26 Aralık 2008 Cuma

Ankara Blues Bar..

Ankara'dan bu kadar çok gitmek isterken ama nereye gitmek istediğimi de çok bilmezken (koç burcu mevzuu sonra tartışılsın) geçenlerde bir gece canımız sıkılınca evden çıkıp Sakarya'ya Blues'a gidince, Ankara'yı, insanın doğduğu yerli mi yoksa doyduğu yerli mi olduğunu, burada doyup doymadığımı, Ankara'lı sayılıp sayılmayacağımı veya bunu isteyip istemediğimi düşünürken birden bire farkettim ki ben hayatımın neredeyse yarısını burada geçirmişim. Yaaaaa öyle olmuş vallahi, ben buraya 1993 yılında geldim. Şimdi 2009 desek 16 yıl olmuş, eee 32 yaşındayım, kıt matematik zekamla da hesaplayabildim ki, hayatımın neredeyse yarısı burada geçmiş ve birçok eski şeyi biliyorum. Ne bileyim, Blues'u, LightBar'ı, Graffiti'yi, Atakule'nin tek alışveriş merkezi olduğu zamanları, hatta bitmek bilmeyen metro inşaatını ve heryerin kazılmış halini, ve belki şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü şey daha, şuanda varolmayan, veya çok değişmiş olan yerlerin eski zamanlarını biliyormuşum. Vay be.

Blues 1989 da açılmış, Sakarya'da yıllardır aynı yerde hizmet veren, ve mekan tadilat yapılarak şuan farklı hallere bürünmüş olsa da ne çaldığı müzik türünü ne de ismini hiç değiştirmemiş bir rock bardır, bizim jenerasyon çok iyi bilir ki, Blues Ankara'nın itfaiye meydanından alınmış yıpranmış deri montlu, uzun saçlı, küpeli, her daim düşünceli oğlanlarının ve saçları dağınık, uzun etekli, koyu renk ojeli, çok takılı, pek düşünceli kızlarının yani bütün rocker fucker tayfanın takıldığı en ünlü barlarından biriydi, o zamanlar sanıyorum 1989 ile 1998 arası felandı, ben o zamanlarda Blues'u çaldığı müzikler ve takılan yakışıklı oğlanları ile pek severdim de, piknik masası tarzı siyah oturakları ve masaları, çok karanlık ortamı, küçücük ve her daim pis olan tuvaleti nedeniyle pek sevmezdim. Sonradan Blues mekanını komple yeniledi, iç dizaynı çok güzel oldu, in gibi karanlık ortam hafif ışıklarla aydınlatıldı, bütün duvarlar ahşap kaplama oldu, masalar sandalyeler duvarlarla uyumlu ahşaba döndü, bu şehrin popo dondurucu soğuğunda Sakarya'ya keyifle bakacak bir bar oldu (zaten öyleydi de..biraz daha öyle oldu) fakat kabusum olan tuvalet değişmedi, temizlikçi değişmiş olacak ki biraz daha temizdi fakat küçüklüğünden hiçbir şey kaybetmemişti. Dedim ya geçenlerde gittik diye, sanıyorum el değiştirmiş, zira yıllar yılı görmeye aşina olduğumuz adamlar yoktular. Bu el değiştirmeyle, Blues'a logo yapılmış, bu logoya uygun güzel ve şatafatsız aydınlatmalar asılmış, yeni fotoğraflar asılmış ve yan taraftaki dükkan alınarak mekan genişletilmiş. Genişletilen tarafla birlikte tuvalet büyümüş (yaşasııın), ve bir köşeye 2 adet dart asılmış. Çok yakışmış çok güzel olmuş. Artık bizden başka hiçbir arkadaşımızın takılmadığı Sakarya'da (evlenenler evlenmenin evde oturmak olduğunu sandılar, çalışmaya başlayanlar çok yorulduklarını ifade ettiler, bence hepsi boştu ama...), Blues çok daha güzel olmuş, tam olarak nasıl ifade edebilirim bilmiyorum ama çok daha dost bir ortam olmuş, çok daha huzur dolu olmuş, çok daha 30 lu yaşlar olmuş. Etrafa hayretle baktığımızı gören sahiplerinden biri olduğu düşündüğümüz adam nooldu gibisinden bakınca, "değiştirmişsiniz güzel olmuş" dedik, adam "baya oldu" dedi ukelaca, hani "amma da az dışarı çıkıyormuşsunuz siz de" diyen bir ifade ile, biz de soktuk tabii lafı "biz buranın 15 sene önceki halini biliriz" diye... Herşeye rağmen ben Sakarya'yı seviyorum yahuu.....

22 Aralık 2008 Pazartesi

Bu Kitabı Çalın - Murat Gülsoy

Çok farklı olduğunu söyleyemeyeceğim, tabii bunu söyleyemiyor olmak bu kitaptan keyif almadığımı da göstermiyor, bilakis, oldukça keyifli bir okuma oldu. Çok çok sade bir dil ile yazılmış olması okumayı rahatlatırken, olayların ordan burdan (aslında demek istediğim hayatın ta kendisi olabilecek yerlerden) çıkmış olması öykü karakterlerine yakınlaşmamı sağladı, bir de tabii merak uyandıran gizemli durumlar sürekli uyanık kalmamı sağladı. Kısacası evde, serviste hatta ofiste bile elimden bırakamadım. Yine itiraf ediyorum ki bu kitabı da ismine bakıp aldım, ama iyi ki de öyle yapmışım zira iyi bir yazarla daha tanışmış oldum, diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Bu postu okuyanlar da bu kitabı okusunlar tavsiye ederim. En sevdiğim öykü ise "54 Numara'nın Esrarı" oldu.


İçindekiler
Bu Kitabı Çalın
Kayıp Eşyalar Bürosu
Hindistan Yolculuğu
Hızlı Düşünme Sanatı
54 Numara'nın Esrarı
Kötü Yola Düşen Ev
Yazarın Belleği
Hasta Bir Konak
Birkaç Dolar İçin
Kukla
Sakla Beni
Yasadışı Öyküler
Can Yayınları, 4. Basım Nisan 2007 (1.2000), 189 sayfa

12 Aralık 2008 Cuma

Kırmızı Bisiklet - Can Dündar

Daha önce hiç okumamıştım Can Dündar’ı, Atatürk belgeseli üzerine –henüz onu da seyretmedim ya- bu kadar söz söylenirken aklıma düştü ve ne yalan söyleyeyim ismi ilk etapta dikkatimi çeken kitabını edindim. Şimdiye kadar kendisini neden okumamışım bilemiyorum belki de elden ele dolaşmaktan spam mail haline gelmiş olan, birtakım dersler çıkarttıran fazla duygusal alıntı metinlerden kaynaklanmış olabilir. “Kırmızı Bisiklet” Can Dündar’ın oğlu olduktan sonra, babasının oğlu olmak ve oğlunun babası olmak üzerine edindiği duygu ve düşüncelerini paylaştığı, kapitalist düzenin çocukları hedef alarak onları nasıl küçük birer tüketiciye dönüştürdüğü ve büyüklerin para kazanma hırsı için belki de farkında bile olmadan buna nasıl katkıda bulunduğu üzerine sesli düşünüyor, buna kişisel olarak nasıl karşı koyabileceğimiz üzerine fikir yürütüyor. Büyüklerin hayatlarından etkilenen küçükler ve gençlerle ilgili örnekler üzerinde tartışıyor. Buradan yola çıkarak bazı ünlü isimlerin çocuklarından örnekler vererek onların sorunlu ilişkilerini ve nedenlerini sorguluyor. Savaşlarda, töre cinayetlerinde kurban edilen çocukların üzerine yazıyor. Bütün bunlardan bir baba gözüyle bahsediyor. Ve en çok çocukları daha ilkokul sıralarından başlayarak sınav stresi ile yoğunlaşan bir rekabete iterek ne denli sorunlu ve mahrum bir nesil yetiştiği üzerine yazıyor. Geçmişe duyulan hüzünlü bir özlemin yanında, yeniliklere açık bir baba portresi çiziyor. Fakat, eninde sonunda bu yenilikler onu şaşırtıyor ve hayal kırıklığına uğratıyor. Kullanılan dilin bazen aşırı duygusal olması, verilen örneklerin arada bir oldukça burjuva kaçması bana yer yer itici gelse de genel olarak sevdim, ve kendime bir takım dersler çıkardım diyebilirim. Deniz'le birlikte yapacaklarım arasında beraber bir masal yazma veya anlatarak sesimizi kaydetme gibi çok da şekillendirmediğim bir fikir vardı kafamda, kendisi oğluyla benzer birşey yapmış, bir cümle oğlu bir cümle de kendisi yazmış ve bir masal yaratmışlar, bu da yapılabilir, burada not olsun.

İmge Kitabevi Yayınları, 18. Baskı Eylül 2008 (1.Şubat 2005), 169 sayfa

9 Aralık 2008 Salı

Adapazarı veyahut Sakarya...

Zavallı bir doktor karısı olaraktan (koca bayramın 2. ve 4.günü nöbetçi) ve ayrıca doğru dürüst bir şirkette iş bulamamış bir kişi olaraktan da (tatil 9 gün felan olmadı, iş yok ama işe gitmek gerekiyor) bu bayram tatilini de çok fazla uzaklaşamadan yaşadık diyebilirim. 2009 yılında bütün bayramların haftasonuna gelmesiyle de daha bir süre kafadan tatil de yapamayacağım demektir (burada araştırılması gereken konu, işsizken bunu stres yapan kadın işi olunca neden şikayet eder, bu kadın doyumsuz mudur, yoksa salak mıdır nedir..) tabii bu kriz nedeniyle işten kovulmazsam, neyse. Konu çok fena saptı yine.. Beraber geçireceğimiz bu 3 güncük de kocanın Adapazarı'na kocanın ailesini ziyarete gittik. Her türlü basılı materyalde Sakarya olarak geçen bu şehre orada yaşayan herkes Adapazarı diyor, hatta kısaltıp Ada diyorlar, ilçenin sonradan il olmasıyla ilgili sanıyorum bu iki adlılık.Adapazarı'na ilk gittiğimde çok şaşırmıştım, küçük, mütevazı bir taşra ili beklerken, envai çeşit markanın bulunduğu, bayramlarda dükkanların sabaha kadar açık olduğu kocaman çarşısı, çok güzel yemekler yediğim birçok restoranı ile oldukça büyük bir şehirdi. Şimdi ise daha da büyüdü, 99 depreminden sonra şehrin çabuk toparlandığını ve güzelleştirildiğini söylüyor orada yaşayanlar. Yaklaşık 5 yıllık geçmişini bildiğim bu şehrin nasıl geliştiğini ben de fark edebiliyorum aslında. Istanbul'a 1 saatlik mesafede olması, birçok otomotiv, ilaç ve gıda fabrikasının bu şehirde olması, hızla gelişmesi nedeniyle oldukça yaşanabilir gözüküyor bir de insanları da aynı doğrultuda gelişmiş olsa. Adapazarı'nda yaşayan insanların %90 ı kapalı, sadece görünüşte değil fikir olarak da öyleler, batıda yeralan ve hızla gelişen bir şehrin içinde bir takım geleneklerin halen sürüyor olması, maalesef bir taşra olmaktan öteye gitmemiş olması da üzüyor insanı. Adapazarı'na ilk girdiğiniz anda bile burada yaşayan insanların farklılığını (!) dikkatinizi çekiyor, trafikte herkes kafasına göre gidiyor, ana caddede motorsiklet kullanan gençler tek ayak üstünde akrobasi hareketleri yaparak geziyor, tam bir trafik kuralsızlığı hakim. "Ada" isimli güzel bir alışveriş merkezi açılmış bu sene, bayram ve yeniyıl nedeniyle çok güzel süslemişler, ama içerisi alabildiğine duman, tabii ki sigara dumanı, ülkemin her yerinde kapalı alanlarda sigara içmeyi yasaklamışlar ama sanırım Adapazarı halkını bu yasaktan muaf tutmuşlar ki herkes gayet rahat sigara içiyor. Kimseye laf da söylenmez ki herkes kavgaya hazır. Havası ise çok nemli, her gittiğimde alerjim azıyor nefes darlığı ve gözlerimde oluşan sürekli kaşıntı hali beni mahvediyor, ilaç kullanmak zorunda kalıyorum. Ankara'nın belki de bana en iyi gelen yeri havası, kuru kuru kara iklimi. 3 gün kaldık Adapazarı'nda, kurbanımızı kestik, bayramlaştık, torun mıncıklattık ve geldik Ankara'ya, sonraki 3 günün tüm saatlerinde kızımlayım.

2 Aralık 2008 Salı

LCD TV

Evde taa evlenirken aldığımız 84 ekran tüplü tv miz vardı, böyle deniz anası gibi birşeydi, pek az seyrettiğimiz tv ye, evimiz de küçük olduğundan, Deniz yakından yakından bakmaya çalışıp, kapalıyken de olsa gidip şap şap ekranına vurduğundan ve birgün bu şapların etkisiyle o tv nin bulunduğu yerden töngürdek düşeceğinden de tırsarak, bütün bunların üzerine 100 hertz den az olan tv lerin çocuklarda epilepsiyi tetiklediği yönünde e-maili de alınca, yavaş yavaş bakmakta olduğumuz lcd tv yi bütün krize ve boğazımıza kadar olan borcumuza rağmen, borç yiğidin kamçısıdır diyerekten aldık. Zaten evlendik evleneli belimiz doğrulmadı ya neyse, o başka bir yazının konusu olsun, susmayabilirim. Samsung 7 serisi lcd aldık, özellikleri fiyatına göre iyiydi, en sevdiğim özellik ise, flash diski direkt olarak tv ye takıp avi formatında film seyredilebiliyor, fiyatlar düşmüş, alım gücümüz de düştü aynı oranda ama napalım artık doğalgazdan kesip lcd yi ödeyeceğiz. Tabii teknolojinin sonu yok, şimdi bu tv full hd olduğundan kelli, full hd şeyler seyredebilmek için ayrıcana bir alet almak gerekiyormuş, off yaa...neyse lcd aldık diye de Deniz'e hala tv seyrettirmiyoruz, oyun oynuyoruz, kitap okuyoruz, zaman geçiyor, nasıl olsa bir zaman sonra kendisi seyretmek isteyecek, o zamana kadar korumadayız...

28 Kasım 2008 Cuma

Kadından Kentler - Murathan Mungan

Yazarlar yaza yaza, biz okuya okuya bitiremiyoruz kadınlar üzerine yazılan öyküleri ve romanları. Aralarında birbirini andıranlar olsa da, her biri ayrı bir tat bırakıyor damağımda, her birinin yeri ayrı kalıyor. En sevdiğim kadın öykülerinden çoğu İnci Aral’ın kaleminden çıkmıştır, yani yine bir kadının elinden, ya kendi yaşadıklarını yazıya dökmüştür veyahut tanıdıkları ya da aksine tanımadıklarını, ama sonuçta bir kadın olarak yazmıştır, bilerek ve hissederek. Bir erkeğin kadın üzerine yazması, hem de kadınlığın erkekleri rahatsız eden bazı uydurma sığ özellikler üzerine değil de, tüm kadınsı kırılganlıklar, düşler, öfkeler, hüsranlar, mutluluklar, kısacası kadının iç dünyası üzerine yazması, bu dünyayı yorumlaması ve en önemlisi tüm yorumlarının içten ve doğru olması o erkeği bizden biri mi yapıyor bilemiyorum. Üniversitedeyken Yusuf hocamız aynen de böyle bir beyefendiydi, nasıl Murathan Mungan’ın imza günlerindeki kalabalığın çoğunu kadınlar oluşturuyorsa, Yusuf hocanın derslerini de çoğunlukla biz kadınlar alırdık bu nedenle. Kadınlar kendisini çok sevdiği için, erkekler onu sevmezlerdi, bu nedenle ağır dedikodular dolanırdı kadınları neden iyi anladığına dair, sanki ancak o koşulda bir erkek kadını anlayabilirmiş gibi. Murathan Mungan Kadından Kentler’de yine çok güzel ama çok hüzünlü kadın öyküleri anlatmış, aynı bizden biri gibi. 16 ayrı kentte (İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Samsun, Amasya, Ankara, Sinop, Afyon, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul) 16 ayrı kadına ait öyküler bunlar. Oldukça akıcı bir dille yazılmış, kolay okunuyor, bu nedenle bir çırpıda bitiveriyor ve bu yüzden altında yatan anlamlar pek fazla anlaşılamıyor; biraz sabun köpüğü etkisi yarattı bende, kendime öyküler üzerine düşünme vakti bırakmadığımdan ve her bir öyküyü birbiri ardına içtiğimden olsa gerek, kendi okumamdan pek memnun kalmadım. Daha sonra tekrar okuyacağım, biraz daha sindirerek, arada bir birer birer.

Öyküler:
Kordonboyunda Ömer Çavuş Kahvesi
Adana Sıcağında Erguvanlar
Trabzon Burması
Yakası Beyaz Kürklü Taba Rengi Kaban
Samsun sigarası,Tütün balyaları,Tamaron
Amasyadaki teyze
Burası Ankara il radyosu,şimdi
Sinop’a gelin Giden
“Kanat Turizm’in Değerli Yolcuları…"
Hayat Hanım;İlk Tayin
Annemin çektiği fotoğraflar
Diyarbakır Surlarında
Lüks Terzi'nin Kızları
Gümüşhane,Çok Uzak
Tantunicinin Karısı
Esenler Otogarı

En sevdiğim öykü ise “Annemin çektiği fotoğraflar” oldu.
Öykü “Bir insan kendinde keşfetmediği birşeyi nasıl bilebilir?” diye başlar. Suna kocası ile birlikte,Erzurum’a, babasının ölümünden sonra kendine kapanan annesinin evine gider. Orada iki bavul dolusu fotoğraf bulur. Bu fotoğraflar onu annesi hakkında hiç bilmediği şeyler öğreneceği bir geçmişe doğru götürür. Bir yandan İstanbul’a dönen kocasının gönderdiği fotoğraf konulu kitapları incelerken diğer yandan bu kitaptan edindiği bilgilerle annesinin fotoğraflarını inceler ve onun fark edilmemiş bir fotoğraf sanatçısı olduğunu anlar ve onun kayıp bir sanatçı olmasına hayıflanır, acır ve kırılır.

- Bir kokuyla,bir tatla yeniden o yaşla dönebiliyorsa insan,sonsuzluk budur!Demek ki hiçbir şey kaybolmuyor,hatta ölünmüyor bile;havanın boşluğunda geri gelmeyi bekliyor zaman;hatta belki insan!Proust gibi bazı yazarları asıl şimdi okursa,daha çok kavrayıp anlayabileceğini düşünüyor Suna. Gençken okunan kitaplarda insan zamanı fark etmiyor.Kitaplar senden zamanını bekliyor.

Metis Yayınları, 2. Basım Mayıs 2008 (1. Nisan 2008), 290 sayfa

15 Kasım 2008 Cumartesi

Kriz, kriz, kriz...

Birkaç aydır süregelen söylentiler nihayetinde söylenti olmaktan çıkıp dünyayı sarsan ekonomik buhrana dönüştü. Sürekli olarak piyasanın kötü durumuna, büyük şirketlerin borsada değer kaybetmesine ve hatta çökmesine ilişkin haberleri takip eder olduk. Devlet büyüklerimiz hamdolsun kriz bize uğramaz derken, ekonomistlerin ve patronların hiç de öyle düşünmediğini okuduk şurdan burdan. Dünya böyle çalkalanır, herkesin çalışmak istediği şirketlerin işten personel çıkarma haberleri bir bir yayılırken döviz biranda yükseldi, fakir daha fakir olmaktan öteye gidemezken eminim bir kesim cebini iyicene doldurmaya başladı. Bir düştü bir çıktı derken, söylentileri dinler, haberleri takip ederken panik havası geldi yakın çevremde esmeye başladı. Yakın çevrem derken özel teşebbüs iş yerlerinden bahsediyorum, kah benim kah arkadaşlarımın. Bu kriz ve yarattığı panik havası zaten normalde de uyguluyor olmamız gereken bir takım tasarruf tedbirlerinin bilgiç bir şekilde yayınlanmasına vesile oldu. Neymiş efendim, atık kağıtları değerlendirelim, suyu elektriği idareli kullanalım falan fişman, acı olan krizin patronların bazıları için gerçekten de bir bahane olması mı yoksa doğal kaynaklarımızı gereksiz yere tüketmemek adına zaten uyguluyor olmamız gereken tedbirlerin kriz ortamlarında tekrar tekrar pişirilerek önümüze konması mı, her ikisi de sanıyorum. Biz çalışanlara düşen de zaten kriz nedeniyle düşen alım gücümüz bizi yeterince zorlamıyormuş gibi bir de bu sürekli gözümüze sokulan tasarruf tedbirlerinin yarattığı can sıkıcı rahatsızlık ile baş etmek oluyor. Firmalar birbiri ardına işçi çıkartmaya başlarken, yavaş yavaş bizde de dedikodular ayyuka çıkıyor. Ve yönetim, şirketin böylesine dedikodu kazanına dönüşmesi konusunda ağzını açıp tek söz söylemiyor. Her şey açık bir şekilde konuşulsa tartışılsa dedikodu da olmayacak ya, yapamıyorlar, daha doğrusu yapmak istemiyorlar. Çünkü bu huzursuzluk ortamı yönetimlerin işine geliyor. Çalışanlarını kriz olsun olmasın huzursuz etmek tüm Türk şirketlerinin benimsediği yönetim şekli çünkü. Sıkıldım da sıkıldım, her yeni işe başladığımda bir krizin patlak vermesinden sıkıldım, bir yerde uzun süreli eleman olmanın getirdiği ayrıcalıkların önemini geç anladığım için sıkıldım, zamanında annemi dinleyip paşa paşa İngilizce öğretmeni olup devlet memuru olmadığım ve saçma sapan kariyer hayalleri kurmuş olduğum için sıkıldım, doğru düzgün yönetim şekli olan bir şirket var ise orada hiç çalışmadığım için sıkıldım. Pööfff…

11 Kasım 2008 Salı

Bir Doğumgünü Organizasyonu..

Deniz’in 1. yaşgününü 25.Ekim Cumartesi günü kutladık, misafirler ne düşündüler bilmem, ama ben oldukça keyifli geçtiğini, en azından Deniz’in tahminimden daha fazla keyif aldığını düşünüyorum. Kucaktan kucağa gitti, yerlerde bir o yana bir bu yana yuvarlandı, hediyelerin her biri için ayrı çığlık attı, sonunda yorgunluktan bitap düşmüş olsa da onun için çok eğlenceli geçti. Hatırlayacağını sanmam, ama şimdiki çocuklar şanslı, bir sürü fotoğraf ve kamera görüntüsü var, ileride bunları seyretmek onun için çok keyifli olacaktır eminim. Bize gelince, biz bu doğum günü için çok çalıştık, çok çalıştık derken, ben haftalar öncesinden panik yapmaya başlamıştım bile, paniğimin nedeni ise kutlama yaparken birlikte olmak istediğimiz birçok kişi olması ve bununla ters orantılı olarak evimizin küçük olmasıydı. Öncelikle, asıl doğum tarihimiz olan 24.10 Cuma gününe geldiğinden, biz kutlamayı Cumartesi yapmaya karar verdik ki herkes katılabilsin, ee malum çoğumuz çalışıyoruz. Aslında gününde kutlanmayan doğum günlerinin tadının olmayacağını düşünsem de, herkesin bir arada olması isteğim ağır bastı diyelim. Tarihi belirledikten sonra, davetli listesini oluşturdum ve bu kadar kişiyi dolduracağımız bir alana sahip mekanlar aramaya başladım. Öncelikle, çocuklara özel doğumgünü partileri organize eden firmaları araştırdım. Maalesef Ankara’da çok fazla alternatif yok (Aslında bir tane de biz açsak fena olmaz mı ne, etrafımızda bu kadar yaratıcı işgücü varken çocuklar için daha eğlenceli ebeveynler için de daha hesaplı öneriler sunabiliriz sanıyorum, düşünmek lazım..) Nihayetinde, netten iki parti evi buldum. Bu tip yerlere “parti evi” veya “çocuk kulübü” deniyor. Bunlardan bir tanesi “Eve Sığamadık Parti Evi”, 2 bayanın işlettiği bir çocuk kulübü. Telefonda olduğu kadar yüz yüze görüşmede de oldukça tatlıydılar. Mekana gelince, kesinlikle çocuklara göre döşenmiş ve süslenmiş bir yer. Her yer rengarenk oyuncaklar ve süslemelerle dolu; giriş katı 6 yaş altı çocuklar için tasarlanmış, minik ayaklı uzun bir masanın etrafına sıralanmış minik renkli sandalyeler, tavana asılmış balonlar, envai çeşit 23.Nisan süslemesi olarak adlandırabileceğim parlak süsler, top havuzu, etrafı yine rengarenk sevimli çitlerle çevrilmiş bir oyun alanı da mevcut. Çocukların vakit geçireceği bu alana hafif yukarıdan bakan ufak bir kısımda ise kırmızı deri koltuklar ve cam bir masa ile ebeveynlerin ağırlanacağı yer var. Çocuklar için McDonalds menüsü veriyorlarmış (fast food hayatımızın her yerini işgal etmiş durumda, parti evleri bile bunu kullanıyor, off off..) ebeveynler için ise kuru pasta ve çay veriliyormuş. Bu kısımla ilgili yorumlarım ileriki satırlarda yer alacak. Parti evinin alt katında ise 4-5 yaş üstü çocuklar için dekore edilmiş bir tür diskoya benzeyen bir mekan var. Rengarenk ışıklar altında yüksek sesle müzik çalıp (doğumgünü çocuğu istediği cd yi getiriyormuş), çocuğun ilgi alanına uygun “concept”te posterler asıyorlarmış. Şimdiii, iş bu “concept” kelimesine gelince ben tırsıyorum, neden tırsıyorum, bu bir tür “concept” içerdiği söylenen şeyler çoğunlukla pahalı oluyor, hatta bazen sadece “concept”i olduğu için saçma sapan fiyatlar biçiyorlar ya, ondan. “Concept” kelimesi de dillerimize dolanınca sıra fiyat konuşmaya geliyor tabii. Ben hemen atlıyorum “Deniz’in yaşıtı yok Güneş var arkadaşı ama o da bebek, zaten Deniz de bebek buradaki birçok oyuncak ile oynamayacak (oynamak istese de hepsini ağzına sokmak isteyecek, ee bu oyuncaklar umumi nasıl ağzına sokturuyum ben şimdi falan fişman, bunu söylemedim tabii), ama misafirlerimiz için de kuru pasta, çay kahve pek kuru kalıyor” diye üstüme düşenleri söyleyip kurtuluyorum. Kadın da bana cevap veriyor “Şimdi bu standart paket 600 YTL, animatörümüz de var tabii, misafirleriniz için ekstra yiyecek isterseniz ekstra fiyat ödemeniz lazım, ahanda bu da yemek listesi buyurun seçin, fiyatı belirleyelim.” Eee bu durumda, bana “ohaaaa, düğün mü yapıyoz beeaaaaa, ben bu fiyata misafirlerime ziyafet çekerim yuuuhhh” demek düşüyordu, ama tabii ki de ben yine olgun annelere yaraşır bir biçimde işi çingenliğe vurmadan “biz bir düşünelim, birkaç yere daha bakiciz” dedim ve ordan sıvıştık. Anafikir: Kocam zengin olup da ben konken partilerine gittiğim zaman ve bu zaman Deniz 3 yaşına geldiğinde gelmiş olursa (hayal kurmak insanı gençleştiriyormuş hehe) böyle bir mekanda parti yapmak neden olmasın..

3 yer buldum demiştim ya, ikincisi de “Olala Çocuk Kulübü”; artık sahibi miydi, yoksa çalışan mı anlayamadığım, pazarlama kabiliyeti sıfırın altında olan bayanın elimize tutuşturduğu menüden anladığımız kadarıyla yapılan ikramlarda çay-kuru pastanın yanında brownie kek de olması ve fiyatın 570 YTL olması idi, bir de mekan tasarımı olarak diğerinden açık farkla başarısız olmasıydı. Üçüncü mekan ise e-bebek mağazasındaydı ki oldukça kötü olduğundan detay da veremeyeceğim.

Sonuç olarak, biz bu paraya partinin alasını yaparız dedik ve kollarımızı sıvadık. Ev konusunu kayınço vasıtasıyla çözdük. İhtiyaç listemizi yaptık. Balonlarımızı ve parti “concept”li tabak çanağı Toyiki’den (en uygun fiyat ordaydı), parlak 23.Nisan süslerini Crown’dan (Hacıyolu’nda), grafon kağıtlarını mahallenin kırtasiyesinden, pastamızı Liva’dan, rus salatası, havuçlu zırt, elmalı pastayı annem ve Ayşe’nin elinden, börekleri Sini börekten, zeytinyağlı sarmayı Evden’den, her türlü lojistik desteği sevgili kardeşimden ve miniklik arkideşim Ceren’den, Unicef kartlarını Dost’dan aldık. Belirlediğimiz ve parti evlerinin bize sunduğu ücretten daha düşük bir bütçeyle tamamladık partimizi, hem de daha sıcak daha eğlenceli oldu sanki. Nice mutlu yıllara minik Deniz kızı…

9 Kasım 2008 Pazar

Gölgede Kırk Derece - İnci Aral

9 öyküden oluşan bu kitap ile 2001 Yunus Nadi Ödülünü kazanmış İnci Aral. Yine her zamanki gibi kendine hayran bırakan çok güzel bir dil ile İnci Aral'ın deyimiyle kendi içlerinde kaybolmuş 9 kadın üzerine yazılmış bir öykü kitabı. Öyküler daha önce okuduğum öykülerden daha can acıtıcı ve hatta asap bozucu, kendi içlerinde kaybolmaktan da öte dibe vurmuş olduklarını söyleyebileceğim İnci Aral kadınlarından ayrı bir etkilendim bu sefer. "Uzun Ölüm" öyküsünü sevdim, kocasını çoluğunu çocuğunu hayatını hatta acılarını bile arkasında bırakıp Ayvalık'a giden ve bu gidişini kendi kendine açıklamaya çalışan ve içten içe yeni bir hayat kurmayı, aşık olmayı arzulayan Aynur'u sevdim. Duygusal arayışların içindeki kadınların acımasızca hayal kırıklıklarına uğramalarının yanısıra hayatından bezdirilmiş, dibe vurmuş kadınların son bir çırpınışla ayağa kalkmaya çalışmaları ve bunu yaparken de son derece acımasız olmaları da işlenmiş bu sefer. Bütün İnci Aral roman ve öyküleri gibi bunu da çok çok sevdim, ama iç karartıcı, göz yaşartıcı ve üzücü öyküler olduğunu söylemem lazım.
Epsilon Yayınları, 2001, 158 sayfa

30 Ekim 2008 Perşembe

Nihayetinde gezebildiklerim..

Şu maceralı İzmir seyahatimden bu yana 1 ay geçti, bugün yazacağım yarın yazacağım derken günler birbirini kovaladı. Başlığını attığım yazıya ancak geri dönebildim. Taze taze yazmak arzu ediyordu gönlüm, hemen yazmayınca sanki biraz külleniyor hafızam. Neyse, alalım notlarımızı o zaman daha fazla küllenmeden: Ikea Ikea diye milletin anlattığı yere açıldığından beri hiç gitmemiştim, bu sefer adını o kadar çok duydum ki daha ilk gün gittik gezdik. Daha hemen girişte insanın gözüne gözüne soktukları "efendim biz ne yapıyoruz da bu kadar ucuzuz?aaa neden acaba? Vırt vırt zırt zırt" diye gözümüze soktukları, biz çok akıllıyız herkes salak demeye getiren pankartlarına gıcık olduk. Neymiş efendim, etrafta yardımcı olacak kimseye ihtiyaç yokmuş da işgücünden tasarruf edip bize daha ucuza mal ediyorlarmış, çüüüşşşş, o yüzden dandik kutuları 20 ytl den aşağıya satmıyorsunuz, sitelerden alasını alacağım dandik koltuklar o yüzden 2 milyar, yok artık. Bir de bu mağazanın bir giriş bir de çıkışı var, merak ettik arada birine birşey olsa nereden çıkartacaklar, allah bilir bunlar maliyeti olmasın diye doktor da tutmamışlardır diye düşündük, bir de yerdeki şu salak siyah oklar var, illaki onları takip edecen yoksa kaybolursun mazallah etrafta birşey soracak kimse de yok korku filmi gibi, kısacası Ikea Ikea denen şey birşey değilmiş bence, ucuz mucuz da değil. Bir öğleden sonrayı Ikea da yedikten sonra, Forum'da gezdik, işte orayı çok beğendim. Keşke Ankara'da da olsa böyle biryer dedim ama açıkhava götümüz donar diye dalgasını da geçtik, demeye kalmadı Ankara Forum açıldı, ve o da ne üstü kapalıııı, eee ne anladım, iğrenç olmuş ayrıcana. Sonra bir poroje geliştirdim, güneş enerjisi ile çalışan ufolarla tepeden ısınan açıkhava AVM si, neyse...
Bir de Şirince de Şirince dediklere yere gittik, ay ne güzel yermiş orasııı, bayıldım bayıldım, kocanın mecburi hizmeti buraya çıkar mı diye fantezi bile yaptım...çıkmazmış..Daracık sokaklar, çok tatlı insanlar, o kadar turistik olmaya o kadar bozulmamışlık, süper. Hafızam külleniyor dedim ya, kilisenin yukarısına doğru tırmanıp Emir'in arkadaşının referans olduğu teyzenin yerine gittik yemek için, teyzenin adı neydi ki, yüzü aklımda ama.. Önümüzde Şirince manzarası eşliğinde gözlemelerimizi, zeytinyağlı sarmalarımızı, üstüne mantılarımızı yedik, ayranlarımızı kolalarımızı içtik ve ayıptır söylemesi sadece 30 ytl hesap ödeyerek kalktık. O kadar turiste bu kadar hesap, daha da bir sevdik Şirince'yi. Dönüşte sade kırmızı, yabanmersini, vişne, karadut, böğürtlen ve elma şarabımızı aldık ve onları bavulun neresine sokuşturacağımızı düşünerekten veda ettik Şirince'ye.

Bu kadar gelmişken Efes'e ve Meryem Ana'ya da uğrayalım dedik. Efes'e gelince bir rehber kitap aldık, kapıya gittik ti ne görelim giriş 20 ytl, çüüüşşş dedik tabii hem de sesli bir şekilde ki herkes bize baktı. Sonra koca gitişteki görevliye gidip bir kişi mi 20 ytl diye sorup da evet cevabını alınca elimizdeki rehber kitabı gösterip "bu daha ucuz biz bundan bakalım o zaman" deyince hepimiz koptuk. Bir tane adamceğiz de yazık vermiş parasını karısını göndermiş oğluyla, 2 kişi pahalı olur diye. Sonra da neymiş efendim, çocuklarımıza tarihi gösterelim, müzeye gidelim bilmem ne, kişi başına düşen gelir bu kadar azken nasıl olur da Efes'in girişini 20 ytl yaparsın ve," ama müze kartı veriyoz, bütün müzeler beleş" diye bir de ayak yaparsın. Biz ne yaptık, 20 ytl konusunu düşünmek üzere Meryem Ana'ya gittik, orayı da gezdik, Meryem Ana süper yerde yaşamış dedik, huşu yaptık, temiz hava soluduk, çeşmeden yüzümüzü yıkadık, döndük geldik Efes'e. 20 ytl verip de hepsini doya doya gezemeyeceğimden, saat 16.30 olmuştu bile ve canım Kuşadası'nı görmek istiyordu, bir sonraki tatile erteledim. Sonra çıktık Kuşadası'na gittik, deniz ve betonarmenin çirkin bir birleşimiymiş Kuşadası da, Bodrum gibi dediler, ama Bodrum'un havası ayrı dedim bende, Kuşadası kişiliksiz geldi bana, bir de çok nemli, havası da yaramaz yani. Azıcık deniz kenarında ve sonrasında çarşısında yürüyüp acıkan mideleri çöp şişle doyurmak üzere Selçuk'a geri yola çıktık. Babamın tarifiyle Yandım Çavuş Restoranına gittik, adı pek komik, logosu daha da bir komikti, çöp şişler ise süper lezzetliydi. Şişleri löp löp yuttuktan sonra döndük İzmir'e, işte sonunda doya doya gezmenin sonucu ayaklarıma inen kara sular gezenti kişiliğin bünyesinde mutluluk yaptı...

29 Ekim 2008 Çarşamba

Kutlu Olsun!!!

Tüm dini bayramları nasıl kutlayacağını şaşıran, reklam panolarına boy boy kendinin başrolde olduğu sevimsiz ve samimiyetsiz bayram mesajları astıran, otobüsleri bayram boyunca beleş yapan sevgili belediyemiz bu akşam kutlama yapmayı uygun görmemiş, halbuki nefes alıyor olmasını, bu topraklarda oluşunu bugüne borçlu. Hadi İzmir'i hoşgördüm gavur memleket ya, Istanbul da kutladı havai fişekler, ışıklar...Biz neden kutlamadık... başkentiz biz, en çok bizim kutlamamız gerekmez mi...yazık ya yazık. Neyse, biz kendi aramızda kutlarız...

28 Ekim 2008 Salı

Kehanet Gecesi - Paul Auster

Üç farklı adamın birbirine girmiş hikayeleri anlatılıyor 'Kehanet Gecesi'nde, bu hikayeler çerçevesinde yaratıcılığın ve hayallerin canlı tutulabilmesi için verilen çabadan söz ediyor. Romanın kahramanı Sidney Orr. Bir nedenden ötürü ölümden dönmüş ve hastaneden yeni çıkmıştır (bu nedeni taaa romanın sonunda öğreniyoruz)ve karısı Grace'in de yardımıyla hayata tutunmaya çalışmaktadır. Yıl 1982 dir, Sidney yeniden şehirde gezinebilmek (tabii ki New York), Grace'le evliliğini eskisi gibi mutlu haline getirmek ve eskisi gibi yazabilmek için uğraşmaktadır. Çinli garip bir kırtasiyeciden aldığı mavi deftere yeni bir öykü yazmaya başlar. Defterin gizemli olduğuna inanır. Sidney, Grace'in vaftiz babası John, o da ünlü bir yazardır fakat yazmayı bırakmıştır, ve onun uyuşturucu bağımlısı oğlu Jacob'la ilgilenirken, Grace'le ilgili bazı gerçeklerle karşılaşır. Bu süre zarfında bir film senaryosu, bir de roman taslağı yazar. Sidney'in yazmaya çalıştığı romanın kahramanı Nick 'Kehanet Gecesi' adlı bir romanı yanına alarak herşeyini geride bırakıp yeni bir yaşam kurmaya kalkar, ve romanın bir yerinde penceresiz yerin altında bir odada kilitlenip kalır. Romanın sonunda herşey açıklığa kavuşur ama. Bazı bölümlerde çok etkileyici, bir solukta kolaylıkla okunuyor diyebilirim. Ayrıca, çok fazla dipnot kullanılmış, kişilere ve olaylara ait detayın detayı niteliğindeki bilgiler bu dipnotlarda uzun uzun anlatılmış, bu da karakterleri çok iyi tanıyıp benimsememi sağladı, o yüzden Nick, John ve Sidney için kah üzüldüm kah sevindim :)

Can Yayınları, 2005 (6. Basım) (2003), 264 sayfa

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yasak mı, gıcık olurum, inadına yaparım..

Dün akşam bloğuma girmeye çalışıp da dana kadar yasak yazısıyla karşılasınca kendimi şamşırdım, "amanın nooldu benim bloğuma" diye panik oldum önce, kendimi çok kötü hissettim, ama sevgili kardeşim öğretti nasıl açacağımı, yasaklar delinmek içindir misali. Sanırım artık websitesi ismi felan almak gerekecek, neyse araştırıcam. Ama, bu ne yaaaa....Bu kadar da olmaz ki, bu nasıl bir anlayış...gıcık oldum...Bu tip şeyleri de kızıma nasıl izah edeceğim ki ilerde, ama onun zamanına kadar herhalde internet komple yasaklanmış olacak açıklamaya gerek kalmayacak...

11 Ekim 2008 Cumartesi

Siyah Süt-Elif Şafak

Bu roman ilk çıktığında doğum yapalı bir ay falan olmuştu. Birkaç yerde romana dair yorum okuyup almak istediğimde bazı arkadaşlarım okumamamı salık verdiler, zira doğum sonrası depresyonu anlatan bir romanmış mı neymiş, ben de söz dinledim tabii, almadım. Zaten Elif Şafak hiç okumamıştım. Anne olalı 1 sene olmaya yaklaşınca, aldım romanı. Çabuk ve kolayca okudum bir nefeste, ve gördüm ki yeni doğum yapmış bir kadının kaçmasını gerektirmeyecek bir roman, okumaktan asıl kaçınması gerekenler istemediği halde kürtaj olmuş kadınlar, çocuğu olmayan erkek veya bayanlar, veya çok istediği halde kendine eş bulamayanlar olabilir. Romanda yazılan herşey doğrudur ve bence kesinlikle abartılmamıştır. Bir yazar olmasam da çalışan bir kadın olarak vuku bulan mesleki endişeler doğrudur, bütün kendini kötü hissetmeler, içinden gelen binlerce ses doğrudur, doğum sonrası yaşanan bütün kendini şamşırmalar doğrudur. Bir kadın olarak yaşanan bu deneyim çok yüce ama çok da fecidir, yüce kısmını insanlar çok kolay anlarlar, feci kısmından söz edince anlamazlar ve hatta kınarlar. Elif Şafak bu feci kısımlardan açık açık söz etmiş, kendini bunu yaşayan ve böyle birşeyi yaşadığı için kendini suçlu hisseden kadınlara bir yoldaş bilmiş. İyi etmiş, Etrafta bu kadar kendini anneliğe kayıtsız şartsız adamış doğuştan anneler varken, ve çoğu da çok mükemmel görünürken, "aaa o da bunu yaşamış" demek iyi oldu. Roman dahilinde yeralan kadın yazarların bazılarının hem anne hem yazar olmalarına veya sadece yazarlığı tercih etmelerine dair verilmiş bilgiler güzeldi, keyifle okudum, taraf tutmadan son derece objektif yazılmış, sevdim. Kadının yetişme tarzı ve birtakım toplumsal baskıların kadınlar üzerindeki etkilerine dair söylemler çok beylik olsa da rahatsız edici değildi. Romanın dili etkileyeci değildi, konunun etkileyiciliği baskın belki de. Birtakım saçma reyting dizilerinin senaryolarını yazıyor olmasını tasvip etmesem de fikrim olması açısından diğer romanlarını da okuyacağım Elif Şafak'ın.

"...Anneliğin tek kelimeyle "muhteşem" olark görüldüğü bu toplumda ben şu anda kendimi hiç de "muhteşem" hissedememenin ezikliğini taşıyorum. Öteki anneler nasıl böyle "başarılı", nasıl bu kadar mükemmel olabiliyor? Kendimi başkalarıyla kıyaslayınca öylesine utanıyorum ki bu sebepsiz, temelsiz depresyondan.

Gazetede yeni doğum yapmış bir şarkıcının resimleri yayınlandı. Bebeğine ve kendine özgü bir kreasyon hazırlatmış. Her karede ikisi de başka bir kıyafetle gülümsüyorlar objektiflere. Ne kadar mutlu olduğunu, evde beraber neler yaptıklarını, kocasının ona nasıl aşık olduğunu, tez zamanda ikinci bir bebek yapacaklarını, hemen sahnelere döneceğini anlatıyor uzun uzun gazetecilere.

Bu ışıltılı anne-bebek pozlarına baktıkça yerin dibine geçiyorum. Birşey eksik olmalı bende. Bir şey....Ama ne?"

"....Eşini gece gündüz evin içinde perperişan halde görmek, onun bitmeyen bunalımları karşısında çaresiz kalmak, birdenbire kaynanayla ya da bakıcılarla aynı evde yaşamaya başlamak, tam olarak dahil olamadığın bir kadınca dünyanın tek kişilik seyircisi olmak...erkek için de asap bozucu bir tecrübe olabilir. Bebek ağlar, annesi ağlar, bebek ağlar, annesi ağlar..Taze baba kaçacak delik arar...."

Doğan Kitap, 35. Baskı Aralık 2007 (1.Baskı Kasım 2007), 303 Sayfa

5 Ekim 2008 Pazar

"Evdiğim" bir bayram tatili..

Küçükken, sonra lisedeyken ve hatta üniversitede okuyan kazık kadar bir genç kızken bile annem "amma da evdin haaa" derdi, İzmir'e gidişimizde Esenboğa'da yaşadıklarımız ve üstüne de birazdan anlatacağım olayın üzerine annemin söylemesine kalmadan kendi kendime söyledim, söylemedim de daha çok kendi kendime çemkirdim "çok eviyorsun yaaa, bir oluruna bırak herşeyi yavaş yavaaaş". Evmek TDK sözlüğünde yok, ama birşeyin etrafına koşuşturmak, acele etmek anlamına geliyor, anne sözlüğüne göre ise, istediği bir şeyi her türlü çemkirme ile alelacele oldurmaya çalışma, önüne çıkacak veya buna bir şekilde istemeden de olsa engel olacak herkese ve herşeye çirkeflik ve terbiyesizlik yapma anlamına gelmekte. Bu kelime anlamını, kendim söz konusu olduğumda anne sözlüğündeki tabiriyle bulmakta, ve "evdiğim" her olay sonunda başıma mutlak surette istemediğim şeyler gelmekte, bu nedenle evdiğim her durumda kafamda bir neden sonuç ilişkisi oluşmakta fakat istenmeyen durumlar ortaya çıkacağına dair inancımın beni evmekten vazgeçirmemesine çalışmaktayımdır her zaman. Yani, İzmir'e gitmek için ve hatta çok çabuk gitmek, mümkün olan en uzun süre orada kalmak için çok "evdim". Uçağı kaçırdık, bir sonraki uçağa kalınca bu bende "final destination" etkisi yarattı, tırstım. En sonunda İzmir'e varınca, üzerine bir güzel öğle uykusu çekip ardından sahilde çayımı yudumlayınca, bu sefer de gezmek için "evdim". Ertesi gün çıktık güzel güzel Yeni Foça'ya gittik, ben daha çok Eski Datça Yeni Datça gibi bir düzen bekliyordum fakat Foça'ların her ikisi de deniz kenarında. Yeni Foça daha çok yazlıkçıların pek güzel evlerinin kıyı boyunca sıralandığı ve çok da güzel denizi olan nispeten küçük bir yer, yazlıkçıların mekanı diyorum ama kıyı boyunca çok güzel ve uzun bir yürüme yolu var, yazın kalabalığında nasıl olur bilemiyorum ama Eylül sonunda çok güzeldi. İzmir'de oturanlar için İzmir'e bu kadar yakın ve o kadar da güzel olduğunu düşündüğüm bir yer, belki de yazlıkçı yerleri sevdiğimden, İzmir'e taşınınca Yeni Foça'ya gelicez haftasonları, süper (40 kere söyleyince olacak). Yeni Foça'dan Eski Foça'ya geçiş İzmir yoluna girmeden deniz kenarından süper koyların kenarından geçen bir yoldan yapıyor, 15 dakika falan sürüyor. Süper Ege manzaralarını sağınıza alıp güzel güzel gidiyorsunuz. Bu arada bir not, Emir'le mayoları yanımıza almadığımız için kendimize çok küfrettik, hava çok sıcak değildi ama üşümek göze alınabilirdi. Eski Foça'yı daha güzel beklerken hayal kırıklığına uğradığım. Çook kalabalıktı. Çarşısı küçücüktü (para harcamaya da evmiştim). Ama balık güzeldi :) Foça Restoranda yedik balıklarımızı, çok lezzeyliydi, bildiğimizden değil ama sorduğumuz bir bayan bize orayı önermişti, mavi masa örtülü restoran olaraktan. Eski Foça'da akşamüstünü ettikten sonra ve bir sonraki gezimizi nereye yapsak diye düşünerek düştük yollara, tam İzmir ayrımına az kalmışken, önümüze çıkan bir köpeğe çarpmamız üzere hepimiz şok olduk ve sağa çekip durduk. Köpeğin öldüğüne mi üzülsek, kardeşimin arabasının radyatörü parçalandı, tamponu kırıldı ve sis farı çıktı ona mı üzülsek, gün geceye çıkarken yolda kaldık ona mı üzülsek, Deniz kucağımızda seyahat ediyordu ve Emir pek güzel idare etmeseydi durumu büyük bir kaza yapabilirdik ona mı sevinsek... ben "evdim"ya... Neyse, kardeşim Lassa'dan yeni lastik almış, onun hediyesi olarak çekici hizmeti varmış, aradık yarım saate bile kalmadan geldi. Kardeşimin arkadaşı Sinan geldi bizi aldı. Eve varıp da kendimizi bulmaya saat 22.00 felan oldu, ve ben bir kez daha içimden tekrar ettim "artık evmeyeceğim"... Ama anamınızın karnından arabayla mı çıktık dedik, geceleri Alşancak'a gittik, gündüzleri pek sevdiğim Karşıyaka çarşısını gezdik, Denizpark diye bir cafe açılmış Bostanlı sahilinde orda tıkındık, Deniz bayıldı oraya.. Neyse, sevgili kardeşim arabayı yürütecek aksamı tez elden bayram sonrası halletti de yine de gezebildik şehirlerarası.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Zor oldu ama geldik....

Bu sene yaz tatili yapmamış olmam, işe başlamadan önce doğum yaptığımdan dolayı bir yere gidememiş olmam ve yorucu günler geçirmiş olmam nedeniyle gerilen sinirlerim, üzerime çöken asabiyet, herkese ve herşeye çirkin çirkim çemkirme halleri bana aslında postnatal depresyonu yaşıyor olduğumu bile düşündürttüğü bir zaman diliminde bayram tatilinin gelmesini dört gözle bekliyordum. Tabii sanıyoru halis mulis Türk şirketlerinin hepsinde olduğu üzere, nedenini hala anlamış değilim ya, patronlar ve yönetim kurulu başkanları ve yalakaları "bayramı 9 gün tatil yapsak mı yapmasak mııııı" diye dırdırlanır ve etrafa bin türlü dedikodu malzemesi verirken, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı bayram öncesi dönemde biraz da ucuz uçak bileti ayarlayabilmek için, kocanın ahmak işi nedeniyle tatili belli olmasa da kendinden aldığım ok ile, sevgili müdürümün de verdiği gazla tatilimi 9 gün olarak ayarladım. Bu 9 günün 7 sini İzmir'de geçirmek üzere... Kafam rahat edecek derken aradaki Cuma nın hala tatil olmamış olması, kocanın nöbet ayarlamalarının yine her sene olduğu gibi arap saçına dönmesi bu arada birbirimize girmemiz, sonrasında 9 gün nöbetsiz tatil ayarlaması fakat bu nedenle kurban bayramında izinsiz olacağı ve bir yerlere daha gitmemizi istemesi üzerine benim tatil yapmamış insanların üzerine çöken çemkirme halleriyle "ben bu sene tatil yapmadım bbööööeeeee,istediğim yere giderim, tatil yapacaaam beeeen" diye bağırışlarım. Bir kaç gün sonra sevgili şirketimizin Cuma ve Cumartesiyi çalışma günü ilan etmesi ve zaten gergin olan sinirlerimin yine keman yayı gibi gerilmesi, uçak rezervasyonlarını yaptırdığım acentadaki çocuğun benle konuşmaktan nefret eder duruma gelmesi, bütün bunları gören müdürümün sen planını bozma izin verdim sana git demesinin mutluluğu...Bu arada annemin İzmir'e zaten gitmiş olması, Deniz'e gündüzleri Ayşe'nin bakması, mesai bitiminde gitmesi, kocanın nöbetçi olması, bebekle tek başıma ilgilenmem, ve mesai sonrası evde koca da yokken bir bebeğe bakmanın ne kadar bitirici bir iş olduğunu farketmem (ayrı bir yazı konusu..), bunaldıkça da bunalmam.
Neyse, tatil günü geldi, sabah erken kalktık, bir gece öncesinden zaten hazırlıklar tamamdı, fakat koca son dakkada wc ye girince, el ayak birbirine dolandı, bağırış çağırış oldu, fotoğraf makinesi ve kamera evde unutuldu, geç kalındığı için son hız basıldı, havaalanına varıldı, ve sonrasında bizi yetiştirebilecekken aptal THY çalışanlarının aptalca çalışması nedeniyle bizi uçağa almadılar. Hayatında uçak kaçırmış kaç kişi vardır acaba....biz kaçırdık efendim. Ben oturdum zırladım, sonraki uçağa yerimiz değişti, havaalanında 4 saat Deniz'le beklemek zorunda kaldık, yanımıza 70 gr mamadan baska yiyecek almamıştık ne de olsa 2 saat sonra İzmir'de evde olacaktık. Neyse ki uslu ve gezenti kızım bunun da "addaaa" olduğunu düşünüp hiç mızmızlanmadı. Tatilimin üzerine çöken bu cenabetlik duruma şaşıraraktan ve kocayla tüm münasebeti keserekten Gloria Jeans kahvecisinde 2 saat oturmamız vsvsvs. Ne oluyor ya altı üstü bir tatil yapacağım, herkes taş koyuyor... Neyse şimdi İzmir deyim. Birazdan Ikea'ya gideceğim, sonra oradaki giğer mağazaları gezip kendime ayakkabı çanta alacağım... Alışveriş yapıp paraları harcayınca kendime geleceğim, sonra Çeşme, Şirince, Kuşadası, gezip duracağım.... ohhh beee....

8 Eylül 2008 Pazartesi

Anlar İzler Tutkular - İnci Aral

Arka kapaktan:
"İnci Aral'ın okumak, yazmak, severek ve yazarak varolmak üstüne düşüncelerini ve deneyimlerini yalın, akıcı bir anlatımla dile getirdiği, hayata dünyaya, edebiyata ve aşka bakışını yansıtan bu kitap, belleğin seçtiği anlara, tutkularımıza ve akıp geçen yaşamın bizde kalan izlerine değinen bir anlatılar toplamı. Birkaçı daha önce yayınlanmış, birçoğu değişik söyleşi ve toplantılarla okurlara sunulmuş, bazıları ise bu kitap için özel olarak kaleme alınmış duyarlı metinlerden oluşan bu yazılar, yazarla başbaşa kalınmış sıcaklıkta bir sohbet ortamı yaratıyor ve zevkle okunuyor. İnci Aral, her zamanki içten ve alçak gönüllü söylemi ile aşkın değişik yanlarına eğildiği metinleri için de şunları söylüyor: "Aşk üzerine söylediklerim şimdiye kadar yazdıklarıma yansımış görüşler olsa da, ilk kez derli toplu, açık gözlemler halinde bu kitaba giriyorlar. Gene de herkes bilir ki, aşk üzerine ne söylenirse söylensin, kesinlikle birşeyler eksik olacaktır..."

Çok sevdiğim İnci Aral'ın hayatına ve yarattığı karakterlerin çıkış noktalarına dair bizzat kendi kaleminden çok gerçek ayrıntıları, anları, kendi eserlerine dair eleştirilerini, edebiyat ve aşk üzerine düşüncelerini okumak çok keyifliydi. Aslında, ben İnci Aral okurken nasıl bir dünyaya gideceğimi nispeten biliyor, bu nedenle daha okumadan heyecanlanıyor ve sadece bu tanıdık olma duygusuyla bile mutlu oluyorum. İnci Aral okumaya başlamadan önce fikir edinmek üzere bir ön okuma olabilir.

Epsilon, 1. Basım Eylül 2003, 142 sayfa

7 Eylül 2008 Pazar

Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? - Perihan Mağden

Televizyonda Perihan Mağden'in bir söyleşisini dinlediğimde ilgimi çekmişti roman.Söyleşiden edindiğim genel kanı, annesiyle çok da hoşbeş bir çocukluk geçirmemiş olan Mağden'in hayatından yansımalar bulacağımız, kendimce annelik dersleri çıkarmayı umduğum bir anne kızın romanıydı. Evet, bir anne kız romanıydı, psikopat diye tabir edilebilecek bir anne ve onun saf denilebilecek kızının basit mi basit bir dille (basit dille yazılan romanları sevmediğimden değil ama burada olmamış hissini çoğunlukla taşıdım) Hollywood filmlerine yaraşır bir tarzda yazılan ve öyle de biten hikayesi. Annenin bambiye fazlasıyla takmış olması, ve bunun sürekli olarak anlatılması çok ama çok sıkıcı olmuş, kızın bu kadar saf ve akılsız olması hiç ama hiç inandırıcı olmamış. Zorlanılırsa bir takım sosyal mesajlar çıkarılabilir fakat onlar da oldukça beylik olur, zorlandığı pek anlaşılır. "Heat" tarzı bitiş ise bitirdi beni, zaten nihayetinde roman da bitmişti. Anlaşılacağı üzere, ilk sayfalarda merakla, sonrasında "gıcık oldum artık sonu ne olacak" hissiyle 2 günde hüüp diye okuduğum bu romanı beğenmedim. Tavsiye etmiyorum.

Can Yayınları, 2. Basım Temmuz 2007 (1.Haziran 2007), 183 sayfa

29 Ağustos 2008 Cuma

Haftasonu

Bir süredir Amasra'ya gitmek ve kusana kadar balık yemek istiyordum. Hazır Amasraya'da gitmişken Karabük'e uğramak istiyordum, orada büyüdüm ya ben ve neredeyse 8 yıldır hiç gitmedim ya, içten içe özlediğimi hissettim. Geçen haftasonu Ankara'dan nefret ediyorum diye bağırırken içimden, yola düştük. Önceden plandığımız halde son derece plansız çıktık yola, ne Amasra'da ne de Çakraz'da kalacak biryer ayarlayabildik, plansız yılbaşı gecelerinin son derece kötü geçmesinin aksine plansız seyahatlerin en unutulmaz olanları olduğunu biliyorum ya kafam çok da rahatsız değil. Bir de Ankara'dan uzaklaşıyorum ya, yazın ortasında bir kara ikliminden diğer kara iklimine doğru yol alıyor olsak da, mutluyum. Lisedeyken çıkmak için çabaladığım bu küçük, dumanlı gri kent nasıl da gözümde tüttü yol boyunca. 5 yıl gittiğim Karabük-Ankara yolunu hatırlamaya çalışırken anca tünele gelince tanıdık geliyor etraf. Sonra fabrika...Koca yavaşlıyor fabrikaya gelince, alerjik astım olmama neden olan dumanlı bacaları bile özlemişim, babalarımızın, annelerimizin ömürlerinin geçtiği fabrikanın amblemi hala binaların üzerinde silik de olsa, bu amblem bana her Çarşamba gecesi klüpte yediğimiz döner tabaklarını hatırlatmakta. Karabük'ün girişine "Cumhuriyet Kenti" diye kocaman yazı asmışlar, güzel olmuş..öyle midir hala bilemem, eskiden öyleydi. Hemen Yenişehir'e çıkıyoruz, terminalin ordan çıkarken yokuşu anıtın orda sağda İrem'in evinin önünden geçiyoruz, en yakın ilkokul arkadaşımdı sonradan bozuştuk mu nooldu, Zafer amca vardı babası, çok gençken ölmüştü biz daha genç kız bile değilken, çok ağlamıştım. Sonra Nisa teyzelerin, Halime teyzelerin evlerinin önünden geçiyoruz, sonra işte bizim Yenişehir'de oturduğumuz ilk ev. Küçük Anıl, bebek Emir, genç Saadet ve genç Memduh etrafta sürekli dolanmakta, geçmişten gelen bir takım kokular burnumda, bu anları bir film gibi yaşamaktayım. Eskiden kocaman gelen, karşıdan karşıya zor geçtiğimiz bu caddenin şimdi küçücük görünmesi algıda ne oluyor bilemedim...Biraz bakındıktan, kızımı ve kocamı da bu anlara tanık ettikten sonra, devam ediyoruz, klübün önünden geçip en hırçın genç kızlık zamanlarımı geçirdiğim, dostlarım Ekin ve Ceren'le bitişik dairelerde oturduğumuz, nice aşklarımıza, bunalımlarımıza ve kahkahalarımıza tanıklık etmiş evimizin önünde bir süre dikilip kalıyorum. Evimizin her detayı gözümün önünde, bu kadar çok detayı bu kadar iyi hatırlıyor olmak bazen hüzünlendiriyor ya neyse. Yenişehir, Karabük Demir Çelik Fabrikasının (şimdiyse Kardemir) lojmanlarının bulunduğu semt. Bir nevi Sims kenti diyorum ben, herkes herkesi tanıyor, yapılar kullanışlı geniş bahçeli ve bakımlı. Koca da diyor ki "ne güzel bir yerde büyümüşsün".. Evet, çok güzel bir yerde ve çok güzel insanların arasında, kötülük bilmeden, çok küçük şeylerden mutlu olan biri olarak, çok süper dostlar edinerek büyümüş nadir insanlardan biri olduğumu itiraf ediyorum. İtiraf ediyorum, çünkü ben sürekli şikayet ettim taşrada, Karabük'te büyümüş olmaktan, bir sürü neden öne sürdüm kendimce, şimdi doydum ya büyük şehire kıymetini anlıyorum taşranın. Belki de biz küçükken bilgiye ulaşmak bu kadar kolay değildi de o yüzden bunalıyorduk, belki de daha kıymetliydi bilgiye zor ulaşıyor olmak tartışılır, mesela Faith No More un Angel albümünü Ankara'ya doktora giden bir arkadaşın getirmiş olması o albümü hep kıymetli kıldı benim için. Neyse, biz, azla yetinen oldukça şanslı memur çocuklarıydık.

Karnımızın gurultusu herşeyin önüne geçince, Çevrikköprü yolunu tuttuk. Çevrikköprü Karabük'le Safranbolu arasındadır, en süperinden kuyu kebabı yapılır. Gittik, açıkhavada kuyu kebabımızı kusana kadar yedik. Aile dostlarımız bize eşlik etti, keyifli bir sohbet oldu, Karabuk'te konakladık. Sabah yine Çevrikköprü yolunu tuttuk, bu sefer Safranbolu'nun meşhur etli ekmeğiyle süper bir kahvaltı yapmak üzere, aynen öyle de oldu, yine kusana kadar yedik. Safranbolu'yu gezdik sonra, çok büyümüş Safranbolu. Biz küçükken kıymeti bilinmezdi Safranbolu'nun bizim üniversite yıllarımıza denk geliyor, Safranbolu'nun turistlerle dolup taşması. Şimdi değerinin biliniyor olması güzel.

Amasra'ya kadar gitmek ise, itiraf ediyorum, çok yorucu oldu. Aşırı derecede nemli hava, Amasra'nın boyuna üç boy büyük kalabalık bizi mahvetti. Kusana kadar balık yedik o ayrı, tadı damağımda kaldı, onun dışında pek de zevkli değildi, keyfini çıkaramadık, dar zamanda çok yorulmuştuk belki de ondan..

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Saklandım..


Ani bir kararla bloğumu yabancılara kapattım bugün. Bir süredir düşünüyordum gizlenmeyi ama bir vesile olur belki diye de bekliyordum ki, oldukça gıcık olan iş arkadaşlarımdan en gıcığı hiç üşenmemiş beni google da aratmış, yok ben zaten aramalarda öyle kolay kolay bulunmuyorum o ayrı da, bu süper zeka insan adımın yanına bir de eski işyerimin adını eklemiş, bloğumu bulmuş, hala nasıl çıktığını anlamış değilim ama; artık bu nasıl bir meraksa, neyimi merak ediyorsa, ne kadar bol boş vakti varsa, ne tür kirli çamaşırlar bulmayı umuyorsa (kötü niyetli olduğuna eminim) hiç ama hiç anlamış değilim. İnsanlar google ı hafiyelik için kullanıyorlar anlaşılan, ee durum böyle olunca ben de bu nefret ettiğim alakasız insanlar beni neden okusun dedim, sadece dostlarım arkadaşlarım okusun istedim. Bu alakasız hafiye kılıklı dedikoducu mahluklar yazdığım bir kelimeyi bile okuyup hayatıma müdahele etmesinler istedim. Üzerine vazife olmayan işlere karışan, herşeyi en alakasız yerinden merak eden insan toplulukları hep beni mi bulur yaaa. Bloğumu okuduklarını bildiklerimi ekledim efendim, bilmediklerim mail atsınlar bana onları da ekleyeyim :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...