo fazlam vaaarrr, nasıl verilecek bu kilolar, bu kadar çok yerken??? Bu kadar yoğun geçen günlerde baş yardımcım, daha doğrusu işleri idare eden ve benim daha çok asistanlığını yaptığım annem yanımda olmasaydı kiloları düşünecek halim hiç olmayacaktı ama, iyi ki varsın anne, ve iyi ki yanımdasın anneliğimde.
Bütün bunların dışında, hamilelik boyunca çok da muzdarip olmadığım aşırı duygusallık durumu anne olduktan ve bebeğimi kucağıma aldıktan sonra gelip içime oturmuş olmalı ki, burnumda sürekli bir koku, Deniz'in kokusu. Hayatta hiç yaşamadığım bu "burnumda bir kokunun sürekli varolması durumu", sanıyorum artık anne olduğum anlamına gelmekte....
21 Ekim 2007 Pazar
The Fountain
Ben bir aşk filmi olduğunu düşünürken internette yaptığım birkaç okumadan sonra aslında bu filmin bir bilim kurgu olarak geçmesi neyi gösteriyor acaba, filmi seyrederken çok da anlamadığımı kendime itiraf etmiştim zaten ama... İlk yarım saatini öf pöf diye seyrettiğimiz fakat koltuktan kalkıp da cd yi değiştirmeye üşendiğimizden, zaten daha sonra da filmin ilginçliğinden ve bizi sarmalamasından kelli sonuna kadar seyrettik. Ve taaaa ertesi akşam kocayla birbirimize ne güzel filmmiş diyebildik. Filmin yönetmenlerinden biri olan Darren Aronofsky'nin 1998 yılında gösterilen Pi'nin yönetmeni olduğu da ortaya çıkınca filmi neden çok da anlamadığımız ortada aslında. Anlamamaktan ziyade yazılmış tüm kritiklerin aksine ben bambaşka anlamışım, ne anlamışım, şöyle ki geçmişe yönelik anlatılan hikaye Tomas'ın karısının yazmış olduğu roman, şimdiki zaman zaten şimdiki zaman, geleceğe yönelik anlatılan hikaye ise Tomas'ın karısının kitabının sonunun nasıl getirdiği. Ve aslında tüm zamanlarda süregelen bir ölümsüzlüğü arama macerasının anlatımı. 3 farklı zamanın anlatımını bilim kurgusal olarak değil de gayet duygusal olarak yorumlamış olmamı hamileliğime mi versem ne yapsam...Seyredilmeli diyorum, belki bir kez daha ucundan kıyısından ısırırız bu filmi de daha iyi anlarız.5 Ekim 2007 Cuma
Hop hop gezememek, sek sek sekememek...
Karnımın bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim açıkçası. Oturduğum koltuklardan kalkamayacak, sağımdan soluma zar zor dönecek, yarım saat yürüyüşün ardından yorulacak, başımı koyduğum her yastıkta uyuklayacak hale gelmek beni çok bozdu ne yalan söyleyeyim. Her yere koşarak giden, koç burcunun tüm enerjisini bünyesinde toplayan, hamileliğin bugününe kadar da bar bahçe gezen ben hamileliğin son 20 gününde bu hale geldim işte. Aslında hala dirençliyim ki geçen gün Kızılay'da 4 saat gezmişim, hala evde harıl hurul tercüme yapmakla uğraşıyorum sıkılmayayım diye ama... yok yok nerde eski enerjim, aslında içimde o enerji yerli yerinde duruyor ama bedenen mümkün olmadığından durum sıkıcı bir hale geliyor. Bir de çok fena kabuslar görmeye başladım, böyle abuk subuk, moral bozucu. Sabırsızlanmaya başladım(k) artık, doğsa da sevsek moduna girdik karı koca. Annemle hastane bavulumu hazırlamaya başladık, nispeten tamamladık sayılır, o da garip bir duygu oldu. Aniden doğuracak olursam o bavulu nasıl taşıyacağız pek anlamadım, çünkü benim tatile giderken içine herşeyi doldurduğum bavullara benzedi kendisi ama neyse, söylenenlere göre içindeki herşey lazım oluyormuş. Ben bebeği sakin tutmaya çalışıyorum aman sezeryanı bekle diye, annem sesleniyor "aman hayırlısı olsun kızım" diye. Ee orası öyle, hayırlısı o ise öyle olsun napalım. Zaten ben hem sezeryandan hem de normalinden tırsıyorum ya, orası ayrı. Hastaneye yatacak olmak bile tümden rahatsız ediyor ya beni, hayırlısı olsun...Kucağımıza alalım da biz bebeğimizi gerisi hallolur herhalde..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)