30 Ocak 2008 Çarşamba

Ağda Zamanı - İnci Aral

Farklı kesimlerden kadınların yaşamlarını, duygularını, düşüncelerini, düşlerini ve hayalkırıklıklarını 17 farklı kadın öyküsünde yine çok çok güzel bir dille ve yine yaşatarak anlatıyor İnci Aral. Kadınların soyunduğu ve soyundurulduğu roller taraf tutmadan ve tutturmadan kendi seslerinden anlatılıyor tüm hikayelerde. Dili yine kusursuz, hayranlık verici. Hepsini tek tek sevdim öykülerin ama en çok " Kepek" öyküsünden keyif aldım.

"Günlerdir aksamamışsa yağmur, gün ışığı kirli bir gökyüzünü ağartmayı becerememişse, perdeler yeni bir günün başlangıcına açılmaya direnebilirler. Bir pencerenin güneşe açılması demek değilse sabah, içimizde adını koyamadığımız bir sevinç, yersizliği şaşkınlık uyandıran bir coşku, öyle, çocuksu gelip geçiveren bir taşkınlık değilse nedir?

Zorunlu bir yağmura uyanmaktır. Yüzünüzü bir avuç suyla yıkayıp, dişlerinizi fırçalamayı suların geldiği saate ertelemek, perdelere dokunmadan ışığı yakmak, kapıya bırakılmış gazetelerin başlıklarından ürkmek, radyoda iç karartan bir şarkıya dolaşarak çamurlu pabuçlarınızı fırçalamaktır. Çaydanlığı ocakta unutmak, ekmekleri yakmaktır. Bütün bunlardan sonra da sersem sepelek duraklara, dolmuş kuyruklarına koşmak demektir. Yanınızda bozuk para bulundurmayı unutmayınız.
....
Saatlerle boğuşarak geçirilmiş gecelerin sonunda dokunulmamış sabahlar başlatırdım mutfak penceresinin önündeki masada. Yalnız benim olabilen sabahlar. Uykudayken diğerleri. El uzatamazken bezginliğime. Yalnızlığımdan, kalabalıktan usanmış, sessizliği yutarak ve inceceik üşüyerek ürpertili bir tatla. Kentin teker teker sönen ışıklarına dalar bir sigara tuttururdum gizlenmemiş. Evlendiğimiz geceye özenle seçilmiş ama birlikte yaşanan yıllara bakışık bir yıpranma ve tükenmişlikle sararmış, eprimiş geceliğimin üstünde sarkık bir yün ceket, titrerdim korkarak gelecekten. Kesin bir bitişi bile nasıl kolayca noktalayabilir insan, bir çocuk en tatlı uykularına anasının kokusunu katmayı sürdürürken..."

"...Bulaşık taslarının köpüklü sularında gemileri yok onların. Kırmızı bayraklı donanmaları yok. Yıkadıkları hep yağlı melamin tabaklar, aluminyum tencereler, yorgun, alışılmış bir kolaylıkla sokup sokup çıkardıkları çatal kaşıklar.

Hep aynı oyuncaklar, kırık dökük. Küçücük oyunlar ki çok sıkılıyorlar. Çamaşır leğenlerinin durulama sularında uzak bir gökyüzünün duru mavi sevincini yakalamayı unutmuşlar. Herşey yerli yerinde. Çiçeklerine döktükleri su ışıksız. Ve çocuklarına, kızlarına..."

Epsilon Yayıncılık, 6. Baskı 2004 (İlk basım 1986), 142 sayfa

Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum - Kürşat Başar

Kürşat Başar'ın daha önce okumuş olduğum ve çok da sevdiğim diğer 3 romanının aksine bundan çok tat alamadım ne yalan söyleyeyim. Başladığım romanı saygısızlık olmasın diye yarım bırakmamak adına bitirdim. İlk basım 1992 yılında yapılmış, o zaman okusaymışım belki severmişim, bilemiyorum. Elfe, Nevit ve Selin isimli üç yeniyetmenin aşka dair koşuşturmaları, düşkırıklıkları. Selin'in yaptığı hıyarlığa karşın romanın onu temize çıkarmaya çalışması ve maalesef başarılı olup da günaha bizi ortak edememesi.
Everest Yayınları, 15. Basım, 112 sayfa

28 Ocak 2008 Pazartesi

Yazmayalı çok olmuş.....Niye ki?

Kısaca annem yılbaşının hemen sonrasında gitti, neyse ki bizi düzene koymuştu biz de bu zamana kadar o düzeni bozmadık maaşallah, herşey iyi gitmekte ben anneliği koca babalığı evlat da çocukluğu öğrenmekte ve nispeten başarılı olmaktayız. Evde oturmak sıkıcı olmaya başlayınca ve ben bunalınca, hem bebeğe bakıp hem de çalışabilir miyim acaba diye düşünmeyi bırakıp harekete geçince, yeniden home office olarak çalışmaya başladım, nispeten başarılı oldum. Bebek arabasını alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinden indirip çıkarmayı öğrendim (daha sonra yazılacak,unutma). One Tree Hill de Lucas ve Peyton nasıl bir araya gelmiş onu öğrendim. Birkaç kitap okudum, ayrıca yazacağım. Birsürü fotograf çektim ama hiçbiriyle ilgilenemedim, kitaplığımı düzenleyemedim, bebeğin dolabını düzeltemedim, filmleri dvd ye çekemedim...vsvs... Neden, çünkü, kitaplığımı düzenlemek için yerimden kalkıyorum, sehpanın üzerindeki tokalarımı görüp onları yerine kaldırmak için banyoya doğru gidiyorum onları yerine koyunca çamaşır koyayım yıkansın diyorum yıkıyorum, banyodan çıkınca yatakodasında kalmış bardağı görüyorum alıp mutfağa götürüyorum birkaç bulaşık var makinaya koyuyorum geri gelirken gözüm bilgisayara takılıyor "aaa fotografları düzenleyeyim" diyorum oturuyorum bilgisayar başına "aa maillerime bakmadım ne zamandır" diyerek posta kutumu açıyorum, bebek ağlamaya başlıyor kalkıp yanına gidiyorum...yine yapmadığım ve vaktim yok yapamadım diye utanmadanda şikayet edip mızıldandığım bir sürü iş gibi yine kitaplığı ve fotografları düzenleyemedim. Ben bu zamanı kullanma işini bir türlü beceremedim gitti, hayat boyu yapılacak ama yapılamamış işlerim mi olacak benim yahuu. Pöff.

31 Aralık 2007 Pazartesi

Yeni yıl yazısı..

Kısaca.. bir müsibetin bin nasihatten iyi olduğunu anladım, her yıl başında kendime hatırlattığım, her yıl sonunda da unuttuğumu farkettiğim üzere herkesi kendim gibi sanmamam gerektiğini anladım ama yine sanıcam ben bu sene eminim, sigarayı bırakmanın ne kadar zor ama bir o kadar da güzel olduğunu anladım, deniz kenarında yaşamak istediğimi bir kez daha anladım, en çok da birçok şeyi anne olunca anladım... hayatımın birçok yönden değiştiği bu yıldan da memnun ayrıldığımı hissediyorum :)

2008 den çok birşey beklemiyorum, sağlık, mutluluk diliyorum, bir de kızıma ayıracağım pek mutlu zamanlarım olsun istiyorum... sonra...bu ülkede herşey iyiye gitsin istiyorum, yine uzun bir yaz tatili istiyorum, deniz kenarında yaşamaya dair bir adım atsak istiyorum, 6400 veya daha yüksek isolu fotoğraf makinası istiyorum, kocamın nöbetleri azalsın istiyorum, kırmızı ayakkabı ve çanta almak istiyorum, kardeşim yanıma gelsin yerleşsin istiyorum, daha çok okumak daha çok fotoğraf çekmek istiyorum, kızın duvarına gökkuşağı resmi çizdirmek istiyorum, sayısalda 6 tutturmak istiyorum, sürekli yemek yemek ama kilo almamak istiyorum... şimdi aklıma gelmeyen birsürü şey var onları da istiyorum, isteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara ya o yüzden..... iyi seneler herkese :)

27 Aralık 2007 Perşembe

Hem şekilli hem leziz...

Bu aralar oradan buradan, annelerden, yakını anne olmuşlardan, anneannelerden, babaannelerden süt yaptığını duyduğum tüm yiyecekleri itinayla yiyorum. Bunlardan biri de nişastalı yiyecekler; nişasta içeren yiyeceklerin bolcana süt yaptığını duyunca annem bir koşu ailemizin tansaşına gidip kutu kutu nişasta aldı. Eve gelince ne yapacaksın diye sorunca ben, nişastanın kutusunu gösterip arkadaki tarifi yapacağım dedi. Ben tarifin yanındaki mantarlı fotoğrafı görünce, aynen şöyle deyivermişim "aaa evde mantar var mı ki, nası yapıcaksın?". Sonradan farkettim, gerçekten de mantarla nişastanın ne gibi bir alakası olabilir ki de ben böyle bir soruyla kafamı yormuşum, bilemiyorum... nişasta bildiğim kadarıyla pastada, tatlıda kullanılan birşey, mantarın da yemeği yapılır, böreği yapılır, nişasta ile birlikteliği kel alakadır. Neyse, nişastalı mantar şekilli kurabiyeler pek güzel oldu. Kurabiyelere nasıl mantar şekli verildiği ise oldukça komik, şöyle ki, bir kahve fincanında kahve ile su karıştırılıyor, bir pet şişenin ağzı kesilip alınıyor ve onun ağız kısmı fincandaki sulu kahveye bandırılıp yuvarlanmış kurabiyeler üzerine bastırılıyor. Kurabiye pet şişenin ağız kısmından içeri doğru bombe yaparken kahve de bulanınca mantar şekli oluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez yau. Süt bahane kurabiyeler şahane..

10 Aralık 2007 Pazartesi

Neler oluyor...

Sabah saat kaç hatırlamıyorum -bu aralar zaman mevhumum çok karışık- annemle evde çay keyfi yapmaktayız, bir anda yakınlardan bir yerden gelen silah sesleriyle irkildik, annemle birbirimize baktık, çocuklar oyun oynuyor olmalı hani şu çat pat patlayan şeylerle ama sabahın bu saatinde ve hafta içinde de olmaz ki veyahut bir yerlerde tamirat var algımız bizi yanlış yönlendirdi diyorum. Parantez içinde belirtmek isterim memur ve öğrenci şehri olarak tabir ettiğimiz metropol olmaktan çoook uzak bir şehir olan Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde ikamet etmekteyiz. Biraz önce akşam haberlerinde izledim, Ankara'nın göbeğinde bulunan bu semtte canlı bomba olduğu ifade edilen teröristlerin oturduğu ev basılmış, çatışma olmuş, terörist ölmüş, polisler yaralanmış....iki sokak ötemizde....bizim duyduğumuz da ne çat pat oyun sesi ne de matkap sesiymiş, çok saf düşünmüşüz, ses düpedüz silah sesiymiş. Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde sokakta çatışma oluyor, otoparkta bir minibüs dolusu bomba bulunuyor, ne oluyor??? Neye üzülsem bilemedim ben de, ülkecene içinde bulunduğumuz duruma mı üzülsem, yoksa silahlı çatışmaların olduğu bir semtte oturuyor olduğumuza mı üzülsem, büyük şehirde yaşamanın benim için anlamının tamamıyla değiştiğine ve artık ne kadar kof bir anlama sahip olduğuna mı üzülsem, kendimi güvende hissetmemek bir yana kızımı buralarda nasıl büyüteceğimi kara kara düşünüyor olduğuma mı üzülsem...

8 Aralık 2007 Cumartesi

Sabırlı olmayı öğreniyorum...

Annem İzmir'e etrafı kolaçan etmeye, babam ve kardeşimin eve ne türlü haltlar etmiş olabileceklerini kontrole ve bozulan termosifonu da yaptırmaya gitti. Anneme baktıkça görüyorum anneliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, oraya koştur buraya koştur herkesi memnun etmeye çalış bu arada kendin olabildiğince mutlu ol, Ankara-İzmir arasındaki yolları tepecem diye yorul, zor valla, neyse ki torununu kucağına alınca dinlenecek olması beni azıcık kurtarıyor anneme karşı duyduğum vicdan azabından. Sınavlardan kafayı yemiş olan kardeşim ve emekliliğe doyamayıp yine işe giren babamın arkasını topladı toplamasına da ben de burda kızımla kafayı yedim. Annem gidince, biz de kızımla daha ilk geceden feleğimizi şaşırdık. Annem yanımdayken yaptığımız iş bölümü, itiraf edeyim, daha çok da annemin yaptığı tüm işler bana kalınca ne olduğumu şaşırdım desem yeridir. Öncelikle, kızım sabaha kadar uyumadı, ben ise onu uyutmak için sürekli altını değiştirip, emzirdim, en sonunda sabaha karşı yorgunluktan uykuya daldı da ben de azıcık yatıp uyuma fırsatı buldum. Bu arada, söylediği şeyi mutlaka yapması gerekecek kadar inatçı ve bu işi de hiç beklemeden hemen yapmak isteyecek kadar da sabırsız bir insan olan ben, şaşırtıcı bir şekilde değişiyorum söz konudu kızım olunca. Hayatta hiç bir durumda ve hiçkimseye karşı gösteremediğim sabrı, kızımın altına yeni bez sarıp daha kucağıma alır almaz kakasını pörtletmesi durumunda altını en az 2-3 kere değiştirmek zorunda kaldığımda, tam bezini açtığımda pörtleterek gecenin bir yarısı belki 2-3 kere üst baş değiştirmek zorunda kaldığımda, emzirirken uykuya dalıp "oh bea uyudu, azıcık ben de kestireyim" dediğim ve yatağına koyduğum anda yaygarayı basması durumlarında gösterebiliyorum. Ve kendi kendime hayret ediyorum, birşeyi yapıcam diye kafaya taktığında geceleri bile uyuyamayan benim sabır sınırlarımı ölçmek için bir çocuk doğurmam gerekiyormuş. Anneliğe dair aldığım bilmem kaçıncı ders: annelik demek bir nevi sabır taşılık görevini büyük bir gayret ile ve sanıyorum tüm yaşam boyunca yürütmek demek. Veeee sevgili anneciğimin ve diğer bütün eşin dostun annesinin hayatımızın belirli aşamalarında, annelere olmayacak hareketler yaptığımızda işittiğimiz gibi :"Anne olunca anlarsın", "Çocuğun olunca görürsün". Kısacası, "Anne yeter artıkın, kızının ve torununun başına gel, işler burda çok karıştı, heryer heryere girdi..."

19 Kasım 2007 Pazartesi

Pembe cüzdan...

"24.10.2007 tarihinde, saat 9.27 de sezeryan ile bir kız çocuğu doğurtuldu" bilgisinin yanında doğuran kişi olarak benim ve raporu isteyen kişi olarak kocanın isminin yazılı olduğu doğum raporumu aldıktan sonra SSK işhanının 5. katında bulunan nüfus idaresinin yolunu tuttum, evlilik cüzdanım ve kimliğimi de yanıma alarak. En son 5 yıl kadar önce cüzdanımı kaybettiğimde geldiğim nüfus idaresine çıkan asansörün milletimizin asansör kullanma yol ve yordamlarını bilmemesinden kaynaklı yavaşlığı (bu millet, beklerken, asansör çağırma düğmesine sürekli basar, asansör hem yukarı çıkarken hem aşağı inerken aynı katta sürekli durur vs vs) ve önündeki 20 kişilik sıra hiç değişmemiş, hala aynı. Bir süre bekledikten sonra binebildiğim asansörde tıklım tıkış zemin kata iki defa inişimiz ve her ikisinde de zemin katta binen olmaması, bu milletin asansör kullanma yetisini ortaya koymakta ya, neyse konu asansör değil :) Nüfus idaresi her zamanki gibi kalabalık, kaaç sene önce de kalabalıktı, ay bu kadar insan her gün her gün ne yapıyor nüfus idaresinde anlamış değilim. Ama her resmi işlemde nufüs kaydı bilmemnesi istendiğine göre bu milletin buralarda sıralanması da normal sanki. Neyse, benim işim başka burada. Numara alınan makinaya doğru gittim, ve "doğum" yazan düğmeye basıp numara aldım ki, makinanın yanında duran görevli "doğum numarası aldınız bayan" diye uyarıda bulundu, ben de yüzümde kocaaaamaan bir sırıtış ile gevrek gevrek ve gayet de uzatarak "eveeeeeet" dedim. Şimdi bu görevli erkek kişi bana neden böyle bir uyarıda bulundu, bende çocuk doğuracak kız tipi mi yok, yoksa ve tercihen anne olmak için çok mu genç görünüyorum??? Genç görünüyorum di mi, evet evet, öyle olmalı. Neyse, 541 no.lu sıra numaramı alıp heyecan içinde başladım beklemeye. Bu gibi durumlarda (sınav başvuru, yurt giriş, ders alma formlarını doldururken de) "amanın bilgileri ve belgeleri yanlış vermeyeyim" paniği yaşamakta, annelerimizden babalarımızdan duyduğumuz "aslında benim doğum tarihim şu ama memur yanlış yazmış, deden yanlış söylemiş" gibi gerçek yaşam hikayelerinden birini de tecrübe etmek istemediğimden kelli doğum tarihini içimden tekrarlamaktayım. Şükür sıram çabuk geldi, 16 numaralı bankodan çağrılınca koşturaraktan gittim memura, sonra bir bey uyarınca farkettim ki belgelerimi sıkı sıkı tutarak koşarken elimdeki atkımın bir ucuyla da yerleri süpürerek gelmiş, yolun ortasında boylu boyunca bırakmışım cart portakal renkli, fırfırlı atkımı. Ay bi de anne olucam yahuuu...atkıyla yerleri süpüren anne...

Doğum raporunu uzattım memura, tıkır mıkır bir işlemler yapıp önündeki ekranda, bana geri verdi raporu ve arkasına bebeğin adı, soyadı, doğum tarihi, dinine ilişkin bilgileri yazmamı istedi. Yazdım, yazdıklarımı da kırk kere kontrol ettikten sonra geri verdim. Benim nüfus cüzdanım da gerekiyormuş onu da verdim. Tıkır mıkır işlemlerden sonra memur "şimdi sesli söyleyeceğim bilgileri iyi dinleyin ve onaylayın, işlemi onayladıktan sonra değiştiremiyorum, ancak mahkeme kararıyla değiştirebilirsiniz" demez miiii, amaneeey, sen bunu bana demeyecektin memure hanım, ben ki altı üstü iki evrağı buraya kadar kırk kere kontrol edip getirmiş bir insanım, bir de mahkeme kararı falan diyorsun, sonrasında" aa bebeğinizle adım aynı" cümlesiyle aramızda kurulmuş olan güzel iletişim benim size bu bilgileri 2 kere okutmamla, hatta arada bir iki bilgiyi duyamadığım için ekstra tekrarlatmamla bozuldu ya neyse. Bilgileri teyit için okurken farkettim ki bizim kızın doğum yerine memur "Altındağ" diyor, hemen aynı panikle atladım ben tabii, "ayyy Altındağ neresi, Altındağ değil Ankara Ankara" diye. Meğer artık nüfus cüzdanlarına ilçe adı yazılıyormuş, Hacettepe de Altındağ ilçesine bağlı olduğundan bizim kız Altındağlı oldu. Bebeğimizin kaydını evlilik cüzdanımıza da yaptırdıktan ve bir nüfus idaresi macerasının ardından, pembe nüfus cüzdanımızı aldım kendi nüfus cüzdanımın yamacına koydum hep korusun gözetsin diye... Hayırlı uğurlu olsun kızımıza, nice üniversite kayıtlarında, savcılıktan nice temiz kağıdı alımlarında, nice pasaport başvurularında, ve daha aklıma gelmeyen nice işlemde kullanmak nasip olsun inşallaaaah.... Amin...

1 Kasım 2007 Perşembe

Lohusayım, kafamda kırmızı kurdelam..

Son birkaç yıldır hayatımda süregelen değişimlerin en büyüğü ve en güzelini kucağıma alalı neredeyse iki hafta olacak. Bu iki hafta içinde yazılacak anlatılacak çok şey oldu, ne var ki, bırak bilgisayar açmayı aynada yüzüme bakmayı bile unuttuğum bu iki hafta çok çabuk, evin içinde sürekli koşturarak, ilk defa geçirilen bir ameliyatın acılarını dindirmeye çalışarak, tam gün annelik mesaisiyle geçti ve geçmekte. Doğumum sezeryan oldu. İyileşene kadar canım çıktı. Sezeryanla ilgili tek endişem genel anestezi altında uyumaktı, tamamen bilinçsiz, tamamen kontrolsüz. Fakat, spinal anestezi ile yapıldı doğum, doğum anlarının çok çok zevkli olduğunu söylemeliyim, acısız bir şekilde doğuma tanık oluyorsunuz, bebeğinizi gayet bilinçli bir halde görüyorsunuz, fakat sonrasında yapılan ağrı kesicilerin etkisini yitirmesinin ardından yaşanılan acı bir ağrı kesici iğne daha yapılmasını isteyerek dindirilebiliyor ancak. Söylenenler doğru, sezeryan ile olunca doğum, anne bebekle hemen iletişime geçemiyor, karında dikiş olunca doğrulmak sorun oluyor, emzirmek sorun oluyor. Siz ameliyatın verdiği yorgunluktan sıyrılmaya, çektiğiniz acıya dayanmaya çalışırken, aç olan bebeği doyurmak üzere bütün bayan eş dost akraba tarafından çekiştirilen organlarınızın (ben onları kutsal olarak tanımlıyorum artık) acısına da dayanmak zorunda kalıyorsunuz. Neyse, bu acılı günler geride kaldı :) Sonrasındaki günler ise anneliğe alışmakla ve lohusalık adı verilen nispeten zor olduğunu düşündüğüm dönemle geçiyor. Ben lohusalığı bedeni sürekli olarak sıcak basması buna rağmen bebekte gaz yapmaması için sıkı sıkı giyinmek durumunda kalınmak suretiyle basan sıcağın cehennem ateşine dönüşmesi ve geceleri görülen kabuslar olarak tanımlıyorum. Anneliğe dair ise hergün yeni bir şey öğreniyorum. İlk günlerde beceremediğim alt değiştirme ve bebeğin kollarını kazaktan geçirme işlerini oldukça becerikli ve nispeten daha kısa sürede yapabiliyorum. Sütüm olsun diye annem tarafından önüme konan neredeyse herşeyi yiyorum, hala 7 kilo fazlam vaaarrr, nasıl verilecek bu kilolar, bu kadar çok yerken??? Bu kadar yoğun geçen günlerde baş yardımcım, daha doğrusu işleri idare eden ve benim daha çok asistanlığını yaptığım annem yanımda olmasaydı kiloları düşünecek halim hiç olmayacaktı ama, iyi ki varsın anne, ve iyi ki yanımdasın anneliğimde.

Bütün bunların dışında, hamilelik boyunca çok da muzdarip olmadığım aşırı duygusallık durumu anne olduktan ve bebeğimi kucağıma aldıktan sonra gelip içime oturmuş olmalı ki, burnumda sürekli bir koku, Deniz'in kokusu. Hayatta hiç yaşamadığım bu "burnumda bir kokunun sürekli varolması durumu", sanıyorum artık anne olduğum anlamına gelmekte....

21 Ekim 2007 Pazar

The Fountain

Ben bir aşk filmi olduğunu düşünürken internette yaptığım birkaç okumadan sonra aslında bu filmin bir bilim kurgu olarak geçmesi neyi gösteriyor acaba, filmi seyrederken çok da anlamadığımı kendime itiraf etmiştim zaten ama... İlk yarım saatini öf pöf diye seyrettiğimiz fakat koltuktan kalkıp da cd yi değiştirmeye üşendiğimizden, zaten daha sonra da filmin ilginçliğinden ve bizi sarmalamasından kelli sonuna kadar seyrettik. Ve taaaa ertesi akşam kocayla birbirimize ne güzel filmmiş diyebildik. Filmin yönetmenlerinden biri olan Darren Aronofsky'nin 1998 yılında gösterilen Pi'nin yönetmeni olduğu da ortaya çıkınca filmi neden çok da anlamadığımız ortada aslında. Anlamamaktan ziyade yazılmış tüm kritiklerin aksine ben bambaşka anlamışım, ne anlamışım, şöyle ki geçmişe yönelik anlatılan hikaye Tomas'ın karısının yazmış olduğu roman, şimdiki zaman zaten şimdiki zaman, geleceğe yönelik anlatılan hikaye ise Tomas'ın karısının kitabının sonunun nasıl getirdiği. Ve aslında tüm zamanlarda süregelen bir ölümsüzlüğü arama macerasının anlatımı. 3 farklı zamanın anlatımını bilim kurgusal olarak değil de gayet duygusal olarak yorumlamış olmamı hamileliğime mi versem ne yapsam...Seyredilmeli diyorum, belki bir kez daha ucundan kıyısından ısırırız bu filmi de daha iyi anlarız.

5 Ekim 2007 Cuma

Hop hop gezememek, sek sek sekememek...

Karnımın bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim açıkçası. Oturduğum koltuklardan kalkamayacak, sağımdan soluma zar zor dönecek, yarım saat yürüyüşün ardından yorulacak, başımı koyduğum her yastıkta uyuklayacak hale gelmek beni çok bozdu ne yalan söyleyeyim. Her yere koşarak giden, koç burcunun tüm enerjisini bünyesinde toplayan, hamileliğin bugününe kadar da bar bahçe gezen ben hamileliğin son 20 gününde bu hale geldim işte. Aslında hala dirençliyim ki geçen gün Kızılay'da 4 saat gezmişim, hala evde harıl hurul tercüme yapmakla uğraşıyorum sıkılmayayım diye ama... yok yok nerde eski enerjim, aslında içimde o enerji yerli yerinde duruyor ama bedenen mümkün olmadığından durum sıkıcı bir hale geliyor. Bir de çok fena kabuslar görmeye başladım, böyle abuk subuk, moral bozucu. Sabırsızlanmaya başladım(k) artık, doğsa da sevsek moduna girdik karı koca. Annemle hastane bavulumu hazırlamaya başladık, nispeten tamamladık sayılır, o da garip bir duygu oldu. Aniden doğuracak olursam o bavulu nasıl taşıyacağız pek anlamadım, çünkü benim tatile giderken içine herşeyi doldurduğum bavullara benzedi kendisi ama neyse, söylenenlere göre içindeki herşey lazım oluyormuş. Ben bebeği sakin tutmaya çalışıyorum aman sezeryanı bekle diye, annem sesleniyor "aman hayırlısı olsun kızım" diye. Ee orası öyle, hayırlısı o ise öyle olsun napalım. Zaten ben hem sezeryandan hem de normalinden tırsıyorum ya, orası ayrı. Hastaneye yatacak olmak bile tümden rahatsız ediyor ya beni, hayırlısı olsun...Kucağımıza alalım da biz bebeğimizi gerisi hallolur herhalde..

27 Eylül 2007 Perşembe

Belleğin Kış Uykusu - Mehmet Eroğlu

Oldukça geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Mehmet Eroglu'nu maalesef yeni tanıdım. Hem de onuncu romanı ile...Kendisini okumaya en son romanından başlamış olmam, üstelik yazar hakkında çok da fikir sahibi olmamam romanın karmaşık kurgusu içinde ara ara kaybolmama neden oldu. Bir gün belleğini yitirmiş olarak, ismi bile hatırlamayarak uyanan Bay M, yanında hazır duran bavulu ve tren biletini görünce, belleğini yitirmeden önce hazırlık yapmış olduğunu ve belki birşeyler hatılamasına yardımcı olabileceğini düşünerek bu yolculuğa çıkmaya karar verir. Tren Bay M'nin hem geçmişe hem de geleceğe doğru yapacağı yolculuğu simgeler. Bu yolculuk sırasında trende değişik insanlarla karşılaşır ve bu insanlarla yaşadığı geri dönüşler sayesinde hem okuyucuların hem de Bay M'nin belleği tazelenmeye başlar. Bu tren her bir vagonunda ve kompartımanında farklı dünyaları yaşandığı, camlarından hiçbir şey görünmeyen ve sürekli karanlıkta yol alıyormuş hissi uyandıran, hiçbir durakta durmayan bir tren; Bay M ise bu yolculuk esnasında sürekli gençleşmekte. İlk başlarda nereye varacağını anlamadığım kahramanın giderek gençleşmesi romanın sonuna doğru açıklığa kavuşuyor. Yolculuğun sonunda kendisine sunulacak iki seçenek için gençleşmektedir, acısız farklı bir yaşama devam etme veya acı ve üzüntüleriyle kendi yaşamı. Acısız bir yaşamın olduğu dünyaya dair bölümleri çok sevdim, karın yağmurun olmadığı, Romeo'nun ve Anna Karenina'nın hiç tanınmadığı bir dünya. Yazar şöyle diyor bir röpörtajında: "Acıdan kurtulmak için önce acının anlatılması gerek. Acının varlığının kabulü önemli bir adım. Benim “Belleğin Kış Uykusu”nda yapmaya çalıştığım da bu. Mutluluk kısır ve geçiciyken, acı yaratıcıdır. Hem unutmayın, tüm büyük insanlık projelerinin, iyiliklerin ardında derin acılar vardır. Tüm erdemlerimiz, vicdanımızda barınır ve hemen hemen hepsinin anası merhamettir. Merhamet ise ancak acımak, yani acıyı bilmek ve tanımakla mümkündür. " Eroğlu'nun diğer romanlarını da okuyacağım. Tavsiye ederim, çok keyifli.
Agora Kitaplığı, 3. Baskı 2006, 275. sayfa

12 Eylül 2007 Çarşamba

Hamilelik Üzerine

Tam tamına 32 haftadır bu hamilelik macerasını yaşıyorum. Hamilelikte hafta üzerinden konuşuluyor, toplamda 40-41 haftadan oluşuyor. Bu sürenin çoğunu aştım ve neredeyse sonuna geldim. Bugüne kadar bu konu üzerine yazacak çok şey duydum, gördüm ve hissettim ama nedense elim varıp da yazamadım. En son doktorum "nasıl doğum yapacaksın?" diye sorduğunda zamanın neredeyse dolduğunu ve artık hayatımıza 3 kişi devam edeceğimizin ayırdına vardım. Ufak cadıya yer açmak için evimizde değişiklikler yaptığımız, hiç bilmediğimiz şeyleri de öğrendiğimiz, annemin bir usta edasıyla yanımda olduğu bu zamanda ben sanki yeni yeni farkediyorum anne olacağımı. Ve bu farkedişin sonunda kendimi ne korkmuş ne de sinmiş hissediyorum, evet belki arada bir biraz panikliyorum ama yine de merak ediyorum. Anne olmaktan ziyade annemin artık yaşı geçtiği için, erkek kardeşimle kendime oyun arkadaşı olarak bir kız çocuk doğurduğum hissi hala içimde. İşin eğlencesindeyim yani, zorluklarını şimdilik düşünmüyor, kendimi kasmıyorum desem yeridir. Herşeyin nasıl düşünürsem öyle olacağına dair güçlü bir inancım var, umarım öyle olur. Hatta abartıp ilk 3 ayda midemin bulanmamasını da buna bağlıyorum desem; hamile olduğumu ilk öğrendiğimde midem de bulanmayacak kendimi iyi hissedeceğim şeklinde kendimi telkin ettiğim için mi ilk üç ay zor gelen tek şey sürekli uyuma isteği oldu; yoksa bu tamamen fizyolojik mi? Neyse, o kadarını bilemiyorum. Bazı kişilerde kabus gibi geçerken ilk 3 ay, beni sadece uyuttu, ee uyumak da güzel birşey.

Hamileliğin bir kadının hayatında yaşayabileceği en büyük tecrübe olduğunu biliyorum artık, ve bütün kadınların bu tecrübeyi yaşamasını, yaşayabilmesini diliyorum. Normal hayat koşullarının dışında yaşamak değil ama, hayatın içinde, birlikte yaşayabilmek, yanınızdaki adama da bu tecrübeyi hissettirebilmekten bahsediyorum, çünkü kadınların çoğu bunu kendi başına yaşıyor olduğunu iddia etse de yanınızdaki adamın da hayatının en büyük tecrübesi olduğunu unutmamalı, onunla birlikte yaşamalı. Geçen 7 ay içinde bu tecrübeyi abartan, vıcık vıcık bir duygusallık ve sömürü içinde yaşayan ve böyle yaşanmasını salık veren birçok kadınla karşılaştım. Bu kadınların bazılarını tanıyorum bazılarını ise hiç tanımıyorum. Hamilelik öyle birşey ki, daha önce bunu tecrübe etmiş kadınlar arasında görünmez bir bağ oluşturuyor, bu görünmez bağ şiş karnınızla birlikte sizi heryerde takip ediyor. Dolayısıyla tanıdık tanımadık herkesten birşey duyuyorsunuz. Hele de hamile olmasına rağmen benim gibi gezmesinden tozmasından, barından restoranından, tatilinden denizinden geri kalmamış biriyseniz.

Abartan dedim ya, aman sen çok gezme, aman sen denize neden giriyorsun, aman onu niye yedin gibi sürekli didikleyen bir kadın grubu var, efendim şimdi şöyle, benim de bir doktorum var, ben de okuması olan eğitimli bir bayanım ve bu çocuğu kazayla değil isteyerek yaptım, bu yüzden kafama göre değil doktoruma sorarak yapıyorum ne yapıyorsam deyip tersleyemiyorsunuz tabii. Bir örnek vereyim hemen, Tansaş da alışveriş yapıyoruz, ton balığı doldurmuşum sepete...her hafta balık pişiremem ya evde, sırada beklerken arkamdan ciyak bir ses "bunları siz mi yiyorsunuz?" diyen, benden gelen cevap "eveeeet", kadın üsteliyor "yemeyin", ben yılmıyorum "neden?", kadında inatçı "hamilesiniz çünkü", bende koç burcuyum boru mu "eeee", kadın ne burcu bilmiyorum ama "civa var bunlarda, doktorunuz söylemedi mi, çok zararlı", ben "benim kocam da doktor kardeşiiiim, iyi ki yanımda değil şimdi yoksa sen bitmiştin (kocamı tanıyanlar bilir), hem sana ne ne yersem yerim, sana mı sorcam" demedim tabii, "peki" dedim. Sonra sordum da, yokmuş öyle birşey. Alkol, sigara, çiğ et, sakatat tüketimi dışında herşey yenebilip içilebiliyor efendim. Daha çok anım var bu konuda ama yetmez buralar dar gelir.

Bir de bencil bir kadın grubu var. Önce örneği vermek istiyorum, yazlıktayız, annemle yürüyüş yapıyoruz. Yaklaşık 2 yaşında çocuğu olan bir tanıdığın kızı yaklaşıyor "ne güzel hamilelik, tadını çıkarın. Sadece size ait, kimseyle paylaşmak zorunda olmadığınız bir duygu" demez mi? "Ay kusura bakmayın, ben sizin gibi tek başıma yapmadım bu çocuğu" demedim tabii. Karısıyla beraber bu tecrübeyi yaşamayan yaşayamayan erkekler var mutlaka dedim kendi kendime, kadınlar o yüzden böyle düşünüyor. Erkeklere attım yani suçu, kolayıma geldi. Acaba biz kadınlar bazı şeyleri çok mu fazla üzerimize alıyoruz, paylaşmıyoruz sonra da bok atıyoruz. Ayrıca, ev işlerinin paylaşılmamasından şikayet eden de kadınlar değil mi, ee şimdi ne bu çelişki. Sen karnındaki çocuğunu, içindeki hisleri paylaşmak istemezken, ev işlerini neden paylaşmak istersin ki? Anlamadım ki ben bunu.....

Bir grup daha var, o da sömürgeci kadın grubu. Öncelikle kocasına ve etrafındaki herkese her türlü nazı yapan, olmadık isteklerde bulunan ve böyle olmasını salık veren bir kadın grubu. Aşermekten bahsederken, ben gecenin bir yarısını canımın birşey istemeyeceğinden çünkü kocanın çok yoğun çalıştığını, neredeyse 72 saat hastaneden çıkmadığını söylediğimde, karşımdaki aynen şöyle dedi "ne olacak canım, çalışırsa çalışsın sen de onun çocuğunu taşıyorsun karnında. Kalkıp alacak canın ne isterse. Ohh ne güzel kadınlar onca ağırlık taşısın, erkekler rahat tabii." Ben yine ağzım açık kaldım. Yine suçu atıverdim, eşlerine normalde çok kötü davranan erkekler olmalı ki, hamilelik dönemindeki toleransı olabildiğince kullanan kadınlar var. Yine bilemiyorum maalesef, neden böyle? Verecek cevabım vardı tabii ama karşımdaki anlarmıydı bilemiyorum. Bu çocuk ne benim çocuğum, ne de kocanın çocuğu, bu bizim çocuğumuz. Lütfen bırakalım bu sömürüyü, böylesine sömürüyle doğurduğumuz çocukları aynı şekilde yetiştiriyorsak çok yanlış yapıyor olmalıyız.

Bu tip o kadar çok tanık olduğum sohbet var ki, dediğim gibi yerim yetmez, dar gelir, dolar taşar bu blog.
Şu da var tabii; gerçekten de hamilelik döneminde ilgi görüyorsunuz ve her dediğiniz her istediğiniz yapılıyor, bazen çok alıngan ve duygusal olabiliyorsunuz ama bu kadar da abartmayalım yahu...

Bir de hamilelik ve doğumla ilgili garip laflar duydum:

Yüklü olmak: Hiç sevmedim bu lafı, yüklü ne demek yahu...
Çatlamak: Çok komik buldum bunu, tavuk muyuz neyiz...

İşte böyle...


Belki sonra biraz daha yazarım..

Hem daha doğum gibi tırstırıcı bir olay varken önümüzde...itiraf ediyorum biraz tırsmış durumdayım...

Ekmek makinamız

Annemin evlilik yıldönümümüz dolayısıyla hediye ettiği ekmek makinamızla harikalar yaratıyoruz desem yeridir. Herkese tavsiye edilir. İçinde ne olduğunu bildiğiniz tertemiz ekmeği yemek pek güzel oluyormuş. Tam da mahallemizde ekmek aldığımız fırın hakkında duyduğum kötü söylentilerin üzerine ekmek makinası harika oldu. Ekmek makinası denen şey normal mutfak araç gereçlerine göre büyük bir makina, mutfak dolaplarında kendisine yer ayırmak gerekiyor, öyle tezgaha koyayım dursun olmuyor maalesef. Makinanın yanında, mutlaka, içinde birçok ekmek tarifinin bulunduğu kitapçıktan bulunuyor. Tarifler oldukça kolay, zaten ekmek yapmak da kolay. Kek yapmak falan gibi yok karıştır, yok sırasıyla koy gibi zorunluluklar yok. Tarifte yazan ne ise makinanın kabına koyuyorsunuz, kabın içinde malzemeyi karıştıran bir aparat var gerisini o yapıyor. Yani, makina karıştırıyor, yoğuruyor ve pişiriyor. Yanlız süreler biraz uzun en küçük ekmek yaklaşık 2,5 saatte pişiyor. Aslında normalden daha pahalı ekmekler üretmiş oluyorsunuz ama bence değer, çünkü hem tadı enfes oluyor hem de içindeki malzemeler sağlıklı. Ayrıca, bu makinada hamur yoğurulabiliyor ve kek yapılabiliyor. Hepsi nefis oluyor. Öyle çok pahalı makinalar da değiller, bizimkisi Sinbo ve gayet de güzel, sorunsuz çalışmakta.

30 Ağustos 2007 Perşembe

Üzüldük...

Yazsam mı yazmasam mı diye çok düşündüm. Hayatı güzelliklerle, gülücüklerle doldurma çabası günlüğüme de yansımış olmalı, ya da daha farklı bir açıdan bakarsak korkuyor muyum yazmaya, bilemedim. Neyi yazmaktan bahsediyorum, genç yaşında (29) trafik kazasına kurban verdiğimiz Öznur'un ölümü üzerine hissetmiş olduklarımı yazmaktan bahsediyorum. Öznur eş tarafından kuzenimiz, kendisiyle olan ilişkim sonradan edinilmiş akrabalık düzeyinden ileri gitmedi ama yine de kendisine özgü birtakım lafları hatırımda yer etmiş. Kaldı ki, gencecik ölümler hep yüreğimizi parçalamaz mı zaten, böyle yarım kalmış hayatlar, koparılan yerleri hayat boyu acıyacak anne, baba ve kardeşler. Hepimiz hem üzüldük hem büyük şaşkınlık yaşadık bu beklenmedik kaza sonucunda, ve sonuç olarak kendisinin huzur içinde yatmasını, geride kalanlara ise sabır vermesini diledik.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

Annemin Tavuklu Nohutlu Pilavı

Henüz anne mantısı açmayı cesaret edip denememiş olsam da, çocukluğumuzdan beri annemin yaptıgı, evde şenlik havası estiren yemekler serisinden seçtiklerimi yapmaya çalışmaya başladım sayılır. Ve ilk seferde de başardım desem yalan olmaz. Koca bile şaşırdıysa bu duruma, hakkaten öyledir. Çok da güzel olmuştu söylemesi ayıp, kendim de şaşırdım. Annemin tavuklu nohutlu pilavı bizim ailede neredeyse mantımızdan hemen sonra gelir. Tencerenin dibine önce haşlanmış, didiklenmiş tavuk etleri yerleştirilir, aralarına haşlanmış nohutlar serpilir, sonra üste priniç konur ve tavuğun suyuyla bir bardak pirince iki su bardağı olacak şekilde pişirilir. Yarım saat kadar sürüyor pişmesi, piştikten sonra da böyle tencereyi ters çevirip tabağa koyarak servis yapılıyor, çok afilli görünüyor. Ters çevirdikten sonra üzerine tereyapı kızartıp dökülebilir ayrı bir lezzet veriyor. Veee, ben bu yemeği yaparken hiçbir falso yapmadım mutfakta, gayet temiz, gayet aklı başında çalıştım. Aferin bana.

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Ölü Erkek Kuşlar - İnci Aral

İnsan hep böyle romanlar okumak istiyor, hep böyle yazar anlatırken kaybolayım istiyor. İnci Aral da neyi anlattığından çok nasıl anlattığını sevdiğim yazarlardan. Hani şöyle alsa eline kalemi de hergün ne yaptığını yazsa, en sıradan gününü anlatsa, çok güzel anlatır, öyle güzel anlatır ki bazen başa dönüp birkaç kere daha okumak, başa sarıp sarıp dinlemek gelir içimden. Bilmem anlatabildim mi, işte o kadar seviyorum ben böyle yazarları ve onların tüm romanlarını. Ölü Erkek Kuşlar, Suna isimli genç bir kadının kendi başına ayakta durmasını, yaşadığı çelişkileri, kadın olmanın psikopat hallerinin yanında, biri tutkuyla aşık olduğu sevgilisi diğeri sevgiyle bağlandığı kocası olan iki erkeğin hayatlarını, düşüncelerini irdelemekte. Tutkuyla aşk yaşamak ve sevgiyle bağlı olmak tanımlamalarını özellikle seçtim çünkü romanda Su ve Na'nın bir türlü anlaşamadığı, paylaşamadığı tanımlar bunlar, ya da ben öyle yorumluyorum. Ve düşünmeden edemiyorum, insan kocasıyla tutkulu bir aşk yaşayamaz mı? İlla ki günün birinde kardeş mi olur karı-koca? Peki, öyle olursa bu kötü birşey mi? Kadınların soruları bitmez efendim. Bu roman alınsın okunsun diyorum, aşağıda da bir altı çizilmiş var, pek de güzel yazılmış.

"Bellek, belli bir an belli bir yerde takılıp kalır. Bir sabah ya da geceyarısı, kar kokan bir öğleüstü, bir yaz akşamı; bir sokak ya da oda kapısında, bir lokanta masasında, güneşi emmekten yorulmuş bir dal ucund takılır kalır. Çok sonraları o yerin ve o anın fotoğraf durağanlığı ile belleğinize işlenmiş olduğunu görür ve orada, o anda bir daha hiçbir zaman o eski siz olmamacasına derin, köklü ama adını koyamayacağınız bir değişim geçirmiş olduğunuzun ayrımına varırsınız."
Epsilon, 16. Baskı 2003, 400 sayfa

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Sular bu gece gelir mi?

Kıştan beri konuşulan su kesintileri Ankara'da bu hafta itibariyle uygulanmaya başlandı. Daha önce yaşamadık mı, yaşadık biliyoruz, kaç sene önce hatırlamıyorum ama gün aşırı kesintiler olmuştu. Bu sene, 2 günlük periyodlarla su olmayacağı duyuruldu, su verilme programları yayınlandı ama o da ne birçok semt her iki programda da yer alıyordu, dolayısıyla kendi adıma ve kendi semtime göre konuşayım, bilemedim hangi gün başlıyor kesinti bizim evde. Bir de duyurunun üstüne yazmışlar "Bazı Semtler semt içindeki yükseklik farkları nedeniyle iki listede de yer alsa da, sadece bir bölgedeki kesintiye maruz kalacaktır." eee, ne açıklaması şimdi bu, biz bir nane yiyoruz onu da biliyoruz açıklaması, orasını biz anlamıştık zaten de bizim evde ne zaman kesilecek kardeşim... bunu bilemediğimizden 31 Temmuz akşamı, noolmaz noolmaz diye, bulaşık makinası gereksiz yere 2 defa, çamaşır makinası kimbilir kaç gereksiz defa çalıştırıldı. Su ile ilgili tüm işler tamamlanıp yatıldı, sabah bi kalkıldı ki sular gitmemiş,artık buna tühlensek mi sevinsek mi bilemezken şimdi anlıyorum ki sevinmek lazımmış, çünkü kesinti programının 2.kısmında yer almak bir lüksmüş efendim, 1. kısımda yer alanlar boru patlaması nedeniyle 4 gündür su alamazken biz normal programda 2 gündür sususuz, ve çok şanslıyız. 06. Ağustos gecesi patlayan borular bizim tarafta suların 24 de gideceği yerde 22 de gitmesine neden olurken, gece 24 de su alması gereken yerler susuzluğa gömüldü. On kere çalışmasın makina da suyu boşa akıtmayalım diye hala kendi çapında direnen ben o gece 23 sularında çalıştırmayı planladığım ağzına kadar bulaşık dolu makinayla öyle kalakaldım 2 gündür. Musluklu bidon da almamışız ki, elimizde yıkayalım. Suların ne zaman geleceği belli değil nihayetinde, 3 gün daha su olmayacakmış söylentileri ortalarda dolaşırken, tuvalet için stokladığımız su tahminen bu gece bidonun dibini görecekken ve ben muhtemelen içme suyu sipariş edip onu tuvalete kullanmak zorunda kalacakken, güzide belediyemizin web sitesinde okuduğum “Boruların tamiratından sonra, tüm Ankara doyana kadar kesintisiz su verilecek. Daha sonra da kesinti programına devam edilip edilmeyeceğine karar verilecek.” yazısına gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.

2 Ağustos 2007 Perşembe

Sıcaklara Dayanamayınca...

Ankara daha bir sıcak olunca, ev en üst katta olup kışın ekstra soğuk, yazın ekstra sıcak olunca, hamile olup sıcağı daha yoğun hissedince, geceleri uyumak hayal olunca Arçelik'in yolunu tuttuk. Yaptığımız ön araştırmada her ev aletinde olduğu gibi en uygun fiyatların Arçelik'de olduğunu, ve alanların memnun olduğunu öğrendik. Bu kış başımdan bir de kombi felaketi geçmiş olduğundan öncelikle dükkana ucuz beklentilerle gidip sonra morarmadım. Klima pahalı bir ev aleti olarak küresel ısınmanın fasulye fiyatlarından sonra attığı ikinci kazık olarak yaşamıma girdi. Aslında, şöyle bir durum da var, ucuza büyük marketlerde falan satıyorlar, televizyonlarda reklamlarını yapıyorlar ya, 300 ytl ye düşen fiyatlarla klimalar diye, hepsi yalan onların. Yok mu ucuz klima, var tabii, ama enerji sınıfı artık ben diyeyim E sen de Y, yani çok elektrik harcıyor, filtresi falan yok, gürül gürül su motoru tadında çalışıyor. Ama bizim gibi A sınıfı olsun fatura az gelsin dersen, evde alerjik bir hamile var filtresi de olsun dersen, aman sessiz olsun dersen güzel bir para bayılıyorsun; biz taze taze bayıldık. Bir de şöyle bir durum var,bayilerin elinde klima kalmamış olabiliyor veya 1 hafta sonrasına montaj tarihi verilebiliyor. Tabii parayı bayılmadan önce bunun montaj günü pazarlığını da yaptık bir güzel, aldık montaj gününü erken bir tarihe, aman ne keyifliyim ne keyifliyim. Kombi montajı sırasında başıma gelenleri hemen ne çabuk unuttum ben böyle. Neyse, dün geldi sevgili Arçelik servisi. 2 tane bey, biri genç çırak diğeri usta hem seviyor hem dövüyor. Önce şaşırdılar tabii küççücük, sıkış tepiş evimizi ve bizim o eve ne kadar çok eşya tıkıştırdığımızı görünce. Evlenirken mobilyaları getiren ustalar gibi, kombi ustaları gibi, klima ustaları da bu eve bunu nasıl takacağız çelişkisini yaşadılar tabii, oturdular kara kara düşündüler; hayır, biz akıllı karı-koca da keşif yaptırmamışız ki önceden. Eevet, sinirler yavaş yavaş gerilirken bende, salonda montaja başlandı. Klimalar evin içinde böyle çok hoş bir görüntü oluşturuyor ya, işte oranın montajı hiçbir şey değil, asıl dışarda duran klimadan büyük olan zırt makinası var ya, işte onun montajı evi de bitirdi beni de bitirdi. Bak yine sinirleniyorum yazarken, artık benim şanssızlığımdan mıdır, yoksa evin şekilsiz ve küçük olmasından mıdır, yoksa benim bu evle yıldızımın bir türlü barışmamasından mıdır nedir, ustalar duvara açacakları küçük bir delik ile klima kablolarını dışarı üniteye verecekken, matkap biranda sert bir yere geldi ve durdu. Koskoca duvarın bizim deldiğimiz yerinde bir ahşap takoz durmuyor mu, usta mecburen o takozu çıkarmak için deliği büyüttü de büyüttü ve sonrasında klasik sinir gerilmeleri başladı. Sonra sırasıyla, dış üniteyi balkona yerleştirken balkona dükmedikleri moloz kalmadı, diğer klimayı takarken yatak odamızı mahvettiler, sonra süpürmeden gittiler, evde oturacak yatacak yer bile kalmadı, bir elektrik süpürgesi tutayım, oturacak yer olsun derken süpürgenin torbası delindi her yer duman ve toz oldu....... Ve ben bu sayede az daha erken doğum yapacak kadar sinirlendim, gerildim. Ben beceriksiz miyim, şanssız mıyım....Kombi den sonra klimada da aynı olayları yaşadığıma göre (ki o ustalar temizleyip gitmişti nispeten) şanssız olmalıyım. Bak yine sinirimden nasıl uzuuun yazmışım. Neyse ya, sonra klimayı 25 dereceye ayarlayınca sinirlerim de yatıştı gerginliğim de geçti. Ama bundan sonra istemiyorum evde montajcı falan, mümkünse çok para kazanıp REZİDANSLARDA oturmak istiyorum, kombisi, kliması, ocağı, rafı, eşyası tam. Off yaaa.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...