24 Ocak 2012 Salı

Kara gittik..

Buraya ilk taşındığımızda kızım "Buraya kar yağar mı?" diye sorduğunda, "Yok yağmaz, yağmasın zaten biz artık güneş enerjisiyle çalışıyoruz" diyordum. Hava biraz serinleyip kısa kolludan uzun kollulara geçtiğimizde kızım tekrar sormaya başladı, benden aldığı cevap yine aynı olmakla beraber daha cazgırdı, şöyle söylediğim zamanlar yok değil "yok annem yağmaz burda kar, yağmasın zaten, bıkmadın mı sen soğuktan, her yerin üşür bır bır, nezle olursun sümüğün bile akamaz soğuktan...aaaaa". Ama çocuk bu değil mi, okula da gidiyor, e dört mevsimi yaşayan bir coğrafyada yaşıyoruz ya, bu durumda sonuç şöyle oldu okulda Ocak ayında yapılan tüm aktiviteler kar ve kış temalı olunca çocuk da yılbaşı itibariyle "buraya neden kar yağmıyor", "kar yağmayacak mıı" diye tekrar sormaya başladı, e tabi çocuğun da garibine gitti burda hava günlük güneşlik ama biz kar temalı faaliyetler yapıyoruz diye. Hal böyleyken Mersin'li arkadaşlar, "kara mı gitsek" demeye başladılar. Ben ilk başta anlamadım kara nasıl gidildiğini... Öğrenmem uzun sürmedi tabii, Mersin'in hemen arkasında yükselen Toroslardaki yaylalarda kar yağarmış. Fotoğraf çekmeyi, dağ tepe tırmanmayı, servis arabasında göbek atmayı, mangal yakmayı seven bir grup Çukurovalı insan geçen hafta "hadi" dedi, "bu haftasonu kara gidiyoruz". Bu grupla birlikte daha önce dağ tepe çıkmışlığım var, çok keyifli, bol yürüyüşlü, bol fotoğraflı, bol eğlenceli, bol mangallı bir gezi oluyor. 4 yaş grubuna Pazar günü gidilecek bir gezinin haberini Çarşamba gününden vermenin ne büyük bir hata olduğunu unutaraktan, kar görecek olmanın gazıyla eve gider gitmez müjdeyi verdim "kara gidiyoruz" diye.Belli ki güneş enerjisiyle çalışan anne de çaktırmadan özlemiş kar görmeyi. Sonuç olarak, Çarşamba gününden Pazar gününe kadar kuzu her sabah "bugün Pazar günü mü" diye uyandı. Cumartesi akşamı taaa gece onbirde uyumasına, sabah kendi kendine uyanmayı bırak baş ucunda davul çalsan uyanmayacak bir kuzu olmasına rağmen Pazar sabahı 6.30 da kulağına "kar oynamaya gidiyoruz" deyince yataktan fırlamasına şaşıran ben, dün gece bu kuzuya "bak çabuk uyu yoksa kara gidemezsin" diye tehditleri savururken ve sürekli "cık cık" sesleri çıkararaktan her sabah sahnelenen "uykucu kızını" uyandırırken kafayı yiyen kadın oyununda başrolü muhtemelen bu Pazar sabahı da kaptığına da emin olan anneyle aynı kişiyim tabii. Bazen çok gıcık bir anne oluyorum, gıcık ve sevimsiz, elimde değil.


Pazar sabahın kör vaktinde üç tane yedek kuzu kıyafetini, haşlanmış yumurtaları, bir gece önce yaptığım ve pek bir ustası olduğum çikolatalı muffinleri, ununu fazla kaçırdığım için biraz sert olan ama her ihtimale karşı yanıma aldığım "kafakıran poğaçaları"nı sırt çantasına doldurup böyle uyandırdım işte kuzuyu. Kuzu çok heyecanlı, pek bir heyecanlı giyiniyor, eldivenlerini, beresini, atkısını özlemişti zaten, ilk yanına aldıkları bunlar oluyor. Bere takmayı ben de özlemiş olmalıyım ki, ilk gördüğüm rüzgarda kafasına bere geçiren tek insan benim burada. Neyse, bugün bere takmak hepimiz için anlamını bulur umarım diye düşünüyorum. Çünkü bir yandan "allahın çukurovalısı nereden bilecek kar, soğuk falan" diye düşünüyor ve içten içe "bunlar kar diye yol kenarında üç beş kar tanesi göstermesinler bize" diye hayıflanıyordum ne yalan söyleyeyim, sonuçta ben Angara dağından gelmiş, sabah işe giderken sümüğü donma ve akşam işten eve kar yağışı yüzünden beş saatte dönme tecrübelerine vakıf olmuş bir insanım, ve ne kar yağışları bilirim.

Tarsus'ta buluştuk, servise bindik. Dağ tepe tırmandık, etrafta karlar belirmeye başladı, yürüyüş rotasını çizen arkadaşımız karda yürürken nelere dikkat etmemiz konusunda bilgiler vermeye başladığında  ben hala camdan dışarı bakaraktan "peh bu da kar mı diyordum ki", ana yoldan sağa dönüp dik bir yokuşta çıkmaya başladık, beş dakika içinde geldiğimiz Gülek Yaylası'nda dizimize kadar kar vardı. Servisimiz durdu, buradan sonra yürüyüş başlıyordu, servisin ve herhangi bir başka arabanın oraya çıkması imkansız, o kadar kar yani etrafta. Evet morardım, gerçekten de morardım, ciddi bir kar yürüyüşüne başlıyorduk. Kuzunun servisten inip de kara bastığı andan tut, o kadar yolu küçük bir dağcı edasıyla pestili çıkana kadar yürümesi, kahvaltı ve yemek molalarında normalde ağzına zorla tıkacağımız yiyeceklere kıtlıktan çıkmış gibi saldırması, bütün servis ekibiyle delirmişcesine kartopu savaşı yapmasıyla beni şoktan şoka soktu. Karlarda yuvarlandı, kaydı, düştü, kar yedi, ve ben farkettim ki buraya taşınalı benim kuzu palazlanmış, şehir çocukluğundan doğayla özdeş koşan, zıplayan, her yere tırmanabilen bir çocuk olmuş, ne güzel olmuş.


Hey, bu ineğin günlüğü, kuzu hikayeleri aldı başını gitti. Neyse, Gülek Yaylası'ndan başladık yürüyüşe, hedefimiz Gülek Boğazı'na kadar çıkmak. Gülek Boğazı Kilikya'ya inen geçitlerden biri, buradaki kaleyi geçen Kilikya'ya inmiş kabul edilirmiş. Detaylı tarih bilgisi için tıklayabilirsin. Her yer kar, tam öğle vakti olduğundan hava çok da soğuk değil.  Biraz yükseğe çıkınca sis başlıyor, resmen bulutun içindeyiz, sis fotoğraflarımızda gizem yaratmasına yaratıyor da, iyi görüntü almamızı zorlaştırıyor tabii. Doğa inanılmaz güzel, etrafımızda tek tük yayla evleri. Servisten indiğimiz noktadaki yayla evlerinde yaşayanlar vardı fakat bu kısımdaki evlerin çoğu bu havada boş. Bu kadar yüksekteki yayla evlerine yazın geliyorlar, Mersin, Adana ve Tarsus'un sıcağından ve neminden bunalanlar, çünkü yazın aşağısı elli derecede bunalırken burada kupkuru serin mi serin bir hava oluyor. Tırmandıkça bulut daha da yoğunlaşıyor, şıpır şıpır nemin içinde yürüyoruz. Bulut bu kadar yoğunlaşınca Gülek Boğazı'nı net göremeyeceğimizden ve çocuklar sırıksıklam olduğundan biz çocuklular geri dönüşe geçtik.

Nihayet servise vardığımızda çocukların kıyafetlerini değiştirmek üzereyken Gülekli bir amca ve teyze bizi evlerine buyur ettiler. "Çayı yeni demledik, çocuklar üşümesin buyrun gelin" diye taaa dışarıya kadar çıktılar. Bu tip durumlarda çocuklu insanlarda bir utanmazlık söz konusudur, çocuklu insanlar her daim bu tip tekliflere hemen atlarlar. Bekarken ya da çocuksuzken ayıp olmasın diye çekineceğiz bu tip tekliflere atlamaya, veya utanabileceğiniz bazı rezalet durumlara çocuğunuz olduktan sonra alışıveriyorsunuz. Mesela çocuğunuz bir alışveriş merkezinde üstünüze başınıza kustuğunda kendinizi hiç kötü hissetmiyorsunuz. Ya da bu Gülek örneğinde olduğu gibi teklifi hiçbir şekilde geri çevirmeyip hatta usuleten ikinci kez tekrarlanmasını bile beklemeden çocukları kucakladığımız gibi sobalı odaya kendimizi atmamız bir oldu. Soyunduk dökündük, ısındık. Islak kıyafetleri sobanın üstüne astık, soba üstünde demlenen çaylarımızı içtik, sıcacık sohbet ettik teyze ve amcayla. Burada doğmuşlar burada yaşarlarmış. Bu oturduğumuz yeri amca sonradan kendisi dizayn etmiş, sonradan yapılan yayla evlerinde mimarlar neler yapmış onları incelermiş, sonra fikir edinmiş kendisi yapmış. Teyze çocuklara taze ceviz kırdı, sonra kendi eliyle yaptığı biz şehirlilerin "aman da organik" diye üzerine atladığımız incir pestilini cevize sarıp sarıp yediler. Ben hala angaralı modunda olduğumdan böyle şeylere hemen atlıyorum, oysa yaşadığım yerde organik besine ulaşmak çok ama çok kolay. Teyzeyle amca benim kuzuyu pek sevdiler, "sen burda kal" dediler, benimki dünden razı tabii. Bebekken de herkesin kucağına giderdi zaten, bir insan ayırt et be kuzu, dünya insanı meraklı kuzu ya, herkesle barışık, ne yapacağız bilmem. Neyse, dışarısı yavaş yavaş dona çekerken biz sıcacık soba kenarında oturup çayları hüpletme zevkini yaşıyorduk ki ikinci grup da geldi. Tabii onların da pestili çıkmış ve sırılsıklam olmuşlar, onlarda soluklanmaya oturunca bizim Tekir Yaylası'nda yapılacak yürüyüşün ikinci bölümü iptal oldu. Soba etrafında oturmak, bu süper iyi insanlara misafir olmak çok iyi geldi. Bizi karşıladıkları güleryüzleri ile yolculadılar, "geldiler 20 kişi ortalığı talan ettiler" demediler, hatta böyle bir düşünce ne akıllarının herhangi bir ucundan ne de gözlerinin ışıltılarından geçmedi, bu dünyada hala bozulmamış güzellikler olduğunu hatırlattı bu bana. Birbirine güvenen iyi insanlar hala var, elindeki ekmeğini evine davetsiz gelen misafiriyle paylaşacak insanlar var, ne güzel.

Servise doluştuk, bangır bangır çalan oyun havalarında göbek ataraktan Tekir Yayla'sına geldik. Tekir'de de her yer karla kaplı, rakım olarak da Gulek'den daha asagida olduğundan sanırım bütün Çukurova burada. Yazın mangaldan vazgeçmeyen Çukurova, kışın da vazgeçmiyormuş ben onu gördüm. Bir yandan kartopu oynayıp bir yandan mangal yelleyen bir sürü insan. Zaten Çukurovalı bagajında mangalla gezermiş, öyle söylemişti bir arkadaş, "her an her yerde mangal yakabilme ihtimaline" karşılık. Biz mangal yakmadık bu sefer, Tekir köyünde bir kaç restoran var, mangalda et sucuk yapan, onlardan birine oturduk, adını hatırlamıyorum ne yazık. Etlerimizi, sucuklarımızı yedik. Biraz sohbet muhabbetin ardından geri dönüşe geçtik. Gün iyice indi bu arada tabii, hava deli soğudu. Dönüş yolunda yine oyun havası ve yine göbet atmalar derken, serviste herkes öyle gaza geldi ki, servis şöförü sağa çekti, herkes aşağı halaya indi. Burada böyle bir kültür var, hani Angara'da da bir kere yapmışlığımız var bunu, Akyurttaki ofisten dönerken servisi durdurup inip oynamıştık. Ama burada çok yaygın. İlk geldiğimizde sitenin önünde bir araba durmuş, arabadan bir sürü insan inip oynayıp oynayıp arabaya geri binmişlerdi. Ben balkondan izlemiştim "nasıl yani" diye, çok komiğime gitmişti. Gezilerde de çok gaza gelinirse servis şöförü hemen dururmuş artık neresi olursa, direkt inilir, iki halay çekilir birkaç göbek atılır yola öyle devam edilirmiş. Çok eğlenceli.

Bana çok iyi geldi bu gezi. Kar ve soğuğu özlemişim. Trafikte kalmadan, çamur olmadan, bir yerlere geç kalmadan karın tadını çıkardım. Kuzu böyle gezilere alışsın istiyordum, dere tepe gezmeye, yeni yerler görmeye, çoktan alışmış hatun haberim yokmuş, sevindim. "Aşağı in deniz sefası, yukarı çık kar manzarası" ne güzel bir yerde yaşadığımı anladım. Bir sonraki gezide görüşmek üzere Mersin'e geldiğimizde tropikal tatta durmak bilmez bir yağmur yağıyordu.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Zakkum...

Taptazecik bir yeni mezunken ben, Ankara'da yaşarken, öğrencilikte iş hayatına tam geçememiş ruhumla her gece Sakarya'da içerken, hayat hala bana güzelken ve ben bunu şimdi anlarken, deliye her gün bayramken, bekarken, çocuksuzken, amaçsızken..vs vs vs...yıl 1999, 2000 falan olmalı...Gölge vardı Sakarya'da. Canlı rock müzik çalınan bir Manhattan vardı bir de Gölge. Manhattan çok güzeldi ama ciks barıydı o zaman, girişi paralıydı ve en önemlisi pahalıydı, öyle her öğrenci giremezdi. Biz arada bir, paramız olunca, Salı günleri Manhattan'a giderdik, o kadar pahalıydı ki düşünün yani haftasonları gidemezdik. Salı günleri de, ayıptır söylemesi, cebimizde bira sokardık, ama tabii bir süre sonra uyandılar da kontrol etmeye başladılar, ama öğrencinin aklı çalışır, içeride içmezdik biz de biraları, dışarı çıkardık, karşıda bir tekel vardı, alırdık biramızı içerdik acele acele, sonra içeri girerdik, sonra bir daha çıkardık, sonra tekrar girerdik. Gölge sonradan açıldı, Sakarya'da SSK işhanında. Öğrenci bütçesine uygun, canlı rock müziği ulaşılabilir kılan, hem dinleyene hem de çalana bir şans veren, içmek için kışın sokakta donmamızın gerekmediği, nice aşkların doğduğu, nice kalplerin kırıldığı, nice kesişmelere tanık olmuş, karanlık mı karanlık, hem "hep aynı yere gidiyoruz" diye şikayet edip, hem de neredeyse her gün gittiğimiz, yıllar sonra kapandığında da ağlamaklı olduğumuz sevgili rock barımız Gölge. Yıl 1999 mu 2000 falan dedim ya, hep aynı yere gidiyoruz diyip sıkıldığımız , neredeyse her grubun Rainbow, Lou Reed, Red Hot Chili Peppers, U2, Nirvana çaldığı zamanlarda (şu an bu zamanlar için nelerimizi vermeyiz o ayrı, şimdi üniversite şenliklerine Serdar Ortaç ve Demet Akalın'ın çıktığını düşünürsek barlarda neler çaldığını tahmin etmek çok da zor olmaz), Gölge'ye farklı birşeyler getirmişti Raindog. İlk dinlediğimizde garipsediğimiz bu grubu, özellikle solisti, ben pek bir sevmiştim. Solisti niye sevmiştim, kendisiydi çünkü olduğu gibi, alkış toplamak için sırıtıp durmuyordu, tarzı değişikti, o zamanlarda cesaret gerektiren kıyafetler giyiyordu, pembe tüylü upuzun bir atkısı vardı mesela, çok güzel göz makyajı yapıyordu, seyirciyi uyuz eden laflar ediyordu, ukala ukala konuşuyordu, küstahtı, uyuz olan oluyordu ama benim gibi çok seveni de vardı, cesareti severim, farklılığı severim, Raindog'un solistini niye sevmeyeyim. Grubu niye sevmiştim peki, dediğim gibi her grubun neredeyse aynı şarkıları cover yaptığı bir zamanda Raindog çıktı, Placebo coverladı, ya da Suede, ne bileyim Smashing Pumpkins coverladılar, bu yüzden de değişiktiler. Seven sevdi, sevmeyen sevmedi. Ama bence Ankara'nın en iyi cover yapan grubuydular. Haklarında bir sürü tartışma vardı, "solistleri eşcinsel mi değil mi", "Placebo'yu taklit ediyorlar bunlar da", "solist çok itici" gibi. Sadece bu kadar çok tartışıldıkları için bile ünlü olmuşlardı Ankara'da. Ünlü olmaları gerekirdi, piyasaya çıkmaları gerekirdi, bu çocuk Gölge'de bir kaç yıl şarkı söyleyip sonra bilmem ne bankasında bilmem ne uzmanı olmamalıydı (nerede okuduğunu da bilmiyorum ama)...falan filan.

Sonra ben büyüdüm, evlendim, zaman değişti müzikler değişti, Gölge kapandı, çocuğum oldu, evlenmek ve çocuk yapmak beni barlardan uzaklaştırmadı yanlış anlaşılmasın da, Raindog kayboldu (Istanbul'a gitmişler bu arada sanırsam), e ben televizyon seyretmeyen, Türk müziği piyasasını hiç takip etmeyen bir insanım ya, Raindog'un Zakkum olduğunu daha birkaç ay önce öğrendim, "Anason" la. Klibini seyrettim sonra, Raindog'un solistini gördüm, şaşırdım "aaa tanıyorum ben bunuuu" oldum, biz nasıl büyüdüysek o da büyümüş belli ki, garip oldum. Daha bir ağır abi olmuş, pembe tüylü atkısı yok artık; Belli ki tarzları değişmiş, e mecbur kalıyorsun bir yandan piyasaya az buçuk uyum sağlamaya, James Hetfield bile saçımı kestirmişti Yusuf ne yapsın? Gölge'de kendine güvenen "küstah" tabir edilen solist gitmiş yerine gözlerinden saflık akan bir Yusuf gelmiş, bunun piyasayla alakası yoktur diye düşündüm, adam yine kendisi, öyle geldi. Belirli bir kitleleri olmuş, Küçük İskender'in programlarında falan da çalıyorlar galiba ara sıra, süper, bayağı da ünlenmişler. Her şarkılarını sevdiğimi söyleyemem ama "Anason" bana ilk bölümde anlattığım günlerimi hatırlatıyor, ses o günlerden, tipler o günlerden..onlar yıllanmış, ben yıllanmışım (yaşlanmak demiyorum artık 2012 den itibaren dikkat çekmek isterim). Aynı güzel günleri bilmek belki, ya da benim çok güzel günlerimden tanıdık bir ses olmaları sebep bu şarkıda hüzünlenmeme, bilemedim. İşin komik yanı, şimdi ne zaman haklarında bir haber duysam, ne zaman iyi bir yerde görsem Zakkum'u sanki yakın arkadaşımmış gibi sevinip mutlu oluyorum, diğer grupları sollasınlar istiyorum. Bir tür "ben senin kısa pantolonlu halini bilirim" durumu olsa gerek...Özlenesi zamanlardan tanıdık yüzler, tanıdık sesler, benzer yaşlar, aynı havayı solumuş olmalar...başarı, iyi dilek...herkes dinlesin...ne dinlemiş olabilirim bunu yazarken...

9 Ocak 2012 Pazartesi

Pazartesi..


Hiçbir şey yapası yokmuş. Hiçbir yere gidesi yokmuş. Hiçbir şeyle uğraşası, hiçbir şey için kendini paralayası, hiçbir şey talep edesi, hiç konuşası, hiç söyleyesi yokmuş. Ne biçim yeni yılmış. Halbuki yeni yıla yeni bir gazla falan başlaması gerekirmiş, hep öyle olurmuş. Hiçbirşeyi sallayası olmayan bir huzur içerisindeymiş. İkibinonikiden beklediği üzere, huzur çok süslü bir pakette gelmiş. Şimdilik paketi açmadan elinde tutuyormuş, bu yaldızlı paketin içinden gerçekten de yaldızlı bir huzur mu, yoksa "bu mesajdan sonra huzur kendini bilmem kaç dakikada yok edecektir" demesiyle direktifler vermeye başlayan teknolojik bir zırt mı çıkacak, öyle bir belirsizlik varmış, bu belirsizlikten tırsmakta dolayısıyla da başsız tavuk gibi bir o yana bir bu yana kaçmakta oraya buraya çarpmaktaymış. Hal böyle abartıla abartıla yaşanıp gereksiz gereksiz eşelenirken sayborgunu yapmışlar mesela. Bu sayborg her gün işe gidiyormuş, evle ilgileniyormuş, çok güzel yemek yapıyormuş, yemek yiyormuş, (ama çok yemesinmiş hatta rejim yapsınmış aylardır belinde hayali bir can simidi oluşturan kilolarını versinmiş) her türlü sosyal kültürel aktiviteye katılıyormuş, hırs yapıp çok çalışıyor, bu sene için ne kadar maaş istediğini utanmadan sıkılmadan yüzsüzce söylüyormuş, bozuk musluğu kullanmaktan vazgeçmek yerine tamir ediyor, herşeyi herkesi çekip çeviriyormuş, sorunları çözüyor, çocuğuna kaç vitamin kaç protein yedirdi hesaplıyormuş, kararlar veriyormuş, yeni arkadaşlar ediniyor, ne hali varsa görüyormuş ; herşey bu süper sayborgla böyle devam ederken, esas kadın viranşehir sahilinde elinde yaldızlı paketle kumlara oturuyormuş (bu sahnede yağmur yağarsa bank da olur, orda çok güzel banklar var) sonra Akdeniz ona bakıyormuş, o Akdeniz'e bakıyormuş. Yetişilmesi gereken hiçbir yer yokmuş, zaten olsa da gitmeyecekmiş ama bunu bile düşünmüyormuş. Sonra bu yaldızlı paketten bir kitap çıkıyormuş, daha önce hiç okumamışmış. Okumaya başlamışmış.....mesela yani...

not: viranşehir sahili mersin'de.şehrin içinde.öyle şehre uzak,gitmesi zor bir yer değil.otobüsle,yürüyerek,bisikletle gidilebilir.huzur doludur.

30 Aralık 2011 Cuma

Yavaş gel 2012, yaşlanıyorum

30.Aralık gününden bildiriyorum. Hava yine ışıl ışıl güneşli. Hala yılbaşı moduna giremedim. Mağazaların vitrinlerinde yılbaşı çamları, noel babalar, geyikler ve bunların üstüne kar yağdıran icatlar ve tüm bu kar temalı objelere inat tepede ışıl ışıl parlayan güneş. Atkısız, beresiz, eldivensiz bir yılbaşı, çok değişik. Bırak atkıyı bereyi hala öğle yemeklerini restoranların, cafelerin bahçesinde oturup yiyebiliyoruz, hem de herhangi bir ısıtıcı olmadan. Ha, bir de her yer yemyeşil. Ankara’nın yaprakları dökük kavak ağaçlarına baka baka geçen yıllarımdan sonra, Aralık sonunda her yerin yemyeşil olmasına hala alışamadım. Palmiye denen ağaç sararmıyor solmuyor, turunç, portakal ve mandalina ağaçları desen zaten tam mevsimi, e burada ağaçların yarısının palmiye diğer yarısının da narenciye ağacı olduğunu söylersem sizlere, yemyeşil bir cümbüş içinde yaşıyoruz. Her yer turunç ağacı, çok güzeller. Çorak topraklarda turunç ağacıyla yan yana hiç durmamış ben, hala, her gün, yolda yürürken turunç ağaçlarına bön bön bakıp, “aaa ne güzel bunlar” diye yanımdaki insanları bayıyorum. Yıllarca aynı tip, renksiz, çiçeksiz kavak ağaçlarına bakmış bir insanın turunç ağacının güzelliği karşısındaki büyülenmişliğini anlatamam ben zaten kimseye, anca kavak ağacına baka baka yaşamışlar anlar beni. Belki burada yılbaşı için çam yerine turunç ağaçları kullanmalı, kendinden süslemeli. Muhteşemler.Benim yılbaşı ağacım da yukarıdaki turunç ağacı olsun, mutlu yıllar olsun.

Neyse, konu 2012.

2011, bitme istiyorum; sorunlu muydun, tabii ki evet, peki buna rağmen güzel miydin, kesinlikle. Bana güzellikler, değişiklikler, yenilikler getirdin. Getirdiğin farkındalık beni biraz acıttı. Acıtan bu olsun ama değil mi, ölen, hasta olan falan olmadı. Getirdiğin güzel şeylerle yaşanılası bir yıl oldun. Bitmeseydin iyiydi.

Artık bu yaştan sonra gelecek sene için hedef koyup plan yapmak biraz fazla iddialı olacağından, artık hedeflere göre değil de kafaya göre yaşama yaşlarına da geldiğimden, 2012 ye dair herşeyi astrolojiye ve fala bıraktım ben, aylık yorum olur, yıllık yorum olur, tarot olur, kahve olur fark etmez. Sonuçta hiçbir alışverişi evde yaptığım alışveriş listesine göre de yapmadığım aşikar, oturup bir de hedef falan koyup gereksiz heyecan yapmaya lüzum yok.

Hiç işim yoktu, oturdum, Koç burcunu 2012 yılında neler bekliyormuş yorumlarını okudum da okudum, sanki dünya üzerindeki tek Koç burcu benmişim gibi okudum hem de. Hande Kazanova, Yasemin Boran ve Zafer Günay’dan yorumları okudum.

Sevgili Koçlar 2012 yılı boyunca esnek olma zamanı. Çünkü tabiri caizse, ezberiniz bozulacak, kurduğunuz planlar bazı dış olaylar vesilesiyle işlemeyebilecek, programlarınız değişecek gibi. Ahahahaha işten ben de tam bunu diyordum ya, astrolog gibi kadınım valla ya. Merak etme, hiç plan yapmıyorum, gerçekleştirmek için en ufak bir uğraş göstermeyeceğim planları kurmanın bir manası da yok bence de. Ezberi zaten bozuk bir hatun olarak itirazım yok. Olabilir, her şey olabilir, hazırım, gardımı aldım.

Disiplin ve kısıtlama yıldızı Satürn bir engel, bir bent gibi duracak karşınızda.İyi tarafıyla alırsak Satürnü, onu bir heykeltıraşa benzetiyorum. Sizi şekillendirmek üzere kolları sıvayan bir sanatkar. Şekilleneceksiniz. Değişeceksiniz. Yenileneceksiniz. Planlarınız, yapmak istedikleriniz değişecek. Ama önce sancılarını çekeceksiniz, değişimin sancılarını…Ben her şey Mars’dan oluyor sanıyordum meğer hepsi Satürn’ün kabahatiymiş. Şekillendir beni Satürn zira bir sürü kilo aldım. Hmm bu Satürn gazıyla spora yazılmalıyım. 2011 herşeyimi değiştirdi zaten, daha ne kaldı değişecek 2012…merakla bekliyorum.

Hele, Koç burcunun başında doğanlar bunu 2012 yılını derinden yaşayacaklar. Deme, başında doğdum..

Yani, onlar için değişim erken başlayacak. Çünkü Haziranda şans yıldızı Jüpiter ve büyük değişim yıldızı Uranus geçici bir süre Balıktan çıkıp burcunuza girecek ve Ağustos ilk yarısında, Teraziye geçmiş olan Satürn’ün yanına Mars eklenecek ve bu ikisi Koçtaki Uranus ve Jüpiterle zıt açı oluşturacak. Buna Oğlaktaki dönüşüm yıldızı Plüto’yu da eklersek, tam bir kadersel durumla karşı karşıyasınız diyebilirim. Ciddi bir gerilim dönemi. Bu sene bütün gezegenler benim için uğraşıyor. Burayı anlamak için birkaç kere okumam gerekti ama yine de tam olarak anlayamadım. Bir gerilim dönemi olacakmış orası kesin. Zaten kişilik itibariyle herşeyi gereğinden fazla düşünerek gerekli gerilimleri oluşturmakta üstüme yoktur. Alışkınım yani sorun yok. Devam…

Kesin olarak bir şeylerin, bir dönemin sonu demektir bu. Bir hayat çarkının geride kalması demektir. Ankara çarkını geride bırakmıştım 2011 de, nihayet. Tamam tamam, sorun yok, devam edelim, başka çarklara doğru, gözüm kara, üç beş gezegenden mi korkacağım.

Sizin yapmanız gereken en önemli şey; bu senenin diğerlerine benzemediğini önceden görmek, anlamak ve bu seneyi çok özenli yaşamak ve çok esnek olmak. Hem kararlı olun hem esnek. Burnunuzun dikine asla gitmeyin. Şimşekli, gök gürültülü bir havada yol alacaksınız, önlemini alın derim ve unutmayın, en keskin havanın ardından pırıl pırıl güneş açar!.Özenli yaşayacağım söz veriyorum ama sen de bana huzur vereceksin, anlaşalım da, sonra ben boşu boşuna özen göstermiş olmayayım. Hem kararlı, hem esnek nasıl olunur? Kimin burnunun dikine gideceğim peki? Kararlı olayım ama işime geliyorsa da esnek davranıp kabul edeyim, öyle mi demek istedin. Her şey keyfime göre yani. E süper. Güneş enerjisiyle çalışan bir kadınım neticede, e o da süper.

Koçun ilk başında doğanlara aylık burç yorumlarını iyi takip etmelerini tavsiye ederim, aylık zamanlarda kritik günleri, sakin ve temkinli olmaları gereken zamanları bilmeleri kendileri için çok faydalı olacaktır. Böyle kritik bir yolda yürürken rotasız, rehbersiz yollara düşmek sakıncalıdır. Merak etme…

Bu kritik zamanda, sizin kurtarıcılarınız, öncelikle geçmiş yaşam kredileriniz, yani geçmişte attığınız doğru ve güzel adımlar, hayata sağlıklı pencereden bakmayı bilen pozitif tavrınız ve şans faktörü olacak. Geçmişte attığım güzel adımları ben fark edemedim, hep kendime küfrettim, sen fark et astroloji. Pozitif ola ola Pollyanna’nın Mersin şubesi oldum bu sene. Nihayet kurtarıcım olacak ha. E süper.

Bu sene sonlarında artık bazı kişiler hayatınızdan kesin olarak çıkmış olacak, ilişkilerinizin boyutu ve şekli netlik kazanacak ve sizin de su yüzüne çıkan gerek tecrübe eksiliği dolayısıyla gerekse kişiliğinizden kaynaklı geliştirmediğiniz yanlarınız belli olacak. Yaşadıklarınızın bilincine vardıkça ve gerçekle cesurca yüzleştikçe, bu eksik yanlarınızı tamamlama, hayat felsefinizi köklü yenileme, bilincinizi genişletme ve hayata daha farklı, daha geniş pencereden bakma ve ona göre rotanızı çizme söz konusu olacak. Ereceğim kısaca. Anlaşıldı, 2012 yılında bir nevi hayat filozofu olacağım.

Kimileriniz bu dönemde patron konumuna yükselebilir ve kendi işinizin güçlü sahibi olabilirsiniz. Toplumsal konularda büyük bir söz sahibi olmanız içten bile değildir. Her ne olursa olsun bu gücü ılımlı, hoşgörülü, planlı, mütevazi bir şekillerde birimlendirmeniz ve insanlara baskı uygulamak ve illa kendi yönetiminiz altına alarak onları saf dışı bırakmak şeklinde kullanmamalısınız. İflah olmaz iş hayatım iflah olacak yani öyle mi, seneler sonra. Hala mezun olduğu gün sahip olduğu şartlarda ve mevkide çalışan ben, bütün kariyer hedeflerimden vazgeçmiş, hırslarımdan arınmış, yetecek kadar paraya zevk için çalışabilecek ruh haline güç bela erişmişken, ve gerçekten de mutluyken, ne bu şimdi. Ha, kendi işimin gücümün sahibi olmak bir cafe açacağım anlamına geliyorsa, çok ama çok heveslendiğimi bil 2012. Hadi bakalım, maşallah.

5 Ekim 2012 itibariyle Satürn-Akrep burcunda seyrine başlayacak. Bu seyir çok önemli. Tamam not ettim. E peki ne olacak bu tarihlerde?? İster yeni bir ilişki isterse bitmeye çoktan yüz tutmuş bir beraberlik, isterseniz hala aradığınız kişiyi bulamadığınızı düşünen biri olun, hiç fark etmez. Satürn, dengeli bir ilişki nasıl olmalı ve tarafsız bir bakış açısı altında bir ilişki nasıl yaşanmalı, sen ve ben demeden biz olmayı nasıl başarmalı sorularına cevap aramayı sürdüreceğinizi gösteriyor. Hani herşeyi çözecektim, arayış yapa yapa bir hal oldum. Araya araya buda heykeline döndüm yemin ederim. Kaç senedir ilişkiler üstüne düşünmekten kitap yazacak kıvama geldim. Bu kadar düşüneceğime psikoloji okuyup ders çalışsaydım en azından diplomam olurdu.

7 Şubat-25 Haziran tarihleri arasında olabilecek Satürn geri hareketi esnasında hala büyük bir resmin tamamlanmayan parçalarını arayacağız. Onun maksadıyla lütfen ikili ilişkiler, iş ortaklıkları, iş sözleşmeleri ve kontratlarınız konusunda geri hareket boyunca iyice düşününüz. Zorlanmalar görülebilir.Hmm tamam. O tarihlerde hiçbir şey imzalamamaya gayret edeceğim.

11 Haziran 2012 itibariyle iletişim, haberleşme, eğitim, çevre ilişkileri, ulaşım gibi konularda 12 yıl sonra İkizler burcunda ilerleyecek Jüpiter bana göre son derece dikkatli kullanılması gereken bir enerji.Vay 12 yıl sonra Koç alrı etkileyecek bir durum önemli olmalı, ne yapacağız peki, açıkla. Bir yerden başka bir yere seyahat etmek, ancak belli bir yerde uzun süre kalmak istemezsiniz. Bavulunuz kapı arkasında gibidir. Aklınıza estiği anda hemen yola çıkabilirsiniz. Ancak bu yolculuklar uzun seyirli değildir. Kısa konaklamalar şeklinde gerçekleşir. Çok çok konuşma, sürekli arayış, bağımsızlık, eğlenceli bir yaşam arzunuz oldukça yükselir. Ya bu 2012 tam bana göreymiş, şimdi iyice anladım. Yani böyle bir elim işte gönlüm oynaşta, böyle bir nisan mayıs ayları gevşer gönül yayları modunda geçecek bu sene. Sevdim, çok sevdim.

Şaka maka, 2012 senden sadece huzur ve sağlık beklerim. Bir buda heykeliymişçesine huşu içinde ve huzurlu oturmak istiyorum, böyle huzur paçalarımdan aksın istiyorum, “ay yeter be, amma da çok huzurluyum” diye hayıflanacak kadar huzur istiyorum. Kimse hasta olmasın, kimse ölmesin bir de, bu sene de. Sen bunları sağla sana gerisini bana bırak.

Kim ne istiyorsa getir 2012, cimri olma.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Yüksek Topuklar - Murathan Mungan

Murathan Mungan, "ay kitaplarının hepsini bir nefeste okursam, okuyacak Mungan kitabı kalmayacak" diye özledikçe okuduğum yazarlardan, İnci Aral gibi. Yine özledim, aylardır rafta bekleyen Yüksek Topuklar'a gitti elim.

Kadın olmak, kadınlık halleri, evlenmek, bekar olmak, boşanmak, çoluk çocuk psikolojisi vırtı zırtı üzerine çok okuduğunuz, çok kafa patlattığınız, kendi çapınızda karaladığınız, herkesle tartıştığınız ve artık düpedüz sıkıldığınız dönemlerde okumamanızı tavsiye ederim. Zira ben tam böyle bir zamanda okudum. Yok sıkılmadım. Ama romanın neredeyse her sayfasında "aaa bunu ben de düşünmüştüm", "aaa bunu ben de yaşıyorum", "işte ben de tam bu hissediyordum", "aa işte bu yaaa buu"  demekten harap bitap düştüm. Kadınlara ilişkin ne kadar muhteşem, ne kadar histerik, ne kadar hastalıklı durum varsa neredeyse hepsi vücut bulmuş Mungan karakterlerinde, türlü türlü renk renk. 35 yaşlarında bekar reklamcı Nermin esas kızımız, evlere şenlik, evlenmeseydim sanırım böyle bir tip olurdum dediğim kadın tiplemesi, herşeye muhalefet, her aşkta mutsuz ve melankolik, her ilişkide sorgulayıcı, mükemmel bir insan sarrafı ve maalesef kafası çalışan bir kadın. Çok sevdim Nermin'i, yaş itibariyle de bizim kuşak olması, benzer koşullarda ve çevrelerde büyümüş ve okumuş olmamız bu kadar benzeştirdi bizi belki, tüm 76 lı kadınların kendini bir şekilde Nermin'de bulması olası. Neyse, bizim Nermin çocukları sevmez ama bir arkadaşı 5 yaşındaki kızını, Tuğde, kocasıyla arasını düzelteceğini söylediği bir tatile çıkarken Nermin'e bırakmak ister, Nermin kıramaz. Tuğde, hani şu uzaydan gelmişler gibi baktığımız 90 kuşağı kızlar var ya, aynı tip giyinen, aynı trend saç modelini kullanan, okulda,işte, aşkta, evde her daim avcı, her daim taktiği bilen, yeri gelince lolita, yeri gelince kadın, yeri gelince porno starı, yeri gelince kafasına vur lokmasını al, yeri gelince safın önde gideni, yeri gelince aciz kızlar var ya,bir türlü kendi olamayan, burger kuşağı, kültür seviyesi yerlerde, işte onların 5 yaşında vücut bulmuş hali (90 kuşağının kültürlü, akıllı birkaç kızının yolu bu günlüğe düşerse beni affetsinler). Mübalağa mükemmel tabii. Nasıl ki, 90 kuşağına biz 76 lılar "nasıl olur" diye eblek eblek bakıyor, küçümsüyor, acıyor ve maalesef yıllarca ve halen reddettiğimiz, olmamaya çalıştığımız, eleştirdiğimiz bu kız tipinin kendini bizden kolay gerçekleştirmesine,  bu kadar kolay onaylanmalarına üzülüyorsak, Nermin'de Tuğde'yi keşfederken öyle acı çekiyor, hayretlere düşüyor.

Bir erkek yazarın bir kadının ağzından bu denli güzel yazabilmesi yazar Mungan olunca benim için çok şaşırtıcı değil, hatta bu Mungan romanları içinde bende en az hayranlık uyandıranlardan diyebilirim. Ne romanları, ne hikayeleri var beni uyutmayan.

Okurken yaklaşık 415. sayfanın yakınlarında nerdeyse fenalık geçirecektim bunu da itiraf edeyim. Şimdi kalkıp koskoca yazarın romanıyla ilgili böyle de acımasız, basit bir eleştiri hiç olmadı ama, neysem o yani. Kalan yüz sayfayı inanılmaz ittirerek okudum. Bu da küçük bir not olsun işte. Yoksa çok eğlenceli, çok çok kadın bir roman. Okunuyuz.

Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, buralara yazsam, hem elim yorulur hem de yazar beni dava edebilir zira alıntı yapmak yasaktır falan diyor başında. Haklı tabii de, bir romanın 30 tl ye satıldığı bir ülkede kim takar ama gel gör ki hem bilgisayarımın şarjı az, hem çok uzun uzun yazmak lazım, halim yok. Ben bu romanı arada bir alır karıştırır, altını çizdiklerime bakarım, öyle yapın. Tek bir satır yazayım etkilendiğim, zaten böyle başlıyor roman...

"Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti."

Metis Yayınları, 527 sayfa, ilk basım 2002

19 Aralık 2011 Pazartesi

Ben bu ara bunları düşünüyorum..

Nihayet güneşsiz günler başladı burada…ne ironik değil mi, “güneşli iklimlerin kadınıyım ben” diye naralar atıyordum ama Aralık ayında ışıl ışıl parıldayan güneş hala biyolojik saatimi bozmakta. Bugun kapkara, yağmurlu mu yağmurlu, esintili mi esintili bir hava var burada, deniz yağmurda ayrı bir güzel. Ha, artık çalışırken denize bakabiliyorum, öyle bir yenilik geldi iş hayatıma. Masamda başımı sola doğru azıcık bir açıyla çevirdiğimde deniz görüyorum, kafamı çevirmeden sadece gözlerimi sola doğru devirdiğimde de görüyorum denizi, hatta monitörümün arkasında sol tarafta monitöre bakarken de görüş alanıma giriyor deniz, ..okunu çıkardım biliyorum, limanı görüyorum bir de, gemileri…yük gemileri… Limana giriş ve çıkışlarını izlemek çok zevkli, çok özgür görünüyorlar. E madem bugün kış geldi buraya (ona da ne kadar kış denilirse tabii…), hava gri ve yağmurlu… “ diye yazmışım bu yazıya başlarken, sonra Istanbul’a gittim, üç gün orada kaldım, yazım yarım kaldı, geldim birkaç gün geçti, o günkü gri havadan sonra hava hep güneşliydi, şimdi de güneşli. Güneşli havada yılbaşı moduna girmek de zor, giremedim zaten. Ama yazıyı bitirmeli, yarım kalmasın, yazık.

Alışkanlıklardan bahsedecektim ben birkaç aydır aslında... alışagelmiş, alışılagelmiş olmaktan...sıradanlık demeyeceğim, bu haksızlık olur, çünkü bazen en sıradışı şeyler bile alışkanlık olur kimbilir, ne bileyim bir yamaç paraşütü hocası için Ölüdeniz semalarında uçmak alışkanlık olmuş onu çok bayıyor olabilir belki değil mi, kelimeleri dikkatli seçmek lazım...her sabah aynı saatte kalkmak, her sabah işe gitmek, kahve içmek, sigara içmek belki, koltukların hep aynı yerde durması, ve hep aynı koltuğa aynı şekilde uzanmak, aynı marketten alışveriş yapmak, aynı aile ilişkileri, aynı evlilik işleri, aynı düşünceler, aynı tartışmalar, aynı saç rengi, aynı siyah ayakkabılar belki...yamaç paraşütü hocası olmayan bir evli çalışan annenin küçük minik histerik alışkanlıkları bahsettiğim muhtemelen.

Yıllarca aynı saç rengi ile gezen ve bundan sıkılmayan kadınlara özeniyorum çoğu zaman. Her bunaldığında kendini kuaförde bulan bir kadın değilim, saç rengimi ve modelimi her değiştirdiğimde bir çeşit depresyon içinde olduğumu düşünen, hatta “kocanla kavga mı ettin yoksa” kıvamında yüzeysel soruları bile soruveren bazı arkadaşlarım, yanılıyorlar; ben olsa olsa alışkanlıklarını değiştirmek için gelen ilham kendisini ikna edemediğinden, çareyi saç rengini ve modelini değiştirmekte bulan rahatsız bir kadınım muhtemelen. Mesela saçım belime kadar uzunken, bir sabah işe giderken sıkılıp açık bir kuaföre girip saçımı kısacık kestirebilirim; “of sıkıldım bu şehirden, beni baştan yarat Fatih” diyerek saçımı kızıldan platin sarıya hiç tırsmadan boyatabilirim. Bu yüzden ne zaman resmi evrak lazım olsa, yeniden vesikalık fotograf çektirmem gerekir, bu da ayrı bir sorundur. İş görüşmesine çağrılırım aniden mesela, fotoğraf götürmemi isterler, çektirecek vakit de yoktur, en son çekilenden seçer yanıma alırım, ben giderim iş görüşmesine saçlar kızıl ve kısa, fotoğrafı veririm uzun saçlı ve siyah. IK bir bana bakar, bir fotoğrafa bakar.

Taşınmalar bunaltmaz beni mesela, kolaycacık taşınırım, saçımı boyatır gibi taşınabilirim yani. Taşınamazsam, odalardaki eşyaları taşırım, üşenmem. Bir odadaki eşyayı başka odaya, o çekmecedekini bu çekmeceye taşırım. Sonra da bulamam. Bu kadar çok yer değiştirince, neyin nerede olduğunu bulamayıp, bir de utanmadan sinirlendiğim zamanlar olur, o ayrı. Bir önceki işimde mesela masamın yeri ve odam o kadar çok değişmişti ki, mekan değişikliğinden işten sıkılma fırsatı bulamamıştım. İnsan bir şehre tıkılıp kalınca ev değiştirmek, bir işe tıkılıp kalınca da masa/oda değiştirmek ferahlatır. Şehir değiştirmek büyük bir karar gerektirir, alışkanlıkları “hop” diye terk etmeyi gerektirir; iş değiştirmek risk taşır, çalıştığınız yerde tazminatınız vardır, yeni bir iş bulmak gerekir kazancı daha iyi, öyle “hop” diye bırakamazsınız, alışmışsınızdır, insanlara, patronunuza hatta fotokopi makinesine bile, yemez çoğu zaman. Nefret ettiğimiz her şeyi temize çıkarmaya çalışırız. "Patronda çok bağırıyor ama eli açıktır", "bu ofis uzak çok ama servisi var en azından", "maaşım az ama zamanında alıyorum yani", "ayyy o kadar tazminatım var burdaaa, bunlara mı bırakacam"...gibi. Ben yaptım oradan biliyorum.

Alışkanlıkların bağımlılık olduğu durumlar da var değil mi…sigara gibi, kahve gibi, tırnak yemek gibi, annenizin kızı olmak gibi, evlilik gibi. Farkında olmadan alışıp sonra da farkında olmadan bağımlı hale geldiklerim, ya da tam tersi önce bağımlı olduğum sonra da alıştığım. 18 yaşımdan beri sigara içiyorum, lanet olasıca şey. Daha önce okumuşsanız beni hatırlarsınız belki 3 sene bıraktım, hatta düşman oldum sigaraya. Sonra bir gece, tek nefeste başladım tekrar. Şimdi cildim falan bozuldu, sağ bacağımda bu yüzden hafif bir varis oluştu. Hem bağımlılığım hem alışkanlığım lanet sigara, bacağımı kestirince mi bırakacağım ben seni lanet olasıca. Demek ki neymiş, saç rengini zırt pırt değiştirmekle değişik ve biraz da cesaretli bir kadın olabilirsiniz hanımefendi, ama bağımlılıklarınızı bırakacak ..öt yok sizde.

Sonra gelelim tırnak yemeye, her ne kadar psikolojik bir rahatsızlık olarak görülse de, birkaç psikoloji kitabından okuduğum kadarıyla bir tür alışkanlıkmış. Kendimi bildim bileli tırnak yiyorum, belki küçükken azıcık ruh hastasıydım da başladım araştırmak lazım ama şimdi tamamen önce bağımlılığım sonra da alışkanlığım. Her hafta maniküre gidip, cicili bicili ojeler sürmezsem yiyorum hepsini. Tabii ki tahmin ettiğin üzere her hafta maniküre gitmiyorum, üşeniyorum. Sonra yiyorum da yiyorum. Dışarıdan bakanlar eminim iğrenç buluyorlardır beni tırnaklarımı yerken görünce. Ben bile iğrendim şimdi. Bir de gayet kokoş giyinmek durumunda kaldığın zamanlarda maniküre gidecek zaman da bulamadıysan güdük parmaklar çok fena duruyor, itiraf etmeli. Demek ki neymiş, platin kısa saçlı kafaya hafif koyu makyajla ve siyah bir kazakla iyi görünebilirsiniz hanımefendi, ama tırnaklar ne öyle güdük, yamuk ve tırtıklı. Bırak artık bırak, tırnak kanseri olacaksın.

Tek başına yaşarken yalnızlığa alışıveriyor insan…tek başına geçinmeye, evi toplayıp temizlememeye, sürekli makarna ve omlet yapmaya ve hatta bazen hiç yemek yapmamaya, bağımsızlığa, sessizliğe...kendi kazandığın parayla kendi başına yaşayınca azıcık tutumlu çokça pinti oluyorsun, tozdan rahatsız olmuyorsan evi temizlemene bile gerek yok, yemek yesen iyi olur ama yemesen de kilodan başka bir şey kaybetmezsin, istediğin zaman tv açar, istediğin zaman kitap okur, istediğin yere yatar, istediğin yerde oturursun, tek başınalığın, yalnızlığın, bağımsızlığın saltanatını sürersin. Yalnızlığa alışınca insan bir süre evlenmiş olmaya da alışamıyor. Ama insan bu ya, ona da alışıyorsun. Çift maaş olunca daha çok harcamaya, evde yemek yapmaya, daha temiz olmaya, solo performanstan koroya geçmeye, kendi ailene laf anlatamazken başka bir aileye daha laf anlatamamaya… en çok da bağımlılığa… alışıveriyor. Fark etmeden yaslanıyorsun yanındakine. Fark etmeden planların oluveriyor, daha önce günlük, hadi kötümser olalım, senelik yaşarken, bir sonraki sene hangi evde oturacağını hangi işte çalışacağını hangi saç rengini kullanacağını planlamazken, beş yıllık kalkınma planları yaparken buluyorsun kendini. Birbirinden bağımsız olarak dışarı çıkmıyor musun, çıkıyorsun; herkes kendi arkadaşlarıyla bir şeyler yapmıyor mu, yapıyor; herkes evin içinde kendi hobisiyle uğraşmıyor mu, uğraşıyor…bu bağımlılığın izin verdiği kadar işte…herkes kendini kandırıyor gibi geliyor bana. Kocaları seyahate falan gidince evde tek başına kalamayan kadınlar var, evin bütün giderlerinin takibi kocasına bırakan sadece kredi kartından harcamalarını yapan kadınlar var, evdeki en ufak sorunda tamirci yerine ilk kocasını arayan kadınlar var, saçını kocası uzun seviyor diye kestirmeyen kadınlar var, ben bunlardan hiçbiri değilim, bu da iyi bir şey aslında demek ki o kadar da bağımlı değilim, ama o kadınlar benden daha çok kıymet görüyor o kesin, erkekler kendilerine muhtaç kadınları seviyor sanırım, edilgen olan ya da en azından edilgenmiş gibi yapan; ben yine ikisi de değilim, kötü. Neyse konuyu saptırma. Konumuz, alışkanlık, bağımlılık, sırtını dayama. Sevgi, aşk başka şeyler, onları geç. Kadın olarak kendi başına yaşarken insanlar seni bunun için takdir ederken, evlendiğinde tam tersini yapıyor olduklarını fark etmen biraz uzun sürüyor. Bağımsızlığın, kendi başına her işini yapabiliyor, çekip çevirebiliyor olman, kendi paranı kazanman beğenilirken, evlenince ne kadar evinin kadını olabiliyorsan o kadar takdir ediliyorsun, açıkça dile getirilen bir konu değil bu, bu yüzden belki fark etmen zaman alıyor. Üstelik, sen bunu fark ettiğinde çocuk doğurmuş da oluyorsun, hatta biraz da büyütmüş. Bağımlılığın birden ikiye katlanıyor. Sen kocana, kocan da sana fark etmeden yaslana geledursun, çocukla birlikte birbirinden bağımsız bir yaşam alanı yaratmayı bırak düşünmek bile vaktin olmuyor, vaktin olsa dermanın olmuyor, dermanın olsa bağımlılığın izin vermiyor, bağımlılığın izin verse suçlulukla göz göze gelmek istemiyorsun. Spora gitmek istiyorsun mesela ama çalıştığın için çocuğuna ayıracağın süreden çalman gerekeceğinden (bak burada bile çalmak diyorum), ya kendini suçlu hissediyorsun, ya da kötü anne ilan ediliyorsun. “Çocuk doğurduysan biraz fedakârlık yapacaksın canımmm”, insanlar böyle der bu durumlarda genellikle. Suçluluk duymamak için kendini rahatlattığını sanarken bağımlılıkları güçlendirirsin. Spora gitmek için kocana bırakırsın çocuğu, evde biraz kendi kendine kalmak için kocan sinemaya götürür çocuğu mesela, işten geç mi çıkacaksın kocan alır çocuğu. Bir gün kocasız kalmayı düşüneniz mesela, spora gidemeyecek, evde kendinizle başbaşa kalamayacak, işten geç çıkamayacaksınız en basiti…bağımlı…alışıvermiş…bu kadar özgür ruhlu sanarken kendini bu kadar bağımlı olduğunu fark etmek de sadece benim gibi kadınlara özgü olsa gerek… yamaç paraşütü hocası olmayan evli çalışan annelere.

Bitmedi, bitmedi…bitmez…çalışmak mesela…çalışmak da bir bağımlılık benim için. Sürekli şikayet ettiğim, küfrettiğim, zaman zaman lanet ettiğim çalışma hayatını ben hiç bırakmadım, bırakmaya bile yeltenmedim. Bırakmak durumunda olduğum zamanlarda ise, evde çeviri yaptım yine çalıştım. Oysa, sürekli olarak, çalıştığım zaman kendime vakit ayıramadığımdan şikayet eden ben, evde olunca kendime vakit ayırmak yerine yine evden serbest çalıştım. Çocuk doğurdum, iki aylıkken “çalışacağım ben, ay evde oturamam ben, of çok sıkıcı” diye bıtbıtlanmaya başladım. En iyisi iş aramak dedim, şans bu ya hemen de buldum, bebeğim üç aylıkken çalışmaya başladım. Çalışanlar ücretsiz izin versinler de bebeğime bakayım diye bakarken ben üç aylıkken işe başladım, iyi mi? Oturmadım şöyle evimde ya. Otur bir dinlen, koca var işte, yaslan ona daha da bir, o para kazansın sen bir süre gez, dinlen. Ya da madem çalışacağım diye oturmuyorsun ruhen rahatsızsın kazandığın parayı kendine harca, ahahaha ben böyle kadınlar olduğunu çok geç öğrendim biliyor musunuz, ben sanıyordum ki, herkes kazandığı parayı ortak bir havuzda topluyor, evin tüm giderleri bu ortak havuzdan karşılanıyor, meğersem kazandığı parayı sadece kendi ihtiyaçları için kullanan kadınlar varmış, şöyle ki koca evin elektriğini, suyunu, kirası, alışverişini, çocukları okul, kreş zart zurt ödemelerini falan yapıyor, kadın da kazandığı parayla kozmetik, giyim ve diğer ne hobisi varsa onları alıyormuş, maaşı yettiği kadar. Değişik valla, hiç yapmadım. Yapsa mıydım acaba? Ekonomik özgürlük demek aslında bu mu, yoksa ekonomik özgürlük derken ben yanlış mı anladım bir şeyleri… ben bir şeyleri hep yanlış anlıyorum galiba… neyse, çalışmaya bağımlılıktı konunun bu kısmı, işe gitmeye alışmak, sabahın köründe kalkmaya, sabah kahvesini maillere bakarak içmeye alışıp (evde olduğu süre boyunca her sabah insan maillerine bakar mı kahve içip, yat uyu kardeşim) 9 da kalkıp kadın programı seyredememek, ofiste sohbete muhabbete alışıp evde televizyona bakmaktan sıkılmak ama çok sıkılmak, ofiste strese alışıp evde gereksiz stres yaratmak.

Çok karıştırdım mı yazarken? Çok bölünerek yazdım, parça parça..bir o gün bir bugün..daha çok yazasım da var ama kafamı toplayamadım, konu lastik gibi ya nereye çeksen oraya gidiyor.

Ha, bu arada 3 gündür sigara içmiyorum, belki kafamı ondan toplayamadım. Maniküre de gittim hafta sonu, şuan bunu yazan parmaklarımda oje var. Kendi kişisel zaferlerimiz olmasa depresyon kaçınılmaz, di mi..

1 Aralık 2011 Perşembe

Deli doktorumla ilk randevum...

Haftalardır yazacak çok şey olmasına rağmen yazmayışım, hadi yazmıyorum da takip ettiğim onca insanın günlüğünü okumayışımın nedeni güçlü bir kadın imajıyla ayakta durmaya çalışırken, aslında taaa içimde, çırpılan bütün kanatları yerlere bırakıp, bütün karizmayı çizdirip, birinin omzuna yatıp hüngür şakır, salya sümük ağlama isteğinden kaynaklıyor olabilir. Ama, bu günlüğe borçlu hissediyorum kendimi belli ki, izleyicim olan elliüç kişiyi seviyorum muhakkak ki, içimden hala yazmak gelmese de, ya da çok yazmak isteyip de nasıl yazacağımı bilemesem de, e tanıdık eş dost da okuyor diye zaman zaman endişelensem de, yazmak kendi kendinin omzunda ağlamak demek an azından.

Offf çok duygusal oldu, vıcık vıcık.

Psikoloğumla olan ilk randevumu anlatacaktım aslında. Psikolojiyle olan münasebetim, okuduğum onlarca psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarından, psikolog arkadaşım Rabia'ya yazdığım maillerden öte değil. Yirmili yaşlarda okuduğum kişisel gelişim kitapları otuzlu yaşlarımın başında yerini annelik ve çocuk yetiştirme kitaplarının yanısıra kendini keşfettiren, eleştirttiren psikoloji kitaplarına bıraktı, otuz beşte ise "anla beni" nidalarıyla kanlı canlı bir psikoloğa gitme ihtiyacım doğdu. Yaşadığım uyanışı yönetebilmedeki beceriksizliğim, yüzme bilmeyen bir insanın okyanusta debelenip durmasını andırmaya başlayınca ve ağzıma burnuma kaçan tuzlu su canımı çok yakınca, herşeyi birbirine karıştırdım, daha iyi yüzebilmek için yüzme dersi almaya karar verdim. Profesyonel destek demek de ne demekse, kendi kendime yapmayı ve söylemeyi akıl edemediğim şeyler hakkında bana akıl verecek, bir ruh hastası olmadığıma beni inandıracak psikoloji okumuş insan kişisi işte. Hayat çok birbirine karıştı artık farkındayım, çok incindim onu da farkındayım, geçmişi çok sorgular oldum farkındayım, geçmişte yapmadıklarım üzerine çok düşünür oldum farkındayım, birçok şeyi değiştirmek için arzu dolu ama değiştirmek için gerekli gücü göstermeye üşenir oldum farkındayım, daha fazla düşünürsem yine her şey aynı kalacak, belki beş ay belki beş yıl sonra yine değişime aç kalacağımın da farkındayım, geceleri çok uzun uyuyor oluşum bir depresyon başlangıcı onun da farkındayım, kızıma olmadık zamanlarda bağırıyor oluşumun onun suçu olmadığının da farkındayım, beni sabote eden şeyleri hayatımdan çıkarmalıyım bunu farkındayım. Karışan hayatı şimdi yazarken bile toparlayamıyorum da, “kendime kendimi toparlamayı öğret bana” demeye gittim, “bağımlılıklarımı, alışkanlıklarımı değiştirmeye karar verdim ben, kimseye acımamayı öğret bana” demeye gittim, “benim ne kadar değerli bir insan olduğumu bana göster” demeye gittim, “istediğim gibi yaşamak için içimden hangi dehayı çıkarmak gerekiyorsa onu çıkartmama yardım et” demeye gittim. Çok karışmış, çok karıştırmıştım, “çöz” demeye gittim.

Randevumu alırken çok rahattım. Hafta içi benim çalışma saatlerimle onun çalışma saatlerini uyduramadık, Cumartesi sabahın körüne aldım ben de. Bu yüzden birkaç gün daha beklemem gerekti, sabırsızlandım, sabırsız ama rahattım. Cumartesi sabahı giderken yolda üst üste üç tane sigara içmiş olmamın nedenini de çözemedim o ayrı. Zaten dertlerimi, tasalarımı burada yazıyorum değil mi, tanımadığım insanlara bir şeyler anlatmakla ilgili bir sorunum yok. Hatta bunları burada neden yazdığımı soranlara açıklayamıyorum ama süper psikolog Rabia bunları yazmak bir terapidir dedi. Ha Rabia başka şehirde yaşıyor, neden ona gitmiyorsun diye merak ederseniz. Neyse, sabahın köründe gittim, hiç beklemedim. Asistana kendimi tanıttım, sonra içerideki odaya gittim, psikoloğumun yanına. Kahvem geldi sonra, sarı turuncu bir fincanda, tabaklı. Odada iki tane beyaz deri koltuk var, ben mor kadife olsa diye geçirmiştim içimden, nedense. Bir de böyle mor kadifeden uzun oturabileceğim bir koltuk hayal etmişim, filmlerin üzerimdeki etkisidir muhtemelen. Aldım elime kahvemi, tabağıyla birlikte, psikolog sordu, “buraya gelmek ne demek biliyor musunuz” diye, atladım “biliyorum” diye. “Konuştuğumuz her şey bu odada ikimiz arasında kalacak, bu yüzden açık ve net olmalısınız” gibi bir şeyler söyledi. “Tamam” dedim. Sonra, “size nasıl yardım edebilirim” demesiyle, soluk almadan bir saatten fazla konuştum, anlattım da anlattım, sanki yıllardır kapalı bir odada tek başıma kalmışım da kimseyle iki kelime edememişim gibi. “ya ne anlatmam gerekiyor onu bilmiyorum ama” dedim bir de utanmadan, “yooo ilk defa psikoloğa gelen biri için çok rahatsınız” dedi, bazen on yıl öncesinden, bazen dünden bahsettim, bir ondan bir bundan bahsettim, arada “çok karıştırdım değil mi?” diye sordum suçlu suçlu, “yok gayet iyi gidiyorsunuz” dedi. Çok rahattım diyorum hep ama anlatırken elimdeki kahve fincanını sıktığımı o fark ediyor, “sehpaya koyun isterseniz” diyor, azıcık utanıyorum, panikle "yok gerek yok,ben kahveyi hep böyle içerim" diyorum, iç sesim ekliyor "ne dedin şimdi sen mal". Ben anlatıyorum o dinliyor, ben anlatıyorum o dinliyor, arada not alıyor; yargılamıyor, şekillendirmiyor, eleştirmiyor, öğreten adamlık yapmıyor, bunları bakışlarında bile hissetmiyorum ya, allaah ne iyi bir insan bu; henüz emin değilim ama anlıyor beni galiba. O hiç konuşmadı neredeyse, ben konuştum da konuştum, anlattım da anlattım, adama konuşacak vakit kalmadı. Sadece arada “önce kendiniz, ne çocuğunuz, ne eşiniz, en anneniz ne de babanız, önce siz kendinizi mutlu edeceksiniz” dedi. Biliyorum bunları zaten ben, onca psikoloji kitabını boşuna mi okudum, ama, o söyleyince doğru geliyor, çok doğru geliyor.

Genelde burnunun dikine giden biri olarak tanımlar eş dost beni, kendi istediğimi öyle de böyle de yaparım, doğrudur. Ama serde inatçılık da var, o zaman ne yapmam gerektiğini söyleyen birinin söylediğinin tersini yapmamın olasılığı burnumun dikine gitme olasılığımdan daha yüksek. Sorun şurda ki, her ne kadar burnumun dikine gidiyor da olsam, istediklerimi hep istediğim doğrultuda da yapsam, o kadınlık vicdanım yok mu, işte o hep sessizce düşünür, iyi mi yaptım kötü mü yaptım diye; bir de yıllar yılı hiç fark etmeden üzerime giydirilen, abuk subuk zamanlarda abuk subuk yerlerde beni sıkıştırıp üzerimde baskı oluşturan kişisel tercihlerimin ve isteklerimin her koşulda kendimi suçlu hissetmeme neden olduğu duygusal yanılsamalarım yok mu, işte o da hep sessizce bekler bir yerlerde. Demem o ki, önce kendimi düşünmek zordur, önce bir anne olarak, sonra bir kadın olarak; birileri mutlaka fedakarlık ister, dile getirmeseler de ben kıllanırım; hatta şimdi böyle yazdığım için bile bir vicdan sızlaması ve suçluluk duymaktayım, nasıl ama?

Psikologum bana EMDR uygulayacak bu arada; özgür ve içinden sürekli gülmek gelen ruhumu yaşam şeklime adapte edebilmek için. Bakalım neler olacak… Ama psikoloğa gitmek güzel birşeymiş, aslında daha küçükken başlasak gitmeye, ayda bir, akıl sağlımız daha iyi olurdu, kimbilir; ya da facebook da orda burda ne kadar süper anne, ne kadar süper bir eş, iki yumurtadan tadından yenmez yemekler yapan ne mükemmel ev kadınları, ne kadar başarılı işkadınları olduklarını, bir de üstüne süper akıllı, sevimli çocuklar kadar mükemmel kocalara sahip, her birşeyi hobi edinen, her birşeyden anladıklarını haykıran kadınlar gibi olabilirdim... aşağılama kendini, yürü git yaaaa....

16 Kasım 2011 Çarşamba

Kıl oluyorum...

Ben bu aralar...

Mutluluk saçan, bol fotoğraflı bloglara..

Sürekli eğlence, sürekli kahkaha, sürekli başarı, sürekli gezme tozma macerası saçan facebook hesaplarına...

Başarılı tweetlere...

Herşeyi süper çekip çeviren süper annelere...

Süper kocalara sahip kadınlara...

Sürekli gülen ailelere...

İkinci çocuklarını yapan karı kocalara...

Sürekli akıl veren herşeyi bilen akıllı bıdıklara...

Hayata yeni başlayan 20 liklere..

çok kıl oluyorum.


Görsel buradan

24 Ekim 2011 Pazartesi

Hayatımın en canlı mavisi..

Anne olalı 4 sene oldu, Deniz 5 yaşına girdi. Bundan sonrası Deniz'e hitaben yazılsın...Benden anne olmaz diyordum da, oluverdi biliyor musun. Genel formattan biraz değişik oldu ama... Yemek yapmayı beceremeyen, evi çekip çevirmede beceriksiz, ev işinden nefret eden, bazen çok bencil tabir edilebilecek bir anneyim...ama yine de iyi yönlerim var...işten gelince sofrayı, mutfağı darman durman bırakıp senle oynamayı tercih ediyorum, evin dağınıklığı sen mutlu olduğun sürece bana batmıyor, evde temizlik günü ilan edip ev ahalisini oradan oraya sürüklemiyorum, seninle sokakta bağırıp çağırıyorum, seninle koşuyorum. Belki sana en cicili bicilisinden sofralar donatamıyorum ama enerjinle yarışıyorum. Belki bazen sadece kendime vakit ayırmak, biraz yalnız kalmak istiyorum ama beraber olduğumuz vakitlerde seninle anıra anıra gülüyorum. Süper anne falan değilim, çok temiz bir anne de değilim, çok idealist bir anne de değilim, sadece içinden sürekli gülmek gelen bir anneyim. Bazen biraz dengesiz olabiliyorum, ama olmamaya çalışıyorum, en azından farkındayım yani...

Büyümen değişik bir tecrübe...her geçen sene yeni birşeylere tanık oluyorum...anne olmaya hazır olmazmış insan biliyor musun, bir gün anne olmak istersen yani diye söylüyorum, yaşadıkça görüyor insan. Ama anne olmadan önce bir sürü şeyi yapmış ol, ne biliyim bungee jumping yapmış ol mesela, çocuğun olunca "amaan bana birşey olsa bu çocuk napar?" diyebiliyorsun...gibi..her şeyi tecrübe etmiş ol...çok sevmiş, çok sevilmiş, çok sevişmiş ol mesela, çok okumuş, çok yazmış, çok gezmiş, çok içmiş ol...böylece çocuğun aynı şeyleri yaşadığında anlayabil...bunlar önemli..unutma.

Seni büyütürken kendime verdiğim sözler var...şunu yapmayacağım...bunu yapmayacağım diye..neler..hadi bakalım...yapabilecek miyim

*Seni engellemeyeceğim
*Sana akıl vermeyeceğim
*Hep destek olacağım, en boktan hataları yaptığında falan
*Seni eleştirmeyeceğim
*Sana "keşke" demeyeceğim
*Seni özgür bırakacağım (özgürlüğün tanımını yapmak gerekir mi burada bilemiyorum, arada kaldım, kendimle çeliştim bir an...örnek verelim alkol almana ot içmene karışmam ama uyuşturucu kullanmaya kalkarsan, oyarım)
*Bir de görünmez bir kadın olup hep arkanı çaktırmadan kollayacağım

Hep mutlu ol...hep gül..mutlu yıllar..

17 Ekim 2011 Pazartesi

Ve işte karşımızda sonbahar...

Bugün bu sene için son defa açık ayakkabı giydim sanıyorum. Zira akşam eve giderken ayaklarım üşüdü. Akşam sekiz sularında yağan tropikal yağmur, tropikal derken bir anda bastıran ve burnunuzun ucunu bile görmenizi engelleyen yoğunlukta yağan, ardından gelen serinlikte üşüteceğimi bile bile incecik bir gömlekle balkonda oturuyor olmam bile değiştirmiyor yazın bittiğini. Artık akşamları hırka giymeliyim. Sabah evden çıkarken de hırkamı yanıma almalıyım. Açık ayakkabıya bir son vermeli, güneş ışınlarının ülkemize artık eğik düştüğünü ve hatta bazen bulutların arkasında kalabileceğini kabul etmeliyim. Biraz önce, askılılarımı, tiril elbiselerimi ve şortlarımı eteklerimi kaldırırken içim cız etti. İtiraf ediyorum uzun kollu kazakımsı şeyler (boğazlı kazaktan hala çok uzağım) ve incesinden bir mont giymeyi özlemişim, yağmur desen sevilmez mi hele de bir deniz şehrinde, burun donduran soğuk değil ama ürperten serinliği de özlemişim de, sonbahar beni derin düşüncelere gark edecek, tırsıyorum.

Yaz üzerimizdeki kıyafetler kadar hafif çünkü.
Sonbahar ağırdır, düşündürür...
Yalnız hissettirir..
Yağmur, ağlatır...
Kasım geçmişi düşündürür...
Aralık yeni kararlar aldırır...

Karar almak mı dersin vermek mi bilmem, tırsarım her ikisinden de. Aldığım kararın başkalarını nasıl etkileyeceğini düşünürüm ilk önce, bütün kadınlar gibi; tırsarım yine, çünkü kendince, kendini mutlu etmek için aldığın kararlar başkalarını yaralayacaktır mutlaka, bu noktada kendini düşünmek göt ister, çünkü bencillikle karıştırılabilir. Bir kadın, bir anne , bir kız evlat olarak birinci görevim bu çünkü, çocuğunu yaralamamak, anneni, babanı yaralamamak, etrafındaki herkesi kendinden önce düşünmek zorunda olmak. Bir kız çocuk olarak böyle yetişmek, bir kadın olarak böyle doğmuş olmak belki. Onu üzmemek, bunu üzmemek...onu düşünmek bunu düşünmek...beni kim düşünecek peki...beni kim üzmeyecek...bunu otuzbeş yaşında farketmek..onu üzme bunu üzme, onu düşün bunu düşün derken etrafımdaki herkeste yarattığım bu saçma güven, güvenilir misin peki gerçekten...

Sonbahar'da kadın olmak zor yahu......

13 Ekim 2011 Perşembe

Duraklama...

Sabahlar ve geceler serinledi, artık askılı bluzlar yerine kısa kollu tişört giyiyoruz...garip...açık ayakkabılar devam ama akşamları babet giymek lazım... botlar ve boğazlı kazaklar hala çok uzak..bu iyi...

Beni mutsuz eden şeylerden uzak duruyorum... bu iyi...


Sanırım bu aralar sadece kendimi düşünüyorum...bu çok iyi...

Kimseye borç harç hissetmiyorum... bu en iyi...

Ve bu hislerimden ötürü kendimi kötü hissetmiyorum...en iyiden de iyisi...

Bir sürü kitap aldım kendime...okuması güç olacaklardan ama çoktan okunmuş olması gerekenlerden...bu da iyi...

Her sabah yürüyorum... bir saat...sahilde...iyi mi...iyi...musmutlu dakikalar...

Yeni bir fotoğraf makinesi için para biriktiriyorum...güzel...

Annemin yakın bir arkadaşının kızı kırk yaşında beyin kanaması geçirip öldü...kötü...çocukluğumuz beraber geçmişti...ablamızdı...çok kötü...on yaşında kızı vardı..en kötü...kızımla yaşayacağım çok zamanım olsun istiyorum...iyi...tekrar başladığım sigarayı bir kez daha bırakmam gerektiğini hatırlatıyor bu bana...hadi bakalım...bu da iyi...en azından farkındayım...

Yaşadığım yerde bir ayrıkotuyum galiba...bu iyi...ama bu başka bir yazının konusu...uzatma...

Sürekli yemek yiyorum...aldığım kiloların bir gramını bile veremedim...rezalet...diyetisyene gideceğim...hayırlısı....

Hala keşfediyorum ben...muazzam...

30 Eylül 2011 Cuma

Mektup..

Adının anlamından çok ama çok uzak bir insan, bu yazı onun için. Bir zamanlar etrafındakilere çok ama çok öfkeli davranarak zarar vermiş ama sonradan bütün öfkesini kusup da kendini huzura erdirmiş, kafasını bulutlara yaslamış koskocaman bir dağdır ya volkan, o hiç öyle değildir, bu yüzden uzaktır adının anlamından.

Sene '99 falan, biz sürekli siyah giyinen, rock dinleyen, hayatın anlamı üzerine çok bildiğimizi sanan, bizi anlayacak dahası hak verecek insanlar arayışında olan tıfıl edebiyat öğrencileriydik. Dertlerimiz var sanıyorduk, ailemizle, çevremizle, en çok da kendimizle. Ben taşradan, tüm ortaokul ve lise hayatımda küçücük bir şehrin çarşısına bile kendi başıma bırakılmadığım, her şeyin didik didik didiklendiği, ailesini tanımadıkları kişilerle olan arkadaşlıklarımın tasvip edilmediği bir yaşamdan kopup üniversiteye büyük şehre kendi başıma gelmiştim. Çok dertli, çok yalnız hissediyordum ve bir o kadar da öfkeli; şu koskoca şehirde beni anlayacak çok az insan var sanıyordum. Bunlar yetmezmiş gibi, içimde, o yaşa kadar yaşayamadıklarımı bir çırpıda yaşama arzusu, özgürlüğün dibine koyma hırsı vardı. Volkan'la ben aynı katta fakat farklı bölümlerde, seçmeli dersi ortak alan iki siyah deri ceketli tıfıl edebiyat öğrencileriydik. Ortak arkadaşımız yoktu ya, arada bir göz göze gelir, konuşmadan anlaşırdık, daha doğrusu ben öyle hissederdim. Bir gün ders çıkışında, dil binasından çıkıp DTFC nin ana binasının girişindeki merdivenlerden hızla inerken tanıştık. Sonra, aynı şehirde mektuplaşan iki insan olduk.

Şimdi üzerinden çok zaman geçti ama, üniversite yıllarıma dair hatırladığım en naif anları yaşadım ben Volkan'la. Ders çıkışı yürür, Ankara'nın parklarını gezerdik. Botanik Parkının en dibine inip sırt çantalarını yastık yaparak çimenlere yatıp gökyüzüne bakan, ara sıra muhabbet eden ara sıra sessizliğe gömülen iki gencin hali bir fotoğraf karesi gibi gözümün önünde hala. Volkan siyah giyinir siyah severdi, ben siyah giyinir mavi severdim. Sanıyorum hala aynı sevdiğimiz renkler. Sevdiğimiz renkler üzerine konuşurduk bir de, bu renkler bize neyi çağrıştırıyor da seviyoruz diye, ne kadar safmışız. Hiç dedikodu yapmazdık ne garip, birbirimizden bağımsız ayrı arkadaşlarımız vardı, onlar ayrıydı biz ayrıydık. Volkan sevmezdi hopbidihopbidi yaşamı, ben severdim. Başka insanlarla hopbidi hopbidi gezip en teenage hallerimi büyük bir hırsla yaşarken, Volkan’la yaptığımız buluşmalar ve sohbetlerimiz bu hırslı hayatın ve hopbidi yaşamın o kadar dışındaydı ki, durgun ve dingindi dakikalar. Belki de hala ondan bahsederken kendimi bu kadar huzurlu hissetmemin nedeni de budur, kimbilir. Hayat onca hızlı bir o kadar da kadar kırılgan devam ederken zamanın durduğu bir noktada huzur bulduğum insan olarak tarif edebilirim seni ancak…huzuru hep olmadık yerlerde arıyorum ya ben, yanıbaşımdakini yaşayamıyorum.
Büyüdükçe sarpa saran ilişkilerin içinde bir o yana bir bu yana savrulurken ben, ve hiçbir şeyden mutlu olmaz sürekli şikayet edip sanki arkamdan birileri kovalıyormuşçasına yaşarken, ve gelecek pek de umurumda değilken, onun idealleri vardı. O da mutsuzdu benim gibi ama dünyaya hayalleriyle bakıyordu, kendine bir düş yaratmıştı, ne olmamak istediğini biliyordu. Okuduğumuz bölümü bırakıverip daha yüksek puanla girilebilen başka bir edebiyat, tamamen farklı bir dil bölümüne geçtiğinde ne çok üzülmüştüm, hatta kıskanmıştım itiraf ediyorum. Kendim bir şeyin peşinde koşacak kadar sabırlı olmadığım için belki, belki artık aynı katta olamayacağımızdan, belki senin başka arkadaşların daha olacak beni unutacaksın diye, bilemiyorum, belki de hepsi birden. Sıla diye bir kızla arkadaş olmuştu bölümden onu bile kıskanmıştım, itiraf. Aynı şehirde yaşayan annesinden ayrılıp Olgunlar’da balkonu ağaçlarla çevrili bir eve çıkmıştı, ne mutlu olmuştuk. O evde içtiğimiz sakenin şişesi hala durur bende, buzlu camdan yapılmış ağzı dar güzel şişe, huzur simgem. O ev de, huzur simgelerimden biri oldu hep ya.

Sonraları, ayrı binalarda ayrı katlarda derslere girince ve her ikimizde kendimize istediğimiz değeri veremeyen sevgililer bulduğumuzda daha az gördük birbirimizi. O zamanlarda ve hala, yaşarken ana o kadar kaptırıyorum ki kendimi, etrafımı hiç görmüyorum, yürüyüp gidiyorum, sanıyorum araya giren kopukluklar tamamen benim eserimdi. Ben yürürken sanıyordum ki herkes bıraktığım yerde bekliyor, böyle saygısızdım. Sevgilimle kavga edip, gecenin bir yarısı sokağın ortasında yapayalnız kaldığımda çalabildiğim tek kapının sahibi olan insan. Ağlamaktan şişmiş gözlerimle, ağzım burnum salya sümük çaldığım kapının arkasında sevgilisinin doğum gününü kutlamasına rağmen beni içeri alıp yatağını veren, kendisi salonda sevgilisiyle kalan insan. Sen hep iyiydin, hala iyisin.

Yurtdışına gideceğin gün cep telefonumu çaldırıp sana veda edememiştim. Sen de bana kızmış olmalısın ki, maillerime cevap vermemiştin. Bir gece rüyamda görünce seni, taaa dünyanın öbür ucundan bulmuştum telefonla, internet de yoktu, orayı arayıp burayı arayıp bulmuştum telefonunu. Sonra yine mektuplaşmıştık, ve ben yine becerememiştim. Tekrar ayrı hayatlara akıp gitmiştik.

Aylardır arıyordum ya, şimdi seni tekrar buluverdim. Internette bir update le herkes ulaşılabilir oluyor ya. Hele senin gibi başarılı yayınlara imza atmış, akademisyen olmuş birine. Birbirini tekrar bulan iki insan, edilen muhabetlerden sonra ben kendimi ne kadar değişmemiş buluyorsam seni de o kadar değişmemiş buldum ya. Hala kırılgan ve kırık, hala idealist, hala hayalperest…şimdi yazarsın bir de artık…bugünlerde çıkan kitabını alıp okumak için sabırsızlanıyorum…çok iyi tanıdığım bir kalemin elinden dizilen kelimelere gözlerimi kilitlemek bana iyi gelir bunu da biliyorum…okumak isterseniz buyrunuz..

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bir doktorla evli olmak....yazı dizisi no.4

Bunları yazarken acımasız davranıyorum, yine acımasız yazacağım. Doktorlar, hemşireler ve represantlar bundan sonrasını okumasınlar, sinirlenebilirler. Yazdıklarım tamamen kendi kişisel görüşlerim, gözlemlerim sonuçta.

Şimdiye kadar hep söyledim ya, doktorlar egoları tavan yapmış insan kişileridir diye. Erkek olanların bazılarında bu ego cinsel organı da ayrıca etkilemiştir ve sürekli ereksiyon halinde gezmelerine neden olmuştur. İyi (bana göre değil tabii ki) meslek mensubu tabir edilen doktorluk birçok kadın arasında popüler, hayat kurtarıcı, sosyal statüde tavan yaptıracak bir meslektir. Doktor evli de olsa boşatılabilir, sevgilisi de olsa ayrılabilirdir; her ikisi olmasa da bir şekilde işe yarayacaktır işte. Doktorlar ve hemşireler arasındaki yavşaklığın boyutlarını ise koca ameliyattayken cep telefonunu açan hemşirenin sürekli kikirdemesi ile özetlemek isterim. Sayın hemşire dengim değilsin, birçok doktor karısının aksine seni hiç kaile almıyorum ama yine de yaptığın terbiyesizliği eleştirmeme engel değil bu. Sanılmasın ki uyuz oldum, fitil oldum, gıcık oldum da, normalde bir kadın o an kikirdiyorsa bile başka bir kadına saygısından o telefonu ciddiyetle açması gerekmez mi. Sorarım. Ya da en azından iştesin kardeşim, bu ne lakayıtlık. Yani telefonda kikirdeyerek bana "bak ben kocanla sürekli göt göteyim, sürekli böyle histerik kikirdeşmelerle kocanı kendinden alıyorum haberin olsun" mesajı vermeye mi çalışıyorsun. Ve o küçücük beyninle evde bunun için kavga çıkartıp kocayı boşayacağımı mı umut ediyorsun, nedir yani olayın. Bir deyiver. Yapıp yapacağım en fazla koca aradığında aynı kikirdeşmeyle telefonu açıp onu uyuz etmek olacaktır bunu bilesin. Ama sen illaki dayak istiyorsan o başka tabii, onu da organize edebilirim. Ama daha çok üstüme gelmen lazım. Normalde kocasının peşinde dolanan, habersiz hastane basan bir tip değilim (öyle tipler var sizi temin ederim). Hastaneye ancak işim düşerse giderim. Bu işim düşünce yapmak zorunda olduğum gitmelerde ise bu hemşire insanlarıyla tanışırsam aynı elektriği alırım "biz doktorların bir numaralı fantezisiyiz cicim" elektriği; böyle bir el hareketleri böyle bir göz devirmeler. Ha bir de doktorun karısına böyle cadıymış gibi bakmaları yok mu. Anında hissettirirler bunu. Uzun lafın kısası her hemşire bir gün bir doktorla evlenebilmeyi hayal eder, çoğu da kırodur, benim bu meslek grubundan anladığım da budur.

Bir de ilaç firmaları var. Doktorlara yediğini önünde yemediğini arkasında bıraktıracak. İlaç firmalarında bayan doktorlara süper yakışıklı represantlar erkek doktorlara ise süper güzel represantlar bakmaktadır. Bu represantlar kalitesine göre doktorların her türlü isteğine, arzusuna, ihtiyacına hizmet etmek ve/ya ettirmekle görevlidirler. Kongreler düzenler, doktorları bu kongrelere bedavadan gönderirler. Doktor açgözlü ise dizüstü alırlar, para verirler açıktan. Bu kongrelerde doktorlar için her türlü zevk-ü sefa düşünülür. Kadın, erkek,üçlü beşli ne istersen, ne tür bir uçkur düşkünüysen o tatmin edilir, yeter ki medikal malzemeyi kullan, yeter ki ilacı yaz. Bu kongrelerde akşam yemeğinden sonra erkek doktorlara "odanıza kadın mı istersiniz yoksa kerhaneye mi götürelim" diye soruluyorsa eğer o kongre yalandır zaten. Bu soruyu bizzat duymuş doktor eşi psikopat bir kişi tanıdım hastaneden çıkmayan. Bir de düşün ki kocanı Tayland'a neymiş efendim  "uluslararası zart zurt cerrahisi" kongresi"ne yolluyorsun. Hemşirelerin histerik kikirdeşmeleri bir yana bu bir yana. Koca kişisi tek başına Tayland'a yollanır mı, sorarım size. İğrenç bir sektör anlayacağınız, her kongrede hop oturup hop kalkmak, her ilaççı yemeğinde "ayyy ben kocama güveniyorum" diye telkin etmek kendini, ilaç firması temsilcisinin yanında kadın getirdiğini bilerek....nasıl bir his. Evet efendim evet, medikal bir firmanın patronu ya da her ne haltı ise böyle bir doktoru yemeğe çıkartacağı zaman güzelinden çıtırından jenna dan hallice bir kendine bir de doktora getirmektedir, hani doktor beğenirse bilelim babından. Acaba kadın doktorlar için de aynı hizmet var mıdır merak ediyorum doğrusu.

Doktor erkeklerin yüzde doksanı uçkur düşkünüdür bir de. Kocanız değilse bile, böyle uçkur düşkünü arkadaşları vardır, olacaktır...kaçınılmazdır çünkü. Örneğin, karıları evde otururken başka hatunlarla dışarı çıkan doktor arkadaşları. Bu doktor arkadaşlar ki, bir gün yanlarında"şuna da getirelim bir tane" dedikleri bir hatunla çıkabilecekleri muhtemel. Bunlar etrafına aç aç bakan adamlardır, niyeyse hiçbir kadın bunları tatmin edememiştir. Anlaması imkansız...Herhalde çok ders çalışmış, sevişememişdir sevişmesi gerektiği zamanlarda, ve en saf düşünceyle, o zamanların acısını şimdi bir ilaç yazma karşısında ucuzca yaşayacaktır. Böyle bedelsizce güvenmek gereklidir kocanıza arkadaşlarından etkilenmeyeceğine dair. Saf saf güvenebiliyorsanız ne ala...

Yazarken sinirlendim ay, bu uçkur kısmına devam edeceğim sonra...

16 Eylül 2011 Cuma

Jetlag...

Eylül geldi, hatta bitmek üzere...Yıllardır alıştığım Temmuz'da yaz gelir, Ağustos'da sıcak olur tatile gidilir, Eylül'de yağmur yağar, Ekim'de kış gelir düzeninin değiştiğini bir camdan dışarı bakıp sonra bir de karşımda asılı takvime bakınca bir daha anlıyorum, hatta şaşırıyorum, bu yaşta hala şaşırabiliyorum ona da seviniyorum. Eylül ayında gri bir gökyüzü ve yağmur, hiç olmadı güneşli ise bile silik bir güneşle yaşamaya alışmış bünye, hava durumu takvim tarihi uyuşmazlığı yaşamakta. Hala askılı elbise ve şortlarla dolaşmaktayız, hala denize girebilmekteyiz, hala hava sıcak, güneşli...Dolayısıyla, Eylül ayı ile gelen depresif halleri yaşamamaktayım...aksine Mayıs ayının gelmesiyle bünyede nükseden "nisan mayıs ayları gevşer gönül yayları" ayarındayım...ılıman iklimlerde yaşayan insanların güleryüzlü olması bundanmış...sürekli böyle bir "lay lay lom" moduyla insan hiçbir şeye kötü gözle bakamıyor...güneş kemiklere iyi geldiği üzere beyne de iyi geliyor olmalı...

Yirmili yaşlarda yağmur, bulutlar, gri havanın yarattığı melankoli bünyede yaratıcılığı tetiklerken, otuzlu yaşlarda yıpratıcı oluyor. Otuzlu yaşlarda ağlamaya hayıflanmaya değil, gülmeye ihtiyacım var, herşeyi bu kadar ciddiye değil hafife almaya ihtiyacım var. Yerçekimine engel olamayan kaslarım aşağıya doğru sarkmaya çalışırken, sürekli gülerek onlara inat edesim var. Ilıman iklim bunu sağlıyor çoğu zaman...demek ki ılıman iklimlerde doğmuş büyümüşler pek şanslıymışlar...

Kızım ise arada bir soruyor, "buraya kar yağar mı" diye, hemen arkamızda yükselen Toroslarda yağarmış kar, yaylalara torbayla kaymaya gidebilirmişiz o zaman. En soğuk kış durumu ise durmaksızın yağan yağmur ve esen rüzgar olurmuş, boğazlı yün kazak giyilmezmiş, bir yağmurluk veya ince bir montla kış çıkılırmış...o kadar soğuk da olmazmış..yazık tonla boğazlı kazağım vardı ama taşınınca hepsini vakumlu torbalara sıkıştırıp biryerlere tıkmıştım, sanırım bir daha giyilmeyecekler..

15 Eylül 2011 Perşembe

on..

İnsanların on saniyede ağızlarından çıkıveren sözcüklere ben çoğu zaman on saat, on gün ve hatta on yıl takılı kalabiliyorum. Sözcükler üzerinde fil gibi bir hafızam var, unutmuyorum. Sözcüklerin sahipleri bir sonraki sözcüklerine devam ederken, ben fonda bir müzik eşliğinde, üzerinde hiç mi hiç düşünülmemiş sözcüklere takılı kalıyorum, sonra kendimi üzüyor sabote ediyorum. Niye, ne gerek var...

13 Eylül 2011 Salı

Tatil...

Bayram tatili olmasaydı sanıyorum bu sene tatile gitme şansım olmayacaktı, yeni bir iş izinsiz bir yaz demek çünkü. İtiraf ediyorum "bayram"ları hiç sevmem ben, çocukluğumdan beri hiç hazetmem. "Nerde o eski bayramlar" durumu benden çok uzak, ben bayramların tatil fırsatına dönüşmüş olmasından memnunum. Ziyaretler, el öpmeler, yeni kıyafetler, erken kalkmalar küçüklüğümden beri beni boğan ve sıkan bayram durumlarıydı. Küçükken dedemlere giderdik, annemler ve teyzemler deli gibi bayram temizliği yaparlardı, "oraya basma, burayı elleme, siz arka odaya gidin", çok sıkılırdım; dedem sabahın köründe kaldırırdı, o namazdayken biz kuzenlerle gözlerimizi ovuştura ovuştura bayramlıklarımızı giyerdik, ben yine sıkılırdım, o yepyeni kıyafetlerin içinde kendimi rahatsız hissederdim, bayram sabahlarında pijamalarım üstümde ayaklarımı duvara dayayıp çizgifilm izlemek isterdim, öyle bir tiptim işte; kurban bayramlarında ise ek bir kabus olarak kavurma girerdi işin içine, allahımmm her yer kavurma kokar, ben kavurmadan yemeyince dedem bozulurdu, sonra büyüdüm şimdi kayınvalidemler kavurma yemediğim zaman bozuluyorlar, vejeteryan değilim hiç olmadım ama bir gün önce gördüğüm hayvanın taze kavurmasını yiyemiyorum, kokusundan bile midem bulanıyor işte, olayım o. Bayramlarda dedemlere falan gidemediysek, annemlerle eş dost gezerdik, birileri bize gelirdi, ailenin kız çocuğu olarak kolonya dök, şeker tut, kahve yap, tatlı koy hizmetinden çok sıkılırdım, bir de üstünde yeni kıyafetler.ııyk. Bir de kayınvalidemler bölümü var tabii, onlarda bayramlar bayram gibi yaşanır, ben çok sıkılırım. Çalışmaya başladıktan, dedemler başka dünyalara göçtükten sonra bayramlar tatilden ibaret oldu benim için. Hele bir de bayramın son günü Perşembe'ye denk gelirse, ne ala. Cuma nasıl olsa tatil olur, tatil olmasa bile izin alınır, bir şekilde 9 günlük bir tatile dönüşür. Bu sene bana 9 gün lütfedilince, anne baba, eş dost, kayınvalide kayınbaba, bayram mayram hiç sallamadan kendimize güzelinden bir tatil ayarladık. Kendimizden geçtim de, bizim kızı tatile götürememiştik, içime oturmuştu. Anneleri çalışmayan çoğunluk çocuklarını kreşlerden alıp evinde istiharate çektirirken bizimki yaz demedi her sabah kalktı kreşe gitti, kreş mesaisi.

Geçen seneki tatilimizde bol bol gezmiştik, insanın 3 yaşında bir kızı olunca ve buna rağmen yan gelip yatmak, dibine kadar dinlenmek istiyorsa bir tatilde ihtiyacı olan şey bütün ihtiyaçlarının birbirine yakın alanlarda, kolayca ulaşabilmesiymiş. Hem gezelim tozalım görelim modu hem de kız düzgün yesin, kız eğlensin, kız rahat etsin modu hepsi birada olmuyormuş. Biz bu sene gezelim tozalım görelimden biraz taviz verdik, hiç ama hiç hazetmediğim "herşey dahil, ye, iç, yat, eğlen, hemi de ultrasından" konseptli bir tatil ayarladık kendimize. "Güdümlü tatil" diyorum ben buna, "şimdi kalk", "şimdi ye", şimdi ister denize ister havuza gir", "şimdi eğlen", "şimdi bir daha ye", "şimdi de git yat" komutlarıyla dolu bir tatil biçimi. Bakış açına bağlı tabii, eğer dolu tarafından bakarsan, parasını baştan veriyor bir daha para harcamıyorsun, bu iyi; düşünmüyorsun, ne zaman eğleneceğini ne zaman yatacağını birileri söylüyor sen de buna uyum sağlıyorsun, bu iyi; sınırsız içiyorsun sürekli yiyorsun, bu da iyi. Peki nerede kaldık? Voyage Sorgun'da.

(Her sabah bu manzaraya uyanmak isterseniz...)
Peki Voyage Sorgun nasıl bir oteldi? Daha ilk girişte hayran olunabilecek bir oteldi, çünkü bu Sorgun mevkii, çam ormanlarıyla kaplı bir alan, sanıyorum bu denizle birleşen çam ormanlarında yaklaşık 4-5 otel konumlanmış durumda. Daha girişte bile çok güzel bir yeşillik karşılıyor misafirlerini. Binalar yüksek olmadığından uzun çam ağaçlarının arasında kalıyorlar, doyasıya bir yeşillik içinde yapıyorsunuz tatilinizi. Rezerasyonu yaparken bungalov mu ayarlasam denize bakan otel odası mı ayarlasam diye arada kalmış, sonra "amaan Mersin'de her gün denize bakıyoruz zaten" diyerek bungalov tercih etmiştim, hem de daha ucuzdu, iyi ki de öyle yapmışım. Zira bu otelde kalınacak en güzel yerler bungalovlar. Büyük havuzun patırtısından uzakta, insana yazlığındaymışsın hissi veren bungalovlarda kalınmalı. Yemekler tabii ki de güzeldi, her çeşit, istemediğin kadar. Her şey dahillerde beni rahatsız eden bir diğer konu da bu tabii, bunca yemeği daha sonra ne yapıyorlar? Hayır kurumlarına falan bağışlıyorlardır umarım, çöpe gitmiyordur bunca yemek. Yemek konusunda savrukluğun son noktası "herşey dahiller", bu konuda kendimi suçlu hissetmekten alıkoyamıyorum. En azından biz ailece kişisel olarak dikkat ettik, yiyeceğimiz kadar almaya ve tabağımızda artık bırakmamaya, bu da kişisel avuntumuz.

"Herşey dahillerle" ilgili korkulu rüyam , animasyonlar. Daha çok turistleri güldürmeye yönelik, cıvık ve bayağı esprilerle donatılmış başarısız tiyatrocular beklerken o da ne, gayet profesyonel ve donanımlı bir animasyon ekibi var karşımızda. Eğlendirmeye çalışmaya odaklı değil de eğlendireceğinden emin bir ekip. Kesinlikle cıvık değil, kesinlikle bayağı değil. Havuz başında cıvık cuvuk eğlenceler yok. Animasyon ekibinin çocuklardan sorumlu kişileri son derece profesyonel, çocukları sıkmıyorlar. Otel dahilindeki mini klübe çocuğunuzun kaydını yaptırıp, gidip kendi başınıza takılabiliyorsunuz, anne baba için ne büyük bir lüks.

Ha, bir de sanırım çalışanlarını memnun ediyor Voyage. Zira yapmacıklıktan uzak bir güleryüz hakim çalışanlarda. İşimi seviyorum bakışını çalışan insan anlar ya, o şekilde, orada çalışmayı seven bir dolu insan, temizlik görevlisinden barmenine kadar, ilginç. O sıcağa, o koşturmaya rağmen tüm çalışanların kıyafetleri tertemiz, bir tane kolaltı terli adam yok, ilginç. Bir de orta yerde sigara içen personel yoktu.

Kısacası güzel bir oteldi. Ama "herşey dahile" ben sadece 3-4 gün dayanabiliyorum. Gezmek görmek istiyor insan. Gelirken "aman sakın sahil yolundan gitmeyin" uyarıları almış, inatla ve meraktan sahil yolundan gelmiştik. İne çıka, döne döne, bir tarafımızda deniz bir tarafımızda yeşillik, bir deniz seviyesinde bir denize 2000 metre yukarıdan bakarak. Hayran kalmıştık, Mersin kıyılarının bakirliğine. Sorgun'a gelirken bu yoldan, "dönüşte burada duralım", "şurada denize girelim" şeklinde duramadan gelmiştik, daha o yolu geri dönecek, ve ben bir sürü fotoğraf çekecektim. Hızla çıktık otelden...

Mersin-Antalya yolu birbirine sınırı olup da bu kadar uzun ve tehlikeli bir karayoluna sahip tek yoldur sanıyorum. Okul zamanlarında öğrendiğimiz "Akdeniz'de dağlar denize paralel olarak iner" öğretisini ben bu yolu alınca anladım. Mersin'den çıktığınız anda Alanya'ya kadar dağlar hop diye deniz iniyor. Dolayısıyla yolu da bu dağlara yapmak zorunda kalmışlar. Kalmışlar kalmasına da yolun bazı bölümlerinde bir tarafınız denizden 2000 mt yükseklikte uçurum iken yol kenarında bariyer bile yok, yol desene virajlarda otobüse veya kamyona denk gelirseniz durmanızı gerektirecek cinsten. Yine de çok keyifli, çok sessiz, ve çok ama çok mavi bir yol. 320 km boyunca deniz kenarından gittiğiniz, bir bakmışsın 2000 mt yükseklikte bir bakmışsın deniz seviyesinde bir yol. Gidilesi, görülesi bir yolGelelim iki şehir arasındaki kıyı farkına. Antalya kıyıları ne kadar fark edilmiş ve hatta boku çıkartılmış bir güzellikte ise, Mersin sınırları dahilindeki kıyılar bir o kadar keşfedilmemiş güzellikte. Kıyılar özel idarelerce tutulmamış, her bir turkuaz koyda gönül rahatlığıyla denize girebiliyor, seyre dalabiliyorsunuz, kimse para istemiyor. Şezlong kiralayabileceğiniz yerlerde bile miktar o kadar düşük ki şaka gibi. Mersin'im keşfedilmemiş tüm koyları ile bizi beklemiş sanki, o derece. Aydıncık, Boğsak, İncekum, Akçakıl, Yapraklı Koy, Kapızlı...ve daha nicesi. Yapraklı koy ki, benzerleri Kaş'da ve Bodrum'da var, paranız olmadan giremezsiniz. Yapraklı koy denize sıfır kıyı oturma yerleri kafelerce parsellenmesi yasak olan. Görmeniz lazım, o kadar saf ve temiz.


Deniz, kum ve güneş dışında koskaca bir tarihin yattığı kıyılar bunlar bu arada. Tüm kıyı şeridi boyunca bir çok antik şehir var, bunlarla ilgili daha ayrıntılı bir araştırma yaptıkta sonra yazmak sanırım daha iyi ve daha doğru olur. Mersin birçok dinin yaşandığı bir kıyı şeridi, daha çok turkuaza, denize odaklanmış bu tatilde tarihe pek ilgi göstermedim,itiraf edeyim. Ama,Alanya Kalesi ardından Silifke Kalesine gelince farkettim ki, Silifke korunmamışi tarihi eserlerin çoğu Kıbrıs'a kaçırılmış, bunlar duyduklarım. Fakat, şunu söyleyebilirim ki Mersin'de yatan tarih kaçırılmamalı. Yine söylemeliyim ki, Alanya kalesi ne kadar güzelse ve tanıtılmayı hakediyorsa birçok medeniyete kucak açmış, Göksu nehri etrafına kurulmuş Silifke ve tabii ki Anamur da tanıtılmayı hakediyor. Anamur ve Anemurium antik kentini gezemedim henüz. Yakında diyelim...
















Çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Mersin'e dair kaynak o kadar az ki. Burada yaşayanlar ne güzel bir memlekette yaşadıklarının çoğunlukla farkında değil, bense sanki burada doğmalıymışım gibi hissediyorum. Garip..

Tatik tatil dedik...her tatil sonunda söylediğim üzere...güzel şeyler çabuk bitiyor...ama bu sefer farklı olmak üzere...tatil sonrası döndüğün şehir de maviyse, o kadar koymuyor be....

9 Eylül 2011 Cuma

Bu sabah maalesef gazete okudum..

Gazetede iki ayrı haber var...biri kendisine tekne alan işadamı teknesiyle ilk defa geziye çıkıyor, başka bir hız motoru tekneye çarpıyor, adam ölüyor...bir diğeri kurduğu rock grubuyla albüm çıkartabilmek için bir tekstil fabrikasında çalışan çocuk, patronun arabasını yıkarken elektrik çarpıyor, ölüyor...ben bazen ne zaman öleceğimi bilmek istiyorum. Yani ona göre ayarlarım herşeyi, kapıdan çıkıp kızını kreşe bırakıyorsun, öpüyorsun, sonra işe gidiyorsun, akşam eve dönüp dönemeyeceğin meçhul. Saçmalıyorum.

Sabahları gazete okuma, alışveriş sitelerine bak diyorum ben sana ama değil mi?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...