5 Ekim 2008 Pazar

"Evdiğim" bir bayram tatili..

Küçükken, sonra lisedeyken ve hatta üniversitede okuyan kazık kadar bir genç kızken bile annem "amma da evdin haaa" derdi, İzmir'e gidişimizde Esenboğa'da yaşadıklarımız ve üstüne de birazdan anlatacağım olayın üzerine annemin söylemesine kalmadan kendi kendime söyledim, söylemedim de daha çok kendi kendime çemkirdim "çok eviyorsun yaaa, bir oluruna bırak herşeyi yavaş yavaaaş". Evmek TDK sözlüğünde yok, ama birşeyin etrafına koşuşturmak, acele etmek anlamına geliyor, anne sözlüğüne göre ise, istediği bir şeyi her türlü çemkirme ile alelacele oldurmaya çalışma, önüne çıkacak veya buna bir şekilde istemeden de olsa engel olacak herkese ve herşeye çirkeflik ve terbiyesizlik yapma anlamına gelmekte. Bu kelime anlamını, kendim söz konusu olduğumda anne sözlüğündeki tabiriyle bulmakta, ve "evdiğim" her olay sonunda başıma mutlak surette istemediğim şeyler gelmekte, bu nedenle evdiğim her durumda kafamda bir neden sonuç ilişkisi oluşmakta fakat istenmeyen durumlar ortaya çıkacağına dair inancımın beni evmekten vazgeçirmemesine çalışmaktayımdır her zaman. Yani, İzmir'e gitmek için ve hatta çok çabuk gitmek, mümkün olan en uzun süre orada kalmak için çok "evdim". Uçağı kaçırdık, bir sonraki uçağa kalınca bu bende "final destination" etkisi yarattı, tırstım. En sonunda İzmir'e varınca, üzerine bir güzel öğle uykusu çekip ardından sahilde çayımı yudumlayınca, bu sefer de gezmek için "evdim". Ertesi gün çıktık güzel güzel Yeni Foça'ya gittik, ben daha çok Eski Datça Yeni Datça gibi bir düzen bekliyordum fakat Foça'ların her ikisi de deniz kenarında. Yeni Foça daha çok yazlıkçıların pek güzel evlerinin kıyı boyunca sıralandığı ve çok da güzel denizi olan nispeten küçük bir yer, yazlıkçıların mekanı diyorum ama kıyı boyunca çok güzel ve uzun bir yürüme yolu var, yazın kalabalığında nasıl olur bilemiyorum ama Eylül sonunda çok güzeldi. İzmir'de oturanlar için İzmir'e bu kadar yakın ve o kadar da güzel olduğunu düşündüğüm bir yer, belki de yazlıkçı yerleri sevdiğimden, İzmir'e taşınınca Yeni Foça'ya gelicez haftasonları, süper (40 kere söyleyince olacak). Yeni Foça'dan Eski Foça'ya geçiş İzmir yoluna girmeden deniz kenarından süper koyların kenarından geçen bir yoldan yapıyor, 15 dakika falan sürüyor. Süper Ege manzaralarını sağınıza alıp güzel güzel gidiyorsunuz. Bu arada bir not, Emir'le mayoları yanımıza almadığımız için kendimize çok küfrettik, hava çok sıcak değildi ama üşümek göze alınabilirdi. Eski Foça'yı daha güzel beklerken hayal kırıklığına uğradığım. Çook kalabalıktı. Çarşısı küçücüktü (para harcamaya da evmiştim). Ama balık güzeldi :) Foça Restoranda yedik balıklarımızı, çok lezzeyliydi, bildiğimizden değil ama sorduğumuz bir bayan bize orayı önermişti, mavi masa örtülü restoran olaraktan. Eski Foça'da akşamüstünü ettikten sonra ve bir sonraki gezimizi nereye yapsak diye düşünerek düştük yollara, tam İzmir ayrımına az kalmışken, önümüze çıkan bir köpeğe çarpmamız üzere hepimiz şok olduk ve sağa çekip durduk. Köpeğin öldüğüne mi üzülsek, kardeşimin arabasının radyatörü parçalandı, tamponu kırıldı ve sis farı çıktı ona mı üzülsek, gün geceye çıkarken yolda kaldık ona mı üzülsek, Deniz kucağımızda seyahat ediyordu ve Emir pek güzel idare etmeseydi durumu büyük bir kaza yapabilirdik ona mı sevinsek... ben "evdim"ya... Neyse, kardeşim Lassa'dan yeni lastik almış, onun hediyesi olarak çekici hizmeti varmış, aradık yarım saate bile kalmadan geldi. Kardeşimin arkadaşı Sinan geldi bizi aldı. Eve varıp da kendimizi bulmaya saat 22.00 felan oldu, ve ben bir kez daha içimden tekrar ettim "artık evmeyeceğim"... Ama anamınızın karnından arabayla mı çıktık dedik, geceleri Alşancak'a gittik, gündüzleri pek sevdiğim Karşıyaka çarşısını gezdik, Denizpark diye bir cafe açılmış Bostanlı sahilinde orda tıkındık, Deniz bayıldı oraya.. Neyse, sevgili kardeşim arabayı yürütecek aksamı tez elden bayram sonrası halletti de yine de gezebildik şehirlerarası.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Zor oldu ama geldik....

Bu sene yaz tatili yapmamış olmam, işe başlamadan önce doğum yaptığımdan dolayı bir yere gidememiş olmam ve yorucu günler geçirmiş olmam nedeniyle gerilen sinirlerim, üzerime çöken asabiyet, herkese ve herşeye çirkin çirkim çemkirme halleri bana aslında postnatal depresyonu yaşıyor olduğumu bile düşündürttüğü bir zaman diliminde bayram tatilinin gelmesini dört gözle bekliyordum. Tabii sanıyoru halis mulis Türk şirketlerinin hepsinde olduğu üzere, nedenini hala anlamış değilim ya, patronlar ve yönetim kurulu başkanları ve yalakaları "bayramı 9 gün tatil yapsak mı yapmasak mııııı" diye dırdırlanır ve etrafa bin türlü dedikodu malzemesi verirken, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı bayram öncesi dönemde biraz da ucuz uçak bileti ayarlayabilmek için, kocanın ahmak işi nedeniyle tatili belli olmasa da kendinden aldığım ok ile, sevgili müdürümün de verdiği gazla tatilimi 9 gün olarak ayarladım. Bu 9 günün 7 sini İzmir'de geçirmek üzere... Kafam rahat edecek derken aradaki Cuma nın hala tatil olmamış olması, kocanın nöbet ayarlamalarının yine her sene olduğu gibi arap saçına dönmesi bu arada birbirimize girmemiz, sonrasında 9 gün nöbetsiz tatil ayarlaması fakat bu nedenle kurban bayramında izinsiz olacağı ve bir yerlere daha gitmemizi istemesi üzerine benim tatil yapmamış insanların üzerine çöken çemkirme halleriyle "ben bu sene tatil yapmadım bbööööeeeee,istediğim yere giderim, tatil yapacaaam beeeen" diye bağırışlarım. Bir kaç gün sonra sevgili şirketimizin Cuma ve Cumartesiyi çalışma günü ilan etmesi ve zaten gergin olan sinirlerimin yine keman yayı gibi gerilmesi, uçak rezervasyonlarını yaptırdığım acentadaki çocuğun benle konuşmaktan nefret eder duruma gelmesi, bütün bunları gören müdürümün sen planını bozma izin verdim sana git demesinin mutluluğu...Bu arada annemin İzmir'e zaten gitmiş olması, Deniz'e gündüzleri Ayşe'nin bakması, mesai bitiminde gitmesi, kocanın nöbetçi olması, bebekle tek başıma ilgilenmem, ve mesai sonrası evde koca da yokken bir bebeğe bakmanın ne kadar bitirici bir iş olduğunu farketmem (ayrı bir yazı konusu..), bunaldıkça da bunalmam.
Neyse, tatil günü geldi, sabah erken kalktık, bir gece öncesinden zaten hazırlıklar tamamdı, fakat koca son dakkada wc ye girince, el ayak birbirine dolandı, bağırış çağırış oldu, fotoğraf makinesi ve kamera evde unutuldu, geç kalındığı için son hız basıldı, havaalanına varıldı, ve sonrasında bizi yetiştirebilecekken aptal THY çalışanlarının aptalca çalışması nedeniyle bizi uçağa almadılar. Hayatında uçak kaçırmış kaç kişi vardır acaba....biz kaçırdık efendim. Ben oturdum zırladım, sonraki uçağa yerimiz değişti, havaalanında 4 saat Deniz'le beklemek zorunda kaldık, yanımıza 70 gr mamadan baska yiyecek almamıştık ne de olsa 2 saat sonra İzmir'de evde olacaktık. Neyse ki uslu ve gezenti kızım bunun da "addaaa" olduğunu düşünüp hiç mızmızlanmadı. Tatilimin üzerine çöken bu cenabetlik duruma şaşıraraktan ve kocayla tüm münasebeti keserekten Gloria Jeans kahvecisinde 2 saat oturmamız vsvsvs. Ne oluyor ya altı üstü bir tatil yapacağım, herkes taş koyuyor... Neyse şimdi İzmir deyim. Birazdan Ikea'ya gideceğim, sonra oradaki giğer mağazaları gezip kendime ayakkabı çanta alacağım... Alışveriş yapıp paraları harcayınca kendime geleceğim, sonra Çeşme, Şirince, Kuşadası, gezip duracağım.... ohhh beee....

8 Eylül 2008 Pazartesi

Anlar İzler Tutkular - İnci Aral

Arka kapaktan:
"İnci Aral'ın okumak, yazmak, severek ve yazarak varolmak üstüne düşüncelerini ve deneyimlerini yalın, akıcı bir anlatımla dile getirdiği, hayata dünyaya, edebiyata ve aşka bakışını yansıtan bu kitap, belleğin seçtiği anlara, tutkularımıza ve akıp geçen yaşamın bizde kalan izlerine değinen bir anlatılar toplamı. Birkaçı daha önce yayınlanmış, birçoğu değişik söyleşi ve toplantılarla okurlara sunulmuş, bazıları ise bu kitap için özel olarak kaleme alınmış duyarlı metinlerden oluşan bu yazılar, yazarla başbaşa kalınmış sıcaklıkta bir sohbet ortamı yaratıyor ve zevkle okunuyor. İnci Aral, her zamanki içten ve alçak gönüllü söylemi ile aşkın değişik yanlarına eğildiği metinleri için de şunları söylüyor: "Aşk üzerine söylediklerim şimdiye kadar yazdıklarıma yansımış görüşler olsa da, ilk kez derli toplu, açık gözlemler halinde bu kitaba giriyorlar. Gene de herkes bilir ki, aşk üzerine ne söylenirse söylensin, kesinlikle birşeyler eksik olacaktır..."

Çok sevdiğim İnci Aral'ın hayatına ve yarattığı karakterlerin çıkış noktalarına dair bizzat kendi kaleminden çok gerçek ayrıntıları, anları, kendi eserlerine dair eleştirilerini, edebiyat ve aşk üzerine düşüncelerini okumak çok keyifliydi. Aslında, ben İnci Aral okurken nasıl bir dünyaya gideceğimi nispeten biliyor, bu nedenle daha okumadan heyecanlanıyor ve sadece bu tanıdık olma duygusuyla bile mutlu oluyorum. İnci Aral okumaya başlamadan önce fikir edinmek üzere bir ön okuma olabilir.

Epsilon, 1. Basım Eylül 2003, 142 sayfa

7 Eylül 2008 Pazar

Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? - Perihan Mağden

Televizyonda Perihan Mağden'in bir söyleşisini dinlediğimde ilgimi çekmişti roman.Söyleşiden edindiğim genel kanı, annesiyle çok da hoşbeş bir çocukluk geçirmemiş olan Mağden'in hayatından yansımalar bulacağımız, kendimce annelik dersleri çıkarmayı umduğum bir anne kızın romanıydı. Evet, bir anne kız romanıydı, psikopat diye tabir edilebilecek bir anne ve onun saf denilebilecek kızının basit mi basit bir dille (basit dille yazılan romanları sevmediğimden değil ama burada olmamış hissini çoğunlukla taşıdım) Hollywood filmlerine yaraşır bir tarzda yazılan ve öyle de biten hikayesi. Annenin bambiye fazlasıyla takmış olması, ve bunun sürekli olarak anlatılması çok ama çok sıkıcı olmuş, kızın bu kadar saf ve akılsız olması hiç ama hiç inandırıcı olmamış. Zorlanılırsa bir takım sosyal mesajlar çıkarılabilir fakat onlar da oldukça beylik olur, zorlandığı pek anlaşılır. "Heat" tarzı bitiş ise bitirdi beni, zaten nihayetinde roman da bitmişti. Anlaşılacağı üzere, ilk sayfalarda merakla, sonrasında "gıcık oldum artık sonu ne olacak" hissiyle 2 günde hüüp diye okuduğum bu romanı beğenmedim. Tavsiye etmiyorum.

Can Yayınları, 2. Basım Temmuz 2007 (1.Haziran 2007), 183 sayfa

29 Ağustos 2008 Cuma

Haftasonu

Bir süredir Amasra'ya gitmek ve kusana kadar balık yemek istiyordum. Hazır Amasraya'da gitmişken Karabük'e uğramak istiyordum, orada büyüdüm ya ben ve neredeyse 8 yıldır hiç gitmedim ya, içten içe özlediğimi hissettim. Geçen haftasonu Ankara'dan nefret ediyorum diye bağırırken içimden, yola düştük. Önceden plandığımız halde son derece plansız çıktık yola, ne Amasra'da ne de Çakraz'da kalacak biryer ayarlayabildik, plansız yılbaşı gecelerinin son derece kötü geçmesinin aksine plansız seyahatlerin en unutulmaz olanları olduğunu biliyorum ya kafam çok da rahatsız değil. Bir de Ankara'dan uzaklaşıyorum ya, yazın ortasında bir kara ikliminden diğer kara iklimine doğru yol alıyor olsak da, mutluyum. Lisedeyken çıkmak için çabaladığım bu küçük, dumanlı gri kent nasıl da gözümde tüttü yol boyunca. 5 yıl gittiğim Karabük-Ankara yolunu hatırlamaya çalışırken anca tünele gelince tanıdık geliyor etraf. Sonra fabrika...Koca yavaşlıyor fabrikaya gelince, alerjik astım olmama neden olan dumanlı bacaları bile özlemişim, babalarımızın, annelerimizin ömürlerinin geçtiği fabrikanın amblemi hala binaların üzerinde silik de olsa, bu amblem bana her Çarşamba gecesi klüpte yediğimiz döner tabaklarını hatırlatmakta. Karabük'ün girişine "Cumhuriyet Kenti" diye kocaman yazı asmışlar, güzel olmuş..öyle midir hala bilemem, eskiden öyleydi. Hemen Yenişehir'e çıkıyoruz, terminalin ordan çıkarken yokuşu anıtın orda sağda İrem'in evinin önünden geçiyoruz, en yakın ilkokul arkadaşımdı sonradan bozuştuk mu nooldu, Zafer amca vardı babası, çok gençken ölmüştü biz daha genç kız bile değilken, çok ağlamıştım. Sonra Nisa teyzelerin, Halime teyzelerin evlerinin önünden geçiyoruz, sonra işte bizim Yenişehir'de oturduğumuz ilk ev. Küçük Anıl, bebek Emir, genç Saadet ve genç Memduh etrafta sürekli dolanmakta, geçmişten gelen bir takım kokular burnumda, bu anları bir film gibi yaşamaktayım. Eskiden kocaman gelen, karşıdan karşıya zor geçtiğimiz bu caddenin şimdi küçücük görünmesi algıda ne oluyor bilemedim...Biraz bakındıktan, kızımı ve kocamı da bu anlara tanık ettikten sonra, devam ediyoruz, klübün önünden geçip en hırçın genç kızlık zamanlarımı geçirdiğim, dostlarım Ekin ve Ceren'le bitişik dairelerde oturduğumuz, nice aşklarımıza, bunalımlarımıza ve kahkahalarımıza tanıklık etmiş evimizin önünde bir süre dikilip kalıyorum. Evimizin her detayı gözümün önünde, bu kadar çok detayı bu kadar iyi hatırlıyor olmak bazen hüzünlendiriyor ya neyse. Yenişehir, Karabük Demir Çelik Fabrikasının (şimdiyse Kardemir) lojmanlarının bulunduğu semt. Bir nevi Sims kenti diyorum ben, herkes herkesi tanıyor, yapılar kullanışlı geniş bahçeli ve bakımlı. Koca da diyor ki "ne güzel bir yerde büyümüşsün".. Evet, çok güzel bir yerde ve çok güzel insanların arasında, kötülük bilmeden, çok küçük şeylerden mutlu olan biri olarak, çok süper dostlar edinerek büyümüş nadir insanlardan biri olduğumu itiraf ediyorum. İtiraf ediyorum, çünkü ben sürekli şikayet ettim taşrada, Karabük'te büyümüş olmaktan, bir sürü neden öne sürdüm kendimce, şimdi doydum ya büyük şehire kıymetini anlıyorum taşranın. Belki de biz küçükken bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi de o yüzden bunalıyorduk, belki de daha kıymetliydi bilgiye zor ulaşıyor olmak tartışılır, mesela Faith No More un Angel albümünü Ankara'ya doktora giden bir arkadaşın getirmiş olması o albümü hep kıymetli kıldı benim için. Neyse, biz, azla yetinen oldukça şanslı memur çocuklarıydık.

Karnımızın gurultusu herşeyin önüne geçince, Çevrikköprü yolunu tuttuk. Çevrikköprü Karabük'le Safranbolu arasındadır, en süperinden kuyu kebabı yapılır. Gittik, açıkhavada kuyu kebabımızı kusana kadar yedik. Aile dostlarımız bize eşlik etti, keyifli bir sohbet oldu, Karabuk'te konakladık. Sabah yine Çevrikköprü yolunu tuttuk, bu sefer Safranbolu'nun meşhur etli ekmeğiyle süper bir kahvaltı yapmak üzere, aynen öyle de oldu, yine kusana kadar yedik. Safranbolu'yu gezdik sonra, çok büyümüş Safranbolu. Biz küçükken kıymeti bilinmezdi Safranbolu'nun bizim üniversite yıllarımıza denk geliyor, Safranbolu'nun turistlerle dolup taşması. Şimdi değerinin biliniyor olması güzel.

Amasra'ya kadar gitmek ise, itiraf ediyorum, çok yorucu oldu. Aşırı derecede nemli hava, Amasra'nın boyuna üç boy büyük kalabalık bizi mahvetti. Kusana kadar balık yedik o ayrı, tadı damağımda kaldı, onun dışında pek de zevkli değildi, keyfini çıkaramadık, dar zamanda çok yorulmuştuk belki de ondan..

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Saklandım..


Ani bir kararla bloğumu yabancılara kapattım bugün. Bir süredir düşünüyordum gizlenmeyi ama bir vesile olur belki diye de bekliyordum ki, oldukça gıcık olan iş arkadaşlarımdan en gıcığı hiç üşenmemiş beni google da aratmış, yok ben zaten aramalarda öyle kolay kolay bulunmuyorum o ayrı da, bu süper zeka insan adımın yanına bir de eski işyerimin adını eklemiş, bloğumu bulmuş, hala nasıl çıktığını anlamış değilim ama; artık bu nasıl bir meraksa, neyimi merak ediyorsa, ne kadar bol boş vakti varsa, ne tür kirli çamaşırlar bulmayı umuyorsa (kötü niyetli olduğuna eminim) hiç ama hiç anlamış değilim. İnsanlar google ı hafiyelik için kullanıyorlar anlaşılan, ee durum böyle olunca ben de bu nefret ettiğim alakasız insanlar beni neden okusun dedim, sadece dostlarım arkadaşlarım okusun istedim. Bu alakasız hafiye kılıklı dedikoducu mahluklar yazdığım bir kelimeyi bile okuyup hayatıma müdahele etmesinler istedim. Üzerine vazife olmayan işlere karışan, herşeyi en alakasız yerinden merak eden insan toplulukları hep beni mi bulur yaaa. Bloğumu okuduklarını bildiklerimi ekledim efendim, bilmediklerim mail atsınlar bana onları da ekleyeyim :)

7 Ağustos 2008 Perşembe

Kısaca....


Çok uzun zaman olmuş yazmamışım..alla alla,neyse

İznim yoktu, tatile gidemedim... 6 ayı dolmayanı izne göndermeyen zihniyetin ben taaaa....neyse, çok ayıp... Kızımı, kocamı, annemi gönderdim tatile sonra da haftasonları kaçtım yanlarına, her haftasonu bir yere gittim böylelikle, hatta bir cuma gününü tatil edip uzun haftasonu yaptım güzel oldu, sonra da o yorgunluğun üstüne hasta oldum kötü oldu. Dinlenmek için uzun saatler uyumam gerekti. Ama kızımın deniz havası alması, çiçek görmüş, böcek görmüş olması, radarlarının bu sayede fazlaca açılmış olması ve annesi gibi bir su kuşu olacağını ispat etmiş olmasının bana verdiği derin haz hasta olmaya değerdi. Bu arada ofiste işler çok yoğunlaştı beter oldum. Ama iki ayağım bir pabuçta çalışmayı özlemişim güzel oldu. Araba kullanmayı öğrendiğim ve çok komik badireler atlattığım, nice güzel tatillere çıktığımız, çok sevdiğim arabamızı sattık, şu aralar bizimle son günlerini yaşıyor, yenisini aldık pek janti, onu da seveceğiz tabii. Birkaç sazlı sözlü durum oldu, Bilgeylen Özgeyi nişanladık, hemen akabinde evlendirdik, Umutlan Rabia nişanlandı ama ona gidemedik. Deniz son bir haftadır aktif olarak sürünerek ilerlemeye ve birkaç gündür de alenen emeklemeye başladı, çok feci. Biraz daha kilo verdim,58, hedefim 55. Ege bölgesine taşınma konusunda kocamı sürekli baydım, her fırsatta "İzmir'de otursaydık sabahtan Çeşme'ye gider, akşama dönerdik, yaaaa, oturuyoz burda mal gibi" dedim. Böyle işte..

9 Haziran 2008 Pazartesi

Çok güzeldi çok...

Gittik, gördük, dinledik, alkışlamaktan ellerimiz kızardı, mutlu olduk... çok güzeldi çok, bitmesin istediydik, bitti, ama...yüzümüzde koskocaman tebessümlerimiz, içimizde kanlı canlı Jethro Tull dinlemenin rahatlığıyla döndük evlerimize :)

4 Haziran 2008 Çarşamba

Tanık oldum...

Şuana kadar bilmem kaç kez temiz kağıdı almak için gittiğim ve 5 yıl okuduğum okulumun karşısındaki korkutucu bina olmaktan öteye gitmeyen Ankara Adliye Sarayı'na bu sabah "gerçek" bir davada tanıklık etmek için gittim. Bu binadan korktuğumdan kelli 2. tanık konumundaki arkadaşıma birlikte gitmek arzumu belirttim ve öyle de yaptık, yoksa o koskoca kaotik binada ne işim var tek başıma... Adliye Sarayı'nın gözümdeki imajının kötü kalpli cadının dağın tepesinde kara bulutların arasından görünen sarayı olmasından ibaret olması durumu, bir davada tanıklık yapma olayının bende yarattığı, mafya cinayetine tanık olan kişinin"tanık koruma programına" dahil olarak mecburen yüzüne estetik yaptırması psikolojisi ile birleşince az biraz heyecan yaptığımı ve bir havalara girdiğimi itiraf etmeliyim. Oysa ki bilmem kaçıncı iş mahkemesine gidiyoruz sadece... Neyse, gittik, girdik içeri, 2.tanık arkadaşım bu konuda daha deneyimli olduğundan içeride kaybolma ihtimalimiz olduğunu söyleyince hemen avukatı aradık...bilmem kaçıncı iş mahkemesinin 2. katta olduğunu öğrendik. Başladık yukarı çıkmaya, etrafta bir sürü cüppeli kadınlar adamlar var, adliyenin içinde cüppeli dolaşıyor avukatlar, pek şık görünüyorlar, bu tip mesleki kılık kıyafetlerin insanlara bir nevi karizma kattığını bir kez daha görüyorum. Özellikle kadınlar dikkatimi çekiyor, avukat cüppesi kadınlara pek bir yakışıyormuş, hepsi de bir süslü bir süslü... Birden şunu farkediyorum ki, cüppelilere avukat diye bakarken, diğer bütün adamları karısını döven, çocuğuna sarkıntılık yapan adamlar olarak görüyor, az biraz heyecanımın yerini, her an, boşanmaya karşı çıkan erkeğin karısına saldıracağı bir kavgayla karşı karşıya kalabiliriz korkusuna bırakmış olduğunu farkediyorum. Rabia'nın adalet sarayı maceraları bende nasıl bir yer etmişse artık.... Sonra 2. kata çıkıp da bilmem kaçıncı çocuk ağır ceza mahkemesi tabelasını görünce bir garip oldum, "çocuk" kelimesinin "ağır ceza" tamlaması ile yanyana gelmiş olması tüylerimi diken diken etti....ne tür davalar görülüyor acaba burada diye düşündüm, allaaam çok feciii... Davanın yapılacağı mahkemenin önüne geldik sonra, arkadaşın avukatıyla buluştuk, hakime ne söylememiz gerektiğini tekrarladık, ve ben yine nüfus memurluğundaki gibi panik oldum. Neyse, avukat içeri girdi, biz kenarda oturduk. Sonra birden adımı soyadımı canhıraş haykırınca adamın biri "ayyy, ne vaar beeee, ne baaaarıyorsun, saarmıyız" oldum. Meğer mahkemelere dair filmlerde gösterilen şeylerden gerçek hayatta da olan birinci detay bu. Mübaşir mi ne o çıkıp avazı çıktığı kadar bağırıyor. Ben girdim içeri, hakim şöyle gelin deyince önce orada gördüğüm ilk sandalyeye oturmaya kalktım, ayıp oldu tabii, meğer hakim birşey sorunca herkes ayağa kalkıyormuş neyse, avukat hemen müdahele etti "ortaya gel" diye, ben baktım kendisine "nasıl yani diye" "ayakta durcan ortada" dedi, şok oldum. Öyle dımdızlak ayakta durdum bu da detay ikiii, "bıdı bıdı bıdı bıdı doğruyu söyleyeceğine namusun ve şeferin üzerine yemin eder misin" dedi hakim, ben tanık koruma programı dahilinde bulunan bir tanık edasına bürünerek "ederim" dedim, bu da detay üüüç. Sonra hakim espri yaptı ismimle ilgili, ben anlamadım espriyi tabii (bazı işleri gereğinden fazla ciddiye alıp bu nedenle şamşırabilen model), hö diye kaldım, avukat müdahele edip şirinlik yaparak benim şapşallığım sonucu hakimin bozulan suratını toplayıverdi. Sorular soruldu cevaplar verildi, tabii ben cevapları verirken yine heyecandan çok fazla şamşırmamaya çalıştım, önümde oturan kadın herşeyi bilgisayara yazdı ( bu da çok ilginç bir meslek, hakim ne derse yazıyorsun, ama bazen insanın şööyle kafasını arkaya çevirip ama hakim bey bu böyle olmadı, haksızlık oldu biraz diyesi gelmez mi acaba...). Benim sıram geçince diğer arkadaş geldi, ben oturdum onları dinledim. Sonra o da oturdu hakimin kararlarını dinledik, sonraaa işte beklenen oldu, çocuk ağır ceza mahkemelerinin ordan bağırtılar çığırtılar geldi. Çok güçlü kuvvetli bir kavga çıktı belli ki, bizim hakimin sesi duyulmaz oldu. Görsel olarak tanıklık edemedim kavgaya, iyi ki de edemedim.. ama bağırtılar çok fena yer etti kulaklarımda, biraz çirkef, biraz çaresiz ve fazlaca sinirli. Sonra çıktık gittik işte aksi istikamette...kimse düşmesin oraya ya...bi de hastaneye düşmesin kimse...

1 Haziran 2008 Pazar

Geç bile kalmış bir yasak..

Kapalı alanlarda ve otomobillerde sigara içmek bir süre önce yasaklandı. Yıllar önce Avrupa ülkelerinden birinde kapalı alanlardan sonra sokakta sigara içmenin yasaklandığını duyduğumda yok artık demiştim. Yıllar sonra ülkemizde yeni başlıyor bu yasaklar ve bu yasağı destekleyen koca koca reklam panolarında çocukları için dumansız bir ülke isteyen annelerle düzenlenmiş kampanyalar. Geç bile kalmış olunsa da zararın neresinden dönülse kardır diyorum ve garip bir şekilde bu yasağın uygulandığını görmek de şaşırtıyor beni, sanırım pek inanmamışım ben bu yasağa ya da Türkiye'deki, uygulanabilirliğine ama geçen gün güzide alışveriş merkezimiz Ankamall'da her daim dumanaltı olan ve dumandan gözün gözü görmediği yemek salonunun berrak havasını görünce ve hatta, gayet de bir mahalle dükkanı olan kuaförümün de yasağı uyguladığına tanık olunca mest oldum. Şimdi sıra barlarda ve cafelerde, sonra da sokaklarda... herkes evinde zıkkımlansın kardeşim.. Sanki hiç sigara içmemiş gibi, holiganlığa varacak kadar sigara düşmanı olmuş olmam da ironik tabii ama olsun tam tamına 1,5 sene olmuş sigara içmeyeli...

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Güneş doğdu :)

Berna ve Mehmet'in oğlu Güneş, diğer bir deyişle kızımızın ilk kankası, bugün dünyaya geldi. Doğumun beklenmedik bir anda olması nedeniyle hazırlıksız yakalandığımızdan fotoğrafımız yok henüz. Ama tatlı mı tatlı, masum mu masum, miniminicik bir bebek kendisi, bir sürü de saçı var :) Sağlık ve mutluluk diliyorum..:)

11 Mayıs 2008 Pazar

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Emziren Annenin Geç Kalmış Gezi Notları...

Uzun bir süredir aktif olarak yazamıyor olmak içimde sürekli bir rahatsızlık duygusu yaratıyor ve ben şuanda oldukça zor ve garip bir halde (kızımı ayaklarımda sallayarak ve sol tarafıma koyduğum laptopta yazabilmek için belimden doooru iki büklüm olaraktan, ayaklarımı sallarken parmaklarımla da klavyede yazı yazabilme yani el ayak koordinasyonunu da güç bela sağlayaraktan) yazmaktayım. Artık yoğunluktan mıdır, bölüm üstüne bölüm attığımız, heyecandan tilt olduğumuz prizın brekin tüm bölümlerini bir solukta izleyeceğimize yemin ettiğimizden midir, bir türlü gelemeyen baharın verdiği aylaklıktan mıdır nedir, yazmadım, yazamadım ve bundan da rahatsız oldum. Uzun zamandır cebimde bekleyen bir konu var, yazayım da kurtulayım. Bu konu, kışın doğum yaparak bir kış bebeği sahibi olmuş Ankara'da yaşayan ve gezenti olarak bilinen tüm kış annelerini ilgilendirmektedir. Şimdik, kışın doğum yapınca, malum, havalar soğuk oluyor ve gezenti olarak bilinen anne bir nevi eve tıkılma durumu yaşıyor, ama vazgeçmiyor ve 40 ı çıkınca o alışveriş merkezinden bu alışveriş merkezine bebeğini de bebek arabasına ataraktan gezmelere başlıyor, bu blogda gezenti anne ben oluyorum. Her semte bir alışveriş merkezi ilkesiyle büyüyen Ankara şehrimizde gezecek pek çok alışveriş merkezi bulunuyor ve ben bir kış annesi olarak bunu bloğuma yazmayı bir görev bilerek ve bundan kaynaklanan sorumluluk duygusuyla alışveriş merkezlerinin hepsinde bebek altı değiştirmiş ve emzirme yapmış bulunmaktayım. Not: Antares ve neydi şu Ümitköyde yeni açılanın adı unuttum o hariç işte (şimdi geldi minasera, böyle mi yazılıyo bilmem). Şu aralar bahar geldi, biz mamaya geçtik, ve kısaca Ankara'daki AVM lerde bebek odalarının durumuna ilişkin tecrübelerim aşağıdaki gibidir...

ANKAMALL
Eskiden küçük bir AVM olan Migros'un yanına bir o kadar daha bina yapıp ikisini birleştirdiler. Koskocaman, neredeyse bütün markaların mağazalarının olduğu, toplu taşıma araçlarıyla en rahat ulaşılabilen AVM oldu ANKAMALL. Gelgelelim bu kolay ulaşılabilmenin sonucu olarak herkesin buraya akın etmesi aşırı kalabalık olmasına neden oldu, mimarisi bu kadar kalabalığı ve gürültüyü kaldırabilecek şekilde tasarlanmamış olmasından kelli yorucu bir mekan oldu. Bebek odasına gelince, koskoca AVM de hepi topu 1 tane bebek odası var, ona da ancak asansörle ulaşılabiliyor, çünkü AVM katlarında değil. E bu kadar kalabalık olunca da deli gibi sıra oluyor, havasız oluyor. AVM katında olmadığından azıcık gezip geleyim gibi bir durumda söz konusu değil, mecbur bekliyorsunuz. Eger bebek dayanamayacak duruma gelirse yandaki mescidin kadın tarafına girip orada emziriyorsunuz. bebek odası da çok küçük, sizden önce kaka yapmış bir bebeğin altı değişmiş ise kokudan durulmuyor tabii. Bebek sahibi annelere kesinlikle önermiyorum.

CEPA
Çocuklu ailelerin bir numaralı AVMsi. Çocuklara yönelik bir sürü aktivite var. Koskocaman bir Joker mağazası var, türlü türlü anne ve çocuk ihtiyaçları, türlü türlü oyuncak seçeneği dışında, mağazanın içinde tren, dönen salıncak, içinde bota binilebilen küçük bir havuz ve diğer jetonlu oyuncaklardan var. bebek bakım odalarına gelince her katın orta bölümlerinde WC kısımlarında ayrıca bebek odaları var. Büyüklük açısından makul, kullanılabilir. Temizlik açısından da oldukça iyi, ben memnun kaldım.

PANORA
Çok kalabalık olmayan, uçan balonların 15 tl ye satıldığı kokoş AVM. Yürüyen merdivenlerin konumlandırılması tam bir skandal çıktığınız bir merdivenin inişi katın öbür tarafında, bilmem anlatabildim mi...Çıktığınız bir kattan inebilmek için bütün  katı yürümeniz gerekiyor çünkü iniş merdiveni katın diğer ucunda. İnsanlar inip çıkmasın AVM yi gezsin modunda. Bu nedenle herkes asansörlere akın etmekte, ara katlarda bebek arabasıyla asansöre binebilmek mümkün değil. Halkımız çok düşünceli olduğundan bebekli ve hamile bayanlara öncelik vermemekte.Bebek odalarına gelirsek, tek kelimeyle anlatabilirim, mükemmel. bebek odasında çocuklara uygun küçük klozet ve pisuvar var, emzirmek için odanın içinde ayrı bir bölme var. Çok rahat koltuklarda emzirebiliyorsunuz. Alt değiştirme üniteleri gayet guzel. Temizlik süper, bal dök yala kıvamında. Bütün katlarda WC bulunan tüm alanlarda bebek odası mevcut, diğer AVM lerin aksine bebek odası bez firmalarına yaptırılmamış, AVM kendi tasarımı. Kışın giriş katın bebek odaları çok soğuk, 2. ve 3. katları kullanmak daha uygun. Uzun lafın kısası Panora bebekli anneler için 1 numaralı AVM diye düşünüyorum.

ARMADA
Tam bir skandal. AVM güzel, geniş koridorları var. Ama bebek sahibi anneler için hiç uygun olmayan bir AVM. Bebek odası sadece giriş katında var, o da allahlık zaten. Bir de en üstte yemek katında alt değiştirme yeri var, o da bayanlar tuvaletinin içinde, pis bir yer. Zaten tuvalet olduğu için rahat etmeniz mümkün değil, kesinlikle tavsiye etmiyorum.

GORDION
Panora kadar olmasa da gayet güzel. Bebek odaları bez firmasına yaptırılmış ama nispeten geniş bir mekan sağlandığı için fena değil. Ama yine de pek yakıştırmadım, böylesine güzel tasarlanmış bir AVM den daha iyi bir bebek odası performansı beklerdim.

26 Nisan 2008 Cumartesi

Birlikte Büyütelim - Prof. Dr. Z. Bengi Semerci

Çocuk gelişimi üzerine okuduğum ilk kitap olması nedeniyle olabilir, kafamdaki sorulara çok net cevaplar alamadığım ama çocuk gelişimi ve ruh sağlığı üzerine en azından biraz fikir edindiğim bir kitap oldu. Çocuk yetiştirmede sürekli nelerin yapılmaması gerektiğinden bahsedilmiş, yapılmaması gerekenlerin yanında ne yapılması gerektiğinden bahsedilmediği gibi ne yapılsa iyi olur gibi öneriler de çoğu bölümde dile getirilmemiş, bu nedenle de yetersiz buldum. Yine de bir ilk kitap olarak okunabilir, fikir edinmek açısından. Kitap, "Çocuğun Ruhsal Gelişimi", Çocuklarda Olabilecek Sorunlar" ve "Özel Durumlar" olarak 3 bölümden oluşuyor. En çok hoşuma giden ise yazarın "çocuklarının sevmediği özelliklerinden bahseden anne ve babaların öncelikle aynaya bakmaları gerektiğini" söylediği bölüm oldu :)
Alfa Yayınları, 4. Basım Eylül 2006 (1. Basım Mayıs 2006), 240 sayfa

22 Nisan 2008 Salı

Mimlenmişim...)

“Ümit mimlemiş beni, oldukça da zaman geçti üzerinden, panik olmuşum "ne yazacağım şimdi" diye... bu nedenle başka şeyler de yazmadım, bir görevim olduğundan kelli, ve ben bu görevi sürekli ertelediğimden, aklıma birşey gelmediğinden, saçma şeylerle gereğinden fazla meşgul olduğumdan... ilk mimlenme için konu zor oldu, günlerdir düşün düşün birşey gelmedi, çok mu abarttım, öyle oldu.......”
55 kelimeye sığdırabileceğim tek hikayem bu oldu....

31 Mart 2008 Pazartesi

Hepi börtlek tu miiii....


Bir doğum günü daha çarçabuk geçti. Neyse ki bu yıl sipariş ettiğim bütün hediyelerin en güzelinden aldım, süper oldu. Pek güzel bir yemek organizasyonu tamamen sürpriz oldu, hiç anlamadım, vallaha diyorum. Bugünü sınırsız kalori günü ilan ettim, sabahtan beri de sürekli tatlı yiyorum, sabah kahvaltısında bile tiramisu yedim, yeminlen... (Didemcim, çok süper olmuş ellerine sağlık, pastanın yarısını ben yidim, kafamı gömmek istedim böyle pastaya o derece yani) Bir sürü güzel telefon konuşması yaptım, ne güzel bissürü arayanım var. Dırtcell bana 50 beleş mesaj hakkı verdi ama .ngutluk şurda ki "bugün benim doğumgünüm, sen niye bana beleş mesaj veriyosun ki cümle aleme bugün doğumgünüm benim diye mesaj mı atayım, alla allaaa...", çok saçma yani. Neyse, güzel bir doğumgünü oldu. O kadar güzel oldu ki kaç yaşıma girdiğimi unuttum....yalaaaaaannnnn. Sabah işe giderkene "runaway train" şarkısı çalmayaydı kendimi 20 yaşında olduğuma bile inandıracaktım ya neysee, 32 olmuşum, yuuuuuhhhhhhh...burası okunmasın istedim ama en güççük font buymuş, zira pek gerekli bir bilgi değil de....hem insan hissettiği yaştadır di mi...

22 Mart 2008 Cumartesi

Kırmızı Defter - Paul Auster

Auster severlerin çok beğeneceğini düşündüğüm, otobüste, dolmuşta, çay molasında, öğle tatilinde kolayca ve keyifli bir şekilde okunabilecek bir kitap Kırmızı Defter. Kitapta yeralan öyküler Auster'ın gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu olaylara dayanıyormuş, zaten aralarda kendisi de "bu olay bana şu romanımdaki bu karakteri yarattırdı" diyerek hayranlıkla okunmuş olan romanın oluşumuna yardımcı olmuş olayları da vurguluyor, bu nedenle de yer yer çok heyecan verici. En çok Auster'ın nasıl yazar olduğuna ilişkin hikayesini sevdim.....

"Sekiz yaşındaydım. Hayatımın o döneminde benim için dünyadaki en önemli şey beysboldü. New York Giants’ı tutuyordum ve siyah – turuncu kasklı o adamların yaptıkları her şeyi gerçek bir hayranın bağlılığıyla izliyordum. Şimdi bile, artık var olmayan bir sahada oynayan ve artık yalnızca adı kalmış olan o takımı anımsadıkça neredeyse bütün oyuncularının adlarını sıralayabilirim: Alvin Dark, Whitey Lockman, Don Mueller, Johnny Antonelli, Monte Irvin, Hoyt Wilhelm. Ama bunların hiçbiri Willie Mays’dan, o can yakıcı ‘Selam, Millet’ Çocuk’tan * (* Willie Mays herkesi bu sözcüklerle selamlardı.) daha büyük, daha kusursuz ve daha başarılı değildi.

O ilkbaharda, beni ilk kez birinci ligdeki bir maça götürmüşlerdi. Babamın arkadaşlarının Polo Alanı’nda loca biletleri vardı ve bir Nisan gecesi bir grup, Giants’larla Milwaukee’lerin maçına gittik. Kimin kazandığını bilmiyorum, o maçın en ufak bir ayrıntısını bile anımsamıyorum, ama anımsadığım bir şey varsa maçtan sonra annemle babamın ve arkadaşlarının bütün seyirciler gidene kadar yerlerinde kalıp konuştukları. Vakit o kadar geç olmuştu ki, sahadan geçip orta sahaya açılan kapıdan çıkmamız gerekmişti, çünkü açık bırakılan tek kapı oydu. Tesadüfen o kapı da oyuncuların soyunma odalarının tam altındaydı.

Sahanın kenarına yaklaşırken Willie Mays çarptı gözüme. Kim olduğundan en ufak bir kuşkum yoktu. Willie Mays’ti, formasını çıkarmış, günlük giysileriyle 2-3 metre kadar uzağımda dikiliyordu. Onun olduğu yöne doğru yürümeyi nasılsa becerebildim ve sonra, bütün cesaretimi toplayıp birkaç sözcük çıkarabildim ağzımdan: ‘Bay Mays,’ dedim, ‘imzanızı alabilir miyim?’

Mays olsa olsa yirmi dört yaşında olmalıydı ama ona adıyla hitap etmek bir türlü elimden gelmemişti.

Soruma verdiği yanıt pek nazik olmasa da dostçaydı. ‘Tabii oğlum, tabii,’ dedi. ‘Kalemin var mı?’ Öylesine hayat doluydu ki, anımsıyorum bunu, gençliğin verdiği enerjiyle öylesine doluydu ki, benimle konuşurken olduğu yerde yaylanıyordu.

Kalemim yoktu, babama kalemini alıp alamayacağımı sordum. Ancak onun da kalemi yoktu. Annemin de. Öteki büyüklerin de hiçbirinin kalemi yoktu.

Büyük Willie Mays konuşmadan durmuş bizi izliyordu. Grupta hiç kimsenin yazacak bir şeyi olmadığı anlaşılınca Mays bana dönüp, ‘Üzgünüm evlat,’ dedi. ‘Kalemin yoksa imza da veremem.’ Ve sonra stattan çıkıp geceye karıştı.

Ağlamak istemiyordum ancak gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı yuvarlanmaya başladı, bunu engellemem mümkün değildi. Daha da kötüsü, arabada eve dönerken yol boyunca ağladım. Evet, hayal kırıklığından mahvolmuştum, ama öte yandan gözyaşlarıma engel olamadığım için kendimden iğreniyordum. Bebek değildim. Sekiz yaşındaydım ve büyük çocukların bu tür şeylere ağlamamaları gerekirdi. Willie Mays’in imzasını alamamakla kalmamış, elime başka bir şey de geçmemişti. Hayat beni sınamıştı ve kendimi her açıdan eksik hissediyordum.

O geceden sonra nereye gidersem gideyim yanımda kalem taşıdım. Cebimde bir kalem bulunduğuna emin olmadan evden dışarı adım atmamak bende bir alışkanlık oldu. O kalemle bir şey yapmayı planladığımdan değil, ama hazırlıksız yakalanmak istemiyordum. Bir keresinde boş elle yakalanmıştım ama bunun bir kez daha olmasına izin vermeyecektim.

Geçen yıllar en azından bana şunu öğretti: cebinde bir kalem varsa, büyük olasılıkla bir gün onu kullanmaya başlamak gelecektir içinden.

Çocuklarıma hep söylediğim gibi, işte ben böyle yazar oldum.”

Can Yayınları, 5. Basım 2004 (1.1994), 107 sayfa

27 Şubat 2008 Çarşamba

Ağlak bir yazı...............

Aktif olarak çalışmadığım (evde tercüme yaparak pas tutmamı engellemem ve eve birkaç kuruş katkı sağlamam dışında) dönem boyunca hamileliğimin büyük bir kısmını ve kızımın ilk 4 ayını kimi zaman hafif maddi sıkıntı yaşayarak ama çoğunlukla buna göğüs gerip biraz da aile desteği alarak, paranın taaa biyerine koyiim diyerek yüzümden eksik etmediğim kocaman tebessümümle geçirmeye çalıştım. Sonuç olarak güleryüzlü bir kızım oldu, kimseler ağlatmasın inşallah... Arada bir "artık işe başlasam ben... yaş ilerlemeden, bilgiler tecrübeler küflenmeden bir yerden yeniden elime alsam işimi, paramı kazansam, aileme daha fazla katkım olsa, evde de sıkılıyorum arada bir" şeklinde gelen hezeyanlara karşılık harekete geçtim. Biraz olsun mürekkep yalamış kadınlarız ya, bu nedenle de kendimizce biraz kariyer yapmışız ya, ardından evlenip bir de çocuk yaparak çok ağır bir sorumluluğu omuzlarımıza da aldıktan sonra ve kendi kilomuzun onbeş kat fazlasını ayaklarımız üzerinde taşımaya devam ediyor olmak yetmeyince, herşeye rağmen modern kadınlık kaşıntılarım nüksetti. Dahası, kimseler alınmasın ama tüm meslek gruplarından kat kat fazla ve insanüstü bir performansla, hatta insan haklarına aykırı bir tempoyla çalışan kocama sağlık bakanlığımızın uygun gördüğü ...ötüm kadar maaş da haliyle yetmeyince, iş başvurularımı yapmak kaçınılmaz oldu.

Candan da canandan da vazgeçmek istemeyen gönlüm güzel bir iş bulmayı dilese de, bir yandan da kızını bırakmak istememekte ve kızını terkedecek kötü anne hissiyle için için savaşmaktayken, gittiğim ilk iş görüşmesinde yeni anne olmamın işyerine ve işlerime getireceği engeller hiç anne olmamış ve olamayacak olan erkekler tarafından üzerine basıla basıla vurgulanınca, bir kadının mezun olduktan sonraki 10 yılının bildik, kısacık, acıklı özeti kafama dank etti: "İlk mezun olduğunda ucuza çalışır bu yeni mezun diyerekten, o işten bu işe balıklama atlayan genç ve enerjik kadın, yaşı ilerledikçe özgeçmişinde yazan orda çalıştım bunu yaptım burda çalıştım şunu yaptım diyerekten övgüyle yazılmış özgeçmişini bir kenara bırakıp işverenlerin "evlenmeyi düşünüyor musun sen bakıyım" şeklindeki sorularıyla karşılaşınca hayalkırıklığına uğrar ve mecburen "hayır" der, ve belki planlarını erteler veya belki patronunu kandırır; ve maalesef bunu yapmak zorundadır çünkü bu lanet olası bu düzende evli kadın olmak kötüdür ve fazla mesaiye kalmayacağınız anlamına gelmektedir. Biraz daha zaman geçer, evlenir ve yine başka bir iş görüşmesinde "çocuk planınız var mı" diye sorarlar ve şöyle haykırmak ister kadın "okur yazar bir kadınım, keşke izin verseniz de 5 tane doğursam, benim gibi bu millete hayırlı olacak aydın 5 insan daha olsa" ama diyemez çünkü bu lanet olası bu düzende çocuk yapmak da fazla mesaiye kalmamak ve işe gereken ilgiyi göstermemek demektir. Yani, evlenerek birinci, çocuk yaparak ikinci hatasını yapmıştır bu kadın, oysa ki hepsini birarada yürütmek ..öt ister... bilmezler....

Bu sabah geldi telefon, benimle çalışmak isterlermiş. Yanlış anlaşılmasın, ben de istiyorum. Pek sevindiğimi belirtip, gerekli detayları görüştükten sonra, sessizce kızımın odasına gidip yanına yatıp hüngür şakır ağladım. Deniz ise baktı baktı güldü bana. Bir süre ben ağladım o güldü, o güldükçe ben daha çok ağladım, içimde koparıp atamadığım terkediyormuş hissi. Nasıl bir bağlılıksa bu, nasıl bir sevgiyse ve ne tür özel bir duyguysa annelik, bugün en yoğununu yaşamakta ve bu yazıyı yazarken ağlamaktayım. Pazartesi sabah erken kalkıp en şıkırından iş kıyafetimi giyip, kızımı emzirip ve onu anneannesine, beni de büyütene emanet ederek, gözüm değil de gönlüm arkada kalarak, bütün gün özleyeceğimi de bilerek ama kendimi işime vererek sabahın kör vaktinde evimden çıkıp işe gideceğim. Arada bir gizli gizli cep telefonumdan kızımın fotoğrafına bakacağım, ruhumda depoladığım kokusunu burnuma salacağım. İşimi seveceğim, ve kızımla geçirdiğim vaktin niceliğine değil niteliğine önem vereceğim. Bir süre sonra alışıp, hem anne, hem eş, hem de çalışan kadın olarak ermişler mertebesindeki yerimi alacağım.

Söylemiştim, bu, terkediyor olma duygusuyla başetmeye çalıştığından kelli duygularını bir miktar abartan, acemi bir annenin kaleminden akan ağlak bir yazı....

16 Şubat 2008 Cumartesi

Emziren Annenin Faydalı Notları..

İlk doğum yaptığımda sütüm olmasına rağmen Deniz 'i emzirememiştim, ya onun ya benim ya da hastanede 1-2 defa biberonla besleyen gerizekalı pediatrist çömezin beceriksizliğiydi... bilemiyorum (burada bir not koymak isterim, çocuğu olmayanları pediatrist yapmasınlar bence, çünkü bekara karı boşamak kolay misali oluyor...) Neyse, sinirlenmeyeyim şimdi tekrar. Makina ile sütümü sağıp kızıma yine içiriyordum fakat bu durum yine de kendimi kötü hissetmeme engel olamamıştı. Emziremiyor olmak çocuğuma bakamadığım gibi bir suçluluk duygusunu da beraberinde getirince, azmettim ve bu nedenle çok da fazla yoruldum fakat sonunda Deniz ile bu işi başardık. Yaklaşık 3,5 aydır Deniz sadece anne sütüyle besleniyor, umarım öyle de devam eder. Tabii bu süre içerisinde edindiğim bu tecrübeyi devam ettirebilmek için dikkat etmem gereken şeyleri de fazlasıyla öğrendim. Evet, süt gelmesi doğumla birlikte otomatik olarak kendiliğinden gerçekleşen bir olay fakat bunu devam ettirmek çoğunlukla annelerin elinde. Lohusalığın stresi altında ve hamilelik ertesi üzerinize çöken yağmur bulutlarını dağıtma çabası içinde bir de buna dikkat kesilmek oldukça zor görünse de yeterli konsantrasyon sağlanırsa başarılabiliyor.

Anne sütünün hem bebeğe hem de annesine olan faydaları:

- Anne sütünün sağlığa ilişkin sayısız faydası birçok web sitesinde yazmakta. Bunların herbirini tek tek yazmaya gerek yok, bende başka sitelerden okudum. Fakat, gözümle gördüğüm faydalar şunlar, anne sütü alan bebekler mama alanlara göre daha az hastalanıyorlar, etleri daha sıkı oluyor.

- Bebek ile anne arasındaki iletişimin güçlendiği kesinlikle doğru. Hele bir de 3. aydan itibaren gözünü kaldırıp size ordan yan gözle bakması, hafifçe sırıtması yok mu, hiçbirşeye değişilmez. Bir de emzirirken parmağınızı tutar ki, o anki duyguları kelimelere dökmek neredeyse imkansızdır.

- Anne sütünü hazırlama zahmeti yok, ekstra bir masrafı yok. Gittiğiniz her yerde kolaylıkla doyurulabiliyor bebekler. Tüm restoran ve alışveriş merkezlerinde emzirme odaları var (başka bir yazının konusu). Temizliğinden endişe duymadan, sıcaklığını ölçmek durumunda olmadan bence en kolay besleme yöntemi. Burada itiraf etmem gereken bir durum var, ilk 3 ayın en zor besleme dönemi, uyku uyumak hayal oluyor, tahmin bile edilemeyecek kadar çok yorucu oluyor fakat, eğer bu üç aya dayanılabilinirse devamında çok rahat ediliyor.

- Anne için ise en çok duyduğum emzirmenin göğüs kanseri riskini çok düşük seviyelere çektiği. Alenen tecrübe ettiğim ise, kıtlıktan çıkmışcasına yemek yiyor olmama rağmen kilo almıyor olmam. Tabii burada şöyle kısır bir döngü mevcut, emzirme nedeniyle rejim yapamıyor ve hamilelikten bana hediye olarak kalan kilolarımı veremiyorum, rejim yapamıyor olmama ve halen çok yiyor olmama rağmen kilo da almıyorum.

Süt yapan besinler, dkkat edilmesi gerekenler...

- Tüm besinlerden önce sütün azalmaması ve kesilmemesi için moralin yüksek tutulması gerekiyor. Gerçekten de üzüntü ve hatta birazcık hüzün bile sütün azalmasına neden oluyor. Ben denedim gördüm :) Emzirme dönemi boyunca, ve bence artık anne olunduğu için çocuğu mutlu bir birey olarak yetiştirmek adına her zaman, elde olmayan nedenleri de dışında tutarak, mutlu olmaya çalışmak, gereksiz mutsuzluk ve üzüntülerden kaçınmak gerekiyor. Evet bazen çok zor oluyor, hiç alışık olmadığınız bir süreçten hamilelikten bu yana geçmekteyken, herşey sizden çok uzakta gibi görünürken morali yüksek tutmak zor olabilir, ama oluyor :) Bir de bol bol uyumak gerekiyor, vücut dinlendikçe süt üretimi farkedilir ölçüde artıyor.

-Gelelim besinlere, bir numaralı süt yapan yiyecek olarak, sütümün azaldığını hissettiğim durumlarda yardıma hızır gibi yetişen yiyecek "tahin helvası"dır. Koca, her ne kadar helvanın tatlı olduğunu ve onu yemenin ardından susayarak su içtiğimi ve aslında suyun süt yaptığını iddia etse de öyle değil biliyorum. Tahin helvası süt yapıyor kardeşim, budur...

- "Soğan"; bir ara gerçekten de kokarca misali gezerken ve beni kızdıranlara okkalı bir "hhooohh" çekerek bayıltırken sütüm de bol bol geliyordu. Genelde yeşil soğan diyorlar ama ben her ikisinin de sütü arttırdığını tecrübe ettim, ama yine de çok abartmadım zira "sütün soğan kokar" da diyorlar..

-"Rezene çayı"; rezene çayının gerçekten de bulana köşeyi döndürtmüş bir çay olduğunu düşünüyorum. Fakat, emziren annelerin ve bebeklerinin içtiği markette satılan bildiğimiz poşet olanlarından değil, eczanelerde satılan milupa ve humana markalarının bebeklerin direkt olarak içmeleri için özel ürettiği çaylardır. Doktorumuz bu çayı Deniz'e verebileceğimizi söyledi ama ben ona vermiyor kendim içiyorum, benim mideme iyi geliyor ona da sütümden geçiyor. Harikalar yarattığını düşündüğüm bu çay, bebeklerin gaz çıkarmasını kolaylaştırdığı gibi süt de yapıyor. Milupa'nınki oldukça şekerli Humana'nınki ise daha az tatlı. Tercih ağız tadımıza kalıyor bu durumda.

- "Bulgur"; bulgur pilavı ve kısır favori yiyeceklerimden. Hakikaten de inanılmaz süt yapıyor, yan komşunun bebeğine bile yetecek kadar sütüm vardı birara. Fakat, Deniz'le yaşadığımız bir anıdan sonra bulgur pilavını çok tercih etmiyorum. Şöyle ki, bulgur pilavının çok süt yaptığını duyan ben, öğle yemeğine tüm mahalleye yetecek kadar bulgur pilavı yaptım. Oturdum bir güzel yedim tabak tabak, sonra akşama tekrar ısıttım bir daha yedim. Sonra gece oldu, süt oldu olmasına Deniz'in karnı da tıkabasa doldu dolmasına da, kızcağız pırtlamaktan uyuyamadı bir türlü. Meğersem bulgur süt yaptığı kadar çok fena gaz da yaparmış, çok abartmamak lazımmış. Kısır nispeten daha az gaz yapıyor, artık pilavlık bulgur ile kısırlık bulgurun arasında nasıl bir fark var bilemiyorum.

- "Humana Still-Tee" bitki çayının da süt yaptığı söyleniyor, ben de aldım. Çok ciddi bir çoğalma farketmedim ama sanırım yine de faydalı.

-Besinleri alırken dikkat edilmesi gereken en önemli konu ise. Anne ne yerse, ne içerse bebeğe de geçiyor, ayrıca garip ama anne üşütürse bu bebeğe de gaz yapıyor. Bazı gaz yapıcı gıdaları, bulgur örneğindeki gibi, çok fazla tüketmemek gerekiyor, bebekte sancı yaparak uyumalarını engelliyor bu tip yiyecekler, dolaylı olarak bebek uyumayınca anne ve babaya da uyku haram oluyor.

Son olarak şunu da söyleyeyim de rahatlayayım, doktorlar "sütün olması için sadece bol su içmen yeterli başka ekstra birşeye gerek yok", eskiler ise "bol su ile sütün su gibi olur, yaramaz; yağlı olacak ki sütün yarasın" diyorlar......

14 Şubat 2008 Perşembe

Seviyorum Ulen..

Annemi, babamı, kardeşimi, kızımı, kocamı, dostlarımı, bloğumu, evimi, yaşamayı seeviiyooruum... Bugün tesadüfen mutluyum, kocam yine nöbetçi...pöf...aman zaten sevmem ben öyle sevgililer günü geyiklerini, tüm özel günlerde elde çiçek sokakta yürümekten çok utanırım nedense...genç bir bayan ve bekar iken kızlar biraraya gelir 14.Şubat'ta dışarı çıkardık, "sevgilimiz de yok ama mutluyuz bakııın, oohh oohh" diye, bir de bunu sadece biz yapıyoruz sanırdık, bekar kardeşim bugün "asıl bugün dışarı çıkmak lazım, sevgilisiz kızlar hep dışarda oluyor bugün, hehehe" deyiverdi...meğer sevgilisiz genç bayanlar bunu hep yaparmış...kadınlar bir alem, erkekler iki alem...

6 Şubat 2008 Çarşamba

Hurafe midir değil midir, değilse nedir?

Hamileliğim boyunca bu deneyimi yaşamış çeşitli yaş gruplarına mensup annelerden çok saçma ve tamamen kendi uydurmaları olduğunu düşündüğüm yaşandıkları iddia edilen hikayeler dinledim. Efenim, işte, çilek reçeli yaparken canı çeken hamile kişi bir tadına bakayım diye parmağını reçele daldırır ve tam o sırada kaynanası içeri girince ondan çekinip elindeki reçeli bacağına siler, çocuk doğunca da reçeli sildiği yerde bir iz vardır; ya da, böööle gülü içine çeke çeke koklayan hamile kişinin çocuğunun vücudunda gül izi olur, ay vallahi oluyormuş dediler, ben de o kişilerin yüzüne "aaaaa sahiden mi" deyip, yanlarından ayrılınca "peh, ne de saçma bişi" diye kıs kıs güldüğümü hatta bu kişileri bu tip inançlarından dolayı kınadığımı ve hatta küçümsediğimi itiraf etmeliyim.

Hamileliğimin 7. ayı, Ağustos, tatilden dönmüşüz keyfimiz gıcır, kocayla para çekmek için Cebeci'de caminin ordaki ışıklarda bulunan bankanın ATM sine doğru yöneldik, trafik yoğun olduğundan koca arabada bekledi ben para çekmek için indim. Uzunca bir kuyruk var. Ben kuyruğun sonundaki beyin arkasındaki yerimi aldım ve kafamı kaldırır kaldırmaz kafasının arkasındaki koskocaman böyle hafif de iltihaplı gibi o an bana çok da çirkin görünen et beni ile karşılaştım. Kafamı çevirdim diğer tarafa ama gözüm takıldı bir kere, dönüp dönüp bakıyorum et benine. Hani böyle durumlarda hemen gözünüzü kaçırırsınız ama bir kere görmüşsünüzdür ve sürekli merak edersiniz, o merak yer bitirir, öyle işte. Bu keşmekeş içinde de içimden ne geçirsem beğenirsiniz "allahım, lütfen benim çocuğumun kafasında böyle bişi olmasııın, amin, amin, amin, tövbe tövbe tövbe, ay ne düşünüyorum ben böyle yazık adama kusura bakma allahım sen sağlık ver ama yine de benim çocuğumda olmasın, tüh tüh, allah korusun, amin amin." Ve, o et beni sonraki 3 ay boyunca da nadir olarak da olsa gözümün önüne gelmeye devam etti. Hamileyken takıyor insan işte böyle abuk subuk şeylere...

Doğum yaptım, Deniz'i eve getirdik, bir kaç gün sonra ben nispeten kendime gelip de etrafımla daha çok ilgilenmeye başladığımda gaz çıkarmak için annemin dizine yatırdığı kızımın kafasının arkasındaki kırmızı leke ile karşılaşınca doğum lekesi geçer dedim. Birkaç gün geçti kırmızılık halen geçmedi, ve sonra o et beni geldi aklıma. Yok artııııkkkk. Deniz 3,5 aylık oldu, doğum saçları dökülmeye yenileri çıkmaya başladı, ama o kırmızı leke hala durmakta. İçin için o et benini kafaya taktığımdan dolayı bu izin olduğunu düşünsem de, tesadüf olduğuna inanmak istiyorum. Çok garip yahu..

1 Şubat 2008 Cuma

Farklı Rüyalar Sokağı - Nazlı Eray

Romanlarını elime aldığımda heyecanlandığım, yüzüme oturmuş kalmış bir tebessümle okuduğum, bittiğinde "niye bitti" diye üzüldüğüm, hep yazsın istediğim bir diğer yazar Nazlı Eray, sanki o da bunu farkında 28. kitabını çıkardı. 28 romanın hepsini okumuş değilim henüz, ama daha okuyacak Nazlı Eray romanları olması sevindiriyor beni. Farklı Rüyalar Sokağı yine muhteşem bir düşgücünün ürünü. Buenos Aires, Istanbul, Ankara, Frankfurt ve Kuşadası sokaklarında geçen romanda Mehmet Ali Bey, Makbule Hanım, Evita, Dr. Pedro Ara, Neyyire Abla, Selami Abi, Banu ve annesi romanda yeralan belli başlı karakterler, sonrasında geceleri gelip Evita'yı anlatan melekler, ATM kartı kullanarak Evita'nın yanına gitmeler, kataraktı olan bir gözün içindeki sohbetler, hücreden yaratılan yeni bedenler... Çok keyif aldım olurken...
Merkez Kitaplar, 1. Basım Mayıs 2007, 220 sayfa

30 Ocak 2008 Çarşamba

Ağda Zamanı - İnci Aral

Farklı kesimlerden kadınların yaşamlarını, duygularını, düşüncelerini, düşlerini ve hayalkırıklıklarını 17 farklı kadın öyküsünde yine çok çok güzel bir dille ve yine yaşatarak anlatıyor İnci Aral. Kadınların soyunduğu ve soyundurulduğu roller taraf tutmadan ve tutturmadan kendi seslerinden anlatılıyor tüm hikayelerde. Dili yine kusursuz, hayranlık verici. Hepsini tek tek sevdim öykülerin ama en çok " Kepek" öyküsünden keyif aldım.

"Günlerdir aksamamışsa yağmur, gün ışığı kirli bir gökyüzünü ağartmayı becerememişse, perdeler yeni bir günün başlangıcına açılmaya direnebilirler. Bir pencerenin güneşe açılması demek değilse sabah, içimizde adını koyamadığımız bir sevinç, yersizliği şaşkınlık uyandıran bir coşku, öyle, çocuksu gelip geçiveren bir taşkınlık değilse nedir?

Zorunlu bir yağmura uyanmaktır. Yüzünüzü bir avuç suyla yıkayıp, dişlerinizi fırçalamayı suların geldiği saate ertelemek, perdelere dokunmadan ışığı yakmak, kapıya bırakılmış gazetelerin başlıklarından ürkmek, radyoda iç karartan bir şarkıya dolaşarak çamurlu pabuçlarınızı fırçalamaktır. Çaydanlığı ocakta unutmak, ekmekleri yakmaktır. Bütün bunlardan sonra da sersem sepelek duraklara, dolmuş kuyruklarına koşmak demektir. Yanınızda bozuk para bulundurmayı unutmayınız.
....
Saatlerle boğuşarak geçirilmiş gecelerin sonunda dokunulmamış sabahlar başlatırdım mutfak penceresinin önündeki masada. Yalnız benim olabilen sabahlar. Uykudayken diğerleri. El uzatamazken bezginliğime. Yalnızlığımdan, kalabalıktan usanmış, sessizliği yutarak ve inceceik üşüyerek ürpertili bir tatla. Kentin teker teker sönen ışıklarına dalar bir sigara tuttururdum gizlenmemiş. Evlendiğimiz geceye özenle seçilmiş ama birlikte yaşanan yıllara bakışık bir yıpranma ve tükenmişlikle sararmış, eprimiş geceliğimin üstünde sarkık bir yün ceket, titrerdim korkarak gelecekten. Kesin bir bitişi bile nasıl kolayca noktalayabilir insan, bir çocuk en tatlı uykularına anasının kokusunu katmayı sürdürürken..."

"...Bulaşık taslarının köpüklü sularında gemileri yok onların. Kırmızı bayraklı donanmaları yok. Yıkadıkları hep yağlı melamin tabaklar, aluminyum tencereler, yorgun, alışılmış bir kolaylıkla sokup sokup çıkardıkları çatal kaşıklar.

Hep aynı oyuncaklar, kırık dökük. Küçücük oyunlar ki çok sıkılıyorlar. Çamaşır leğenlerinin durulama sularında uzak bir gökyüzünün duru mavi sevincini yakalamayı unutmuşlar. Herşey yerli yerinde. Çiçeklerine döktükleri su ışıksız. Ve çocuklarına, kızlarına..."

Epsilon Yayıncılık, 6. Baskı 2004 (İlk basım 1986), 142 sayfa

Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum - Kürşat Başar

Kürşat Başar'ın daha önce okumuş olduğum ve çok da sevdiğim diğer 3 romanının aksine bundan çok tat alamadım ne yalan söyleyeyim. Başladığım romanı saygısızlık olmasın diye yarım bırakmamak adına bitirdim. İlk basım 1992 yılında yapılmış, o zaman okusaymışım belki severmişim, bilemiyorum. Elfe, Nevit ve Selin isimli üç yeniyetmenin aşka dair koşuşturmaları, düşkırıklıkları. Selin'in yaptığı hıyarlığa karşın romanın onu temize çıkarmaya çalışması ve maalesef başarılı olup da günaha bizi ortak edememesi.
Everest Yayınları, 15. Basım, 112 sayfa

28 Ocak 2008 Pazartesi

Yazmayalı çok olmuş.....Niye ki?

Kısaca annem yılbaşının hemen sonrasında gitti, neyse ki bizi düzene koymuştu biz de bu zamana kadar o düzeni bozmadık maaşallah, herşey iyi gitmekte ben anneliği koca babalığı evlat da çocukluğu öğrenmekte ve nispeten başarılı olmaktayız. Evde oturmak sıkıcı olmaya başlayınca ve ben bunalınca, hem bebeğe bakıp hem de çalışabilir miyim acaba diye düşünmeyi bırakıp harekete geçince, yeniden home office olarak çalışmaya başladım, nispeten başarılı oldum. Bebek arabasını alışveriş merkezlerinin yürüyen merdivenlerinden indirip çıkarmayı öğrendim (daha sonra yazılacak,unutma). One Tree Hill de Lucas ve Peyton nasıl bir araya gelmiş onu öğrendim. Birkaç kitap okudum, ayrıca yazacağım. Birsürü fotograf çektim ama hiçbiriyle ilgilenemedim, kitaplığımı düzenleyemedim, bebeğin dolabını düzeltemedim, filmleri dvd ye çekemedim...vsvs... Neden, çünkü, kitaplığımı düzenlemek için yerimden kalkıyorum, sehpanın üzerindeki tokalarımı görüp onları yerine kaldırmak için banyoya doğru gidiyorum onları yerine koyunca çamaşır koyayım yıkansın diyorum yıkıyorum, banyodan çıkınca yatakodasında kalmış bardağı görüyorum alıp mutfağa götürüyorum birkaç bulaşık var makinaya koyuyorum geri gelirken gözüm bilgisayara takılıyor "aaa fotografları düzenleyeyim" diyorum oturuyorum bilgisayar başına "aa maillerime bakmadım ne zamandır" diyerek posta kutumu açıyorum, bebek ağlamaya başlıyor kalkıp yanına gidiyorum...yine yapmadığım ve vaktim yok yapamadım diye utanmadanda şikayet edip mızıldandığım bir sürü iş gibi yine kitaplığı ve fotografları düzenleyemedim. Ben bu zamanı kullanma işini bir türlü beceremedim gitti, hayat boyu yapılacak ama yapılamamış işlerim mi olacak benim yahuu. Pöff.

31 Aralık 2007 Pazartesi

Yeni yıl yazısı..

Kısaca.. bir müsibetin bin nasihatten iyi olduğunu anladım, her yıl başında kendime hatırlattığım, her yıl sonunda da unuttuğumu farkettiğim üzere herkesi kendim gibi sanmamam gerektiğini anladım ama yine sanıcam ben bu sene eminim, sigarayı bırakmanın ne kadar zor ama bir o kadar da güzel olduğunu anladım, deniz kenarında yaşamak istediğimi bir kez daha anladım, en çok da birçok şeyi anne olunca anladım... hayatımın birçok yönden değiştiği bu yıldan da memnun ayrıldığımı hissediyorum :)

2008 den çok birşey beklemiyorum, sağlık, mutluluk diliyorum, bir de kızıma ayıracağım pek mutlu zamanlarım olsun istiyorum... sonra...bu ülkede herşey iyiye gitsin istiyorum, yine uzun bir yaz tatili istiyorum, deniz kenarında yaşamaya dair bir adım atsak istiyorum, 6400 veya daha yüksek isolu fotoğraf makinası istiyorum, kocamın nöbetleri azalsın istiyorum, kırmızı ayakkabı ve çanta almak istiyorum, kardeşim yanıma gelsin yerleşsin istiyorum, daha çok okumak daha çok fotoğraf çekmek istiyorum, kızın duvarına gökkuşağı resmi çizdirmek istiyorum, sayısalda 6 tutturmak istiyorum, sürekli yemek yemek ama kilo almamak istiyorum... şimdi aklıma gelmeyen birsürü şey var onları da istiyorum, isteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara ya o yüzden..... iyi seneler herkese :)

27 Aralık 2007 Perşembe

Hem şekilli hem leziz...

Bu aralar oradan buradan, annelerden, yakını anne olmuşlardan, anneannelerden, babaannelerden süt yaptığını duyduğum tüm yiyecekleri itinayla yiyorum. Bunlardan biri de nişastalı yiyecekler; nişasta içeren yiyeceklerin bolcana süt yaptığını duyunca annem bir koşu ailemizin tansaşına gidip kutu kutu nişasta aldı. Eve gelince ne yapacaksın diye sorunca ben, nişastanın kutusunu gösterip arkadaki tarifi yapacağım dedi. Ben tarifin yanındaki mantarlı fotoğrafı görünce, aynen şöyle deyivermişim "aaa evde mantar var mı ki, nası yapıcaksın?". Sonradan farkettim, gerçekten de mantarla nişastanın ne gibi bir alakası olabilir ki de ben böyle bir soruyla kafamı yormuşum, bilemiyorum... nişasta bildiğim kadarıyla pastada, tatlıda kullanılan birşey, mantarın da yemeği yapılır, böreği yapılır, nişasta ile birlikteliği kel alakadır. Neyse, nişastalı mantar şekilli kurabiyeler pek güzel oldu. Kurabiyelere nasıl mantar şekli verildiği ise oldukça komik, şöyle ki, bir kahve fincanında kahve ile su karıştırılıyor, bir pet şişenin ağzı kesilip alınıyor ve onun ağız kısmı fincandaki sulu kahveye bandırılıp yuvarlanmış kurabiyeler üzerine bastırılıyor. Kurabiye pet şişenin ağız kısmından içeri doğru bombe yaparken kahve de bulanınca mantar şekli oluyor, kırk yıl düşünsem aklıma gelmez yau. Süt bahane kurabiyeler şahane..

10 Aralık 2007 Pazartesi

Neler oluyor...

Sabah saat kaç hatırlamıyorum -bu aralar zaman mevhumum çok karışık- annemle evde çay keyfi yapmaktayız, bir anda yakınlardan bir yerden gelen silah sesleriyle irkildik, annemle birbirimize baktık, çocuklar oyun oynuyor olmalı hani şu çat pat patlayan şeylerle ama sabahın bu saatinde ve hafta içinde de olmaz ki veyahut bir yerlerde tamirat var algımız bizi yanlış yönlendirdi diyorum. Parantez içinde belirtmek isterim memur ve öğrenci şehri olarak tabir ettiğimiz metropol olmaktan çoook uzak bir şehir olan Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde ikamet etmekteyiz. Biraz önce akşam haberlerinde izledim, Ankara'nın göbeğinde bulunan bu semtte canlı bomba olduğu ifade edilen teröristlerin oturduğu ev basılmış, çatışma olmuş, terörist ölmüş, polisler yaralanmış....iki sokak ötemizde....bizim duyduğumuz da ne çat pat oyun sesi ne de matkap sesiymiş, çok saf düşünmüşüz, ses düpedüz silah sesiymiş. Ankara'nın göbeği denen semtlerden birinde sokakta çatışma oluyor, otoparkta bir minibüs dolusu bomba bulunuyor, ne oluyor??? Neye üzülsem bilemedim ben de, ülkecene içinde bulunduğumuz duruma mı üzülsem, yoksa silahlı çatışmaların olduğu bir semtte oturuyor olduğumuza mı üzülsem, büyük şehirde yaşamanın benim için anlamının tamamıyla değiştiğine ve artık ne kadar kof bir anlama sahip olduğuna mı üzülsem, kendimi güvende hissetmemek bir yana kızımı buralarda nasıl büyüteceğimi kara kara düşünüyor olduğuma mı üzülsem...

8 Aralık 2007 Cumartesi

Sabırlı olmayı öğreniyorum...

Annem İzmir'e etrafı kolaçan etmeye, babam ve kardeşimin eve ne türlü haltlar etmiş olabileceklerini kontrole ve bozulan termosifonu da yaptırmaya gitti. Anneme baktıkça görüyorum anneliğin ne kadar zor bir iş olduğunu, oraya koştur buraya koştur herkesi memnun etmeye çalış bu arada kendin olabildiğince mutlu ol, Ankara-İzmir arasındaki yolları tepecem diye yorul, zor valla, neyse ki torununu kucağına alınca dinlenecek olması beni azıcık kurtarıyor anneme karşı duyduğum vicdan azabından. Sınavlardan kafayı yemiş olan kardeşim ve emekliliğe doyamayıp yine işe giren babamın arkasını topladı toplamasına da ben de burda kızımla kafayı yedim. Annem gidince, biz de kızımla daha ilk geceden feleğimizi şaşırdık. Annem yanımdayken yaptığımız iş bölümü, itiraf edeyim, daha çok da annemin yaptığı tüm işler bana kalınca ne olduğumu şaşırdım desem yeridir. Öncelikle, kızım sabaha kadar uyumadı, ben ise onu uyutmak için sürekli altını değiştirip, emzirdim, en sonunda sabaha karşı yorgunluktan uykuya daldı da ben de azıcık yatıp uyuma fırsatı buldum. Bu arada, söylediği şeyi mutlaka yapması gerekecek kadar inatçı ve bu işi de hiç beklemeden hemen yapmak isteyecek kadar da sabırsız bir insan olan ben, şaşırtıcı bir şekilde değişiyorum söz konudu kızım olunca. Hayatta hiç bir durumda ve hiçkimseye karşı gösteremediğim sabrı, kızımın altına yeni bez sarıp daha kucağıma alır almaz kakasını pörtletmesi durumunda altını en az 2-3 kere değiştirmek zorunda kaldığımda, tam bezini açtığımda pörtleterek gecenin bir yarısı belki 2-3 kere üst baş değiştirmek zorunda kaldığımda, emzirirken uykuya dalıp "oh bea uyudu, azıcık ben de kestireyim" dediğim ve yatağına koyduğum anda yaygarayı basması durumlarında gösterebiliyorum. Ve kendi kendime hayret ediyorum, birşeyi yapıcam diye kafaya taktığında geceleri bile uyuyamayan benim sabır sınırlarımı ölçmek için bir çocuk doğurmam gerekiyormuş. Anneliğe dair aldığım bilmem kaçıncı ders: annelik demek bir nevi sabır taşılık görevini büyük bir gayret ile ve sanıyorum tüm yaşam boyunca yürütmek demek. Veeee sevgili anneciğimin ve diğer bütün eşin dostun annesinin hayatımızın belirli aşamalarında, annelere olmayacak hareketler yaptığımızda işittiğimiz gibi :"Anne olunca anlarsın", "Çocuğun olunca görürsün". Kısacası, "Anne yeter artıkın, kızının ve torununun başına gel, işler burda çok karıştı, heryer heryere girdi..."

19 Kasım 2007 Pazartesi

Pembe cüzdan...

"24.10.2007 tarihinde, saat 9.27 de sezeryan ile bir kız çocuğu doğurtuldu" bilgisinin yanında doğuran kişi olarak benim ve raporu isteyen kişi olarak kocanın isminin yazılı olduğu doğum raporumu aldıktan sonra SSK işhanının 5. katında bulunan nüfus idaresinin yolunu tuttum, evlilik cüzdanım ve kimliğimi de yanıma alarak. En son 5 yıl kadar önce cüzdanımı kaybettiğimde geldiğim nüfus idaresine çıkan asansörün milletimizin asansör kullanma yol ve yordamlarını bilmemesinden kaynaklı yavaşlığı (bu millet, beklerken, asansör çağırma düğmesine sürekli basar, asansör hem yukarı çıkarken hem aşağı inerken aynı katta sürekli durur vs vs) ve önündeki 20 kişilik sıra hiç değişmemiş, hala aynı. Bir süre bekledikten sonra binebildiğim asansörde tıklım tıkış zemin kata iki defa inişimiz ve her ikisinde de zemin katta binen olmaması, bu milletin asansör kullanma yetisini ortaya koymakta ya, neyse konu asansör değil :) Nüfus idaresi her zamanki gibi kalabalık, kaaç sene önce de kalabalıktı, ay bu kadar insan her gün her gün ne yapıyor nüfus idaresinde anlamış değilim. Ama her resmi işlemde nufüs kaydı bilmemnesi istendiğine göre bu milletin buralarda sıralanması da normal sanki. Neyse, benim işim başka burada. Numara alınan makinaya doğru gittim, ve "doğum" yazan düğmeye basıp numara aldım ki, makinanın yanında duran görevli "doğum numarası aldınız bayan" diye uyarıda bulundu, ben de yüzümde kocaaaamaan bir sırıtış ile gevrek gevrek ve gayet de uzatarak "eveeeeeet" dedim. Şimdi bu görevli erkek kişi bana neden böyle bir uyarıda bulundu, bende çocuk doğuracak kız tipi mi yok, yoksa ve tercihen anne olmak için çok mu genç görünüyorum??? Genç görünüyorum di mi, evet evet, öyle olmalı. Neyse, 541 no.lu sıra numaramı alıp heyecan içinde başladım beklemeye. Bu gibi durumlarda (sınav başvuru, yurt giriş, ders alma formlarını doldururken de) "amanın bilgileri ve belgeleri yanlış vermeyeyim" paniği yaşamakta, annelerimizden babalarımızdan duyduğumuz "aslında benim doğum tarihim şu ama memur yanlış yazmış, deden yanlış söylemiş" gibi gerçek yaşam hikayelerinden birini de tecrübe etmek istemediğimden kelli doğum tarihini içimden tekrarlamaktayım. Şükür sıram çabuk geldi, 16 numaralı bankodan çağrılınca koşturaraktan gittim memura, sonra bir bey uyarınca farkettim ki belgelerimi sıkı sıkı tutarak koşarken elimdeki atkımın bir ucuyla da yerleri süpürerek gelmiş, yolun ortasında boylu boyunca bırakmışım cart portakal renkli, fırfırlı atkımı. Ay bi de anne olucam yahuuu...atkıyla yerleri süpüren anne...

Doğum raporunu uzattım memura, tıkır mıkır bir işlemler yapıp önündeki ekranda, bana geri verdi raporu ve arkasına bebeğin adı, soyadı, doğum tarihi, dinine ilişkin bilgileri yazmamı istedi. Yazdım, yazdıklarımı da kırk kere kontrol ettikten sonra geri verdim. Benim nüfus cüzdanım da gerekiyormuş onu da verdim. Tıkır mıkır işlemlerden sonra memur "şimdi sesli söyleyeceğim bilgileri iyi dinleyin ve onaylayın, işlemi onayladıktan sonra değiştiremiyorum, ancak mahkeme kararıyla değiştirebilirsiniz" demez miiii, amaneeey, sen bunu bana demeyecektin memure hanım, ben ki altı üstü iki evrağı buraya kadar kırk kere kontrol edip getirmiş bir insanım, bir de mahkeme kararı falan diyorsun, sonrasında" aa bebeğinizle adım aynı" cümlesiyle aramızda kurulmuş olan güzel iletişim benim size bu bilgileri 2 kere okutmamla, hatta arada bir iki bilgiyi duyamadığım için ekstra tekrarlatmamla bozuldu ya neyse. Bilgileri teyit için okurken farkettim ki bizim kızın doğum yerine memur "Altındağ" diyor, hemen aynı panikle atladım ben tabii, "ayyy Altındağ neresi, Altındağ değil Ankara Ankara" diye. Meğer artık nüfus cüzdanlarına ilçe adı yazılıyormuş, Hacettepe de Altındağ ilçesine bağlı olduğundan bizim kız Altındağlı oldu. Bebeğimizin kaydını evlilik cüzdanımıza da yaptırdıktan ve bir nüfus idaresi macerasının ardından, pembe nüfus cüzdanımızı aldım kendi nüfus cüzdanımın yamacına koydum hep korusun gözetsin diye... Hayırlı uğurlu olsun kızımıza, nice üniversite kayıtlarında, savcılıktan nice temiz kağıdı alımlarında, nice pasaport başvurularında, ve daha aklıma gelmeyen nice işlemde kullanmak nasip olsun inşallaaaah.... Amin...

1 Kasım 2007 Perşembe

Lohusayım, kafamda kırmızı kurdelam..

Son birkaç yıldır hayatımda süregelen değişimlerin en büyüğü ve en güzelini kucağıma alalı neredeyse iki hafta olacak. Bu iki hafta içinde yazılacak anlatılacak çok şey oldu, ne var ki, bırak bilgisayar açmayı aynada yüzüme bakmayı bile unuttuğum bu iki hafta çok çabuk, evin içinde sürekli koşturarak, ilk defa geçirilen bir ameliyatın acılarını dindirmeye çalışarak, tam gün annelik mesaisiyle geçti ve geçmekte. Doğumum sezeryan oldu. İyileşene kadar canım çıktı. Sezeryanla ilgili tek endişem genel anestezi altında uyumaktı, tamamen bilinçsiz, tamamen kontrolsüz. Fakat, spinal anestezi ile yapıldı doğum, doğum anlarının çok çok zevkli olduğunu söylemeliyim, acısız bir şekilde doğuma tanık oluyorsunuz, bebeğinizi gayet bilinçli bir halde görüyorsunuz, fakat sonrasında yapılan ağrı kesicilerin etkisini yitirmesinin ardından yaşanılan acı bir ağrı kesici iğne daha yapılmasını isteyerek dindirilebiliyor ancak. Söylenenler doğru, sezeryan ile olunca doğum, anne bebekle hemen iletişime geçemiyor, karında dikiş olunca doğrulmak sorun oluyor, emzirmek sorun oluyor. Siz ameliyatın verdiği yorgunluktan sıyrılmaya, çektiğiniz acıya dayanmaya çalışırken, aç olan bebeği doyurmak üzere bütün bayan eş dost akraba tarafından çekiştirilen organlarınızın (ben onları kutsal olarak tanımlıyorum artık) acısına da dayanmak zorunda kalıyorsunuz. Neyse, bu acılı günler geride kaldı :) Sonrasındaki günler ise anneliğe alışmakla ve lohusalık adı verilen nispeten zor olduğunu düşündüğüm dönemle geçiyor. Ben lohusalığı bedeni sürekli olarak sıcak basması buna rağmen bebekte gaz yapmaması için sıkı sıkı giyinmek durumunda kalınmak suretiyle basan sıcağın cehennem ateşine dönüşmesi ve geceleri görülen kabuslar olarak tanımlıyorum. Anneliğe dair ise hergün yeni bir şey öğreniyorum. İlk günlerde beceremediğim alt değiştirme ve bebeğin kollarını kazaktan geçirme işlerini oldukça becerikli ve nispeten daha kısa sürede yapabiliyorum. Sütüm olsun diye annem tarafından önüme konan neredeyse herşeyi yiyorum, hala 7 kilo fazlam vaaarrr, nasıl verilecek bu kilolar, bu kadar çok yerken??? Bu kadar yoğun geçen günlerde baş yardımcım, daha doğrusu işleri idare eden ve benim daha çok asistanlığını yaptığım annem yanımda olmasaydı kiloları düşünecek halim hiç olmayacaktı ama, iyi ki varsın anne, ve iyi ki yanımdasın anneliğimde.

Bütün bunların dışında, hamilelik boyunca çok da muzdarip olmadığım aşırı duygusallık durumu anne olduktan ve bebeğimi kucağıma aldıktan sonra gelip içime oturmuş olmalı ki, burnumda sürekli bir koku, Deniz'in kokusu. Hayatta hiç yaşamadığım bu "burnumda bir kokunun sürekli varolması durumu", sanıyorum artık anne olduğum anlamına gelmekte....

21 Ekim 2007 Pazar

The Fountain

Ben bir aşk filmi olduğunu düşünürken internette yaptığım birkaç okumadan sonra aslında bu filmin bir bilim kurgu olarak geçmesi neyi gösteriyor acaba, filmi seyrederken çok da anlamadığımı kendime itiraf etmiştim zaten ama... İlk yarım saatini öf pöf diye seyrettiğimiz fakat koltuktan kalkıp da cd yi değiştirmeye üşendiğimizden, zaten daha sonra da filmin ilginçliğinden ve bizi sarmalamasından kelli sonuna kadar seyrettik. Ve taaaa ertesi akşam kocayla birbirimize ne güzel filmmiş diyebildik. Filmin yönetmenlerinden biri olan Darren Aronofsky'nin 1998 yılında gösterilen Pi'nin yönetmeni olduğu da ortaya çıkınca filmi neden çok da anlamadığımız ortada aslında. Anlamamaktan ziyade yazılmış tüm kritiklerin aksine ben bambaşka anlamışım, ne anlamışım, şöyle ki geçmişe yönelik anlatılan hikaye Tomas'ın karısının yazmış olduğu roman, şimdiki zaman zaten şimdiki zaman, geleceğe yönelik anlatılan hikaye ise Tomas'ın karısının kitabının sonunun nasıl getirdiği. Ve aslında tüm zamanlarda süregelen bir ölümsüzlüğü arama macerasının anlatımı. 3 farklı zamanın anlatımını bilim kurgusal olarak değil de gayet duygusal olarak yorumlamış olmamı hamileliğime mi versem ne yapsam...Seyredilmeli diyorum, belki bir kez daha ucundan kıyısından ısırırız bu filmi de daha iyi anlarız.

5 Ekim 2007 Cuma

Hop hop gezememek, sek sek sekememek...

Karnımın bu kadar büyüyeceğini düşünmemiştim açıkçası. Oturduğum koltuklardan kalkamayacak, sağımdan soluma zar zor dönecek, yarım saat yürüyüşün ardından yorulacak, başımı koyduğum her yastıkta uyuklayacak hale gelmek beni çok bozdu ne yalan söyleyeyim. Her yere koşarak giden, koç burcunun tüm enerjisini bünyesinde toplayan, hamileliğin bugününe kadar da bar bahçe gezen ben hamileliğin son 20 gününde bu hale geldim işte. Aslında hala dirençliyim ki geçen gün Kızılay'da 4 saat gezmişim, hala evde harıl hurul tercüme yapmakla uğraşıyorum sıkılmayayım diye ama... yok yok nerde eski enerjim, aslında içimde o enerji yerli yerinde duruyor ama bedenen mümkün olmadığından durum sıkıcı bir hale geliyor. Bir de çok fena kabuslar görmeye başladım, böyle abuk subuk, moral bozucu. Sabırsızlanmaya başladım(k) artık, doğsa da sevsek moduna girdik karı koca. Annemle hastane bavulumu hazırlamaya başladık, nispeten tamamladık sayılır, o da garip bir duygu oldu. Aniden doğuracak olursam o bavulu nasıl taşıyacağız pek anlamadım, çünkü benim tatile giderken içine herşeyi doldurduğum bavullara benzedi kendisi ama neyse, söylenenlere göre içindeki herşey lazım oluyormuş. Ben bebeği sakin tutmaya çalışıyorum aman sezeryanı bekle diye, annem sesleniyor "aman hayırlısı olsun kızım" diye. Ee orası öyle, hayırlısı o ise öyle olsun napalım. Zaten ben hem sezeryandan hem de normalinden tırsıyorum ya, orası ayrı. Hastaneye yatacak olmak bile tümden rahatsız ediyor ya beni, hayırlısı olsun...Kucağımıza alalım da biz bebeğimizi gerisi hallolur herhalde..

27 Eylül 2007 Perşembe

Belleğin Kış Uykusu - Mehmet Eroğlu

Oldukça geniş bir okuyucu kitlesine sahip olan Mehmet Eroglu'nu maalesef yeni tanıdım. Hem de onuncu romanı ile...Kendisini okumaya en son romanından başlamış olmam, üstelik yazar hakkında çok da fikir sahibi olmamam romanın karmaşık kurgusu içinde ara ara kaybolmama neden oldu. Bir gün belleğini yitirmiş olarak, ismi bile hatırlamayarak uyanan Bay M, yanında hazır duran bavulu ve tren biletini görünce, belleğini yitirmeden önce hazırlık yapmış olduğunu ve belki birşeyler hatılamasına yardımcı olabileceğini düşünerek bu yolculuğa çıkmaya karar verir. Tren Bay M'nin hem geçmişe hem de geleceğe doğru yapacağı yolculuğu simgeler. Bu yolculuk sırasında trende değişik insanlarla karşılaşır ve bu insanlarla yaşadığı geri dönüşler sayesinde hem okuyucuların hem de Bay M'nin belleği tazelenmeye başlar. Bu tren her bir vagonunda ve kompartımanında farklı dünyaları yaşandığı, camlarından hiçbir şey görünmeyen ve sürekli karanlıkta yol alıyormuş hissi uyandıran, hiçbir durakta durmayan bir tren; Bay M ise bu yolculuk esnasında sürekli gençleşmekte. İlk başlarda nereye varacağını anlamadığım kahramanın giderek gençleşmesi romanın sonuna doğru açıklığa kavuşuyor. Yolculuğun sonunda kendisine sunulacak iki seçenek için gençleşmektedir, acısız farklı bir yaşama devam etme veya acı ve üzüntüleriyle kendi yaşamı. Acısız bir yaşamın olduğu dünyaya dair bölümleri çok sevdim, karın yağmurun olmadığı, Romeo'nun ve Anna Karenina'nın hiç tanınmadığı bir dünya. Yazar şöyle diyor bir röpörtajında: "Acıdan kurtulmak için önce acının anlatılması gerek. Acının varlığının kabulü önemli bir adım. Benim “Belleğin Kış Uykusu”nda yapmaya çalıştığım da bu. Mutluluk kısır ve geçiciyken, acı yaratıcıdır. Hem unutmayın, tüm büyük insanlık projelerinin, iyiliklerin ardında derin acılar vardır. Tüm erdemlerimiz, vicdanımızda barınır ve hemen hemen hepsinin anası merhamettir. Merhamet ise ancak acımak, yani acıyı bilmek ve tanımakla mümkündür. " Eroğlu'nun diğer romanlarını da okuyacağım. Tavsiye ederim, çok keyifli.
Agora Kitaplığı, 3. Baskı 2006, 275. sayfa

12 Eylül 2007 Çarşamba

Hamilelik Üzerine

Tam tamına 32 haftadır bu hamilelik macerasını yaşıyorum. Hamilelikte hafta üzerinden konuşuluyor, toplamda 40-41 haftadan oluşuyor. Bu sürenin çoğunu aştım ve neredeyse sonuna geldim. Bugüne kadar bu konu üzerine yazacak çok şey duydum, gördüm ve hissettim ama nedense elim varıp da yazamadım. En son doktorum "nasıl doğum yapacaksın?" diye sorduğunda zamanın neredeyse dolduğunu ve artık hayatımıza 3 kişi devam edeceğimizin ayırdına vardım. Ufak cadıya yer açmak için evimizde değişiklikler yaptığımız, hiç bilmediğimiz şeyleri de öğrendiğimiz, annemin bir usta edasıyla yanımda olduğu bu zamanda ben sanki yeni yeni farkediyorum anne olacağımı. Ve bu farkedişin sonunda kendimi ne korkmuş ne de sinmiş hissediyorum, evet belki arada bir biraz panikliyorum ama yine de merak ediyorum. Anne olmaktan ziyade annemin artık yaşı geçtiği için, erkek kardeşimle kendime oyun arkadaşı olarak bir kız çocuk doğurduğum hissi hala içimde. İşin eğlencesindeyim yani, zorluklarını şimdilik düşünmüyor, kendimi kasmıyorum desem yeridir. Herşeyin nasıl düşünürsem öyle olacağına dair güçlü bir inancım var, umarım öyle olur. Hatta abartıp ilk 3 ayda midemin bulanmamasını da buna bağlıyorum desem; hamile olduğumu ilk öğrendiğimde midem de bulanmayacak kendimi iyi hissedeceğim şeklinde kendimi telkin ettiğim için mi ilk üç ay zor gelen tek şey sürekli uyuma isteği oldu; yoksa bu tamamen fizyolojik mi? Neyse, o kadarını bilemiyorum. Bazı kişilerde kabus gibi geçerken ilk 3 ay, beni sadece uyuttu, ee uyumak da güzel birşey.

Hamileliğin bir kadının hayatında yaşayabileceği en büyük tecrübe olduğunu biliyorum artık, ve bütün kadınların bu tecrübeyi yaşamasını, yaşayabilmesini diliyorum. Normal hayat koşullarının dışında yaşamak değil ama, hayatın içinde, birlikte yaşayabilmek, yanınızdaki adama da bu tecrübeyi hissettirebilmekten bahsediyorum, çünkü kadınların çoğu bunu kendi başına yaşıyor olduğunu iddia etse de yanınızdaki adamın da hayatının en büyük tecrübesi olduğunu unutmamalı, onunla birlikte yaşamalı. Geçen 7 ay içinde bu tecrübeyi abartan, vıcık vıcık bir duygusallık ve sömürü içinde yaşayan ve böyle yaşanmasını salık veren birçok kadınla karşılaştım. Bu kadınların bazılarını tanıyorum bazılarını ise hiç tanımıyorum. Hamilelik öyle birşey ki, daha önce bunu tecrübe etmiş kadınlar arasında görünmez bir bağ oluşturuyor, bu görünmez bağ şiş karnınızla birlikte sizi heryerde takip ediyor. Dolayısıyla tanıdık tanımadık herkesten birşey duyuyorsunuz. Hele de hamile olmasına rağmen benim gibi gezmesinden tozmasından, barından restoranından, tatilinden denizinden geri kalmamış biriyseniz.

Abartan dedim ya, aman sen çok gezme, aman sen denize neden giriyorsun, aman onu niye yedin gibi sürekli didikleyen bir kadın grubu var, efendim şimdi şöyle, benim de bir doktorum var, ben de okuması olan eğitimli bir bayanım ve bu çocuğu kazayla değil isteyerek yaptım, bu yüzden kafama göre değil doktoruma sorarak yapıyorum ne yapıyorsam deyip tersleyemiyorsunuz tabii. Bir örnek vereyim hemen, Tansaş da alışveriş yapıyoruz, ton balığı doldurmuşum sepete...her hafta balık pişiremem ya evde, sırada beklerken arkamdan ciyak bir ses "bunları siz mi yiyorsunuz?" diyen, benden gelen cevap "eveeeet", kadın üsteliyor "yemeyin", ben yılmıyorum "neden?", kadında inatçı "hamilesiniz çünkü", bende koç burcuyum boru mu "eeee", kadın ne burcu bilmiyorum ama "civa var bunlarda, doktorunuz söylemedi mi, çok zararlı", ben "benim kocam da doktor kardeşiiiim, iyi ki yanımda değil şimdi yoksa sen bitmiştin (kocamı tanıyanlar bilir), hem sana ne ne yersem yerim, sana mı sorcam" demedim tabii, "peki" dedim. Sonra sordum da, yokmuş öyle birşey. Alkol, sigara, çiğ et, sakatat tüketimi dışında herşey yenebilip içilebiliyor efendim. Daha çok anım var bu konuda ama yetmez buralar dar gelir.

Bir de bencil bir kadın grubu var. Önce örneği vermek istiyorum, yazlıktayız, annemle yürüyüş yapıyoruz. Yaklaşık 2 yaşında çocuğu olan bir tanıdığın kızı yaklaşıyor "ne güzel hamilelik, tadını çıkarın. Sadece size ait, kimseyle paylaşmak zorunda olmadığınız bir duygu" demez mi? "Ay kusura bakmayın, ben sizin gibi tek başıma yapmadım bu çocuğu" demedim tabii. Karısıyla beraber bu tecrübeyi yaşamayan yaşayamayan erkekler var mutlaka dedim kendi kendime, kadınlar o yüzden böyle düşünüyor. Erkeklere attım yani suçu, kolayıma geldi. Acaba biz kadınlar bazı şeyleri çok mu fazla üzerimize alıyoruz, paylaşmıyoruz sonra da bok atıyoruz. Ayrıca, ev işlerinin paylaşılmamasından şikayet eden de kadınlar değil mi, ee şimdi ne bu çelişki. Sen karnındaki çocuğunu, içindeki hisleri paylaşmak istemezken, ev işlerini neden paylaşmak istersin ki? Anlamadım ki ben bunu.....

Bir grup daha var, o da sömürgeci kadın grubu. Öncelikle kocasına ve etrafındaki herkese her türlü nazı yapan, olmadık isteklerde bulunan ve böyle olmasını salık veren bir kadın grubu. Aşermekten bahsederken, ben gecenin bir yarısını canımın birşey istemeyeceğinden çünkü kocanın çok yoğun çalıştığını, neredeyse 72 saat hastaneden çıkmadığını söylediğimde, karşımdaki aynen şöyle dedi "ne olacak canım, çalışırsa çalışsın sen de onun çocuğunu taşıyorsun karnında. Kalkıp alacak canın ne isterse. Ohh ne güzel kadınlar onca ağırlık taşısın, erkekler rahat tabii." Ben yine ağzım açık kaldım. Yine suçu atıverdim, eşlerine normalde çok kötü davranan erkekler olmalı ki, hamilelik dönemindeki toleransı olabildiğince kullanan kadınlar var. Yine bilemiyorum maalesef, neden böyle? Verecek cevabım vardı tabii ama karşımdaki anlarmıydı bilemiyorum. Bu çocuk ne benim çocuğum, ne de kocanın çocuğu, bu bizim çocuğumuz. Lütfen bırakalım bu sömürüyü, böylesine sömürüyle doğurduğumuz çocukları aynı şekilde yetiştiriyorsak çok yanlış yapıyor olmalıyız.

Bu tip o kadar çok tanık olduğum sohbet var ki, dediğim gibi yerim yetmez, dar gelir, dolar taşar bu blog.
Şu da var tabii; gerçekten de hamilelik döneminde ilgi görüyorsunuz ve her dediğiniz her istediğiniz yapılıyor, bazen çok alıngan ve duygusal olabiliyorsunuz ama bu kadar da abartmayalım yahu...

Bir de hamilelik ve doğumla ilgili garip laflar duydum:

Yüklü olmak: Hiç sevmedim bu lafı, yüklü ne demek yahu...
Çatlamak: Çok komik buldum bunu, tavuk muyuz neyiz...

İşte böyle...


Belki sonra biraz daha yazarım..

Hem daha doğum gibi tırstırıcı bir olay varken önümüzde...itiraf ediyorum biraz tırsmış durumdayım...

Ekmek makinamız

Annemin evlilik yıldönümümüz dolayısıyla hediye ettiği ekmek makinamızla harikalar yaratıyoruz desem yeridir. Herkese tavsiye edilir. İçinde ne olduğunu bildiğiniz tertemiz ekmeği yemek pek güzel oluyormuş. Tam da mahallemizde ekmek aldığımız fırın hakkında duyduğum kötü söylentilerin üzerine ekmek makinası harika oldu. Ekmek makinası denen şey normal mutfak araç gereçlerine göre büyük bir makina, mutfak dolaplarında kendisine yer ayırmak gerekiyor, öyle tezgaha koyayım dursun olmuyor maalesef. Makinanın yanında, mutlaka, içinde birçok ekmek tarifinin bulunduğu kitapçıktan bulunuyor. Tarifler oldukça kolay, zaten ekmek yapmak da kolay. Kek yapmak falan gibi yok karıştır, yok sırasıyla koy gibi zorunluluklar yok. Tarifte yazan ne ise makinanın kabına koyuyorsunuz, kabın içinde malzemeyi karıştıran bir aparat var gerisini o yapıyor. Yani, makina karıştırıyor, yoğuruyor ve pişiriyor. Yanlız süreler biraz uzun en küçük ekmek yaklaşık 2,5 saatte pişiyor. Aslında normalden daha pahalı ekmekler üretmiş oluyorsunuz ama bence değer, çünkü hem tadı enfes oluyor hem de içindeki malzemeler sağlıklı. Ayrıca, bu makinada hamur yoğurulabiliyor ve kek yapılabiliyor. Hepsi nefis oluyor. Öyle çok pahalı makinalar da değiller, bizimkisi Sinbo ve gayet de güzel, sorunsuz çalışmakta.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...