Bu aralar oradan buradan, annelerden, yakını anne olmuşlardan, anneannelerden, babaannelerden süt yaptığını duyduğum tüm yiyecekleri itinayla yiyorum. Bunlardan biri de nişastalı yiyecekler; nişasta içeren yiyeceklerin bolcana süt yaptığını duyunca annem bir koşu ailemizin tansaşına gidip kutu kutu nişasta aldı. Eve gelince ne yapacaksın diye sorunca ben, nişastanın kutusunu gösterip arkadaki tarifi yapacağım dedi. Ben tarifin yanındaki mantarlı fotoğrafı görünce, aynen şöyle deyivermişim "aaa evde mantar var mı ki, nası yapıcaksın?". Sonradan farkettim, gerçekten de mantarla nişastanın ne gibi bir alakası olabilir ki de ben böyle bir soruyla kafamı yormuşum, bilemiyorum... nişasta bildiğim kadarıyla pastada, tatlıda kullanılan birşey, mantarın da yemeği yapılır, böreği yapılır, nişasta ile birlikteliği kel alakadır. Neyse, nişastalı mantar şekilli kurabiyeler pek güzel oldu. Kurabiyelere nasıl mantar şekli verildiği ise oldukça komik, şöyle ki, bir kahve fincanında kahve ile su karıştırılıyor, bir pet şişenin ağzı kesilip alınıyor ve onun ağız kısmı fincandaki sulu kahveye bandırılıp yuvarlanmış kurabiyeler üzerine bastırılıyor. Kurabiye pet şişenin ağız kısmından içeri doğru bombe yaparken kahve de bulanınca mantar şekli oluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez yau. Süt bahane kurabiyeler şahane..27 Aralık 2007 Perşembe
Hem şekilli hem leziz...
Bu aralar oradan buradan, annelerden, yakını anne olmuşlardan, anneannelerden, babaannelerden süt yaptığını duyduğum tüm yiyecekleri itinayla yiyorum. Bunlardan biri de nişastalı yiyecekler; nişasta içeren yiyeceklerin bolcana süt yaptığını duyunca annem bir koşu ailemizin tansaşına gidip kutu kutu nişasta aldı. Eve gelince ne yapacaksın diye sorunca ben, nişastanın kutusunu gösterip arkadaki tarifi yapacağım dedi. Ben tarifin yanındaki mantarlı fotoğrafı görünce, aynen şöyle deyivermişim "aaa evde mantar var mı ki, nası yapıcaksın?". Sonradan farkettim, gerçekten de mantarla nişastanın ne gibi bir alakası olabilir ki de ben böyle bir soruyla kafamı yormuşum, bilemiyorum... nişasta bildiğim kadarıyla pastada, tatlıda kullanılan birşey, mantarın da yemeği yapılır, böreği yapılır, nişasta ile birlikteliği kel alakadır. Neyse, nişastalı mantar şekilli kurabiyeler pek güzel oldu. Kurabiyelere nasıl mantar şekli verildiği ise oldukça komik, şöyle ki, bir kahve fincanında kahve ile su karıştırılıyor, bir pet şişenin ağzı kesilip alınıyor ve onun ağız kısmı fincandaki sulu kahveye bandırılıp yuvarlanmış kurabiyeler üzerine bastırılıyor. Kurabiye pet şişenin ağız kısmından içeri doğru bombe yaparken kahve de bulanınca mantar şekli oluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez yau. Süt bahane kurabiyeler şahane..10 Aralık 2007 Pazartesi
Neler oluyor...
Sabah saat kaç hatırlamıyorum -bu aralar zaman mevhumum çok karışık- annemle evde çay keyfi yapmaktayız, bir anda yakınlardan bir yerden gelen silah sesleriyle irkildik, annemle birbirimize baktık, çocuklar oyun oynuyor olmalı hani şu çat pat patlayan şeylerle ama sabahın bu saatinde ve hafta içinde de olmaz ki veyahut bir yerlerde tamirat var algımız bizi yanlış yönlendirdi diyorum. Parantez içinde belirtmek isterim memur ve öğrenci şehri olarak tabir ettiğimiz metropol olmaktan çoook uzak bir şehir olan Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde ikamet etmekteyiz. Biraz önce akşam haberlerinde izledim, Ankara'nın göbeğinde bulunan bu semtte canlı bomba olduğu ifade edilen teröristlerin oturduğu ev basılmış, çatışma olmuş, terörist ölmüş, polisler yaralanmış....iki sokak ötemizde....bizim duyduğumuz da ne çat pat oyun sesi ne de matkap sesiymiş, çok saf düşünmüşüz, ses düpedüz silah sesiymiş. Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde sokakta çatışma oluyor, otoparkta bir minibüs dolusu bomba bulunuyor, ne oluyor??? Neye üzülsem bilemedim ben de, ülkecene içinde bulunduğumuz duruma mı üzülsem, yoksa silahlı çatışmaların olduğu bir semtte oturuyor olduğumuza mı üzülsem, büyük şehirde yaşamanın benim için anlamının tamamıyla değiştiğine ve artık ne kadar kof bir anlama sahip olduğuna mı üzülsem, kendimi güvende hissetmemek bir yana kızımı buralarda nasıl büyüteceğimi kara kara düşünüyor olduğuma mı üzülsem...8 Aralık 2007 Cumartesi
Sabırlı olmayı öğreniyorum...
Annem İzmir'e etrafı kolaçan etmeye, babam ve kardeşimin eve ne türlü haltlar etmiş olabileceklerini kontrole ve bozulan termosifonu da yaptırmaya gitti. Anneme baktıkça görüyorum anneliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, oraya koştur buraya koştur herkesi memnun etmeye çalış bu arada kendin olabildiğince mutlu ol, Ankara-İzmir arasındaki yolları tepecem diye yorul, zor valla, neyse ki torununu kucağına alınca dinlenecek olması beni azıcık kurtarıyor anneme karşı duyduğum vicdan azabından. Sınavlardan kafayı yemiş olan kardeşim ve emekliliğe doyamayıp yine işe giren babamın arkasını topladı toplamasına da ben de burda kızımla kafayı yedim. Annem gidince, biz de kızımla daha ilk geceden feleğimizi şaşırdık. Annem yanımdayken yaptığımız iş bölümü, itiraf edeyim, daha çok da annemin yaptığı tüm işler bana kalınca ne olduğumu şaşırdım desem yeridir. Öncelikle, kızım sabaha kadar uyumadı, ben ise onu uyutmak için sürekli altını değiştirip, emzirdim, en sonunda sabaha karşı yorgunluktan uykuya daldı da ben de azıcık yatıp uyuma fırsatı buldum. Bu arada, söylediği şeyi mutlaka yapması gerekecek kadar inatçı ve bu işi de hiç beklemeden hemen yapmak isteyecek kadar da sabırsız bir insan olan ben, şaşırtıcı bir şekilde değişiyorum söz konudu kızım olunca. Hayatta hiç bir durumda ve hiçkimseye karşı gösteremediğim sabrı, kızımın altına yeni bez sarıp daha kucağıma alır almaz kakasını pörtletmesi durumunda altını en az 2-3 kere değiştirmek zorunda kaldığımda, tam bezini açtığımda pörtleterek gecenin bir yarısı belki 2-3 kere üst baş değiştirmek zorunda kaldığımda, emzirirken uykuya dalıp "oh bea uyudu, azıcık ben de kestireyim" dediğim ve yatağına koyduğum anda yaygarayı basması durumlarında gösterebiliyorum. Ve kendi kendime hayret ediyorum, birşeyi yapıcam diye kafaya taktığında geceleri bile uyuyamayan benim sabır sınırlarımı ölçmek için bir çocuk doğurmam gerekiyormuş. Anneliğe dair aldığım bilmem kaçıncı ders: annelik demek bir nevi sabır taşılık görevini büyük bir gayret ile ve sanıyorum tüm yaşam boyunca yürütmek demek. Veeee sevgili anneciğimin ve diğer bütün eşin dostun annesinin hayatımızın belirli aşamalarında, annelere olmayacak hareketler yaptığımızda işittiğimiz gibi :"Anne olunca anlarsın", "Çocuğun olunca görürsün". Kısacası, "Anne yeter artıkın, kızının ve torununun başına gel, işler burda çok karıştı, heryer heryere girdi..." 19 Kasım 2007 Pazartesi
Pembe cüzdan...
Doğum raporunu uzattım memura, tıkır mıkır bir işlemler yapıp önündeki ekranda, bana geri verdi raporu ve arkasına bebeğin adı, soyadı, doğum tarihi, dinine ilişkin bilgileri yazmamı istedi. Yazdım, yazdıklarımı da kırk kere kontrol ettikten sonra geri verdim. Benim nüfus cüzdanım da gerekiyormuş onu da verdim. Tıkır mıkır işlemlerden sonra memur "şimdi sesli söyleyeceğim bilgileri iyi dinleyin ve onaylayın, işlemi onayladıktan sonra değiştiremiyorum, ancak mahkeme kararıyla değiştirebilirsiniz" demez miiii, amaneeey, sen bunu bana demeyecektin memure hanım, ben ki altı üstü iki evrağı buraya kadar kırk kere kontrol edip getirmiş bir insanım, bir de mahkeme kararı falan diyorsun, sonrasında" aa bebeğinizle adım aynı" cümlesiyle aramızda kurulmuş olan güzel iletişim benim size bu bilgileri 2 kere okutmamla, hatta arada bir iki bilgiyi duyamadığım için ekstra tekrarlatmamla bozuldu ya neyse. Bilgileri teyit için okurken farkettim ki bizim kızın doğum yerine memur "Altındağ" diyor, hemen aynı panikle atladım ben tabii, "ayyy Altındağ neresi, Altındağ değil Ankara Ankara" diye. Meğer artık nüfus cüzdanlarına ilçe adı yazılıyormuş, Hacettepe de Altındağ ilçesine bağlı olduğundan bizim kız Altındağlı oldu. Bebeğimizin kaydını evlilik cüzdanımıza da yaptırdıktan ve bir nüfus idaresi macerasının ardından, pembe nüfus cüzdanımızı aldım kendi nüfus cüzdanımın yamacına koydum hep korusun gözetsin diye... Hayırlı uğurlu olsun kızımıza, nice üniversite kayıtlarında, savcılıktan nice temiz kağıdı alımlarında, nice pasaport başvurularında, ve daha aklıma gelmeyen nice işlemde kullanmak nasip olsun inşallaaaah.... Amin...
1 Kasım 2007 Perşembe
Lohusayım, kafamda kırmızı kurdelam..
Son birkaç yıldır hayatımda süregelen değişimlerin en büyüğü ve en güzelini kucağıma alalı neredeyse iki hafta olacak. Bu iki hafta içinde yazılacak anlatılacak çok şey oldu, ne var ki, bırak bilgisayar açmayı aynada yüzüme bakmayı bile unuttuğum bu iki hafta çok çabuk, evin içinde sürekli koşturarak, ilk defa geçirilen bir ameliyatın acılarını dindirmeye çalışarak, tam gün annelik mesaisiyle geçti ve geçmekte. Doğumum sezeryan oldu. İyileşene kadar canım çıktı. Sezeryanla ilgili tek endişem genel anestezi altında uyumaktı, tamamen bilinçsiz, tamamen kontrolsüz. Fakat, spinal anestezi ile yapıldı doğum, doğum anlarının çok çok zevkli olduğunu söylemeliyim, acısız bir şekilde doğuma tanık oluyorsunuz, bebeğinizi gayet bilinçli bir halde görüyorsunuz, fakat sonrasında yapılan ağrı kesicilerin etkisini yitirmesinin ardından yaşanılan acı bir ağrı kesici iğne daha yapılmasını isteyerek dindirilebiliyor ancak. Söylenenler doğru, sezeryan ile olunca doğum, anne bebekle hemen iletişime geçemiyor, karında dikiş olunca doğrulmak sorun oluyor, emzirmek sorun oluyor. Siz ameliyatın verdiği yorgunluktan sıyrılmaya, çektiğiniz acıya dayanmaya çalışırken, aç olan bebeği doyurmak üzere bütün bayan eş dost akraba tarafından çekiştirilen organlarınızın (ben onları kutsal olarak tanımlıyorum artık) acısına da dayanmak zorunda kalıyorsunuz. Neyse, bu acılı günler geride kaldı :) Sonrasındaki günler ise anneliğe alışmakla ve lohusalık adı verilen nispeten zor olduğunu düşündüğüm dönemle geçiyor. Ben lohusalığı bedeni sürekli olarak sıcak basması buna rağmen bebekte gaz yapmaması için sıkı sıkı giyinmek durumunda kalınmak suretiyle basan sıcağın cehennem ateşine dönüşmesi ve geceleri görülen kabuslar olarak tanımlıyorum. Anneliğe dair ise hergün yeni bir şey öğreniyorum. İlk günlerde beceremediğim alt değiştirme ve bebeğin kollarını kazaktan geçirme işlerini oldukça becerikli ve nispeten daha kısa sürede yapabiliyorum. Sütüm olsun diye annem tarafından önüme konan neredeyse herşeyi yiyorum, hala 7 kilo fazlam vaaarrr, nasıl verilecek bu kilolar, bu kadar çok yerken??? Bu kadar yoğun geçen günlerde baş yardımcım, daha doğrusu işleri idare eden ve benim daha çok asistanlığını yaptığım annem yanımda olmasaydı kiloları düşünecek halim hiç olmayacaktı ama, iyi ki varsın anne, ve iyi ki yanımdasın anneliğimde.
Bütün bunların dışında, hamilelik boyunca çok da muzdarip olmadığım aşırı duygusallık durumu anne olduktan ve bebeğimi kucağıma aldıktan sonra gelip içime oturmuş olmalı ki, burnumda sürekli bir koku, Deniz'in kokusu. Hayatta hiç yaşamadığım bu "burnumda bir kokunun sürekli varolması durumu", sanıyorum artık anne olduğum anlamına gelmekte....
21 Ekim 2007 Pazar
The Fountain
Ben bir aşk filmi olduğunu düşünürken internette yaptığım birkaç okumadan sonra aslında bu filmin bir bilim kurgu olarak geçmesi neyi gösteriyor acaba, filmi seyrederken çok da anlamadığımı kendime itiraf etmiştim zaten ama... İlk yarım saatini öf pöf diye seyrettiğimiz fakat koltuktan kalkıp da cd yi değiştirmeye üşendiğimizden, zaten daha sonra da filmin ilginçliğinden ve bizi sarmalamasından kelli sonuna kadar seyrettik. Ve taaaa ertesi akşam kocayla birbirimize ne güzel filmmiş diyebildik. Filmin yönetmenlerinden biri olan Darren Aronofsky'nin 1998 yılında gösterilen Pi'nin yönetmeni olduğu da ortaya çıkınca filmi neden çok da anlamadığımız ortada aslında. Anlamamaktan ziyade yazılmış tüm kritiklerin aksine ben bambaşka anlamışım, ne anlamışım, şöyle ki geçmişe yönelik anlatılan hikaye Tomas'ın karısının yazmış olduğu roman, şimdiki zaman zaten şimdiki zaman, geleceğe yönelik anlatılan hikaye ise Tomas'ın karısının kitabının sonunun nasıl getirdiği. Ve aslında tüm zamanlarda süregelen bir ölümsüzlüğü arama macerasının anlatımı. 3 farklı zamanın anlatımını bilim kurgusal olarak değil de gayet duygusal olarak yorumlamış olmamı hamileliğime mi versem ne yapsam...Seyredilmeli diyorum, belki bir kez daha ucundan kıyısından ısırırız bu filmi de daha iyi anlarız.5 Ekim 2007 Cuma
Hop hop gezememek, sek sek sekememek...
Karnımın bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim açıkçası. Oturduğum koltuklardan kalkamayacak, sağımdan soluma zar zor dönecek, yarım saat yürüyüşün ardından yorulacak, başımı koyduğum her yastıkta uyuklayacak hale gelmek beni çok bozdu ne yalan söyleyeyim. Her yere koşarak giden, koç burcunun tüm enerjisini bünyesinde toplayan, hamileliğin bugününe kadar da bar bahçe gezen ben hamileliğin son 20 gününde bu hale geldim işte. Aslında hala dirençliyim ki geçen gün Kızılay'da 4 saat gezmişim, hala evde harıl hurul tercüme yapmakla uğraşıyorum sıkılmayayım diye ama... yok yok nerde eski enerjim, aslında içimde o enerji yerli yerinde duruyor ama bedenen mümkün olmadığından durum sıkıcı bir hale geliyor. Bir de çok fena kabuslar görmeye başladım, böyle abuk subuk, moral bozucu. Sabırsızlanmaya başladım(k) artık, doğsa da sevsek moduna girdik karı koca. Annemle hastane bavulumu hazırlamaya başladık, nispeten tamamladık sayılır, o da garip bir duygu oldu. Aniden doğuracak olursam o bavulu nasıl taşıyacağız pek anlamadım, çünkü benim tatile giderken içine herşeyi doldurduğum bavullara benzedi kendisi ama neyse, söylenenlere göre içindeki herşey lazım oluyormuş. Ben bebeği sakin tutmaya çalışıyorum aman sezeryanı bekle diye, annem sesleniyor "aman hayırlısı olsun kızım" diye. Ee orası öyle, hayırlısı o ise öyle olsun napalım. Zaten ben hem sezeryandan hem de normalinden tırsıyorum ya, orası ayrı. Hastaneye yatacak olmak bile tümden rahatsız ediyor ya beni, hayırlısı olsun...Kucağımıza alalım da biz bebeğimizi gerisi hallolur herhalde..
27 Eylül 2007 Perşembe
Belleğin Kış Uykusu - Mehmet Eroğlu
Oldukça geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Mehmet Eroglu'nu maalesef yeni tanıdım. Hem de onuncu romanı ile...Kendisini okumaya en son romanından başlamış olmam, üstelik yazar hakkında çok da fikir sahibi olmamam romanın karmaşık kurgusu içinde ara ara kaybolmama neden oldu. Bir gün belleğini yitirmiş olarak, ismi bile hatırlamayarak uyanan Bay M, yanında hazır duran bavulu ve tren biletini görünce, belleğini yitirmeden önce hazırlık yapmış olduğunu ve belki birşeyler hatılamasına yardımcı olabileceğini düşünerek bu yolculuğa çıkmaya karar verir. Tren Bay M'nin hem geçmişe hem de geleceğe doğru yapacağı yolculuğu simgeler. Bu yolculuk sırasında trende değişik insanlarla karşılaşır ve bu insanlarla yaşadığı geri dönüşler sayesinde hem okuyucuların hem de Bay M'nin belleği tazelenmeye başlar. Bu tren her bir vagonunda ve kompartımanında farklı dünyaları yaşandığı, camlarından hiçbir şey görünmeyen ve sürekli karanlıkta yol alıyormuş hissi uyandıran, hiçbir durakta durmayan bir tren; Bay M ise bu yolculuk esnasında sürekli gençleşmekte. İlk başlarda nereye varacağını anlamadığım kahramanın giderek gençleşmesi romanın sonuna doğru açıklığa kavuşuyor. Yolculuğun sonunda kendisine sunulacak iki seçenek için gençleşmektedir, acısız farklı bir yaşama devam etme veya acı ve üzüntüleriyle kendi yaşamı. Acısız bir yaşamın olduğu dünyaya dair bölümleri çok sevdim, karın yağmurun olmadığı, Romeo'nun ve Anna Karenina'nın hiç tanınmadığı bir dünya. Yazar şöyle diyor bir röpörtajında: "Acıdan kurtulmak için önce acının anlatılması gerek. Acının varlığının kabulü önemli bir adım. Benim “Belleğin Kış Uykusu”nda yapmaya çalıştığım da bu. Mutluluk kısır ve geçiciyken, acı yaratıcıdır. Hem unutmayın, tüm büyük insanlık projelerinin, iyiliklerin ardında derin acılar vardır. Tüm erdemlerimiz, vicdanımızda barınır ve hemen hemen hepsinin anası merhamettir. Merhamet ise ancak acımak, yani acıyı bilmek ve tanımakla mümkündür. " Eroğlu'nun diğer romanlarını da okuyacağım. Tavsiye ederim, çok keyifli.Agora Kitaplığı, 3. Baskı 2006, 275. sayfa
12 Eylül 2007 Çarşamba
Hamilelik Üzerine
Tam tamına 32 haftadır bu hamilelik macerasını yaşıyorum. Hamilelikte hafta üzerinden konuşuluyor, toplamda 40-41 haftadan oluşuyor. Bu sürenin çoğunu aştım ve neredeyse sonuna geldim. Bugüne kadar bu konu üzerine yazacak çok şey duydum, gördüm ve hissettim ama nedense elim varıp da yazamadım. En son doktorum "nasıl doğum yapacaksın?" diye sorduğunda zamanın neredeyse dolduğunu ve artık hayatımıza 3 kişi devam edeceğimizin ayırdına vardım. Ufak cadıya yer açmak için evimizde değişiklikler yaptığımız, hiç bilmediğimiz şeyleri de öğrendiğimiz, annemin bir usta edasıyla yanımda olduğu bu zamanda ben sanki yeni yeni farkediyorum anne olacağımı. Ve bu farkedişin sonunda kendimi ne korkmuş ne de sinmiş hissediyorum, evet belki arada bir biraz panikliyorum ama yine de merak ediyorum. Anne olmaktan ziyade annemin artık yaşı geçtiği için, erkek kardeşimle kendime oyun arkadaşı olarak bir kız çocuk doğurduğum hissi hala içimde. İşin eğlencesindeyim yani, zorluklarını şimdilik düşünmüyor, kendimi kasmıyorum desem yeridir. Herşeyin nasıl düşünürsem öyle olacağına dair güçlü bir inancım var, umarım öyle olur. Hatta abartıp ilk 3 ayda midemin bulanmamasını da buna bağlıyorum desem; hamile olduğumu ilk öğrendiğimde midem de bulanmayacak kendimi iyi hissedeceğim şeklinde kendimi telkin ettiğim için mi ilk üç ay zor gelen tek şey sürekli uyuma isteği oldu; yoksa bu tamamen fizyolojik mi? Neyse, o kadarını bilemiyorum. Bazı kişilerde kabus gibi geçerken ilk 3 ay, beni sadece uyuttu, ee uyumak da güzel birşey.
Hamileliğin bir kadının hayatında yaşayabileceği en büyük tecrübe olduğunu biliyorum artık, ve bütün kadınların bu tecrübeyi yaşamasını, yaşayabilmesini diliyorum. Normal hayat koşullarının dışında yaşamak değil ama, hayatın içinde, birlikte yaşayabilmek, yanınızdaki adama da bu tecrübeyi hissettirebilmekten bahsediyorum, çünkü kadınların çoğu bunu kendi başına yaşıyor olduğunu iddia etse de yanınızdaki adamın da hayatının en büyük tecrübesi olduğunu unutmamalı, onunla birlikte yaşamalı. Geçen 7 ay içinde bu tecrübeyi abartan, vıcık vıcık bir duygusallık ve sömürü içinde yaşayan ve böyle yaşanmasını salık veren birçok kadınla karşılaştım. Bu kadınların bazılarını tanıyorum bazılarını ise hiç tanımıyorum. Hamilelik öyle birşey ki, daha önce bunu tecrübe etmiş kadınlar arasında görünmez bir bağ oluşturuyor, bu görünmez bağ şiş karnınızla birlikte sizi heryerde takip ediyor. Dolayısıyla tanıdık tanımadık herkesten birşey duyuyorsunuz. Hele de hamile olmasına rağmen benim gibi gezmesinden tozmasından, barından restoranından, tatilinden denizinden geri kalmamış biriyseniz.
Abartan dedim ya, aman sen çok gezme, aman sen denize neden giriyorsun, aman onu niye yedin gibi sürekli didikleyen bir kadın grubu var, efendim şimdi şöyle, benim de bir doktorum var, ben de okuması olan eğitimli bir bayanım ve bu çocuğu kazayla değil isteyerek yaptım, bu yüzden kafama göre değil doktoruma sorarak yapıyorum ne yapıyorsam deyip tersleyemiyorsunuz tabii. Bir örnek vereyim hemen, Tansaş da alışveriş yapıyoruz, ton balığı doldurmuşum sepete...her hafta balık pişiremem ya evde, sırada beklerken arkamdan ciyak bir ses "bunları siz mi yiyorsunuz?" diyen, benden gelen cevap "eveeeet", kadın üsteliyor "yemeyin", ben yılmıyorum "neden?", kadında inatçı "hamilesiniz çünkü", bende koç burcuyum boru mu "eeee", kadın ne burcu bilmiyorum ama "civa var bunlarda, doktorunuz söylemedi mi, çok zararlı", ben "benim kocam da doktor kardeşiiiim, iyi ki yanımda değil şimdi yoksa sen bitmiştin (kocamı tanıyanlar bilir), hem sana ne ne yersem yerim, sana mı sorcam" demedim tabii, "peki" dedim. Sonra sordum da, yokmuş öyle birşey. Alkol, sigara, çiğ et, sakatat tüketimi dışında herşey yenebilip içilebiliyor efendim. Daha çok anım var bu konuda ama yetmez buralar dar gelir.
Bir de bencil bir kadın grubu var. Önce örneği vermek istiyorum, yazlıktayız, annemle yürüyüş yapıyoruz. Yaklaşık 2 yaşında çocuğu olan bir tanıdığın kızı yaklaşıyor "ne güzel hamilelik, tadını çıkarın. Sadece size ait, kimseyle paylaşmak zorunda olmadığınız bir duygu" demez mi? "Ay kusura bakmayın, ben sizin gibi tek başıma yapmadım bu çocuğu" demedim tabii. Karısıyla beraber bu tecrübeyi yaşamayan yaşayamayan erkekler var mutlaka dedim kendi kendime, kadınlar o yüzden böyle düşünüyor. Erkeklere attım yani suçu, kolayıma geldi. Acaba biz kadınlar bazı şeyleri çok mu fazla üzerimize alıyoruz, paylaşmıyoruz sonra da bok atıyoruz. Ayrıca, ev işlerinin paylaşılmamasından şikayet eden de kadınlar değil mi, ee şimdi ne bu çelişki. Sen karnındaki çocuğunu, içindeki hisleri paylaşmak istemezken, ev işlerini neden paylaşmak istersin ki? Anlamadım ki ben bunu.....
Bir grup daha var, o da sömürgeci kadın grubu. Öncelikle kocasına ve etrafındaki herkese her türlü nazı yapan, olmadık isteklerde bulunan ve böyle olmasını salık veren bir kadın grubu. Aşermekten bahsederken, ben gecenin bir yarısını canımın birşey istemeyeceğinden çünkü kocanın çok yoğun çalıştığını, neredeyse 72 saat hastaneden çıkmadığını söylediğimde, karşımdaki aynen şöyle dedi "ne olacak canım, çalışırsa çalışsın sen de onun çocuğunu taşıyorsun karnında. Kalkıp alacak canın ne isterse. Ohh ne güzel kadınlar onca ağırlık taşısın, erkekler rahat tabii." Ben yine ağzım açık kaldım. Yine suçu atıverdim, eşlerine normalde çok kötü davranan erkekler olmalı ki, hamilelik dönemindeki toleransı olabildiğince kullanan kadınlar var. Yine bilemiyorum maalesef, neden böyle? Verecek cevabım vardı tabii ama karşımdaki anlarmıydı bilemiyorum. Bu çocuk ne benim çocuğum, ne de kocanın çocuğu, bu bizim çocuğumuz. Lütfen bırakalım bu sömürüyü, böylesine sömürüyle doğurduğumuz çocukları aynı şekilde yetiştiriyorsak çok yanlış yapıyor olmalıyız.
Bu tip o kadar çok tanık olduğum sohbet var ki, dediğim gibi yerim yetmez, dar gelir, dolar taşar bu blog.
Şu da var tabii; gerçekten de hamilelik döneminde ilgi görüyorsunuz ve her dediğiniz her istediğiniz yapılıyor, bazen çok alıngan ve duygusal olabiliyorsunuz ama bu kadar da abartmayalım yahu...
Bir de hamilelik ve doğumla ilgili garip laflar duydum:
Yüklü olmak: Hiç sevmedim bu lafı, yüklü ne demek yahu...
Çatlamak: Çok komik buldum bunu, tavuk muyuz neyiz...
İşte böyle...
Belki sonra biraz daha yazarım..
Hem daha doğum gibi tırstırıcı bir olay varken önümüzde...itiraf ediyorum biraz tırsmış durumdayım...
Ekmek makinamız
3 Eylül 2007 Pazartesi
30 Ağustos 2007 Perşembe
Üzüldük...
Yazsam mı yazmasam mı diye çok düşündüm. Hayatı güzelliklerle, gülücüklerle doldurma çabası günlüğüme de yansımış olmalı, ya da daha farklı bir açıdan bakarsak korkuyor muyum yazmaya, bilemedim. Neyi yazmaktan bahsediyorum, genç yaşında (29) trafik kazasına kurban verdiğimiz Öznur'un ölümü üzerine hissetmiş olduklarımı yazmaktan bahsediyorum. Öznur eş tarafından kuzenimiz, kendisiyle olan ilişkim sonradan edinilmiş akrabalık düzeyinden ileri gitmedi ama yine de kendisine özgü birtakım lafları hatırımda yer etmiş. Kaldı ki, gencecik ölümler hep yüreğimizi parçalamaz mı zaten, böyle yarım kalmış hayatlar, koparılan yerleri hayat boyu acıyacak anne, baba ve kardeşler. Hepimiz hem üzüldük hem büyük şaşkınlık yaşadık bu beklenmedik kaza sonucunda, ve sonuç olarak kendisinin huzur içinde yatmasını, geride kalanlara ise sabır vermesini diledik.
22 Ağustos 2007 Çarşamba
Annemin Tavuklu Nohutlu Pilavı
20 Ağustos 2007 Pazartesi
Ölü Erkek Kuşlar - İnci Aral
İnsan hep böyle romanlar okumak istiyor, hep böyle yazar anlatırken kaybolayım istiyor. İnci Aral da neyi anlattığından çok nasıl anlattığını sevdiğim yazarlardan. Hani şöyle alsa eline kalemi de hergün ne yaptığını yazsa, en sıradan gününü anlatsa, çok güzel anlatır, öyle güzel anlatır ki bazen başa dönüp birkaç kere daha okumak, başa sarıp sarıp dinlemek gelir içimden. Bilmem anlatabildim mi, işte o kadar seviyorum ben böyle yazarları ve onların tüm romanlarını. Ölü Erkek Kuşlar, Suna isimli genç bir kadının kendi başına ayakta durmasını, yaşadığı çelişkileri, kadın olmanın psikopat hallerinin yanında, biri tutkuyla aşık olduğu sevgilisi diğeri sevgiyle bağlandığı kocası olan iki erkeğin hayatlarını, düşüncelerini irdelemekte. Tutkuyla aşk yaşamak ve sevgiyle bağlı olmak tanımlamalarını özellikle seçtim çünkü romanda Su ve Na'nın bir türlü anlaşamadığı, paylaşamadığı tanımlar bunlar, ya da ben öyle yorumluyorum. Ve düşünmeden edemiyorum, insan kocasıyla tutkulu bir aşk yaşayamaz mı? İlla ki günün birinde kardeş mi olur karı-koca? Peki, öyle olursa bu kötü birşey mi? Kadınların soruları bitmez efendim. Bu roman alınsın okunsun diyorum, aşağıda da bir altı çizilmiş var, pek de güzel yazılmış."Bellek, belli bir an belli bir yerde takılıp kalır. Bir sabah ya da geceyarısı, kar kokan bir öğleüstü, bir yaz akşamı; bir sokak ya da oda kapısında, bir lokanta masasında, güneşi emmekten yorulmuş bir dal ucund takılır kalır. Çok sonraları o yerin ve o anın fotoğraf durağanlığı ile belleğinize işlenmiş olduğunu görür ve orada, o anda bir daha hiçbir zaman o eski siz olmamacasına derin, köklü ama adını koyamayacağınız bir değişim geçirmiş olduğunuzun ayrımına varırsınız."
Epsilon, 16. Baskı 2003, 400 sayfa
8 Ağustos 2007 Çarşamba
Sular bu gece gelir mi?
Kıştan beri konuşulan su kesintileri Ankara'da bu hafta itibariyle uygulanmaya başlandı. Daha önce yaşamadık mı, yaşadık biliyoruz, kaç sene önce hatırlamıyorum ama gün aşırı kesintiler olmuştu. Bu sene, 2 günlük periyodlarla su olmayacağı duyuruldu, su verilme programları yayınlandı ama o da ne birçok semt her iki programda da yer alıyordu, dolayısıyla kendi adıma ve kendi semtime göre konuşayım, bilemedim hangi gün başlıyor kesinti bizim evde. Bir de duyurunun üstüne yazmışlar "Bazı Semtler semt içindeki yükseklik farkları nedeniyle iki listede de yer alsa da, sadece bir bölgedeki kesintiye maruz kalacaktır." eee, ne açıklaması şimdi bu, biz bir nane yiyoruz onu da biliyoruz açıklaması, orasını biz anlamıştık zaten de bizim evde ne zaman kesilecek kardeşim... bunu bilemediğimizden 31 Temmuz akşamı, noolmaz noolmaz diye, bulaşık makinası gereksiz yere 2 defa, çamaşır makinası kimbilir kaç gereksiz defa çalıştırıldı. Su ile ilgili tüm işler tamamlanıp yatıldı, sabah bi kalkıldı ki sular gitmemiş,artık buna tühlensek mi sevinsek mi bilemezken şimdi anlıyorum ki sevinmek lazımmış, çünkü kesinti programının 2.kısmında yer almak bir lüksmüş efendim, 1. kısımda yer alanlar boru patlaması nedeniyle 4 gündür su alamazken biz normal programda 2 gündür sususuz, ve çok şanslıyız. 06. Ağustos gecesi patlayan borular bizim tarafta suların 24 de gideceği yerde 22 de gitmesine neden olurken, gece 24 de su alması gereken yerler susuzluğa gömüldü. On kere çalışmasın makina da suyu boşa akıtmayalım diye hala kendi çapında direnen ben o gece 23 sularında çalıştırmayı planladığım ağzına kadar bulaşık dolu makinayla öyle kalakaldım 2 gündür. Musluklu bidon da almamışız ki, elimizde yıkayalım. Suların ne zaman geleceği belli değil nihayetinde, 3 gün daha su olmayacakmış söylentileri ortalarda dolaşırken, tuvalet için stokladığımız su tahminen bu gece bidonun dibini görecekken ve ben muhtemelen içme suyu sipariş edip onu tuvalete kullanmak zorunda kalacakken, güzide belediyemizin web sitesinde okuduğum “Boruların tamiratından sonra, tüm Ankara doyana kadar kesintisiz su verilecek. Daha sonra da kesinti programına devam edilip edilmeyeceğine karar verilecek.” yazısına gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum.
2 Ağustos 2007 Perşembe
Sıcaklara Dayanamayınca...
Ankara daha bir sıcak olunca, ev en üst katta olup kışın ekstra soğuk, yazın ekstra sıcak olunca, hamile olup sıcağı daha yoğun hissedince, geceleri uyumak hayal olunca Arçelik'in yolunu tuttuk. Yaptığımız ön araştırmada her ev aletinde olduğu gibi en uygun fiyatların Arçelik'de olduğunu, ve alanların memnun olduğunu öğrendik. Bu kış başımdan bir de kombi felaketi geçmiş olduğundan öncelikle dükkana ucuz beklentilerle gidip sonra morarmadım. Klima pahalı bir ev aleti olarak küresel ısınmanın fasulye fiyatlarından sonra attığı ikinci kazık olarak yaşamıma girdi. Aslında, şöyle bir durum da var, ucuza büyük marketlerde falan satıyorlar, televizyonlarda reklamlarını yapıyorlar ya, 300 ytl ye düşen fiyatlarla klimalar diye, hepsi yalan onların. Yok mu ucuz klima, var tabii, ama enerji sınıfı artık ben diyeyim E sen de Y, yani çok elektrik harcıyor, filtresi falan yok, gürül gürül su motoru tadında çalışıyor. Ama bizim gibi A sınıfı olsun fatura az gelsin dersen, evde alerjik bir hamile var filtresi de olsun dersen, aman sessiz olsun dersen güzel bir para bayılıyorsun; biz taze taze bayıldık. Bir de şöyle bir durum var,bayilerin elinde klima kalmamış olabiliyor veya 1 hafta sonrasına montaj tarihi verilebiliyor. Tabii parayı bayılmadan önce bunun montaj günü pazarlığını da yaptık bir güzel, aldık montaj gününü erken bir tarihe, aman ne keyifliyim ne keyifliyim. Kombi montajı sırasında başıma gelenleri hemen ne çabuk unuttum ben böyle. Neyse, dün geldi sevgili Arçelik servisi. 2 tane bey, biri genç çırak diğeri usta hem seviyor hem dövüyor. Önce şaşırdılar tabii küççücük, sıkış tepiş evimizi ve bizim o eve ne kadar çok eşya tıkıştırdığımızı görünce. Evlenirken mobilyaları getiren ustalar gibi, kombi ustaları gibi, klima ustaları da bu eve bunu nasıl takacağız çelişkisini yaşadılar tabii, oturdular kara kara düşündüler; hayır, biz akıllı karı-koca da keşif yaptırmamışız ki önceden. Eevet, sinirler yavaş yavaş gerilirken bende, salonda montaja başlandı. Klimalar evin içinde böyle çok hoş bir görüntü oluşturuyor ya, işte oranın montajı hiçbir şey değil, asıl dışarda duran klimadan büyük olan zırt makinası var ya, işte onun montajı evi de bitirdi beni de bitirdi. Bak yine sinirleniyorum yazarken, artık benim şanssızlığımdan mıdır, yoksa evin şekilsiz ve küçük olmasından mıdır, yoksa benim bu evle yıldızımın bir türlü barışmamasından mıdır nedir, ustalar duvara açacakları küçük bir delik ile klima kablolarını dışarı üniteye verecekken, matkap biranda sert bir yere geldi ve durdu. Koskoca duvarın bizim deldiğimiz yerinde bir ahşap takoz durmuyor mu, usta mecburen o takozu çıkarmak için deliği büyüttü de büyüttü ve sonrasında klasik sinir gerilmeleri başladı. Sonra sırasıyla, dış üniteyi balkona yerleştirken balkona dükmedikleri moloz kalmadı, diğer klimayı takarken yatak odamızı mahvettiler, sonra süpürmeden gittiler, evde oturacak yatacak yer bile kalmadı, bir elektrik süpürgesi tutayım, oturacak yer olsun derken süpürgenin torbası delindi her yer duman ve toz oldu....... Ve ben bu sayede az daha erken doğum yapacak kadar sinirlendim, gerildim. Ben beceriksiz miyim, şanssız mıyım....Kombi den sonra klimada da aynı olayları yaşadığıma göre (ki o ustalar temizleyip gitmişti nispeten) şanssız olmalıyım. Bak yine sinirimden nasıl uzuuun yazmışım. Neyse ya, sonra klimayı 25 dereceye ayarlayınca sinirlerim de yatıştı gerginliğim de geçti. Ama bundan sonra istemiyorum evde montajcı falan, mümkünse çok para kazanıp REZİDANSLARDA oturmak istiyorum, kombisi, kliması, ocağı, rafı, eşyası tam. Off yaaa.
31 Temmuz 2007 Salı
Geri Dönüş
Tatilimizin son günlerini de kalabalık ve gürültülü fakat bir o kadar da güzel olan Bodrum'da geçirdikten ve kendimizi ülkemizde hayli yabancı hissettikten sonra ayın ikinci düğün aktivitesi olan Deniz ve Esin'in düğününe katılmak üzere Denizli'ye doğru yola çıktık. Öncelikle Bodrum'dan bahsetmem gerekirse önceki yıllarda tanık olduğumun aksine sokaklar, kumsallar oldukça boştu, seçim dolayısıyla insanların tatillerini erteledikleri ortadaydı fakat turist sayısı da oldukça azdı, Bodrum esnafı için üzücü fakat biz Türk tatilciler için de bir o kadar sevindiriciydi. Neyse, biz gezebildiğimizce gezip, yedik, içtik, yüzdük. Küçük bir not, Bodrum'da rock bar sayısı 5 e çıkmış, Mavi buna rağmen hala pahalı girişe 20ytl istedi, oha dedik. Neyse, düğün için yola çıkarken içimiz buruktu tabii, tatilin ardından kim güle oynaya ayrılır ki sayfiyeden; Deniz'in hepimize yaptığı kıyak sayesinde bu burukluğu çabuk atlattık, tatilin sonunda cilası oldu Pamukkale'de kalmamız, havuz sefamız. Ben havuza giremedim tabii, ama bikinimle kenarda oturup ayaklarımı sokmayı ihmal etmedim. Akşam düğünde eğlencemizi yaptıktan, yeni evlilere bol bol mutluluk diledikten sonra kendimizi yine havuz başında bira içerken bulduk, ben yine içmedim tabii (seneye hepsinin acısını çıkartacağım, bütün tatil zurna gibi gezeceğim..). Ertesi gün travertenlere çıktık, aman ne güzelmiş görülmeye değer pamuk pamuk bembeyaz, antik kenti gezdik daha sonra. Sıcak başımıza geçmek üzereydi ki Ankara'ya doğru yola çıktık. Tıkınmadan olur mu, o kadar gezmişiz, Denizli çıkışında Atmaca Restoran'da tavsiye üzerine kuzu tandırlarımızı yedik, hamile olmanın avantajıyla köy yufkalarını da paket yaptırdım, ooohhh. Düştük yola yeniden, Sivrihisar'da da ballı gözlememizi yiyince Ankara yolu kısaldı da kısaldı, ben daraldım da daraldım. Döndük geldik işte kürkçü dükkanına, artık ailemizin yeni cadısı için hazırlıklar yapma zamanıdır.
23 Temmuz 2007 Pazartesi
Yazlıkçı Notlarım
Bu sene tatilin bir parçasını yazlık tatili yaptık ya, hem de uzun bir süredir yapamadığım şekliyle....hemen eklemelerimi yapayım.
- Annem hem beni hem bebeği beslemek adına sürekli yedirip içirdi, eee bu yeme içmelerin başında mangal gelince hiç de hayır demedim, önüme konan herşeyi afiyetle yedim.
- Bu mangal işini bıkmadan sıkılmadan üstlenen kayınbirader-damat ikilisine de teşekkürlerimizi borç biliriz.
- Cunda'ya gittik, Şeytan Sofrası'na, Sarımsaklı'ya gittik, gezdik.
- Geceleri kumsalda herkes bira keyfi yaptı ben soda içtim. Bir Ayvalık şarabı bile içemedim, şaraba aşeriyorum dedim ama kimse yemedi.
- Teyzecim ve eniştecim sürpriz yapıp beni ve şiş göbeğimi görmeye geldiler; çok sevindik hep beraber, ve bunu gece okey oynayarak kutladık :)
- Ayvalık tostu yediiiimmmm, hem de gerçeğindeeeeennnn.
- Eski dostlarla aynı zamana denk geldi tatiller 15 sene sonra. Tadını çıkardık.
Üfff ne güzeldi yahuu.
Deniz, Güneş, Kum, Koca Göbeğim...
8 Temmuz 2007 Pazar
Kaybeden Hepsini Alır - Graham Greene
Graham Greene'yi Ayışınlığı Serinliği romanıyla tanımıştım. Bu roman, içindeki karakterleriyle en sevdiklerim arasındaki yerini kaybetmemiştir. Hal böyle olunca yeni bir Greene çevirisini de hemen edindim. Kaybeden Hepsini Alır'da evlenmek üzere olan baş karakter Bertram muhasebeci olarak çalıştığı firmanın sahibinden bir teklif alır, teklif, nikahlarının masrafları da patrona ait olmak üzere Monte Carlo'da yapılmasıdır; bunun üzerine Bertram ve nişanlısı Monte Carlo'ya giderler ve patronunun kendisini unutması sonucunda tatili karşılayabilmek için kumar oynamaya başlar, kendince bir şifreleme sistemi geliştirir, kendini rulet masasından kaldıramaz ve hayli de para kazanır, fakat bunun yanında nişanlısını ve değer verdiği birtakım erdemlerini kaybettiğini farkeder. Bu oldukça sıradan konunun altında işlenmesini beklediğim kaybetme olgusuna dair bilindik görüşlerden öteye gidememiş Greene. Bu yüzden biraz hayalkırıklığına uğradım diyebilirim. Çok klasik bir Hollywood filmine senaryo oluşturabilecek bir çalışma olmuş sanki. Tavsiye etmiyorum. Bu arada küçük bir eleştirim olacak, Radikal Kitap ekinde yazan eleştirmenlerin romanları okumadan yazdıklarını düşünmeye başlayacağım neredeyse; fikirlerimiz, beğenilerimiz uyuşmadı herhalde demiştim ama kaç roman oldu bir türlü aynı fikirde olamadık, onu da tavsiye etmiyorum artık, ve kendilerini takip etmeyi de bırakıyorum.Everest Yayınları, 1. Baskı 2007, 113 sayfa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)