27 Nisan 2011 Çarşamba

İşe başlıyorum..

Zengin erkek avında bir takım hatunlar var, hatun demeyeyim de genckız diyeyim. Av da yanlış anlaşılmasın tamamen nikah masasına oturtmak amacı diyeyim. Zengin erkek de biraz kaba oldu, varlıklı diyeyim. Şimdi de cümleyi baştan kurayım, varlıklı ya da varlıklı olması yaklaşık otuzbeş yaşlarında kuvvetle muhtemel olacak erkekleri nikah masasına oturtmaya çalışan gençkızlar vardır; yeni nesil genç kızların çoğunluğu böyle olmakla birlikte benim yirmili yaşlarımda da vardı bunlardan. Bazıları zenginlik ve itibar birarada olsun ister, bazılarına sadece para yeter. Böyleleri için nikah masasına oturtulacak erkeğin öncelikle ve mutlak surette arabası olmalı evden alıp eve bırakabilmelidir, cüzdanında nakiti olmalı herşeyi ödemelidir, ya babadan yadigar bir işi olmalı (en kırosundan bir benzin istasyonu veya en afillisinden bir aile şirketi olabilir farketmez, sonuçta hazır koltuk olsun yeter), babadan yadigar bir işi yok ise paranın gözüne vurması olasılığı yüksek bir bölümde okumalıdır (öyle hint dili edebiyatında okuyanlarla işleri olmaz), tipi düzgün olursa ne ala, olmasa da farketmez para var güzellik var iyi giydirilir olur biter, çapkınlık mı "aman erkeğin elinin kiri, para var mı huzur var" der, üniversiteyi mutlaka bitirir ama evlendikten sonra isterse çalışır istemezse çalışmaz veya varlıklı kocası ona nasıl olsa en güzel oyalayanından bir butik açar falan filan. Ve bunlar evlenir evlenmez de senesi bile gelmeden hatta ilk sevişmede çocuk yaparlar, çocuk bağlayıcı unsur olur, eş olan erkek babalığa terfi edince çapkınlık yapsa da karısını terkedemez çünkü aynı zamanda çocuğunun annesini terketmiş olur.

Böyle tipler o kadar çok ki, uç örnekleri ünlülerden geliyor, zengin adamla evlenip götü kurtardıktan sonra pilates uzmanı olan manken bozmasından tut da, artık zevk için şarkı söyleyen ve orda burda annelik gösterisi yapan tipler var.

Bir de siz karşılaştınız mı bilmem ama, bir de bunların günlük hayatta karşılaşılan versiyonları var. Facebook dan arkadaşız biz diye birbirimizi eklediğimiz ama en son ortaokulda gördüğüm ve facebook dan öte hiçbir diyaloğumuz olmayan bazı okul arkadaşlarım böyle avlanmışlar (ilkokuldan beri çıtı pıtı güzel mi güzel kızcağız yağlı göbeğinden ayaklarını göremeyen çirkin mi çirkin, kendinden en az 10 yaş büyük görünen ama "varlıklı" bir adamla evlenmiş), bir tanesiyle çok yakın çalıştım bir süre akıllara zarardı (zengin aile beyinsiz oğullarını "aman bir üniversite okusun bari" diye özelde okutmuş, sonra da Ankara'nın varlıklı bir semtinde varlıklı bir kurutemizlemeci açmışlardı, oğlan akıllara zarardı, onunla evlenemeyince bıraktı, patronumuzla çıktı, onunla evlenemeyince işten ayrıldı, sonradan duydum ki varlıklı başka bir adamla evlenmiş, kendinden büyükmüş falan filan).

Şimdi, ben var ya ben, işte bu kızları ancak 35 yaşımda anlayabildim, çünkü aşk peşinde koşan süzme bir salaktım. Kocamın doktor olması ise sadece bir tesadüf, zaten tesadüf olmasaydı gider bir gözcü ya da kadın doğumcuyla evlenirdim.

Şimdi, ben nereden nereye geldim. 2 aydır evde çalışıyorum, evde çalışıyorum derken ev hanımlığı ile uğraşıyordum. Yıllardır çalışmaktan yapamadığım birçok şeyi yapıyordum, sabahları yürüyüş yapıp, evimi temizleyip, yemeğimi yapıp, stressiz bir şekilde kızımla ilgileniyordum. Çalışmaya alışmış bünye arada bir sıkılıyordu tamam ama memnundu hayatından. Ama para lazım para...bir de emekliliğim için ödenmesi gerek ssk primlerim var. Çalışmaya başlayınca yine hiçbir şeye yetişemeyeceğim, yine sık sık asabileşecek, hobilerimle uğraşamadığım için hayata küfredeceğim. Çünkü, her gün biz işteyken evimizi silip süpürüp yemek yapıp bize vakit kazandıracak bir yardımcı tutmak, en özelinden en güzelinden her türlü veli kaprisi çeken öğleden sonra dörtte dersleri biten kreşe kayıt yaptırıp, anne işten altıda çıktığı için ayrıca eğitimli bir yatılı bakıcı abla tutmak gibi lükslerimiz yok bizim, biz bu şartlar olmadan çalışmak zorundayız, zevk için de değil para için.

Oysa yukarıda bahsi geçen avcı tipler, isterse çalışıyor istemezse çalışmıyor, hatta isterse özel bir hobisini iş olarak yapıyor az biraz para da kazanıyor böylelikle sıkılmıyor, bakıcının yatılısı önünde yatısızı arkasında, her iş yardımcıda, bir el yağda bir el balda....ohhhh...öyle olsa beş çocuk bile doğurursun, tek yaptığın karnında taşımak olacaksa...

Off sıkıldım, iflah olmayacağını bildiğim iş hayatıma geri dönüyorum, aslında artık farklı bir sektörde farklı bir pozisyonda çalışıp yeni birşeyler öğreneceğim bu da kendi kendime verdiğim gaz.

Çok parası olan erkek tehlikeli olur,aman çok para kazanmasın ben de çalışırım, bu da kendime verdiğim diğer bir gaz....

22 Nisan 2011 Cuma

Yalnızlık...

Kızım ateşlendi yine, sabah ateşi düşünce 23.Nisan kutlamaları için kreşe götürdüm, bir saatim var evde tek başıma oturmak için. Hava gri, yağmurlu ama soğuk değil, bir hırkayla balkonda oturabilecek kadar. Dün balerina cif e bağlayıp tüm evi silip süpürmüştüm, gidecek bir işim de yok...balkonda oturup blog yazmak için güzel bir bir saat. Kahve yaptım kendime, filtre bittiğinden filtre kahve değil, hazır kahve bittiğinden hazır kahve değil, annemin tarzı üçü birarada yaptım, çok şekerli ama olsun. Ayıptır söylemesi sigara da yaktım. Çok uzun zaman oldu böylesine kafam boş ve huzurlu vakitlerim olmayalı, tadını çıkarıyorum. Herşeyi kafaya takan ve sürekli şikayet etmekten haz duyan koç burcu kadınımı da sokağa saldım gitsin azcık gezsin beni rahat bıraksın diye.

Şimdi burada yalnız yalnız otururken, bir tane bile arkadaşım olmayan bu nispeten küçük şehirde yaşarken, bir işim bile olmamasına rağmen mutsuz değilim. Yorulmuşum ben, çalışmaktan, iflah olmayacak iş hayatımda kariyer peşinde koşmaktan ama hiçbir şeye ulaşamamaktan, saçma sapan insanlarla uğraşmaktan, her gün işe "pis bok, yine mi buraya geldik" yüz ifadesiyle gelen insanlara "günaydın" demek zorunda olmaktan, dert dinlemekten ve anlatmaktan, "ahanda boru gibi harcamışsınız" diye bas bas bağıran kredi kartı ekstrelerimizden, büyük şehir ışıklarından, aceleden, yetişememekten, bin parçaya bölünmekten ve sürekli düşünmekten, şikayet etmekten, mutsuzluktan, mutsuz arkadaşlarıma mutluluk dersleri vermekten yorulmuşum.

Bu kadar yorgun ve bezmiş hayatımın değişmesini nasıl içten gelerek istediysem, taşındım. Şimdi bu yeni hayatımda; iş başvuruları yapıyor ama çalışmak istemiyorum, yeni insanlarla tanışıyor ama dertlerini dinlemek istemiyorum, fotoğraf derneğine üye olmak istiyor ama kimseyle bir proje yapmak istemiyorum, spor yapmak istiyorum ama spor salonuna gidip birileriyle muhabbet etmek istemiyorum, onun yerine sahilde yürüyüş yapıyorum kendi başıma, sadece müzik çalan radyoları dinliyorum, dj lere bile tahammülüm yok. Az yalnız kalasım ve bundan sıkılana kadar insanlardan uzak olasım var...

19 Nisan 2011 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.3....

Ben konudan ruhen daha fazla uzaklaşmadan hemen "uzmanlık eğitimi"ne geçeyim...büyük konuşmamakta fayda var tabii ama uzmanlık dönemini "bir kocayla geçirilebilecek en kabus zamanlar" diye nitelesem sanırım çok da abartmış olmam. Bu dönem öyle bir dönem ki aşık olduğum sevgilimi elimden aldığı yetmezmiş gibi, beni de bir psikopata döndürüp "kocamın ayaklarına sıkma arzusu"nu da beraberinde getirdi...

Bir üniversite hastanesinde cerrahlık uzmanlığına başlamak demek asgari ücretten hallice bir maaş karşılığı insan haklarına aykırı sürelerde ve koşullarda çalışmakla aynı...üç günde bir nöbet, nöbet ertesi gecenin bir körüne kadar çalışmak, uyumamak, sürekli ayakta durmak, aklımın hala almadığı garip bir ast üst-usta çırak ilişkisi... hal böyle olunca, bu hal  doktor olanı doktorluğundan bezdirdiği kadar karısını da kocasından bezdirir.

Uzmanlık eğitiminin ilk başladığı zamanlar o kadar canlı ki belleğimde, ayakta durmaktan su toplayan ayaklara masaj yaptığım geceler, ergenliği çoktaaan geçmiş insanlara hocaların yaptığı muamele sonrası kocanın bozulan moraline yaptığım kendimce psikoterapiler, salonda oturduğu yerde uyuyan kocayı güç bela yatağına yatırmalar...bir süre sonra sıkılıyor insan ama...bazen an geliyor patronundan azarı yemiş veya acaip bir haksızlığa uğramışsın moralin bozuk bir şekilde eve geliyorsun, tam anlatıp rahatlayacaksın, dinleyip rahatlatacak insanın hastası ölmüş, morali bombok... e çıkıp "bana ne yaa, bana mı öldü hastan, oturda bana moral ver"" deyip sitem edemiyorsun, bir insan ölmüş, birşey diyemiyorsun. Ama zaman geçtikçe cerrahlık eğitimi müstakbel cerrahın karısını öyle bir dellendirdiği, çirkefleştirdiği anlar oldu ki, sonra çok utansa da, "gebersin hastan bıktım beee", ya da "şu hasta ölse de kurtulsak" diye bağırdığı da oldu. Anlaşılacağı üzere ailecek insanlıktan çıkartan bir meslek bu.

Konu oraya gelmişken bir doktor karısı zaten öyle her naneye sitem edip kocasına naz yapamaz. "Kocacım çok çalışıyorsun az bana vakit ayır" diyemez, çünkü yeri gelir çocuğuna bile vakit ayıramaz doktor kişi. Bir doktor karısı evde her işini kendi görmek, her yere kendisi gitmek zorundadır. Arabayı sanayiye götürür, musluk tamir ettirir, faturaları takip eder, gerekirse hepsini yapar, bir kere de sitem edemez. Kocalarına şunu yapmadın bunu yapmadın diye söylenen, hadi bakalım şunu şunu yap bunu bunu yap diye organize eden kadınlardan olamayız maalesef. İşin yoğunluğu ve stresi bir yana, doktor kişi ameliyata girince bir de ulaşılamaz, bir yardıma ihtiyaç var ise, dışardaki doktor arkadaşlardan yardım istenir. Örnek vermek gerekirse, kızımızı başka bir doktor arkadaşla muayene ettirmişliğim var....

Bu eğitimin bir başka boyutu ise cerrahların kendini tanrı sanmasına varacak kadar ego geliştirmesidir ki, hepsinden öte bu hiç çekilmez. Hastenede kendini "tanrı" sanan kocanın, bu yanılsamadan evde de kurtulamayıp eşini ve çocuğunu da kulları olarak görmesi olasıdır. Bir de bunlardan bir kaç tane biraraya gelip de muhabbete başlarlarsa, ortam tanrıların biraraya gelip tüm kainatı idare etmelerine döner ki, zaten bir sürü latince mesleki jargondan anlamamak etrafıma inek gibi bakarak sıkılmama neden olmuyormuş gibi, bu çoklu ego gösterisinden de bunalırım. Ve anlarım ki, benim naif, mülayim ve alçakgönüllü kocam gitmiş yerini Zeus'a bırakmıştır. Ben artık Zeus la evliymişim, kabus gibi.

Cerrahla evli olunca bir kadın, farklı topluluklarda farklı farklı muhabbetlere ortak oluyor. Aile içinde "kocan cerrah oldu ne güzel" denirken ve senin ne iş yaptığını bilmeyen kişilerce övüm övüm övünmen beklenirken, iş arkadaşlarınız "ohh kızım kocan cerrah olacak paraya para demezsin sen, ne kasıyorsun" derler, patronunuz "aman bunun kocası da doktor çok para vermeme gerek yok" diye düşünür, kadınlara düşman bazı kadınlar bir doktorla evli olmanızı kıskançlık nedeni haline getirirler. Evet, bazı kadınlar için doktorla evli olmak bir tür sınıf atlama demek, belli bir saygınlığa ancak kocanın mesleğiyle ulaştığını da sanabilir, doğrudur. Ama benim için değildi. Her zaman alakasız ve sıkıcı buldum bu muhabbetleri, iş görüşmelerinde veya ilk işe başladığım zamanlarda söylemekten sakındığım, söyledikten sonra da hemen konuyu değiştirdiğim zamanlar oldu. Hala da oluyor. Neyse...

Bir uzmanlık eğitimi sonunda anlaşılır ki, evlenen hatun kişi doktor değil ise ve maalesef kaderin can sıkıcı bir oyunu sonucu bir doktor ile evlenmişse, çok ama çok fedakarlık yapması gerekir.

Altı senenin beşi böyle geçerken, son bir senesi daha da bir kabus geçti. Onca nöbetin, yoğunluğun, yorgunluğun yanında tez hazırlamaya, uzmanlık sınavı için ders çalışmaya çalışan, mecburi hizmetin nereye çıkacağı sürekli kafasını kurcalayan kocanın psikolojik olarak zıvanadan çıkması çok zor bir sene geçirmeme neden oldu.

Sonuçta altı senenin sonunda ne oldu peki, sınav sonunda bana bir teşekkür belgesi bile vermediler :) Özge'nin deyimiyle, uzmanlık diplomasını üstüme yaptıracağım ben de....

31 Mart 2011 Perşembe

İzmir plaka...

35 rakamını sadece ve sadece İzmir'in plakası olduğu için sevebilirim...belki bir de orta karar içki ölçüsü olduğu için...35 lik rakı, 35 lik kırmızı şarap gibi..

Her yaş güzeldir geyiğine hiç girmeyeceğim, çünkü 20 ler 30 lardan güzeldir, 30 da 35 den iyidir ve bunun aksini iddia edebilecek kimse yoktur zannımca.

Haksızlık...

Yaşadığım şartlarda ve ruhsal anlamda bir kadın olarak kendimi ancak 35 e doğru anlayabildim ben, ne yapmak istediğimi, ne olmamak istediğimi, nerede solumanın bana iyi geldiğini, neleri göze alabileceğimi; o zaman haksızlık değil mi, kadınların 35 den sonra doğurganlığının riske girmesi, yeni bir iş bulmasının zorluğu, bekarsa artık evlenmenin zor olması, boşanmanın daha zor olması, sağlığına dikkat etmek zorunda olması...daha hayatı yeni yeni istediği gibi yaşayacakken, doğru dürüst karar vermeyi bile henüz yeni öğrenmişken, birden 35 oluvermek haksızlık oldu bana şimdi gibi geliyor, üniversite sınavına bu yaşta girmeli, evlenmeye bu yaşta karar vermeliydim ben, 20 lerde bana sunulmuş tüm olanakları bu yaşta vermiş olsalardı keşke, düşüncesiz, akılsız, bağımsızlığına düşkün, idealist 20 ler tam bir öğrenme çağı aslında, 20 lerde öğrenip 30 larda gerçekleştirebilme imkanı olmalı insanın, buna vakit tanınmalı, hatta belki de tersten yaşanmalı ama yok ...bir de içinde olgunlaşmaktan nasibini alamamış lolita bir ruh taşırken nüfus cüzdanının bağıra çağıra 35 demesi ne kadar da asap bozucu.

Tipim nispeten genç gösterdiğinden insanlarla lolita ruhumun sesiyle muhabbet ettiğimde sandıkları yaş ile sordukları zaman söylediğim yaş biribirinden o kadar farklı ki ben insanların "oha" diyen yüzlerini görmekten sıkılıyorum artık. Daha ben yeni yeni hayatın keyiflerini çıkarmayı düşünürken "35 oldun artık ikinciyi de yapman lazım" diyen insanlardan da sıkıldım artık, hatta içimdeki lolitaya da bunu hatırlatan 35 lik egomdan da sıkıldım. Biyolojik saat ruh saati ile gerekli çalışma uyumunu yakalayamadığından ruhun ruh sağlığı bozulmaktadır, biyolojik saati kendisine bir çeki düzen vermeye davet ediyorum. Bundan sonra estetiğe de açığım zaten, kırışıklarım falan da var, bir de tantuni yemekten aldığım kilolar da cabası. Kendime iyi bakmam lazım.

Yaşlanmayı sevmiyorum, evet. Herkes yaşlanıyor çünkü. Yaşlanmak sevdiğim insanların sonlarını da yaklaştırıyor, büyümekle birlikte böyle sapık düşüncelere de kapılıyorum. 20 lerin başında babam iki tane beyin ameliyatı geçirdiğinde, ölür mü diye düşünmemiştim bile, öyle ameliyat olduğu için üzülmüştüm sadece. Şimdiyse iki tane üstüste cevapsız görsem telefonumda "birşey mi oldu acaba" diye endişelenmeden edemiyorum.Yaşlanmak bana vaktin daraldığını hatırlatıyor hep, özellikle de otuzdan sonra. Şimdi annemle ancak 30 dan sonra dalaşmadan hırlaşmadan muhabbet edebiliyorken zamanın kıskacını tepemde hissetmek de rahatsız ediyor beni.

Yok, yok... ben bu 35 i sevmedim...ve cidden bugun acaip de hüzünlendim...

Ama yine de pozitif enerjiyi evrene salmak lazım değil mi?

29 Mart 2011 Salı

Çiçeklerim...

Yıllar yılı başka kadınlarda görüp özendiğim ama bir türlü olabileceğime inanmadığım iki tip kadın özelliği var, en birincisi "göz kararı" ve "aldığı kadar" tabirleri ile yemek, kek, pastaları gayet lezzetli yapabilen, buzdolabında ne varsa onu yemeğe dönüştürebilen kadınlar, ikincisi ise dokunduğu yeri yeşertip, evinde balkonunda çiçeklerin açtığı, bir çiçeğin dalını koparıp onu başka bir saksıda canlandırabilen kadınlar. Ben bunların hiçbirisi değilim... bırak göz kararını, çay bardağıyla tarif edilen yemekleri su bardağıyla yapmışlığım, pişirene kadar da farketmemişliğim vardır, tarifsiz yapmayı geçtim tarife bakarak yaptığım herşey ilkinde asla güzel olmaz, hatta ancak ve ancak üçüncüde olması gerektiği gibi olur, "gr" olarak yazılmış tarifleri okumam bile idrak edemediğimden, şu ana kadar bakabildiğim tek çiçek ise kaktüs oldu.

Bunun nedenini 17 yaşında ailemden ayrılıp tek başıma yaşamaya başlamam olarak görüyorum ben. Kaaaç sene yurtta kaldım, ne yemek yaptım ne ev temizledim. Sonra kaaaç sene bekar yaşadım kendi başıma, çorbayı hazır yer, akşam yemeğinde de ya makarna ya yumurta, yazın ise karpuz peynir yerdim, evde arkadaş buluşmalarımız ise bira patates veya şarap peynir olurdu, öyle yemeğe falan almazdık birbirimizi . Haa yok mu bekar yaşayıp da sofra donatan var tabii, ama ben onlardan da değildim. Çiçek bakamamış olmamda da etkisi var tabii bu yaşam şeklinin, bir de galiba iklimin. Renkli çiçek açan bitkiler güneş görmeyi seviyor ya, Ankara'da bunlara bakmak neredeyse imkansızdı benim için, ya oturduğum evler güneş görmez ya da azıcık hava alsın diye balkona çıkardığım çiçeği balkonda unutur, geceyle gündüz arasında 15 derece fark olan o şehirde çiçekleri bir bir öldürürdüm. Çalıştığım ofislere de aldım çiçekler ama onlar da soğuktan öldüler. Sonra vazgeçtim, ay bir de üzülüyordum çiçekler öldükçe.

Şimdi sürekli güneş olan bir şehre taşınınca annem günlerce "ay burda ne güzel çiçek yetiştirilir" diye gezdi, ben de "yok ben bakamam çiçek miçek, almayalım" diye gezdim. Am buralarda adım başı çiçek serası, adım başı fidanlık var; herkesin balkonunu, bahçesini yemyeşil görünce ve annemin "yeşerten kadın" moduna da bir son vermek için tuttuk en yakın fidanlığın yolunu. Evin içine güneş alan yerlere konmak üzere dört saksı büyük yapraklı çiçek, balkona güzel koku yaysın diye bir saksı melisa, camın önüne de renk renk sardunyalar aldık. Pek güzel oldular, sardunyalar güneşi gördükçe seviniyor, açıyor da açıyor. Fidanlıkta tanıştığımız bir bayan "yazın burası çok nemli oluyor sardunyalar pişiyor" dedi ama... Bakalım ben bu çiçeklere ne kadar bakabileceğim.....Eğer bakabilirsem bir de ufak limon ağacı alacağım balkona, belli mi olur belki sebze meyve de yetiştiririm, kendimden öyle bir perfomans beklentim yok ama, iklim müsait diyelim...

3 Mart 2011 Perşembe

Ankara'dan giderken...

Taşınma telaşı...her yer her yerde...telefon trafiği...nakliyeci bir yandan ev sahibi bir yandan...düşünmeye pek vakit yok....kolilerin arasından azıcık bir vakit buldum şimdi...

Koskocaman bir köy olmaya devam eden Ankara benim ilk geldiğim zamandan öyle farklı ki, 17 yaşımdaydım ilk buraya geldiğimde, üniversite öğrencisi bir lolitaydım hepi topu, Ankara o zaman öğrenci şehriydi, kız başımıza gecenin bir yarısı bar bar gezebildiğimiz bir şehirdi, giderek büyüdü, büyüdükçe göz çevremde belirmeye başlayan kırışıklarımın verdiği rahatsızlık kadar rahatsız etmeye başladı beni Ankara...mal insan sayısının hızla arttığı, bina üstüne bina dikilen, o avm den bu avm ye gezmek zorunda kaldığım, şöyle para harcamak zorunda kalmadan keyfini çıkaracağım bir alanı olmayan, son birksç senesinde özellikle çok yorulduğum bu şehirden giderken nedense hiç üzülmüyorum...halbuki birçok arkadaşım var burada, sürüyle anım var...arkadaşlarım yeni şehrimize yeni evimize gelirler ziyarete, anılar beklesin burada, bir ziyarete geldiğimde şöyle popo donduran bir karlı Ankara gecesinde belki, kendilerini hatırlatırlar.

İşimi gücümü, neredeyse yerleşik hale geldiğim bu şehri ve hatta tüm hayatımı burada sonlandırıp, bir deniz şehrine yeniden başlamaya gidiyorum. Yıllar yılı deniz kenarında yaşama hayali kurdum ben. Sulak bir yerde büyümemiş olmama rağmen deniz sevdası içimde büyüdü de büyüdü. Böyle bir şansı yakalamışken kullanmamak ayıp olurdu artık...Bir işim, bir tane bile arkadaşım olmayan bu deniz şehrine giderken endişelerim yok değil, ama moda olduğu üzere tüm pozitif enerjimi saldım evrene...

20 Şubat 2011 Pazar

Benim iflah olmaz iş hayatım...yazı dizisi olabilir no.1...

Öğrencilikte umduğunu çalışma hayatında bulan var mıdır acaba? Tozpembe bir iş hayatına sahip olan ya da? Çok ama çok para kazanan? Kariyer basamaklarını birer ikişer tereyağından kıl çeken gibi çıkan var mıdır, hem de dürüst bir şekilde, yalakalık yapmadan kimsenin ayağını kaydırmadan? Benim çevremde yok… Bunun sebepleri üzerine dönem ödevi yazma niyetinde değilim, korkma…sadece biraz doldum, paylaşasım var.

1998 yılından bu yana çalışıyorum, özel sektörde. Özel kısmı hiç değişmedi de sektör kısmı arada bir değişti, zaten özeli değişmeyince sektörü de fark etmiyormuş, onu da anlamış bulunuyorum. Öyle çok matah bir yerden mezun değilim, üç büyük şehirdeki üniversitelerden filoloji konusunda güzel eğitim veren bir kurumdan mezunum. 20 lerinde akademisyen veya öğretmen olmak istemeyen 30 larında ise buna pişman olan her filoloji mezunu gibi iş hayatım tesadüfler sonucu çok da elimde olmayarak şekillendi, elimde olmasa da yaptığım işi sevdim, hala da seviyorum, benim yerinde duramayan mizacıma bu kadar uygun bir iş daha olabilir miydi bilmem. Ama çalış çalış elime hiçbir şey geçmedi şimdiye kadar. Hepsinde öküz gibi çalıştım, hatta bazılarında sanki babamın şirketiymiş modunda çalıştım, bazılarıyla duygusal bağ bile kurdum ama hepsi hüsranla bitti. Hatta son iş yerimde gördüğüm bir sürü şeyi çalıştığım hiçbir yerde görmemiştim, o derece. Bu son iş yerimle aramızdaki sözde işbirliğini de bu hafta sonlandırmış bulunuyorum. Hayırlısı...

Bugüne kadar 4 farklı işyerinde çalıştım. Bir tanesinde kovulmakla birlikte diğerlerinde hiç beklenmedik anlarda istifa ettim, beklenmedik derken, kendimce beklendik ama çevreyle paylaşılmadık desek daha iyi. Zira iş hayatında birşey paylaşmak o kadar zor ki. Neyse, uzun lafın kısası, son iş yerimden de bir türlü terfi edemediğim, sürekli inek gibi çalıştığım ama hiçbir şekilde terfi edemeyeceğimi bildiğim bir yere dönüştüğü için istifa ettim. Bu kadar götün bir arada çalıştığı bir işyeri zaten daha önce görmemiştim, bu başka bir yazının konusu olsun, son çalıştığım ofise dair gözlemlerim olsun adı da. Bu yazının ilgi alanı başka, bunca yıllık iş hayatımda "istifayı basma" durumlarında insanların takındığı tavırlar ve ruh halleri üzerine olsun.

Beklenmedik bir anda istifayı basan insana karşı insanlar türlü türlü davranırlar.

1- Hata yaptığını söyleyenler: Bunlar genellikle şirketlerin patron yalakası olanlarıdır. Herşeyi patrona taşıdıklarından, başkalarını da kendileri gibi sanırlar. Satıcı, yüzsüz ve göttürler, bir de bütün bunların üstüne böyle olmak onlara batmaz kendilerine aşırı derecede güvenirler. Oldukları yere de götlük yaparak geldikleri aşikardır. Hatta son işyerimdeki götten bacak müdür bozuntusu "terfi edemediğim için istifa ettiğimi" duyunca utanmadan yüzüme "sen kendini yeterli görebilirsin ama bana sorarsan değilsin, hata yapıyorsun, sabretmelisin" diyerek dayağı haketmiş ama allaha havale edilmiştir. Bir kere işimi çok iyi yaparım, şuana kadar yaptığım iş ile hiçbir işyerimi maddi manevi zarara uğratmadım. Az paraya çok iş yapmışımdır hep. Ama, yalaka değilim, dedikoducu ve riyakar değilim ve maalesef bunların çok prim yaptığı işyerlerinde çalıştım hep.

2- Özenenler ama çaktırmayanlar: Bunlar yaptığınıza özenirler, yıllardır kendileri de haksızlığa uğramıştır ama bir türlü ayrılma cesaretini gösterememişlerdir. İstifanız karşısında hafif kıskançlıkla beraber küçümseyici bakışlar atarlar, onlar da "hata yaptığınızı" söylerler, "iş bulup gitseydin" derler, sanki kendileri için talep ediyormuşcasına. Bu kıskanç tayfadan da tırsarım ben, kıskançlıklarıyla ateşlenmiş hırsları gözlerini kör eder bunların.

3- "Darısı başımıza" diyenler: Bunlar da yaptığınıza özenirler, ama daha yıllarca çalışacaklardır. Cesaret yoksunu memur insanlardır bunlar, yıllardır "biz neler gördük" modunda çalışırlar, hep şikayet ederler ama hep düzene uyarlar asla değiştirmeye çalışmazlar. Millet istifa etsin gitsin benim değerimi anlasınlar modunda davranır ve çalışırlar ama istifa edene yalan söylerler.

4- Alenen gıcık olanlar: Kendileri yapamadıkları ve/ya yapmadıkları herşeye bok atma eğilimi gösteren tiplerdir bunlar. İstifanız karşısındaki tutumları terfi etmiş olsaydınız da aynı olacak tipler bunlar, tehlikeli takımdan. Sanki süper biryerde çalışıyormuş havası takınıp, "artık bizden değilsin" söylemlerini üstü kapalı yaparlar. Hemen "yabancılarlar" seni, hatta içten içe gittiğine sevinirler.

5- Sürekli soru soranlar: Bunlar sürekli merak eder, ne yapacağını, ne edeceğini, planlarını. Abuk subuk sorular sorarlar sürekli. Tehlikesiz gruptandırlar.

6- Yüzünüze gülüp arkanızdan konuşanlar: Bunlar şirketin dedikodu tayfasıdır zaten. Her zaman durumda satıcıdırlar, herkesin ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşurlar, çok fazla da iş yapmazlar ama çok güzel yapar görünürler. Bir de böyle çok güzel süt dökmüş kedi rolü yaparlar. İstifanız karşısında güzel dileklerini sıralayıp başka insanlarla neden istifa ettiğiniz konusunda en adi dedikoduyu bile yaparlar. Tam şerefsizdir bunlar yani, uzak durmak gerekir.

Veee, son olarak, çok üzücüdür ama, gidişiniz iyi mi oldu kötü mü oldu sorgulamadan sadece sizin için iyi dilek dileyen saf ve temiz yürekli insan sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdır. Neticede bu iş hayatında herkes poposunu en adi saldırıya karşı bile kollamak durumundadır, kendini pazarlamak hatta satmak durumundadır. Bunları mı hayal etmiştim ben yahu, hiç de değil.....

29 Ocak 2011 Cumartesi

Son günlerde...

Bu filmin nesini beğendiler, benim için anlamak mümkün olmadı. Konu desem sapır saçma, kurgu desem karmakarışık, sadece 45 dakikasına tahammül edebildiğim, 3-5 tipin ortalıkta sürekli karizma yaparak bilmiş bilmiş dolanmasına uyuz olduğum bir film oldu ancak. Tamam konu çok değişik, afilli falan da bu kadar karizma fazla olmuş be, bu kadar akıllı bıdık bir filmde çok olmuş.

Bunu da gecenin bir yarısı, "aman çok övgü aldı bu film, çok duydum" diyerekten oturdum seyrettim. Bütün film boyunca içim bayıldı yemin ederim. Psikopata bağlamış bir balerinin ruh hastası sahneleri beni çok bunallttı, belki de filmin misyonu bunaltmaktı o yüzden başarılıydı bilemiyorum ama "vaay bee" de demedim. Çocuğunu sabote eden anne tiplemesi süperdi onu çok beğendim, kendi yapamadığı şeyler için kızını destekler görünürken aslında nasıl da kıskançlık içinde olduğunun filmin sonunda ortaya çıkması çok iyiydi. Sanatçı olmanın, odaklanmanın ve rolle bütünleşmenin işlenişi çarpıcıydı, yazarların yarattığı, tiyatrocuların ve balerinlerin oynadığı, müzisyenlerin çaldığı karakterle olan iletişiminde her zaman hastalıklı bir durumun olduğuna inanırım zaten. Natalie Portman desen, büyümüş, taş gibi olmuş, ben üniversitedeyken bebeydi hatun, demekki yaşlanıyorum, çok asap bozucu. Siyah kuğu sahnesine kadar aynı ezik yüz ifadesiyle oynaması da bunalttı beni. Böyle, kaşlarını küçük emrak misali ortadan havaya kaldırması, titrek dudakları beni çok baydı. Tamam film boyunca ihtiras ve cinsellikten uzak saf bir tipi canlandırması gerekiyor da, sürekli aynı ezik yüz ifadesiyle olmamalıydı. Sene başında kızımı jimnastiğe falan başlatmak istiyordum, esnek olsun, bir spor dalıyla küçük yaşta ilgilensin diye düşünürken, 3 yaşında jimnastik değil de ancak baleye aldıklarını duyunca, çok sıcak bakmasam da, bir süre düşünmüştüm, hatta bir kursla konuşmuştum bile. Bu filmden sonra bale male yok kızıma da., öyle psikopat olacağına, löp löp etli olsun.

Ne Anlatayım Ben Sana ile çok sevmiştim Ece Temelkuran'ı. Belki daha eski kitaplarıyla bu sevgiyi pekiştirmeli, yenileri daha sonra okumalıydım bilemiyorum. Ama ne Ağrı'nın Derinliği'ni ne de Muz Sesleri'ni sevdim. Hatta itiraf edeyim her ikisini de yarım bıraktım. Ağrı'nın Derinliği'ni yazarın taraf tutmasını sevmediğim için Muz Sesleri'ni de kurgusal olarak bir bütün oluşturamadığını ve fazla uzun, ağdalı ve fazlasıyla gereksiz acıklı cümlelerle yazıldığını düşündüğüm için sevmedim. Ağrı'nın Derinliği'ne sonradan döneceğim, fazla başında bıraktım ama Muz Sesleri'nin "bu romandaki karakterler ne zaman gözümde canlanacak" diye diye okurken, romanın yarısından çoğunu okumuş olduğumu farkedince bıraktım okumayı ve geri dönmeyeceğim. Gözümde canladırmadığım karaktere inanamadım doğal olarak, çok uzak kaldı bana, fazla uzun ve karmaşık cümleler kasmış romanı, sanki aşırı üstüne düşülmüş bu cümlelerin, buram buram "kasış" kokuyor.

S.164 ....Kimse, hep birbirleriyle arkadaşlık ediyormuş gibi görünen botokslu kadınların sonsuz bir hayret anında takılı kalmış yüzlerinden eski kırışıklıklarının yasını tuttuklarını bilemezdi.....

Bu cümleyi defalarca okudum, etkileyeci bir yüz ifadesini 4 satırlık virgülsüz bir cümle ile bu kadar anlaşılmaz tasviri rahatsız etti beni. Beğenmedim.

13 Ocak 2011 Perşembe

Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası - Hamdi Koç

İlk söylemem gereken şudur; ben bu kitabı okurken çok ama çok eğlendim, boşanmış koca sürüm sürüm sürüm sürünürken, "seni bıraksam mahvolursun" tehdidi ile kendini kandırmaya müsait tüm evli veya uzatmalı sevgili mağduru kadınlar gibi bir keyif aldım bir keyif aldım sormayın. Adından anlaşılacağı üzere, kocama öfkenin de ötesinde gayet de kin duyduğum bir zaman diliminde okumak için saklamıştım bu romanı, isabet olmuş, iyi ki de öyle yapmışım. O nefret dolu günlerde "aman boşansam da gününü görse" diyip diyip kendi kendime gaza geldiğim zamanlarda, ağzımı kulaklarım vardıran bu romanın baş kahramanı da karısı tarafından terkedilince gününü bir güzel görüyor, ama karısı da alıyor payını bu ortak kaderden, sonuçta bu roman safi terkedilmeyi haketmiş erkeğin el kitabı olmadığı gibi,  Hamdi Koç da cosmo kızlarına erkek gözünden köşe yazıları yazan bir yazar hiç değil. Kendisini "Melekler Erkek Olur" la seveli çok zaman oldu.

S. 1 Karımı sokakta bir adamın kolunda gördüğüm zaman ilk hisettiğim şey korku oldu. Ölüm korkusu. Ölüyorum sandım. Çok korktum. Oysa ölmesi gereken karımdı. Ölmesi gereken karımın yanındaki adamdı. Ama ben ölüyordum.

diye başlıyor roman. Çok zengin bir işadamı olan baş kahramanımız doktor karısı tarafından terkedilmiştir. İki çocukları ve oldukça uzun, üniversite yıllarına dayanan bir ilişkileri vardır. Kadın kocasına körkütük aşıktır ama eskiden tanıdığı elektro gitar çalan entel sevgilisinden eser kalmayıp da, paranın bir tarafına koyan kocası karı kızdan elini eteğini çekemeyince terketmiştir. Bütün bu hikaye detaylı olarak anlatılmıyor tabii, kahramanımız karısını genç sevgilisiyle görünce ve ona aşık olduğunu anlayınca yaptığı iç hesaplaşmaları sırasında öğreniyoruz. Kahraman demek istemiyorum kendisine bu noktadan sonra da, bu erkek yarması adam kadına yapmadığını bırakmıyor, peşlerine adam takıyor, sevgilisini öldürtmeye çalışıyor, başına sürekli bir işler getirip karısının çalıştığı hastanede kendine oda tutuyor, çocukları annelerine karşı fitliyor, sosyal olarak sürekli aşağılıyor...nefret ettiriyor kendinden kısacası. Kadınsa gidip kocasının gençliğinin yansıması, kendinden genç, fakir ve entel bir çocuğa aşık oluyor.

Bütün bu olayları öyle güzel anlatmış ki Hamdi Koç, ortaya çok güzel bir karakter incelemesi çıkmış aslında. Birbirlerini takriben 18 yaşından beri tanıyan ve aşkla birleşen iki insanın yıllar içinde süregelen değişimleri, bu değişimlere karşı tepkileri, alışkanlıkları, alışamadıkları, bırakmak isteyip de bırakamadıkları, bağlılıkları, kopuklukları üzerine çok güzel tespitler var bu romanda. Çünkü, tecrübeyle sabittir, 17-18 li yaşlarda tanışanlar birbirlerine hesapsızca aşık olurlar ve en önemlisi ise bu ilişki içinde bir sürü şeyi beraber yaşayıp birbirlerini büyütürler, birbirlerinin tarihlerine tanıklık ederler. Eğer bu ilişki sürerse, bir çok normal ilişki mensubunun çiftin anlayamayacağı bir garip hastalıklı durumun yanında tutkulu dolu bir naif bir hal de alır, tecrübeyle sabittir. Bu romandan anladığım da budur, çok da başarılı anlatılmıştır fikrimce.

Çok güzel erkek halleri var romanda, biz kadınların göremeyeceği erkek özellikleri dile getirilmiş. Dümdüz anlatılmış, "böyle işte kardeşim ötesi yok, yaradılışımız böyle" hissi veren anlatımlar.

Bütün bu aşk-hastalık kıvranmalarının, kadın-erkek çözümlemelerinin dışında bir kaç yan karakter de var başarıyla incelenen, romanı okumaya değer kılan bir başka nokta diyebilirim. Hele bir Hasan karakteri var, süper.

Tavsiye ediyorum şiddetle, okuyun, okutun.

Doğan Kitap, 4. Baskı 2009 (2009), 307 sayfa

12 Ocak 2011 Çarşamba

Rahatsız ruh...

Babama çekmişim ben, hem tipsel hem içsel hem de duygusal hem de davranışsal olarak. Babamda ne kadar olumsuz özellik varsa annemin (ve aslında benim de, ama kız çocuğun  babaya olan varoluşsal düşkünlüğü nedeniyle kendine itiraf edemediği şekliyle) nefret ettiği, 30 umdan sonra bende buldu kendini. Sevgimi gösterme, üzüntülerimi ifade etme özürlü oldum. Mutluyken dağlara taşlara sığmaz, eşle dostla, tüm sehirle paylaşmak arzusuyla yanar, böyle bir bağırası haykırası gelir, herkesi kendim gibi sanıp sevindirmek ister oldum falan da; sevgimi, özlemlerimi, kırılganlıklarımı şöyle dolu dolu göstermek için zil zurna içmem gerekir oldum aynı zamanda da. Çok rahatsız edici.

Ben sevdiklerimi iç organlarının sesini duyarak seviyorum artık bir de. Sarılmıyorum falan. Kocamı, annemi, babamı, kardeşimi falan kucaklarına yatıp gurul gurul mide suları hışırtılarını, garç gurç bağırsak hareketlerini, tik tak kalp seslerini dinleyerek seviyorum. Bir göbekte bir göğüste bir bacakta gezen kulağımı böyleee bastırıyorum, sevdiklerimin iç seslerine bırakıyorum kendimi, "yaşıyorlar ya, yeter" diyorum acıklı acıklı, acıyarak ve acındırarak kendi kendime, kimse de hasta değil haa, herkes turp gibi maşallah; günbegün hem babama benzemeye devam ediyorum hem de ölümden tırsmaya başlıyorum, off yaşlanıyorum. Çok rahatsız edici.

Bana kem gözle ve kıskançlıkla bakan insan kılığındaki mendeburların negatif enerjisinden çok etkileniyorum. Bu nedenle insanlarla ilgilenmiyorum, kendi kabuğuma çekiliyorum, kendim olamıyorum. Masama koyduğum bir saksı yeşillik, koca dikenli koca bir kaktüs ve giysimin içine iğnelediğim nazar boncuğuyla bu negatif enerjiyi çekip depolamak ve hayalet avcılarına teslim etmeye çalşıyorum. Bütün olumsuzluklara ve mal insanlara karşı tüm pozitifliğimi kullanıp güleryüzümü eksik etmemeye çalışıyorum. Çok rahatsız edici.

Lanet olası ülkenin lanet olası sistemi, beyimi alıp kimbilir hangi dağdaki hastaneye gönderecek ve bana "çalışma sen de canım, kır kıçını evinin kadını ol" mesajını böğüre böğüre suratıma kusacak. Ben de öyle alık alık bakacağım "ama ben de ssklıyım yeaaa, hem de kıdemliyim, gayet de dürüst yatırıldı skk primim" diye düşüneceğim, ama bu ülke dolandırı dolu olduğundan kimse inanmayacak çünkü ben 18 yaşımda üst kat komşumuzla olan yakın ilişkilerimize istinaden onun bilmem ne dükkanında veya ofisinde beleşten skklanmış olabilirim. Aile birliğini koruma ve gözetme sadece devlet memuruna uygulanmakta, halbuki ben onlardan daha çok çalışmaktayım ve sanıldığının aksine daha az para kazanmaktayım. Çok rahatsız edici.

Yazı nasıl başlamış nasıl bitmiş, alakasız. Düşünmeden yazmış, yazdığımı okumamışım. Çok rahatsız edici.

2 Ocak 2011 Pazar

bir itiraf....

kendimi dünyanın merkezinde sanma yanılsamasının bir yansıması olaraktan, sesim güzel olmadığı halde, 90-60-90 mankenden hallice bile olmadığım halde, herhangi bir enstrümanı şakır şakır çalabilecek yetenekten yoksun olduğum halde, ailemde veya yakınımda hiçbir şekilde örnek teşkil edecek biri olmadığı halde..içimde böyle bir sahnede olma dürtüsü var küçükten beri, böyle bir spotların altında olma fantazisi..."sahne ışığı var bende içimde ışıl ışıl parlayan" diyeceğim de güleceksiniz...de...neden "pink" aslında ben olacakmışım da, birileri engel olmuş gibi hissediyorum çoğu zaman...mağazalarda elim ışıl ışıl, abuk subuk, açık saçık, allı pullu kıyafetlere giderken ve renk renk, model model saçlara olan düşkünlüğümün kafamda kendini bulması değişikliksever ruhumun doyurulma ihtiyacından mı yoksa bu sahne ışığından mı ...üfff tek derdim bu olsun bu sene yaa..

30 Aralık 2010 Perşembe

2010 ne getirdi, 2011 den ne beklerim konulu geyik yazı...

Geçen sene hiç yazmamışım bile 2010 bana ne getirsin isterim, neler yapacağım neler yapmayacağım geyiklerini; hoş, yazmış olsaydım bile muhtemelen pek de gerçekleştirememiş olacaktım. 2010 yılını kaale almamışım ki yazmamışım, 2010 da beni kaale almadı zaar. Bu yıl çok ruhum sıkıldı, huzursuzlandı; ne inişli ne de çıkışlı, böyle safi sıradan, ova misali dümdüz hissettim çoğunlukla; ne mutlu ne mutsuz, o bile belli değildi, ufak mutlulukların hemen ardından ağlama krizine kapılmak gibi böyle bir panikli ataklı bir yıldı ama o bile dümdüz yaşandı, kimse anlamadı. Bu yıl yaptığım neleri yapmayacağımı düşününceyse hiçbir şey gelmiyor aklıma, pişmanlıklarından ders almayan bir insan olduğumdan kelli aynı hataları belirli döngülerde yapıyorum zaten, alıştım. Yo yo yo güzel olaylar falan oldu tabii, bir kere çok güzel bir yaz tatili yaptım, çok okudum, çok düşündüm, kimse ölmedi yakınımdan, kimse hasta olmadı. Bu yıl bitse de oluuurr bitmese de, çok umurumda değil.

Gelelim 2011'e. Bana huzur getir, sadece bana getirmen yeterli ben huzurlu olursam etrafıma saçarım onu, şu hayatta ne olmak istediğime karar vermeye yetecek kadar akıl fikir ver bir de, yine kimseye birşey olmasın, herkes sağlıklı olsun, hiç yaşlanmayayım...bu kadar. Para pul istemem ekstradan, bu yeterli, aşağıya da düşmesin tabii de. Şimdi ben yaşlanıyorum ya, 35 yaşında bir bedenin içinde 25 yaşında bir ruh taşıdığımdan, ruh yaşımla beden yaşımı nispeten yakın tutabilmek amacıyla, bu seneden itibaren çok deli sağlık kuralları uygulamaya kararlıyım, daha doğrusu önce karar vermeye karar vereceğim tabii. Yolun yarısı diye tabir edilen bu yaşın yolun çeyreği olması için hergün bol su, bir bardak süt içip ceviz yiyeceğim, içki-sigara içmeyeceğim (haftada bir içip içip zıvanadan çıkma hakkımı saklı tutaraktan), her gün kırışık onarıcı kremlerimi orama burama sürüp makyajla yatmayacağım, her hafta mayalı sütlü maskemi yapacağım, bol meyve yiceğim, fast food ve abur cubur yemeceğim, falan filan.

Sonra, kızımla zamanın en iyisini geçireceğim, çok okuyacağım, çok fotoğraf çekeceğim, yine önce bunları yapmaya karar vermeye karar vereceğim tabii, yeni bir yılın gazıyla. Mutlu huzurlu yıllar.....

25 Aralık 2010 Cumartesi

Sevgilinin Geciken Ölümü - Murat Gülsoy

S. 36... Ölüm bir süreçtir, bizi tanıyan son kişi öldüğünde tamamlanacak bir süreç...

Beni en çok etkileyen cümlelerden biri oldu bu. Daha doğrusu cümlenin içeriği demeliyim, anneannem öldükten sonra hep bunu düşünmüştüm, ne yaşadı bu kadın, ne iz bıraktı dünyada sadece ve sadece bize kokusunu bıraktı hala duyumsadığım, böyle düşünürken de çok garip geliyordu "hayat", sonra sonra düşündüm 1 oğlu, 3 kızı, 1 gelini, 3 damadı var, ben ve diğer torunları var, yeğenleri var, abimin (kuzenim) çocuğunu görebildi ama o da hatırlamaz büyük ihtimal, öyleyse en küçük teyzemin küçük kızı biliyoru en son bu kokuyu; çıkarımım ise şuydu anneannem en küçük kuzenim öldüğünde ölmüş olacak (sıralı ölüm olursa, umarım, inşallah, amin), bütün bu saydıklarım içinde en küçük o çünkü, bu kokuyu hatırlayacak. Ölen herkesle ilgili bu denklemi kurma alışkanlığım var, dünyada bir iz bırakmaya dair takıntılarım var, ondan oluyor sanırım, belki bu günlüğü de ondan tutuyorum, kimbilir. Uzun lafın kısası ben bu cümleyi hep yaşıyorum.  (zaten yazarın kalbimdeki konumu geniş bir yer kaplamaya başladı ki "adam tam da benim düşündüğümü yazmış" diyecek kadar yakın, "ben yazacaktım o yazmış" diyecek kadar kıskanç bir hale geliyorum).

Baş kahramanımız Cem'in karısı Serap bir trafik kazası geçirir bitkisel hayata girer, Cem karısına bakar, içten içe hesaplaşır (lar).

Küçüklüğümden beri psikopatça bir düşüncem var, değer verdiğim insanlar beni kırınca elimde olmadan hayalini kurduğum psikopatça bir düşünce. Kırılmanın derecesine göre psikopatlaşır bu, az kırıldıysam "ya ben bir kaza geçirsem hastaneye düşsem ne yaparlar acaba?" veya "kanser olsam bu yaşımda hastaneye düşsem de üzülseler...", çok kırıldıysam "ölsemde görseler günlerini" gibi gibi gibi. Hatta abartıp hayal falan ederim, bir hastane odası ben yatıyorum böyle perperişan...ya da ölmüşüm mezarımın başındayım falan...sonra gelsin beni kızdıranlara dair hal ve tavır canlandırmaları...benim küçük hayalgücü egzersizlerim. Hal böyle olunca kendimi Serap'la, kocamı da Cem'le özdeşleştirip, çoğunlukla hüngür şakır ağlama, yer yer "yaa baak işte böyle göt bu adamlar", yer yer "off Serap ben de aynen böyle yaşıyorum" diyip olaylarla canlı bağlantı kurmam zor olmadı. Hatta bitince "al kocacım bak sen de oku" demeye kadar bile varacaktı da, zor tuttum kendimi. Uzun süreli tanışlıklara dayanan evliliklerde kişileri tek tek ve bir bütün olarak ne güzel çözümlemiş Murat Gülsoy, sorgulamış demeyeceğim, anlatmış işte, çok iyi anlamış ki, güzel güzel anlatmış. 20 li yaşlarda neydik, 30 larda neyiz, şimdiki 20 ler nerede, biz hayatın neresindeyiz, ne istemediğimizi biliyor muyuz ki ne isteyelim gibi bizim kuşağa (70-80 doğumlular) mahsus olduğuna inandığım çıkmazlar ara sıra Cem'le çıkıyor ortaya. Bizim kuşak tabir ettiğim kişiler daha farklı bir zevk alacaklar okurken, daha değişik bir tad alacaklar, "aaa ben de böyle düşünüyorum" tadı. Hemen okuyunuzzz.

Daha önce başka yazarlarla ilgili bahsetmiştim, küçüklükten beri en güzel yemeği en sona, en güzel pastayı en sona bırakırım, hemen yemeyeyim diye de diğerlerini yavaş yavaş yerim ya, Murat Gülsoy'da tabağımdaki en lezzetli kurabiyelerden biri oldu. Bütün romanlarını alıp bir çırpıda okuyabilecekken, tabağım boş kalmasın diye bekletiyorum onları.

S.43 Uzunca bir zamandır yaşamını paylaştığı birinin kaza haberini gece yarısı apansız çalan bir telefonla öğrenen bir adam ne hissederse onu hissetmeye çalışıyordu Cem. Hissetmeye çalışıyordu! Gerçekten de...Çünkü böylesine büyük bir acı ve korku onu dondurmuştu. Kendi dışına çıkmış gibiydi. Bedeninni içinde - o güne dek varlığından haberdar olmadığı- farklı bir birim kumandayı ele almıştı. Bu yeni iradenin etkisiyle yaptığı hareketleri dışarıdan izliyordu....

S.44 İşte herşeyin sonu... Serap eğer ölürse, eğer ona bir şey olursa... ben yaşayamam! Tek gerçek buydu. Sade çıplak. Bu düşünce zihninde, bedenin iç yüzeylerinde son sürat yankılanıyordu. Ama ruhunun hiç tanımadığı karanlık bir köşesinden onu çok şaşırtan başka bir ses yükseliyordu: Yaşarsın...Bal gibi yaşarsın...Sıfırlanacaksın...Onunla birlikte öleceksin ve sen yeniden doğacaksın....

Kirpiklerimin Gölgesi - Şebnem İşigüzel

Anlatılan tüm bu acı dolu hikaye yaşayanın kaleminden gelseydi çok daha fazla etkilenirdim büyük ihtimalle, her ne kadar kız çocuğunun dilinden " ben" olarak anlatılsa da herşey, arada tanınmış bir yazarın kalemi olması, "böyle olmamalı" diyen kızgınlığımı "bunlar kurmaca mı?" diyerek geçirmeye çalışmama yol açtı. Etkilenmedim mi yani, yok, fena derecede etkilendim. Geceleri uyumakta zorlandım bile diyebilirim hatta (yatmadan önce 5-10 sayfa okuma alışkanlığımdan, yoksa psikopat mıyım bu romanı yatarken okumayı adet edineyim). Şebnem İşigüzel'in neredeyse tüm kitaplarını okudum, neyle karşılacağımı da biliyordum ama yine de hazırlıksızdım tabii ki de, okurken çarpıldım, bazen midem de bulandı.

Konu genel olarak hayata çile çekmek için gelmiş insanlardan biri olan 11 yaşındaki bir kız çocuğunun başından geçen kötü olayları anlatıyor. Bir çocuk istismar edilerek nasıl mahvedilir açık açık ve dümdüz yazmış İşigüzel, olaylar o kadar çarpıcı ki, dili ne kadar güzeldi çok ayırdına varamadım; ama, nasıl okurken kendini kaptırıp doludizgin okuyorsa okur, yazar da aynen öyle yazmış, dümdüz dediğim o. Sanki oturmuş masasının başına kaptırmış kendini yazmaya, bitirmeden de kalkmamış. Öyle nasıl çarpıcı olurum, nasıl okurun yüzüne bu çarpıklıkları şöyle şiddetle vura vura anlatırım gibi bir derdi de yok bu yüzden. Duygu sömürüsü yok, akıllı bıdıkçılık yok, farklılık kaygısı yok, iddia yok, neyse o. Bir annenin çocuğun hayatındaki önemi bir kez daha çekti dikkatimi, neysek bu hayatta en çok annemizin ettiklerinden oyuz aslında, ve annemiz koruduğu kadar korunup onun bizzat verdiği ve/veya izin verdiği kadar zarar görüyoruz. Tavsiye ediyorum okuyun, ama kitabın inceliğine kanıp da bir çırpıda okuyacağım diye kasmayın, bu da benden söylemesi. Seviyorum ben bu kadını ya.

Bu arada kapak tasarımı da çok güzel, anlamlı ve romana çok uygun.

S.59...Ben bazen çok dalgın oluyordum; kafamın içinde kocaman bir dünyayı taşımaktan yorulmuş, aklımdan geçenleri fısıldamış oluyordum farkında olmadan. Yine öyle olduğunu sanmıştım. Bu defa düşündüklerimi usul usul anlatayım istedim. Kör olsa, beni görmese bile, birisiyle konuşmuş olurdum. Çünkü çok yalnızdım ben. Okul yolunda, okul servisinde, okulda, dönüş yolunda, okul formamla gidip çalışmaya koyulduğum Kaplıca Oteli'nde, eve döndüğümde, küçük bir bebek gibi beline kadar çiş kaka içinde kalmış ninemi temizleyip onu beslerken ve onun mırıldanmalarını dinlerken, çıkardığı garip sesleri, her akşam yediğim yoğurt, ekmek ve bir elmayla kendi küçük odacığıma çekildiğimde, ödevlerimi yaparken yalnızdım ben. Yalnız olduğumda canım sıkılmazdı. Canım yanmazdı yalnız olduğumda. Yalnız olduğunuzda kimse size zarar veremez. Şimdi sorarsınız, ağabeyin duman gibi odana süzüldüğünde yalnız değil miydin? Benim anlatmak istediğim, gökyüzünde bir yıldız, hem yalnızdır hem değil. Ormanda bir ağaç, hem yalnızdır hem değil. Bunun gibi.

İletişim Yayınları, 2. Baskı 2010 (1. baskı 2010), 157 sayfa

14 Aralık 2010 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.2....

Hmmnn nerede kalmıştım şöyle bir göz attıktan sonra toparlamamın zor olacağını anladım, muhtemelen oradan buradan düzensiz ve dağınık bir şekilde devam edeceğim. Bir intern doktorla beraber olmanın derinliklerine inmeyeceğim, tek söyleyeceğim, bir doktorun doktor olmaya başladığı seneler oluyor bunlar, burada iki iyi, birkaç kötü haberim var. İyi haber, ayrıca bir doktora gitmek gerekmiyor evde mevcut, ya da gitmek gerektiğinde zaten hastanede tanıdık doktor olduğundan işler kolay oluyor; kötü haber ise "en çok ben çalışıyorum", "doktor olmayan anlayamaz", "aman allahım yoksa allah ben miyim", "nöbetteyim", "ameliyattayım", "şimdi onla ilgilenemem çok işim var", "bunun için mi aradın?", "zaten anlamanı beklemiyorum", "kalk kalk birşeyin yok, ne hastalar var", "hastanede kadınlar bağıra bağıra doğuruyor...", "ben herşeyi bilirim".....gibi gibi gibi....cümleleri işitmeye başlıyorsunuz. Her bir cümlenin nedenlerini ve sonuçlarını incelemeden önce bir pratisyen hekimin ve tabii ki de o pratisyen hekimin pek delidolu sosyalci sevgilisinin oldukça zor bir dönemi olan TUS  dönemine değinmeden geçmemek lazım. Zira doktor olmayan biri TUS hazırlığını anlamaz, ve zaten pek az doktor sevgilisi bunu anlamıştır. Ve bu blog büyük iftiharla sunar, ben bunu anlamış bir doktor sevgilisi oldum, sonra zaten doktor nişanlısı, sonra doktor karısı oldum, aile içinde, işte, otobüste, dolmuşta, düğünde dernekte hep doktor karısı oldum da sağolsunlar arkadaş eşrafında "ben" olmak kolay oldu.

TUS - Tıpta Uzmanlık Sınavı. Bu doktorlar 6 sene it gibi, affedersiniz, okuyorlar, sonra pratisyen hekim oluyorlar. Pratisyen hekimlik ülkemizde "peeh" diye burun kıvrılan, pek de itibar edilmeyen bir meslek, yoook illaki uzman olacaksın. Herkes kasar, sen kendin kasmasan bile annen baban kasar, sen hala kasmıyorsan kasman için elinden geleni yaparlar, doktor olmayan doktor sevgilililerin çoğu da kasar, ki bunlar çoğunlukla ya ilaççı, ya diyetisyen, ya fizik tedavici, ya da hemşire olurlar, zaten onların da hepsi kasar, genellikle de hiç acı çekmeye bile yanaşmaz acıları kendi kendine ya da sonradan terkedildikleri fedakar sevgilileri ile geride bırakmış, mangırları cebe atmaya hazır uzmanlarla işe girerler, kimse kızmasın istisnalar kaideyi bozmazlar, ama genelde de böyledir. Benimse umrumda değildi, zaten ben tanıdığımda uzun saçlı küpeli birşeydi, nerde okuduğu bile umurumda değildi ki, uzman olsun mu olmasın mı o umrumda olsundu. Hala da değil ya neyse asıl konumuza dönelim...Benim sevgili, toplumsal, ailesel, eğitimsel baskılara pek de farkında olmadan boyun eğip girdiği TUS'u ilk seferde kazanamadı tabii, hal böyle olunca, TUS kursuna yazıldı. 6 ay boyunca sabah 8'de kursa gitti, akşam çıktı, gece evde ders çalışmaya devam etti. Ben de sevgilisi besili inek misali ders çalışan tüm çıtırlar gibi dizimi kırıp yamacında oturdum, kahve yaptım, masaj yaptım, moral verdim, karnını doyurdum, asabiyetlerine boyun eğdim, fedakar kadın kısmının yapması gereken her bir haltı yaptım yani. O, 6 ay TUS'a hazırlandı da ben neye hazırlandım onu bilemedim tabii, en iyi ihtimalle doktor karısı olmaya hazırlanmış olabilirim. TUS'a dair şu an gözümde canlanan sahnelerden biri oturmaktan aldığı bıngıl bıngıl kiloların yanında, poposunda bağsur çıkan sevgilimin sıcak suya oturması ve benim keh keh gülmem; ikincisi ise duvara önü yatağa arkası dönük masasında ders çalışmasıyla benim yatakta serilip sayısız kitap okumam. Ay ne biçim boktan günlerdi ya, hayatımızın en bi baharında eve tıkıldığımıza mı yanmalı, sınavlar diyarı ülkemizin 6 sene inek gibi okudukları yetmiyormuş gibi saçma sapan borulukta bir sınava tabii tutmasına mı yoksa, saç beyazlatacak, basur çıkartacak kadar insanların kendini paralamasına mı yanmalı.

Efendim, sonra, TUS yine olmadı. Yedekten farmakolojiye girildi, başlandı, sevgili mutlu oldu, ben mutlu oldum, aile olmadı, toplum olmadı. "Farmakoloji ne ola ki, hangi hastalıklara bakar ki?" sorularına verdiği cevapların aile eşrafında yarattığı tatminsizlik sevgiliyi mutsuz etti. Fareleri kesip biçmekten, bilimsel çalışmalar yapmaktan ve hatta bulunduğu bölümdeki müthiş kaliteli hocalardan sonsuz keyif alan sevgilinin aklına "hasta bakmak istiyorum ben" kurdu düştü. Bu kurt kendi medikal geçmişinden mi düştü yoksa yakın çevrenin duygusal baskısından mı bilmiyorum, aslında biliyorum da haksızlık etmek istemiyorum, geçmişe mazi derler sonuçta...sevgili bir daha girdi o lanet sınava. Bu sefer hiç çalışmadı. Ve kazandı...kalp damar cerrahisi. Nasıl kazandı derseniz, bu lanet sınavın lanet olası sonuçları iyi üniversitenin iyi bölümüne göre değil de, herhangi bir üniversitenin en çok tercih edilen bölümüne göre yerleştiriyor. Diğer bir deyişle, beyin cerrahisi, kalp damar cerrahisi gibi çok nöbet tutup çok köpek muamelesi gören ama bunun yanında kuş pisliği kadar maaş alan asistanların konakladığı üniversie hastanesi bölümleri tercih edilmediğinden puanları düşük oluyor. Değişik bir bakış açısı yani, anlaşılması mümkansız. Bütün bu süreçte ben ne yaptım peki, herşeye "sen bilirsin sevgili sevgilim" dedim, "her koyun kendi bacağından asılır" demedim keza sonradan öğrendim ki her koyun kendi bacağından asılsa da her cerrah hem kendi bacağından, hem karısının bacağından, hem çocuğunun bacağından asılıyormuş.

Bir tıp öğrencisiyle sevgili olup, bir doktorla nişanlanıp, nihayetinde bir cerrahi asistanı ve onun işiyle evlendim.

Arkası sonra...uykum geldi şimdik...

12 Aralık 2010 Pazar

Kar...

Aralık ayını ışıl ışıl güneşli geçirmek yaramamıştı bana zaten. Biyolojik saatimin tüm dengeleri sarsılıyordu, gönül Aralık ayını, Ankara'ya yaraşır bir şekilde, yağmurlu çamurlu, karlı buzlu, burun donduran, çok gaz yaktıran, çok eksili bir soğukla yaşamak istiyordu. İstekler oldu, Ankara'da dün gece kar yağmaya başladı, lapa lapa hem de. Hava buz gibi ve karlı, ev sımsıcakken bol tarçınlı bozalar içildi; gece iyicene beyazlaşınca yerler dışarı çıkıldı, biralar elde, Tunalı'ya yüründü. Bira ve sigara karnı acıktırdı, yürümekten de ayaklar donup, soğuktan da sırtımızı ter basınca soluğu Bestekar'daki Rumeli'de aldık. İki hüpletince bol sarımsaklı bol sirkeli işkembeyi daha da bir keyiflendik. Uyku iyicene bastırınca, eve döndük, sımsıcak yorganımızın altında kıvrıldık, kendimizi güzel rüyaların kucağına bıraktık. Biz kar yağınca herşeyi unuttuk, mutlu olduk.

7 Aralık 2010 Salı

Az geri dur...bulaşma...uğraşma...sırnaşma...kadın olmanın pre ve post halleri...

Kaç yıldır hijyenik pede saçtığım para yetmiyormuş gibi bir de ruhumu ezen, beni sıkıntıdan sıkıntıya sürükleyen, boğan, çirkinleştiren, sürekli etrafını rahatsız eden kuduz bir köpeğe dönüştüren, yalnızlaştıran, nefret ettiren, bir paket çikolata için ruhunu sattıracak kadar komikleştiren şiddetli PMS çıktı başıma. Şişlikten neredeyse ağzıma girecek ön takımlarım, bozulan cildim, su toplayan vücudum, dar gelen pantolonlarım, düğmesi kapanmayan gömleklerim, kış gecelerinin -10 derecesinde don fanila sokaklarda kosup serinlemek isteyen vücut ısım, uykusuz gecelerim, iyicene yağlanan burnum, ağrıyan başıma rağmen her türlü cinsel fantaziye açıklığım, bir gün boyunca son 10 yılımı sorgulayıp hiç bir işi doğru dürüst yapamadığıma ilişkin sapıkça düşüncelerim ve bunlara inanmam beni nasıl çekilmez, nasıl şikayetçi, nasıl çirkin, nasıl mutsuz, nasıl öfkeli, nasıl ağzı bozuk, nasıl ağlak, nasıl kırıcı, nasıl kırılgan bir şirrete dönüştürdüğünü mü anlatsam,"günaydın" diyen iş arkadaşıma "bu günün nesi aydın" diye tersleyip üstüne bir kusmadığım kaldığını falan? Ya da bütün gün "çirkinim, aptalım, kültürsüzüm, beceriksizim, şanssızım, başarısızım,kararsızım ama zaten karar verdiğim zaman da yanlış kararlar veririm" diye gezip, gece yatağımda nasıl zırladığımı mı? Eskiden böyle değildim ben, azıcık bacaklarım, azıcık başım ağrır, sevgilimin söylediği şeylere hemen alınır, sonra kanar kurtulurdum, öyle karın ağrısından telef falan olmazdım. Klasik adet dönemi halleriydi bunlar.

Ne olduysa çocuk doğurduktan sonra oldu. Postpartum atlatıldı annelik kabul edildi derken, PMS nerden çıktı. Her ayın en az 2 gününü böyle şirretlik yaparak geçirmek zorunda mıyım ben yaaa hem de istemsiz bir şekilde, kadınım diye, 30 yaşı geçtim diye ruhsal buhranlarımla uğraşıp etrafımdaki herkesi rahatsız etmek bir yana illallah ettirmek zorunda mıyım? Bildiğimiz adet hallerinin arızalı bir hali bu PMS, 30-45 yaş arası kadınlarda görülüyormuş, her türlü halt beklenirmiş bu tehlikeli kadınlardan. Tıklayalım bakalım PMS neymiş?

5 Aralık 2010 Pazar

Yeşil Peri Gecesi - Ayfer Tunç

Çok ama çok sevdim bu romanı, her bir karakteriyle. Yaşanan tüm olaylar, karakterler ve mekanlar o kadar gerçek ki bir roman okuyormuş gibi değil de ana karakter çocukluk arkadaşımmış da yıllar sonra oturmuş dertleşiyormuşuz sandım; çocukluk arkadaşım çünkü romanda süregelen zaman dilimlerinde hep aynı yaştayız, dertleşiyoruz çünkü biz yaşadığı kötü olaylardan ders almak yerine onları yaşatanlara hadlerini bildirmek için kendini sabote eden ayrıkotu insanlarız, onu anlıyorum çünkü şimdi bir de anne olmuşum, onun kadar iddialı olmasa da benzer düşüşler yaşamışım. Bu yüzden bu romanda anlatılan sarsıcı olaylar, insanın ruhunda açılan yaralar, modern zamanın ikiyüzlü, kapitalist ve yalancı insanları beni sarsmadı da çok ama çok hüzünlendirdi. Roman boyunca adı geçmeyen arkadaşım ise yazarın diğer romanı “Kapak Kızı”nın kahramanı olan Şebnem miş. “Kapak Kızı”nı okumadım henüz, ama bloglardaki yorumlardan okuduğum kadarıyla bir devam romanı niteliğinde değilmiş “Yeşil Peri Gecesi”, okumadığım için anlamadığım bir nokta olmadı bu romanda, bağımsız olarak da okunabiliyor.

Bu romanla nette kitap yorumlarını okurken karşılaştım, yeni çıkmıştı, hemen aldım. Alır almaz tabii ki de arka kapağı okudum ve biraz hayal kırıklığına uğradım.

“Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikâyesidir Yeşil Peri Gecesi. Modern toplumun ikiyüzlülüğüne, geleneklerin, alışkanlıkların zorbalığına direnen, “farkına varmış” ve bu nedenle acı çeken bir kadının, annesiyle hesaplaşamayan bir kız çocuğunun, okuyanı rahatsız eden ve belki de bu nedenle elinizden bırakamayacağınız öyküsü. Cumhuriyet elitlerinin düşkün kuşakları ile orta sınıfın can çekişen tutunamayanlarının karşılaştığı trajik bir karnavala dönüşen kapak kızının romanı, toplumun ve bireyin ruh haritasını en ince ayrıntısına kadar resmeden Ayfer Tunç’un güçlü anlatımıyla Türkiye’nin çürüyen yüzüne de ayna tutmaktadır.”

Romanı okuduktan sonra ise, arka kapak yazısının romanı okumayan veya okuyup da anlamayan birinin yazmış olduğunu düşündüm. Şebnem i “Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadın” olarak tanımlamak ne kadar alakasız ve bir o kadar da haksız. Böyle bir tanımlamayı “Süleyman Bey” tadında biri yapabilir ancak. Ön kapakta ise yeşil gözlü ve çilli, dik dik gözümüzün içine bakan bir kadın portresi var. Benim gözümde canlanan kadın nedense o olmadı. Romanın ismiyle uyumlu olsun diye mi yeşil gözlü bir kadın portresi koymuşlar onu da anlamadım, zira “Yeşil Peri Gecesi” başlığına uygun olsun diye bu kapak yapıldıysa, o da olmamış bence.

Konuya ilişkin hiçbir bilgi vermek istemiyorum, dili zaten süper de, zamanda birdenbire geri dönüşlerin sıklıkla yapılmış olmasına rağmen okumaya ara verilmiş dahi olsa olaylar ve karakterler karışmıyor, o kadar net her şey. Hiç beklemediğim bir anda ve şekilde mutlu ve umutlu bir sonla bitmesi de derinden etkiledi beni. Ebeveyn olmuş kişilerin insan ruhunu rezil de vezir de edebileceklerini açık ve net önümüze koyan, kendi ruhsal mirasının çocuğuna geçmesinden endişe eden fakat bunun tam tersini hayal etmiş kimseleri ve 70 lerde doğmuş, 80 lerde çocuk, 90 larda genç olmuş herkesi de etkileyecek bir roman ayrıca. Okunmalı, okunmalı, okunmalı…..

S.17 “Ben zaten bu yaşa gelene kadar çok fazla adama âşık olmuştum. Hayata hep kendimi birilerine âşık olduğuma inandırmaya çalışarak tahammül etmiştim. Ama hep birilerine âşık olmaya çalışarak sefil olmuştum. (Aslında âşık olduğum herkes tekti, Ali’ydi.)

Ben kendimi aşkın içinde kaybedemezdim. Ben kendimi hayatın içinde kaybederdim. Âşık “gibi” bir şey olurdum, (bir şey işte.. âşığa benzeyen, aslında değil). Ama sefaletim “gibi” değildi, gerçekti.

S.47 "Osman kötü kokunun kaynğını kurutamayınca, yokmuş gibi yaptı. Banyoda kokulu bir mm yakıyor, içerisi tropikal meyve veya lavanta veya hindistancevizi, limon, çikolata, çilek, vanilya kokuyor, böylece kanalizasyon boruları sızdırmıyormuş, hayatımız bok kokmuyormuş, her şey yolundaymış gibi oluyordu."

S.152 "Osman garip bir karışımdı. Onca bencilliğin, riyakarlığın ve ataletin içinde, saf olan bir tarafı vardı. Ya da ben var olduğuna inanmak istiyordum. Çünkü, Osman'ı bağışlamam gerekiyordu. Başka türlü olamazdı. Başka türlü onunla olamazdım. Allahtan kolayca bağışlayabiliyordum. Hep kolayca bağışlamıştım. Bağışlayıp unutmak hesaplaşmaktan çok daha kolaydı. Bağışlıyordun ve bitiyordu. Başını alıp gitmen, hayatını değiştirmen gerekmiyordu. Kaldığın yerden aynen devam ediyordun. Spotless mind oluyordun. Lekesiz zihin. Ne güzeldi. Sonsuz gün ışığı!"

Can Yayınları, 1.Basım Eylül 2010, 463 sayfa

4 Aralık 2010 Cumartesi

"Anılarımla, anılarımın değeriyle ve onları yüklediğim eşyalarla ilgili bir yazı''

Buğday Tanesi benim bu konuda ne düşündüğümü merak etmiş, çok heyecanlandım, ilk defa bu zincirde bir halka oluyorum. Ve işin diğer bir heyecan verici yanıysa, tam da bu konuya benzer bir konuda yazmaya hazırlanırken konunun bana gelivermesi. Anılarına ve geçmişine takıklık derecesinde düşkün, buna ilişkin fil gibi bir hafızaya sahip, bazen geçmişe dair hayıflanmaktan kendi bile sıkılan tüm diğer insanlar gibi eşya, koku ve şarkılara itinayla anılarımı yükler, saklı oldukları yerlerden bazen isteyerk bazen istemeyerek çıkarırım ya da onlar kendi hür iradeleriyle istedikleri zaman çıkıp ya canımı sıkarlar, ya hüzünlendirirler. Anılarıyla mutlu olamayan bir insanım ben, iyiki de yaşamışım bunları demeyi bir türlü başaramadım, "ne güzel yaşamışım, iyi ki yaşamışım" yerine "neden bitti, neden anıya dönüştü..." diye hayıflanıp üzülmek en can sıkıcı özelliklerimden. İyicene moruklayınca nasıl olacağım çok merak içindeyim aslında. Ha bir de benim böyle ortaokuldan beri ufaklı tefekli eşya, not gibi anı zımbırtıları biriktirdiğim "herşey kutuları"m var, bir dolu ayakkabı kutusu, içinde türlü türlü eşya. Kendi kişisel tarihini ayakkabı kutularında saklayan bir kadınım işte....

Bu kadar çok eşya varken kutularda, ve hepsini buraya yazmak imkansız ve gereksiz olduğundan, anneannem ve dedemin evlerini yıllarca süsledikten sonra benim olan duvar saatine ilişkin yazmak isterim. Bu duvar saati anneannem ve dedemin çarşıdaki evinin L salonunda mutfak kapısı ile arka odalara giden küçük koridorun kapısı arasındaki duvarda oldukça yukarıda asılıydı. Ben o duvarın karşısındaki çekyatta uyurdum, bilir misiniz bilmem de bu saatlerin alt tarafındaki sallanan kol (adını bulamadım bir türlü) sürekli "tik tak" diye ses çıkarır. Bu ses gecenin karanlığında ve sessizliğinde uyumamı zorlaştırırdı, bir de yarım saatlerde bir defa tam saatlerde saat kaç ise o kadar sayıda "ding dong" diye öterdi. Zar zor uyurdum. Sabahları ise dedem kör vakitte kalkar, evin içinde yürüyüş yapardı. İşte o zaman, gözlerim kapalı, kulağımda dedemin terliklerinden çıkan "gırc gırc" sesi, saatin "tik tak"larına karışırdı, burnumda anneannem ve dedemin evlerinin kokusu, o zamanlarda "bu adam ne yürür sabah sabah, bırak dede az daha uyuyalım" diye içimden bağırırken, sonraları bu sabahları çok özlediğimi ve o sabahların tüm koku ve seslerinin bana huzur verdiğini farkettim. Saatin de bir parçası olduğu bu anlar dışında, bu saate takıktım ben, o duvarın altında durur kafamı yukarı kaldırır bakardım. Küçükken dedeme "ben evlenince bu saat benim olsun" dermişim, dedemler gülermiş. Önce dedem öldü, sonra anneannem. Sonra saat benim oldu, evlenmemiştim bile...

30 Kasım 2010 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.1....

"Bu yazı çok bekledi, muhtemelen şimdi de üç beş satır karalanıp biraz daha bekleyecek, sonra koca, bir nöbet ertesi olmasına rağmen yine gece 24 de eve gelince, bunun üzerine benim zaten çok oynak ve çoluk çocuğa karışıp da çalışan bir anne olup iyicene psikopata bağlayan haleti ruhiyem zıplayıp sinir katsayımı kurtarılmış hasta insanın hayatına bile küfredecek kadar çok katlayınca, ve kırmızı şarabımın şişesinin dibini görmeye başladıkça bu yazıya birkaç satır daha eklenecek. Uzun uzun anlatmadan bir özet yapayım, bir doktorla evlenmek demek, acaip bir egoyla uğraşmak demektir, etrafındaki bütün kadınların kocalarının ilgilendiği tüm işlerle ilgilenmek demektir, hatta iş bölümü yapamamak demektir, "

diyip

yazıyı yarım bırakmışım 24.03.2009 da, belli ki çok ama çok kızgınmışım. O zamandan bu yana bu konu yazılmak üzere aklımın bir kenarında serpilirken, bu konuya ilişkin tecrübeler yaşanmaya devam etti. Bundan sonra yazacaklarım bazı dostlarımı rahatsız edebilir, bloğa bu kadar da açık yazılmaz ki dedirtebilir, dahası doktorları sinirlendirebilir...onlar bundan sonrasını okumasınlar...

Başlıyoruz...

Bu yazı 16 senedir devam eden, heyecanlı bir serüven olduğu kadar yıldırıcı bir fedakârlık hissini de beraberinde taşıyan tecrübelerimin birikimidir. 7 senemi bir tıp öğrencisiyle, 1 senemi bir intern doktorla, 6 ayımı TUS’a hazırlanan bir pratisyen doktorla, 6 ayımı farmakoloji uzmanlığını yapan, son 6 senemi de yakında kalp damar cerrahı olarak uzmanlığını alacak bir doktorla geçirdim. Teorik olarak tek bir adamla geçerken bu süreçlerden, şimdi bakıyorum da pratikte beş ayrı adamla beş ayrı dönemden geçmişim aslında. Geçenlerde kuaförde 20 lerinde biri sordu, “şimdi olsa yine evlenir miydin abla” diye, hiç düşünmeden, sanki yıllarca bu soruyu beklemişim de cevabım hazırmışçasına “bilmiyorum da, bir doktorla evlenmezdim kesin” deyivermemle birlikte, doktor bir kocayı sosyal olarak iyi bir statü olarak gören kadın kısmının “salağa bak” bakışları altında ezilmem bir oldu. Çünkü bir doktorla evlenmek, market girişindeki mangır dolu yazarkasayı her akşam evine götürmekle bir görülmekle birlikte, doktor karısı olmak da “doktordan satılık” olmak kadar ayrıcalıklı çoğu insanın gözünde, gerçekten öyle; ve çok kırıcı.

1990 ların başında, barda karşılaştığım bu uzun saçlı, uçuk kaçık, deli dolu, küpeli, çok ama çok içkili adamın tıpta okuyor olmasına önce inanmamış sonra da umursamamıştım zaten. Ben okuyan, yazan edebiyatta okuyan, rock barlarda fink atan bir lolitaydım, dolayısıyla kendime bir doktor sevgili değil, olsa olsa bir müzik aleti çalabilen, çok okumasa bile bir konuda iyi konuşabilen, rock barlarda fink atan uzun saçlı, küpeli ve salaş giyimli bir sevgili arıyordum. O anda da buldum. Biz 19 yaşımızın uçarılığıyla sevgili olduk, gezdik, tozduk, yedik, içtik, konuştuk, tartıştık falan filan. Sevgilim bu kadar gezmeli tozmalı, yemeli içmeli yaşantı sonunda sınıfta kaldı tabii. Ben geçtim, herkes geçti. Bir tıp öğrencisi herkes değil tabii o yüzden kaldı. Tıp öğrencisi dediğin kişizadelerin sınav tarihleri öyle senin benim gibi sosyal bilimler olsun, mühendislik olsun, dil bilimci olsun hiçbir insan bölümüyle aynı değildir. Şehirde bütün bölümler finallere hazırlanır, bütün barlar boşalır, bunlar gezer, ne zaman ki bütün bölümlerin sınav dönemi biter, "hadi içelim sabaha kadar" moduna girilir, bu zavallımların komiteleri olur. Hah bir de bu var tabii yeri gelmişken, zavallımların sınavlarına bile sınav dedirtmiyorlar ki, neymiş efendim "komite". Komite yerine kısaca "boru" da diyebilirlermiş de, niye? Şöyle izah edeyim, bu "komite denen halt tıpta okuyan zavallımların bütün dünyevi olaylardan ve kişilerden koparak çalışmak zorunda kaldıkları bütün derslerin "öys" misali tek bir yazılı da sınav edilmesidir, yerden tavana kadar bir sürü notu okumak demektir, sınav zamanı kendini kilitlemek demektir. Bu nedenle bir tıp öğrencisiyle sevgili olmak demek, komite zamanlarında onunla birlikte mola vermek, o ders çalışırken yerde bağdaş kurup kitap okumak demektir, aklı kalmasın diye bütün gece hayatına "es" vermek demektir, kendi sınav bitişlerini bira şişelerinde yüzerek kutlamak yerine sevgiliye sıcak bir kahve yaparak o ders çalışırken kendi çapında kutlamak demektir. Daha bu aşamada bile farketmedende olsa fedakarlık yapmak demektir.

Zaman geçer, komiteler biter. 4. sınıftan itibaren bu zavallımlar bir de hastanede aktif görev almaya başlarlar. Üstlerindeki doktorların ve uzman kişilerin (ki onlar da doktordurlar ama bu meslekte sana yapılanı büyüyünce sen de yap gibi garip bir inanış olduğundan) tüm köpek muamelesini çekerler, nöbet tutarlar gerekirse, sabahın köründe kalkmaya başlarlar, bazen akşamları çok yorgun gelirler. Ve işin kötüsü gerçek bir doktor olmaya başlarlar...bu bir sonraki yazının konusudur..

Bir tıp öğrencisiyle sevgili olmak gerçekten zordur ama gençtir sevgililer farkında olmazlar.

Arkası sonra...........
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...