Ankara daha bir sıcak olunca, ev en üst katta olup kışın ekstra soğuk, yazın ekstra sıcak olunca, hamile olup sıcağı daha yoğun hissedince, geceleri uyumak hayal olunca Arçelik'in yolunu tuttuk. Yaptığımız ön araştırmada her ev aletinde olduğu gibi en uygun fiyatların Arçelik'de olduğunu, ve alanların memnun olduğunu öğrendik. Bu kış başımdan bir de kombi felaketi geçmiş olduğundan öncelikle dükkana ucuz beklentilerle gidip sonra morarmadım. Klima pahalı bir ev aleti olarak küresel ısınmanın fasulye fiyatlarından sonra attığı ikinci kazık olarak yaşamıma girdi. Aslında, şöyle bir durum da var, ucuza büyük marketlerde falan satıyorlar, televizyonlarda reklamlarını yapıyorlar ya, 300 ytl ye düşen fiyatlarla klimalar diye, hepsi yalan onların. Yok mu ucuz klima, var tabii, ama enerji sınıfı artık ben diyeyim E sen de Y, yani çok elektrik harcıyor, filtresi falan yok, gürül gürül su motoru tadında çalışıyor. Ama bizim gibi A sınıfı olsun fatura az gelsin dersen, evde alerjik bir hamile var filtresi de olsun dersen, aman sessiz olsun dersen güzel bir para bayılıyorsun; biz taze taze bayıldık. Bir de şöyle bir durum var,bayilerin elinde klima kalmamış olabiliyor veya 1 hafta sonrasına montaj tarihi verilebiliyor. Tabii parayı bayılmadan önce bunun montaj günü pazarlığını da yaptık bir güzel, aldık montaj gününü erken bir tarihe, aman ne keyifliyim ne keyifliyim. Kombi montajı sırasında başıma gelenleri hemen ne çabuk unuttum ben böyle. Neyse, dün geldi sevgili Arçelik servisi. 2 tane bey, biri genç çırak diğeri usta hem seviyor hem dövüyor. Önce şaşırdılar tabii küççücük, sıkış tepiş evimizi ve bizim o eve ne kadar çok eşya tıkıştırdığımızı görünce. Evlenirken mobilyaları getiren ustalar gibi, kombi ustaları gibi, klima ustaları da bu eve bunu nasıl takacağız çelişkisini yaşadılar tabii, oturdular kara kara düşündüler; hayır, biz akıllı karı-koca da keşif yaptırmamışız ki önceden. Eevet, sinirler yavaş yavaş gerilirken bende, salonda montaja başlandı. Klimalar evin içinde böyle çok hoş bir görüntü oluşturuyor ya, işte oranın montajı hiçbir şey değil, asıl dışarda duran klimadan büyük olan zırt makinası var ya, işte onun montajı evi de bitirdi beni de bitirdi. Bak yine sinirleniyorum yazarken, artık benim şanssızlığımdan mıdır, yoksa evin şekilsiz ve küçük olmasından mıdır, yoksa benim bu evle yıldızımın bir türlü barışmamasından mıdır nedir, ustalar duvara açacakları küçük bir delik ile klima kablolarını dışarı üniteye verecekken, matkap biranda sert bir yere geldi ve durdu. Koskoca duvarın bizim deldiğimiz yerinde bir ahşap takoz durmuyor mu, usta mecburen o takozu çıkarmak için deliği büyüttü de büyüttü ve sonrasında klasik sinir gerilmeleri başladı. Sonra sırasıyla, dış üniteyi balkona yerleştirken balkona dükmedikleri moloz kalmadı, diğer klimayı takarken yatak odamızı mahvettiler, sonra süpürmeden gittiler, evde oturacak yatacak yer bile kalmadı, bir elektrik süpürgesi tutayım, oturacak yer olsun derken süpürgenin torbası delindi her yer duman ve toz oldu....... Ve ben bu sayede az daha erken doğum yapacak kadar sinirlendim, gerildim. Ben beceriksiz miyim, şanssız mıyım....Kombi den sonra klimada da aynı olayları yaşadığıma göre (ki o ustalar temizleyip gitmişti nispeten) şanssız olmalıyım. Bak yine sinirimden nasıl uzuuun yazmışım. Neyse ya, sonra klimayı 25 dereceye ayarlayınca sinirlerim de yatıştı gerginliğim de geçti. Ama bundan sonra istemiyorum evde montajcı falan, mümkünse çok para kazanıp REZİDANSLARDA oturmak istiyorum, kombisi, kliması, ocağı, rafı, eşyası tam. Off yaaa.
2 Ağustos 2007 Perşembe
Sıcaklara Dayanamayınca...
31 Temmuz 2007 Salı
Geri Dönüş
Tatilimizin son günlerini de kalabalık ve gürültülü fakat bir o kadar da güzel olan Bodrum'da geçirdikten ve kendimizi ülkemizde hayli yabancı hissettikten sonra ayın ikinci düğün aktivitesi olan Deniz ve Esin'in düğününe katılmak üzere Denizli'ye doğru yola çıktık. Öncelikle Bodrum'dan bahsetmem gerekirse önceki yıllarda tanık olduğumun aksine sokaklar, kumsallar oldukça boştu, seçim dolayısıyla insanların tatillerini erteledikleri ortadaydı fakat turist sayısı da oldukça azdı, Bodrum esnafı için üzücü fakat biz Türk tatilciler için de bir o kadar sevindiriciydi. Neyse, biz gezebildiğimizce gezip, yedik, içtik, yüzdük. Küçük bir not, Bodrum'da rock bar sayısı 5 e çıkmış, Mavi buna rağmen hala pahalı girişe 20ytl istedi, oha dedik. Neyse, düğün için yola çıkarken içimiz buruktu tabii, tatilin ardından kim güle oynaya ayrılır ki sayfiyeden; Deniz'in hepimize yaptığı kıyak sayesinde bu burukluğu çabuk atlattık, tatilin sonunda cilası oldu Pamukkale'de kalmamız, havuz sefamız. Ben havuza giremedim tabii, ama bikinimle kenarda oturup ayaklarımı sokmayı ihmal etmedim. Akşam düğünde eğlencemizi yaptıktan, yeni evlilere bol bol mutluluk diledikten sonra kendimizi yine havuz başında bira içerken bulduk, ben yine içmedim tabii (seneye hepsinin acısını çıkartacağım, bütün tatil zurna gibi gezeceğim..). Ertesi gün travertenlere çıktık, aman ne güzelmiş görülmeye değer pamuk pamuk bembeyaz, antik kenti gezdik daha sonra. Sıcak başımıza geçmek üzereydi ki Ankara'ya doğru yola çıktık. Tıkınmadan olur mu, o kadar gezmişiz, Denizli çıkışında Atmaca Restoran'da tavsiye üzerine kuzu tandırlarımızı yedik, hamile olmanın avantajıyla köy yufkalarını da paket yaptırdım, ooohhh. Düştük yola yeniden, Sivrihisar'da da ballı gözlememizi yiyince Ankara yolu kısaldı da kısaldı, ben daraldım da daraldım. Döndük geldik işte kürkçü dükkanına, artık ailemizin yeni cadısı için hazırlıklar yapma zamanıdır.
23 Temmuz 2007 Pazartesi
Yazlıkçı Notlarım
Bu sene tatilin bir parçasını yazlık tatili yaptık ya, hem de uzun bir süredir yapamadığım şekliyle....hemen eklemelerimi yapayım.
- Annem hem beni hem bebeği beslemek adına sürekli yedirip içirdi, eee bu yeme içmelerin başında mangal gelince hiç de hayır demedim, önüme konan herşeyi afiyetle yedim.
- Bu mangal işini bıkmadan sıkılmadan üstlenen kayınbirader-damat ikilisine de teşekkürlerimizi borç biliriz.
- Cunda'ya gittik, Şeytan Sofrası'na, Sarımsaklı'ya gittik, gezdik.
- Geceleri kumsalda herkes bira keyfi yaptı ben soda içtim. Bir Ayvalık şarabı bile içemedim, şaraba aşeriyorum dedim ama kimse yemedi.
- Teyzecim ve eniştecim sürpriz yapıp beni ve şiş göbeğimi görmeye geldiler; çok sevindik hep beraber, ve bunu gece okey oynayarak kutladık :)
- Ayvalık tostu yediiiimmmm, hem de gerçeğindeeeeennnn.
- Eski dostlarla aynı zamana denk geldi tatiller 15 sene sonra. Tadını çıkardık.
Üfff ne güzeldi yahuu.
Deniz, Güneş, Kum, Koca Göbeğim...
8 Temmuz 2007 Pazar
Kaybeden Hepsini Alır - Graham Greene
Graham Greene'yi Ayışınlığı Serinliği romanıyla tanımıştım. Bu roman, içindeki karakterleriyle en sevdiklerim arasındaki yerini kaybetmemiştir. Hal böyle olunca yeni bir Greene çevirisini de hemen edindim. Kaybeden Hepsini Alır'da evlenmek üzere olan baş karakter Bertram muhasebeci olarak çalıştığı firmanın sahibinden bir teklif alır, teklif, nikahlarının masrafları da patrona ait olmak üzere Monte Carlo'da yapılmasıdır; bunun üzerine Bertram ve nişanlısı Monte Carlo'ya giderler ve patronunun kendisini unutması sonucunda tatili karşılayabilmek için kumar oynamaya başlar, kendince bir şifreleme sistemi geliştirir, kendini rulet masasından kaldıramaz ve hayli de para kazanır, fakat bunun yanında nişanlısını ve değer verdiği birtakım erdemlerini kaybettiğini farkeder. Bu oldukça sıradan konunun altında işlenmesini beklediğim kaybetme olgusuna dair bilindik görüşlerden öteye gidememiş Greene. Bu yüzden biraz hayalkırıklığına uğradım diyebilirim. Çok klasik bir Hollywood filmine senaryo oluşturabilecek bir çalışma olmuş sanki. Tavsiye etmiyorum. Bu arada küçük bir eleştirim olacak, Radikal Kitap ekinde yazan eleştirmenlerin romanları okumadan yazdıklarını düşünmeye başlayacağım neredeyse; fikirlerimiz, beğenilerimiz uyuşmadı herhalde demiştim ama kaç roman oldu bir türlü aynı fikirde olamadık, onu da tavsiye etmiyorum artık, ve kendilerini takip etmeyi de bırakıyorum.Everest Yayınları, 1. Baskı 2007, 113 sayfa
10 Haziran 2007 Pazar
Göbekli Gezmeler
Birkaç gün önce Ahlatlıbel'de düzenlenen AnkiRock festivaline gitmek için hazırlandık. Festival dört gün sürecekti, biz de nispeten kendi yaş grubumuza uyan grupların olduğu güne ayarladık programımızı. Artık eskisi gibi müzik yapılmadığından ve elinizi sallasanız genellikle birbirinin aynı, pek de özentisiz Türk rock gruplarına çarptığı için, ve biz hiçbirini bilmediğimizden olacak eskileri dinleyip keyif yapmak istedik. Ahlatlıbel şehre uzak olduğu kadar biraz dağ başı da olduğundan bir sürü mont doldurup düştük yola, malum birkaç gündür hava soğuk Ankara'da. Neyse, gittik açık havada, güzel güzel oturduk, yedik içtik, yaş ortalaması 16-17 civarı olan çocuklar arasında kendimizi azıcık da yaşlı hissettik, gözleri boyalı oğlan çocuklarına, seksi kıyafetler içinde boya küpüne dönmüş kız çocuklarına kızdık, bizim zamanımızda saç uzatılır, küpe takılır ve bir de itfaiye meydanından aldığımız ikinci el ispanyol paça pantolonlar giyilirdi dedik. Sanırım henüz bebeğim doğmadan günün gençleriyle aramda bir kuşak çatışması oluşmuş bile. Neyse, birgün önce yağan yağmurda iptal olan festivalin 1. gün programını 2.güne sarkıtınca hayko cepkin mi hayko ceplin mi (google da arama bile yapamayacağım kadar kötü) bir adam çıkıp maalesef kafamıza etti( kusura bakmayın ama durumun daha net bir açıklamasını daha kibar bir tabirle yapamadım). Sonra tabii bütün program kaydı, beklediğimiz gruplar çıkmadı biz de gece donmamak için Bulutsuzluk Özlemi'ni yarıda bırakıp çıktık. Yani bir festivali hem dağ başında yapmak, hem de programı son derece abuk bir şekilde sarkıtmak pek de profesyonel değildi. Çoğu insanın bilet parası da boşa gitti. Yine de, bir bahar şenliği havası aldık, güzel oldu. Bir de kızımıza ilk konser deneyimini anne karnında yaşattık, o da güzel oldu, e alışsın şimdiden :) Efendim bir de göbeğim iyicene şişti artık, yuvarlanma aşamasına biraz daha zaman var ama artık göbeğimin fazla yağlarımdan değil de bebekten olduğu anlaşılıyor. Uzaktakiler için de bir fotoğraf koyalım :D
30 Mayıs 2007 Çarşamba
3. Sezonu da geride bıraktık (spoiler içerebilir!)
Spoiler'ın Türkçesi nedir? Yoksa bu da İngilizce bilmeyen birinin anlayabileceği kadar klişeleşmiş, Türkçe'ye çevirdiğimizde kulağa çok da komik gelecek kelimelerden mi? Neyse, konumuz bu değil. 3. sezonu izlemeyen arkadaşlara ayıp olmasın neticede, biz spolier var diyelim de.Hakkında bir dönem çok da kötü konuştuğum sevgili dizimiz Lost'da 3. sezonu da geride bıraktık. Kötü konuştum çünkü beklentilerimizi çok yükseltmişti, tempoyu düşürünce ikiyüzlülük yaptık. Neyse ki, sonradan aman toparladı dedim, sezon bitti. Neyse ki güzel bitti. Başından beri tanık oluyoruz ya ne zorluklar çektiklerine taraf tutuyoruz bu yüzden Lost'u seyrederken. Jackçi misin Sawyercı mı muhabbetlerini geride bırakırken, diğerlerine gıcık oluyoruz ve Jack Ben'i dövsün diye bakıyoruz, dövünce seviniyoruz, Charlie yüzünden gözümüz yaşarıyor. Çok başarılı bulduğum dizi, yine çok başarılı bitirdi sezonu, izleyicinin hevesi kursağında kalmadı. Düşen ilgiyi her seferinde yükseltmeyi başaran yaratıcı ekip daha ne kadar kasabilecek merak ediyorum. Lost un bıraktığı boşluğu Buffy ile biraz olsun doldurmayı düşünüyorum, çıtır çerez olarak biraz da nostalji yapmak adına, Heroes desen pek işim olmaz, bu başka bir konu.
22 Mayıs 2007 Salı
!!!
17 Mayıs 2007 Perşembe
Çok sıcak, çok bunaltıcı...Şöyle 3 ay Ayvalık'a gidesim var. Şöyle 3 ay deniz kasabasında, bahçeli küçük evlerde yaşayasım, sahilde kitap okuyasım, güneşin batışını seyredesim var. Yok, yok 3 ay yetmez, bir ömrü öyle geçiresim var. Çocuğumu oralarda büyütesim var; böyle evdi, işti, uzaklaşasım hatta bir de üstüne dönmeyesim var. 6 Mayıs 2007 Pazar
2 Mayıs 2007 Çarşamba
İstanbullular - Buket Uzuner
Üşenmedim baktım, en son bir Buket Uzuner romanı okuduğum zaman Temmuz 1996 imiş. O zamandan bu yana da Uzuner hep gezi notları yazdı yanılmıyorsam, ve ben onları okumadım. Neden bilmem gezi notları ilgimi çekmedi, sanıyorum okumak yetmiyor bu konuda, gidip görmem lazım. Haa bir de "Gelibolu" romanı var onu unuttum. Neyse, en son bir Uzuner romanı okuduğumda 20 yaşımdaymışım. Romanlarını bir çırpıda, neredeyse tüm satırlarını çizerek okuduğumu da çok iyi anımsıyorum, o yaşlarda kendimi bulduğum çok şey vardı bu romanlarda. Şimdi aradan 10 sene geçmiş, Uzuner yeni bir roman yazmış, merak ediyorum 10 sene önceki tadı verecek mi? İstanbullu olmadığımdan veya İstanbul'da yaşamadığımdan olabilir mi acaba, çok da vermedi aynı tadı. İstanbul'a dair Istanbul'un ağzından anlatılan bölümlerde anlatım bana çok ağdalı göründü, bu ağdalı dil inandırıcı olmaktan uzaklaştırmış bu bölümleri. Onun dışında romanın kurgusu tam bir Uzuner kurgusuydu. Bu kadar farklı tipte insanı incelemek, geçmişlerine gitmek, bu insanların dahil olduğu hepsi birbirinden farklı sosyal gruplara değinebilmek için hepsini tek bir mekanda toplamak ve bu mekanın da havalimanı olması güzel olmuş. Karakterleri birinci ağızdan duymayı severim, burda da sevdim ama yazar sevdiği karakterleri çok fena kayırmıştı ya da ben öyle hissettim; hiç kimse mükemmel olamaz sanki ama... Belgin sanki biraz mükemmel kaçmamış mı... Romanın kapak tasarımı çok çok kötü olmuş, hatta abartıp çirkin olmuş diyeceğim. Demem o ki aynı tadı alamadım ben.Everest Yayınları, 1. Baskı 2007, 519 sayfa
29 Nisan 2007 Pazar
İstanbul'un Büyüsü
Erken kalkmayı hiç sevmem haftasonları ama nedense bu sefer sabahın 7 sinde hortladım. Tekrar uyumak için çok kararlı döndüm de döndüm, olmadı. İçeriğinde İstanbul'un zaten bildiğim güzelliği fakat çok da inanmadığım büyüsünü barındıran Buket Uzuner'in son romanını elimde süründüre süründüre okumaktayım bu aralar, aldım biraz karıştırdım, derken uyku geri geldi göz kapaklarımdaki yerini aldı. Sonra Buket Uzuner ile İstanbul'da, Taksim'deydi sanıyorum, buluştuk. Çok net olmamakla birlikte, Istanbul kazan biz kepçe gezdik de gezdik, Uzuner'in kafasında romanına inanmayan okuru, benim kafamda ama bu şehirde binalar çöküyor durduk yere iddiası. Onda bir yazarın ağırlığı ve bilgeliği bende ise sevdiği bir yazarla buluştuğuna inanamayan bir okurun hayranlığı ve ilgisi. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyor, bütün gün dolaşmanın verdiğini yorgunlukla artık geri dönmek istiyorum fakat Uzuner beni çok özel bir yere götüreceğini söylüyor. Yürüdükçe kalabalık azalıyor, azalıyor, kimse kalmıyor etrafta. Issız taş yolda ilerlerken paslanmış metal bir kapı çıkıyor karşımıza, ben "Buket Hanım çok geç olmadı mı geri dönsek, burası da çok ıssız bir yer" diyorum, Uzuner kapıyı tıklatıyor, izbandut gibi bir adam açıyor kapıyı, ben bir anda geri çekiliyorum. "Hoşgeldiniz Buket Hanım, sizi görünce çok sevinecekler, herkes burda" diyor, ve biz giriyoruz içeri. Kapıdan girer girmez ve kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapanır kapanmaz hava aydınlanıyor, karşımızda 2 katlı eski bahçeli ahşap evler. Azıcık yürüyüp birinden içeri giriyoruz, dışı kadar içi de eski. Uzuner'i sarılarak karşılıyorlar, sanıyorum anneannesi ve kardeşleri, ve sanıyorum beni görmüyorlar. Evin içinde gezinirken bir anda gözüm pencereden görünen manzaraya ilişiyor, yaklaşıyorum pencereye bakıyorum ve bütün boğaz karşımda. Oldukça geniş açılı çekilmiş olmalı zira boğaz bir taraftan diğerine karşımda. Denizde minik kayıklar var, tepeler yemyeşil, ne muazzam ve büyüleyici bir manzara. Dışarı çıkıyoruz daha sonra, bahçeye, bütün boğaz manzarası gözümün önümde hatta ayaklarıma kadar uzanıyor deniz, o kadar berrak. Herkes suda, ben bu mikroplu denizde yüzmem diyorum, bir süre direniyorum. Bakıyorum çocuklar bile yüzüyor, ben de giriyorum denize ve "boğazda" yüzüyorum. Uzuner'de kenardan bana ilk defa gülümsüyor. Upuzun ve çok eğlenceli bir günün ardından yine akşam oluyor, ben hazırlanıyorum, Uzuner beni evin kapısından geçiriyor, yolu biliyorsun nasıl olsa diyor. Bu sinema filmi tadındaki rüyadan uyanınca pek bir mutlu oldum, günüm güzel geçti. Romandaki büyüye inanıyor muyum artık, bilmem ki.17 Nisan 2007 Salı
Ankara'ya bir dönüş daha..
Büyüdükçe ailemize, özellikle de annemize daha mı düşkün oluyoruz ne. Bu kadın olmakla ilgili bir duygu mu, hani bütün kadınlar bir gün mutlaka annesine benzer misali; Küçükken, ilk gençlikte anneyle yaşanan zıtlaşmaların ardından 30 ların başında aslında birbirinizi çok da iyi anladığınızı keşfetmek hani. Yoksa, artık kendi kurduğumuz ailemizin başında olduğumuzdan, kendi evimizi idare ettiğimizden ve şımarıklık hakkımızın çok çok kısıtlı olduğu bir döneme çoktan girmiş olduğumuzdan mı bu düşkünlük? Ben tüm şımarıklığımı yaptım geçen hafta, hatta fazla fazla yaptım ki dönünce stoktan kullanabileyim diye.
"Şu tepenin arkasında deniz var" rahatlığı diyorum ben. Küçüklüğümden beri denizi olan şehirlere veya kasabalara giderken otobüsün, arabanın deniz tarafındaki cam kenarına oturmam bu yüzden. Bu rahatlıkla bir hafta geçirdim, dinlendim, kendime geldim. 40 kere söyleyince oluyor ya dilekler, tekrar söylüyorum, İzmir'e taşınmalıyız. Trafikte 60 la gitmeli, yolda tebessümle ve acele etmeden yürümeli, istediğimizi giyebilmeli, çimlere yayılıp denizi seyretmeliyiz; ve belki işe giderken de vapura binmeliyiz.
14 Nisan 2007 Cumartesi
Cumhuriyet Mitingi
11 Nisan 2007 Çarşamba
Mantı Günü
10 Nisan 2007 Salı
İzAir vs THY


Ankara-İzmir arası uçuşlarda THY'nin saltanatı sürüyordu fakat sanıyorum İzAir ile bu saltanat oldukça sallanacak.Bu sabah Pegasus Havayollarının İzAir işbirliğiyle yaptığı uçuşlardan biriyle geldim İzmir'e, neredeyse otobüs fiyatına. THY nin farkı mı ne? Yok efendim bir farkı, ayrıcalığı falan, çok da rahat geldim İzAir ile hatta artıları bile var. Ben öyle uçaklardan falan çok anlamam ama çok başarılı bir kalkış ve iniş gerçekleştirdik, hani öyle kelle koltukta havayolları misali değil. Ayrıca, THY nin kazulet ve ukala "crew" ının yanında, İzAir gişe çalışanları, host ve hostesleri süper güleryüzlü, pek bir İzmir'li (anlaşıldı mı, güzel ve yakışıklı diyeyim anlaşılmadıysa); hatta kaptan pilotun bile bilgi verirken ayrı bir pozitif ses tonu var.İzAir'in henüz yeni olması nedeniyle bazı günlerde uygun uçuş bulunamayabilir ama bunun da zamanla halledileceğini düşünüyorum. Kısacası İzAir ile uçalım, uçuralım.
Haa bu arada, sanıyorum ben THY nin uçuşundaki 45 YTL lik farkın (ki bu fark çoğu zaman 100 YTL ye kadar çıkıyor) nerden olduğunu da anladım, adamlara haksızlık etmemek lazım. Efendim, şimdi bu THY sanıyorum verdiği dandik ekmek arası kaşarı bu fiyata yaptırıyor, çünkü İzAir deki tek fark ekmek arası ince kaşar yerine tarçınlı küçük bir kek veriyorlar, ikramsa ikram işte. Biz kahvaltı etmeye gelmedik ki uçağa, değil mi?
9 Nisan 2007 Pazartesi
Bir Evhanımlığı Günü
Sabah kalktım, tostumu yaptım, portakal suyumu sıktım, geçtim televizyonun karşısına Aydın'ın Yemek Saati programını seyrettim. Seyrettim efendim seyrettim, şaka değil Aydın'ın programını seyrettim, çok da eğlendim itiraf ediyorum. İzinli günlerin sabahlarında (ama haftaiçi olacak) kahvaltımı bu tip kadın programları seyrederek geçirmeyi seviyorum, öyle boş, öyle kasılmadan, rahaaat rahaaat. Tabii fazlası zarar, çok seyretmemek lazım. Bu tip programlar çok fazla seyredilirse beyinde kalıcı hasar bırakabilir. Sonra, bir yemek yapmaya girişmişim, ben bile şaşırdım. Yarın İzmir'e gidiyorum ya, kocaya yemek bırakmak lazım, tatlı bişiler bırakmak da lazım ki sevinsin gariban. Offff yemek yapmak da çok uzun sürüyor, bir de yoruyor ayrıca. Saat 16.00 olduğunda kremalı pastam ve yemeklerim hazırdı. Hazırdı hazır olmasında da, evi toplayacaktım daha ama çok da yoruldum, azıcık uzansam... 1.5 saat uyuyakalmışım. Esra'm geldi bir kahve içtik, sonra biraz evi topladım. Temizlik falan yapmadım ha, sadece ortalığı topladım. Sonuç olarak çok yoruldum... Arada 1.5 saatlik şekerlemeye rağmen yoruldum. Ev hanımı olmak da zor, çalışmak da zor, hem çalışmak hem ev hanımlığının ucundan tutmaya uğraşmak zor, ev geçindirmek zor, eve bakmak zor.... Ve işin komiği şimdi düşünüyorum da kimse bugün yaptığım işler için bana para vermedi.
8 Nisan 2007 Pazar
Haftasonu
Kaç senelik arkadaşlığımız var? Sanıyorum 19 sene civarı. Şaka maka bütün çocukluğumuza, ergenliğimize, gençkızlığımıza, kadınlığımıza tanık olduk, biz birbirimizin kısa pantolonlu hallerini biliriz misali. Hala ilk çevirdiğim numarasınız sıkıntımda, sevincimde; bu arkadaşlığı, dostluğu bu kadar taşıyabilmek, şehirlerarası yaşayabilmek ne güzel. Bu lakırdı ne için; Ceren geldi bu haftasonu Ankara'ya, Cuma günü verdiği ani yolculuk kararının ardından Cumartesi sabah kahvaltısında dedikodu yaparken bulduk kendimizi. Ekin gelemedi çünkü hatun İstanbul'da nöbetçi mimar olarak görev yapıyor, bunu da burada kayıtlara geçiyorum efendim; okundukça hatırlana ve bir daha yapılmaya. Sonra gezdik de gezdik bütün gün, gezdik anlattık, oturduk anlattık; kadının kadına anlatacağı bitmez ya. Akşam kocayı da aldık, yine Karabük'ten aynı lisede okuduğumuz Ceren'in diğer arkadaşları ile buluştuk. Hepimiz aynı liseden fakat farklı dönemlerdeniz, birbirimizi hayal meyal hatırlıyoruz, aklımızda lise hallerimiz; Ceren isimlerden bahsediyor ama hatırıma çok da getiremiyorum, farklı dönemleriz ya; biraraya gelindi, isimler yüzlerle eşleşince anlamını buldu, ve farkedildi ki herkesin ifade aynı, ama büyümüşüz be kardeşim, büyümüşüz. Biz kadın olmuşuz, çocuklarda adam olmuşlar. Oturuldu, sohbetler edildi güzel güzel. Biz Karabük'ün temiz yüzlü çocukları nerede biraraya gelsek temiz temiz gülüyoruz ya, daha ne olsun.Pazar günü mü? Yedim, içtim, yattım, kalktım, Cnbc-e deki tüm dizileri seyrettim. Pazar gününü ben Yayar günü olarak geçiriyorum artık :)
5 Nisan 2007 Perşembe
Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi
Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi serisi toplamda 40 kitaptan oluşuyor. Ben ilk 5 ini edindim, 40 ı tamamlayacağım fakat taksit taksit tabii; Türk fotoğrafını kendi çapımda destekleyeyim, güzel de bir arşiv yapayım derken cebimde büyük bir delik açmak istemem. Her bir kitap bir Türk fotoğrafçısını tanıtıyor ve kitap dahilinde bu fotoğrafçının 40 eseri bulunuyor. İlk 5 sayı, İzzet Keribar, Gülnur Sözmen, Recep Dönmez, İbrahim Zaman, Gültekin Çizgen ve Ara Güler'e ait.4 Nisan 2007 Çarşamba
Bu Nedir?
Ben buna kısaca "limonu salata ve çorbaya çekirdek kaçırmadan sıkma aparatı" diyorum, çok da işe yarıyor. Vapurda değişik değişik adamlar ortaya çıkıp, ilk görüşte ne işe yaradığını anlamadığımız türlü türlü araç gereçleri ceplerinden çıkarıp, insanlar meraklı bakışlarla bakarken de diğer cebinden yardımcı malzemeleri çıkarırlar da, orda bi çırpıda gösterisini yapar ya, işte o adamlardan aldık biz bunu Karşıyaka-Alsancak vapurunda. Bunun sayesinde şişede satılan limon hissi uyandırmayan limon sularından kurtuldum. Çünkü ben limonu kesip sıkacakta sıkmaya üşenen bir insanım, itiraf ediyorum. Neyse, bu vapurda araç gereç satan adamları da seviyorum ben, Ankara'da yok ya ondan herhalde, denizi olan şehirlere özgü birşey, bizim sahip olamadığımız. 
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)