Ben bu aralar...
Mutluluk saçan, bol fotoğraflı bloglara..
Sürekli eğlence, sürekli kahkaha, sürekli başarı, sürekli gezme tozma macerası saçan facebook hesaplarına...
Başarılı tweetlere...
Herşeyi süper çekip çeviren süper annelere...
Süper kocalara sahip kadınlara...
Sürekli gülen ailelere...
İkinci çocuklarını yapan karı kocalara...
Sürekli akıl veren herşeyi bilen akıllı bıdıklara...
Hayata yeni başlayan 20 liklere..
çok kıl oluyorum.
Görsel buradan
16 Kasım 2011 Çarşamba
24 Ekim 2011 Pazartesi
Hayatımın en canlı mavisi..
Anne olalı 4 sene oldu, Deniz 5 yaşına girdi. Bundan sonrası Deniz'e hitaben yazılsın...Benden anne olmaz diyordum da, oluverdi biliyor musun. Genel formattan biraz değişik oldu ama... Yemek yapmayı beceremeyen, evi çekip çevirmede beceriksiz, ev işinden nefret eden, bazen çok bencil tabir edilebilecek bir anneyim...ama yine de iyi yönlerim var...işten gelince sofrayı, mutfağı darman durman bırakıp senle oynamayı tercih ediyorum, evin dağınıklığı sen mutlu olduğun sürece bana batmıyor, evde temizlik günü ilan edip ev ahalisini oradan oraya sürüklemiyorum, seninle sokakta bağırıp çağırıyorum, seninle koşuyorum. Belki sana en cicili bicilisinden sofralar donatamıyorum ama enerjinle yarışıyorum. Belki bazen sadece kendime vakit ayırmak, biraz yalnız kalmak istiyorum ama beraber olduğumuz vakitlerde seninle anıra anıra gülüyorum. Süper anne falan değilim, çok temiz bir anne de değilim, çok idealist bir anne de değilim, sadece içinden sürekli gülmek gelen bir anneyim. Bazen biraz dengesiz olabiliyorum, ama olmamaya çalışıyorum, en azından farkındayım yani...
Büyümen değişik bir tecrübe...her geçen sene yeni birşeylere tanık oluyorum...anne olmaya hazır olmazmış insan biliyor musun, bir gün anne olmak istersen yani diye söylüyorum, yaşadıkça görüyor insan. Ama anne olmadan önce bir sürü şeyi yapmış ol, ne biliyim bungee jumping yapmış ol mesela, çocuğun olunca "amaan bana birşey olsa bu çocuk napar?" diyebiliyorsun...gibi..her şeyi tecrübe etmiş ol...çok sevmiş, çok sevilmiş, çok sevişmiş ol mesela, çok okumuş, çok yazmış, çok gezmiş, çok içmiş ol...böylece çocuğun aynı şeyleri yaşadığında anlayabil...bunlar önemli..unutma.
Seni büyütürken kendime verdiğim sözler var...şunu yapmayacağım...bunu yapmayacağım diye..neler..hadi bakalım...yapabilecek miyim
*Seni engellemeyeceğim
*Sana akıl vermeyeceğim
*Hep destek olacağım, en boktan hataları yaptığında falan
*Seni eleştirmeyeceğim
*Sana "keşke" demeyeceğim
*Seni özgür bırakacağım (özgürlüğün tanımını yapmak gerekir mi burada bilemiyorum, arada kaldım, kendimle çeliştim bir an...örnek verelim alkol almana ot içmene karışmam ama uyuşturucu kullanmaya kalkarsan, oyarım)
*Bir de görünmez bir kadın olup hep arkanı çaktırmadan kollayacağım
Hep mutlu ol...hep gül..mutlu yıllar..
17 Ekim 2011 Pazartesi
Ve işte karşımızda sonbahar...
Bugün bu sene için son defa açık ayakkabı giydim sanıyorum. Zira akşam eve giderken ayaklarım üşüdü. Akşam sekiz sularında yağan tropikal yağmur, tropikal derken bir anda bastıran ve burnunuzun ucunu bile görmenizi engelleyen yoğunlukta yağan, ardından gelen serinlikte üşüteceğimi bile bile incecik bir gömlekle balkonda oturuyor olmam bile değiştirmiyor yazın bittiğini. Artık akşamları hırka giymeliyim. Sabah evden çıkarken de hırkamı yanıma almalıyım. Açık ayakkabıya bir son vermeli, güneş ışınlarının ülkemize artık eğik düştüğünü ve hatta bazen bulutların arkasında kalabileceğini kabul etmeliyim. Biraz önce, askılılarımı, tiril elbiselerimi ve şortlarımı eteklerimi kaldırırken içim cız etti. İtiraf ediyorum uzun kollu kazakımsı şeyler (boğazlı kazaktan hala çok uzağım) ve incesinden bir mont giymeyi özlemişim, yağmur desen sevilmez mi hele de bir deniz şehrinde, burun donduran soğuk değil ama ürperten serinliği de özlemişim de, sonbahar beni derin düşüncelere gark edecek, tırsıyorum.
Yaz üzerimizdeki kıyafetler kadar hafif çünkü.
Sonbahar ağırdır, düşündürür...
Yalnız hissettirir..
Yağmur, ağlatır...
Kasım geçmişi düşündürür...
Aralık yeni kararlar aldırır...
Karar almak mı dersin vermek mi bilmem, tırsarım her ikisinden de. Aldığım kararın başkalarını nasıl etkileyeceğini düşünürüm ilk önce, bütün kadınlar gibi; tırsarım yine, çünkü kendince, kendini mutlu etmek için aldığın kararlar başkalarını yaralayacaktır mutlaka, bu noktada kendini düşünmek göt ister, çünkü bencillikle karıştırılabilir. Bir kadın, bir anne , bir kız evlat olarak birinci görevim bu çünkü, çocuğunu yaralamamak, anneni, babanı yaralamamak, etrafındaki herkesi kendinden önce düşünmek zorunda olmak. Bir kız çocuk olarak böyle yetişmek, bir kadın olarak böyle doğmuş olmak belki. Onu üzmemek, bunu üzmemek...onu düşünmek bunu düşünmek...beni kim düşünecek peki...beni kim üzmeyecek...bunu otuzbeş yaşında farketmek..onu üzme bunu üzme, onu düşün bunu düşün derken etrafımdaki herkeste yarattığım bu saçma güven, güvenilir misin peki gerçekten...
Sonbahar'da kadın olmak zor yahu......
13 Ekim 2011 Perşembe
Duraklama...
Sabahlar ve geceler serinledi, artık askılı bluzlar yerine kısa kollu tişört giyiyoruz...garip...açık ayakkabılar devam ama akşamları babet giymek lazım... botlar ve boğazlı kazaklar hala çok uzak..bu iyi...
Beni mutsuz eden şeylerden uzak duruyorum... bu iyi...
Sanırım bu aralar sadece kendimi düşünüyorum...bu çok iyi...
Kimseye borç harç hissetmiyorum... bu en iyi...
Ve bu hislerimden ötürü kendimi kötü hissetmiyorum...en iyiden de iyisi...
Bir sürü kitap aldım kendime...okuması güç olacaklardan ama çoktan okunmuş olması gerekenlerden...bu da iyi...
Her sabah yürüyorum... bir saat...sahilde...iyi mi...iyi...musmutlu dakikalar...
Yeni bir fotoğraf makinesi için para biriktiriyorum...güzel...
Annemin yakın bir arkadaşının kızı kırk yaşında beyin kanaması geçirip öldü...kötü...çocukluğumuz beraber geçmişti...ablamızdı...çok kötü...on yaşında kızı vardı..en kötü...kızımla yaşayacağım çok zamanım olsun istiyorum...iyi...tekrar başladığım sigarayı bir kez daha bırakmam gerektiğini hatırlatıyor bu bana...hadi bakalım...bu da iyi...en azından farkındayım...
Yaşadığım yerde bir ayrıkotuyum galiba...bu iyi...ama bu başka bir yazının konusu...uzatma...
Sürekli yemek yiyorum...aldığım kiloların bir gramını bile veremedim...rezalet...diyetisyene gideceğim...hayırlısı....
Hala keşfediyorum ben...muazzam...
30 Eylül 2011 Cuma
Mektup..
Adının anlamından çok ama çok uzak bir insan, bu yazı onun için. Bir zamanlar etrafındakilere çok ama çok öfkeli davranarak zarar vermiş ama sonradan bütün öfkesini kusup da kendini huzura erdirmiş, kafasını bulutlara yaslamış koskocaman bir dağdır ya volkan, o hiç öyle değildir, bu yüzden uzaktır adının anlamından.
Sene '99 falan, biz sürekli siyah giyinen, rock dinleyen, hayatın anlamı üzerine çok bildiğimizi sanan, bizi anlayacak dahası hak verecek insanlar arayışında olan tıfıl edebiyat öğrencileriydik. Dertlerimiz var sanıyorduk, ailemizle, çevremizle, en çok da kendimizle. Ben taşradan, tüm ortaokul ve lise hayatımda küçücük bir şehrin çarşısına bile kendi başıma bırakılmadığım, her şeyin didik didik didiklendiği, ailesini tanımadıkları kişilerle olan arkadaşlıklarımın tasvip edilmediği bir yaşamdan kopup üniversiteye büyük şehre kendi başıma gelmiştim. Çok dertli, çok yalnız hissediyordum ve bir o kadar da öfkeli; şu koskoca şehirde beni anlayacak çok az insan var sanıyordum. Bunlar yetmezmiş gibi, içimde, o yaşa kadar yaşayamadıklarımı bir çırpıda yaşama arzusu, özgürlüğün dibine koyma hırsı vardı. Volkan'la ben aynı katta fakat farklı bölümlerde, seçmeli dersi ortak alan iki siyah deri ceketli tıfıl edebiyat öğrencileriydik. Ortak arkadaşımız yoktu ya, arada bir göz göze gelir, konuşmadan anlaşırdık, daha doğrusu ben öyle hissederdim. Bir gün ders çıkışında, dil binasından çıkıp DTFC nin ana binasının girişindeki merdivenlerden hızla inerken tanıştık. Sonra, aynı şehirde mektuplaşan iki insan olduk.
Şimdi üzerinden çok zaman geçti ama, üniversite yıllarıma dair hatırladığım en naif anları yaşadım ben Volkan'la. Ders çıkışı yürür, Ankara'nın parklarını gezerdik. Botanik Parkının en dibine inip sırt çantalarını yastık yaparak çimenlere yatıp gökyüzüne bakan, ara sıra muhabbet eden ara sıra sessizliğe gömülen iki gencin hali bir fotoğraf karesi gibi gözümün önünde hala. Volkan siyah giyinir siyah severdi, ben siyah giyinir mavi severdim. Sanıyorum hala aynı sevdiğimiz renkler. Sevdiğimiz renkler üzerine konuşurduk bir de, bu renkler bize neyi çağrıştırıyor da seviyoruz diye, ne kadar safmışız. Hiç dedikodu yapmazdık ne garip, birbirimizden bağımsız ayrı arkadaşlarımız vardı, onlar ayrıydı biz ayrıydık. Volkan sevmezdi hopbidihopbidi yaşamı, ben severdim. Başka insanlarla hopbidi hopbidi gezip en teenage hallerimi büyük bir hırsla yaşarken, Volkan’la yaptığımız buluşmalar ve sohbetlerimiz bu hırslı hayatın ve hopbidi yaşamın o kadar dışındaydı ki, durgun ve dingindi dakikalar. Belki de hala ondan bahsederken kendimi bu kadar huzurlu hissetmemin nedeni de budur, kimbilir. Hayat onca hızlı bir o kadar da kadar kırılgan devam ederken zamanın durduğu bir noktada huzur bulduğum insan olarak tarif edebilirim seni ancak…huzuru hep olmadık yerlerde arıyorum ya ben, yanıbaşımdakini yaşayamıyorum.
Büyüdükçe sarpa saran ilişkilerin içinde bir o yana bir bu yana savrulurken ben, ve hiçbir şeyden mutlu olmaz sürekli şikayet edip sanki arkamdan birileri kovalıyormuşçasına yaşarken, ve gelecek pek de umurumda değilken, onun idealleri vardı. O da mutsuzdu benim gibi ama dünyaya hayalleriyle bakıyordu, kendine bir düş yaratmıştı, ne olmamak istediğini biliyordu. Okuduğumuz bölümü bırakıverip daha yüksek puanla girilebilen başka bir edebiyat, tamamen farklı bir dil bölümüne geçtiğinde ne çok üzülmüştüm, hatta kıskanmıştım itiraf ediyorum. Kendim bir şeyin peşinde koşacak kadar sabırlı olmadığım için belki, belki artık aynı katta olamayacağımızdan, belki senin başka arkadaşların daha olacak beni unutacaksın diye, bilemiyorum, belki de hepsi birden. Sıla diye bir kızla arkadaş olmuştu bölümden onu bile kıskanmıştım, itiraf. Aynı şehirde yaşayan annesinden ayrılıp Olgunlar’da balkonu ağaçlarla çevrili bir eve çıkmıştı, ne mutlu olmuştuk. O evde içtiğimiz sakenin şişesi hala durur bende, buzlu camdan yapılmış ağzı dar güzel şişe, huzur simgem. O ev de, huzur simgelerimden biri oldu hep ya.
Sonraları, ayrı binalarda ayrı katlarda derslere girince ve her ikimizde kendimize istediğimiz değeri veremeyen sevgililer bulduğumuzda daha az gördük birbirimizi. O zamanlarda ve hala, yaşarken ana o kadar kaptırıyorum ki kendimi, etrafımı hiç görmüyorum, yürüyüp gidiyorum, sanıyorum araya giren kopukluklar tamamen benim eserimdi. Ben yürürken sanıyordum ki herkes bıraktığım yerde bekliyor, böyle saygısızdım. Sevgilimle kavga edip, gecenin bir yarısı sokağın ortasında yapayalnız kaldığımda çalabildiğim tek kapının sahibi olan insan. Ağlamaktan şişmiş gözlerimle, ağzım burnum salya sümük çaldığım kapının arkasında sevgilisinin doğum gününü kutlamasına rağmen beni içeri alıp yatağını veren, kendisi salonda sevgilisiyle kalan insan. Sen hep iyiydin, hala iyisin.
Yurtdışına gideceğin gün cep telefonumu çaldırıp sana veda edememiştim. Sen de bana kızmış olmalısın ki, maillerime cevap vermemiştin. Bir gece rüyamda görünce seni, taaa dünyanın öbür ucundan bulmuştum telefonla, internet de yoktu, orayı arayıp burayı arayıp bulmuştum telefonunu. Sonra yine mektuplaşmıştık, ve ben yine becerememiştim. Tekrar ayrı hayatlara akıp gitmiştik.
Aylardır arıyordum ya, şimdi seni tekrar buluverdim. Internette bir update le herkes ulaşılabilir oluyor ya. Hele senin gibi başarılı yayınlara imza atmış, akademisyen olmuş birine. Birbirini tekrar bulan iki insan, edilen muhabetlerden sonra ben kendimi ne kadar değişmemiş buluyorsam seni de o kadar değişmemiş buldum ya. Hala kırılgan ve kırık, hala idealist, hala hayalperest…şimdi yazarsın bir de artık…bugünlerde çıkan kitabını alıp okumak için sabırsızlanıyorum…çok iyi tanıdığım bir kalemin elinden dizilen kelimelere gözlerimi kilitlemek bana iyi gelir bunu da biliyorum…okumak isterseniz buyrunuz..
19 Eylül 2011 Pazartesi
Bir doktorla evli olmak....yazı dizisi no.4
Bunları yazarken acımasız davranıyorum, yine acımasız yazacağım. Doktorlar, hemşireler ve represantlar bundan sonrasını okumasınlar, sinirlenebilirler. Yazdıklarım tamamen kendi kişisel görüşlerim, gözlemlerim sonuçta.
Şimdiye kadar hep söyledim ya, doktorlar egoları tavan yapmış insan kişileridir diye. Erkek olanların bazılarında bu ego cinsel organı da ayrıca etkilemiştir ve sürekli ereksiyon halinde gezmelerine neden olmuştur. İyi (bana göre değil tabii ki) meslek mensubu tabir edilen doktorluk birçok kadın arasında popüler, hayat kurtarıcı, sosyal statüde tavan yaptıracak bir meslektir. Doktor evli de olsa boşatılabilir, sevgilisi de olsa ayrılabilirdir; her ikisi olmasa da bir şekilde işe yarayacaktır işte. Doktorlar ve hemşireler arasındaki yavşaklığın boyutlarını ise koca ameliyattayken cep telefonunu açan hemşirenin sürekli kikirdemesi ile özetlemek isterim. Sayın hemşire dengim değilsin, birçok doktor karısının aksine seni hiç kaile almıyorum ama yine de yaptığın terbiyesizliği eleştirmeme engel değil bu. Sanılmasın ki uyuz oldum, fitil oldum, gıcık oldum da, normalde bir kadın o an kikirdiyorsa bile başka bir kadına saygısından o telefonu ciddiyetle açması gerekmez mi. Sorarım. Ya da en azından iştesin kardeşim, bu ne lakayıtlık. Yani telefonda kikirdeyerek bana "bak ben kocanla sürekli göt göteyim, sürekli böyle histerik kikirdeşmelerle kocanı kendinden alıyorum haberin olsun" mesajı vermeye mi çalışıyorsun. Ve o küçücük beyninle evde bunun için kavga çıkartıp kocayı boşayacağımı mı umut ediyorsun, nedir yani olayın. Bir deyiver. Yapıp yapacağım en fazla koca aradığında aynı kikirdeşmeyle telefonu açıp onu uyuz etmek olacaktır bunu bilesin. Ama sen illaki dayak istiyorsan o başka tabii, onu da organize edebilirim. Ama daha çok üstüme gelmen lazım. Normalde kocasının peşinde dolanan, habersiz hastane basan bir tip değilim (öyle tipler var sizi temin ederim). Hastaneye ancak işim düşerse giderim. Bu işim düşünce yapmak zorunda olduğum gitmelerde ise bu hemşire insanlarıyla tanışırsam aynı elektriği alırım "biz doktorların bir numaralı fantezisiyiz cicim" elektriği; böyle bir el hareketleri böyle bir göz devirmeler. Ha bir de doktorun karısına böyle cadıymış gibi bakmaları yok mu. Anında hissettirirler bunu. Uzun lafın kısası her hemşire bir gün bir doktorla evlenebilmeyi hayal eder, çoğu da kırodur, benim bu meslek grubundan anladığım da budur.
Bir de ilaç firmaları var. Doktorlara yediğini önünde yemediğini arkasında bıraktıracak. İlaç firmalarında bayan doktorlara süper yakışıklı represantlar erkek doktorlara ise süper güzel represantlar bakmaktadır. Bu represantlar kalitesine göre doktorların her türlü isteğine, arzusuna, ihtiyacına hizmet etmek ve/ya ettirmekle görevlidirler. Kongreler düzenler, doktorları bu kongrelere bedavadan gönderirler. Doktor açgözlü ise dizüstü alırlar, para verirler açıktan. Bu kongrelerde doktorlar için her türlü zevk-ü sefa düşünülür. Kadın, erkek,üçlü beşli ne istersen, ne tür bir uçkur düşkünüysen o tatmin edilir, yeter ki medikal malzemeyi kullan, yeter ki ilacı yaz. Bu kongrelerde akşam yemeğinden sonra erkek doktorlara "odanıza kadın mı istersiniz yoksa kerhaneye mi götürelim" diye soruluyorsa eğer o kongre yalandır zaten. Bu soruyu bizzat duymuş doktor eşi psikopat bir kişi tanıdım hastaneden çıkmayan. Bir de düşün ki kocanı Tayland'a neymiş efendim "uluslararası zart zurt cerrahisi" kongresi"ne yolluyorsun. Hemşirelerin histerik kikirdeşmeleri bir yana bu bir yana. Koca kişisi tek başına Tayland'a yollanır mı, sorarım size. İğrenç bir sektör anlayacağınız, her kongrede hop oturup hop kalkmak, her ilaççı yemeğinde "ayyy ben kocama güveniyorum" diye telkin etmek kendini, ilaç firması temsilcisinin yanında kadın getirdiğini bilerek....nasıl bir his. Evet efendim evet, medikal bir firmanın patronu ya da her ne haltı ise böyle bir doktoru yemeğe çıkartacağı zaman güzelinden çıtırından jenna dan hallice bir kendine bir de doktora getirmektedir, hani doktor beğenirse bilelim babından. Acaba kadın doktorlar için de aynı hizmet var mıdır merak ediyorum doğrusu.
Doktor erkeklerin yüzde doksanı uçkur düşkünüdür bir de. Kocanız değilse bile, böyle uçkur düşkünü arkadaşları vardır, olacaktır...kaçınılmazdır çünkü. Örneğin, karıları evde otururken başka hatunlarla dışarı çıkan doktor arkadaşları. Bu doktor arkadaşlar ki, bir gün yanlarında"şuna da getirelim bir tane" dedikleri bir hatunla çıkabilecekleri muhtemel. Bunlar etrafına aç aç bakan adamlardır, niyeyse hiçbir kadın bunları tatmin edememiştir. Anlaması imkansız...Herhalde çok ders çalışmış, sevişememişdir sevişmesi gerektiği zamanlarda, ve en saf düşünceyle, o zamanların acısını şimdi bir ilaç yazma karşısında ucuzca yaşayacaktır. Böyle bedelsizce güvenmek gereklidir kocanıza arkadaşlarından etkilenmeyeceğine dair. Saf saf güvenebiliyorsanız ne ala...
Yazarken sinirlendim ay, bu uçkur kısmına devam edeceğim sonra...
Şimdiye kadar hep söyledim ya, doktorlar egoları tavan yapmış insan kişileridir diye. Erkek olanların bazılarında bu ego cinsel organı da ayrıca etkilemiştir ve sürekli ereksiyon halinde gezmelerine neden olmuştur. İyi (bana göre değil tabii ki) meslek mensubu tabir edilen doktorluk birçok kadın arasında popüler, hayat kurtarıcı, sosyal statüde tavan yaptıracak bir meslektir. Doktor evli de olsa boşatılabilir, sevgilisi de olsa ayrılabilirdir; her ikisi olmasa da bir şekilde işe yarayacaktır işte. Doktorlar ve hemşireler arasındaki yavşaklığın boyutlarını ise koca ameliyattayken cep telefonunu açan hemşirenin sürekli kikirdemesi ile özetlemek isterim. Sayın hemşire dengim değilsin, birçok doktor karısının aksine seni hiç kaile almıyorum ama yine de yaptığın terbiyesizliği eleştirmeme engel değil bu. Sanılmasın ki uyuz oldum, fitil oldum, gıcık oldum da, normalde bir kadın o an kikirdiyorsa bile başka bir kadına saygısından o telefonu ciddiyetle açması gerekmez mi. Sorarım. Ya da en azından iştesin kardeşim, bu ne lakayıtlık. Yani telefonda kikirdeyerek bana "bak ben kocanla sürekli göt göteyim, sürekli böyle histerik kikirdeşmelerle kocanı kendinden alıyorum haberin olsun" mesajı vermeye mi çalışıyorsun. Ve o küçücük beyninle evde bunun için kavga çıkartıp kocayı boşayacağımı mı umut ediyorsun, nedir yani olayın. Bir deyiver. Yapıp yapacağım en fazla koca aradığında aynı kikirdeşmeyle telefonu açıp onu uyuz etmek olacaktır bunu bilesin. Ama sen illaki dayak istiyorsan o başka tabii, onu da organize edebilirim. Ama daha çok üstüme gelmen lazım. Normalde kocasının peşinde dolanan, habersiz hastane basan bir tip değilim (öyle tipler var sizi temin ederim). Hastaneye ancak işim düşerse giderim. Bu işim düşünce yapmak zorunda olduğum gitmelerde ise bu hemşire insanlarıyla tanışırsam aynı elektriği alırım "biz doktorların bir numaralı fantezisiyiz cicim" elektriği; böyle bir el hareketleri böyle bir göz devirmeler. Ha bir de doktorun karısına böyle cadıymış gibi bakmaları yok mu. Anında hissettirirler bunu. Uzun lafın kısası her hemşire bir gün bir doktorla evlenebilmeyi hayal eder, çoğu da kırodur, benim bu meslek grubundan anladığım da budur.
Bir de ilaç firmaları var. Doktorlara yediğini önünde yemediğini arkasında bıraktıracak. İlaç firmalarında bayan doktorlara süper yakışıklı represantlar erkek doktorlara ise süper güzel represantlar bakmaktadır. Bu represantlar kalitesine göre doktorların her türlü isteğine, arzusuna, ihtiyacına hizmet etmek ve/ya ettirmekle görevlidirler. Kongreler düzenler, doktorları bu kongrelere bedavadan gönderirler. Doktor açgözlü ise dizüstü alırlar, para verirler açıktan. Bu kongrelerde doktorlar için her türlü zevk-ü sefa düşünülür. Kadın, erkek,üçlü beşli ne istersen, ne tür bir uçkur düşkünüysen o tatmin edilir, yeter ki medikal malzemeyi kullan, yeter ki ilacı yaz. Bu kongrelerde akşam yemeğinden sonra erkek doktorlara "odanıza kadın mı istersiniz yoksa kerhaneye mi götürelim" diye soruluyorsa eğer o kongre yalandır zaten. Bu soruyu bizzat duymuş doktor eşi psikopat bir kişi tanıdım hastaneden çıkmayan. Bir de düşün ki kocanı Tayland'a neymiş efendim "uluslararası zart zurt cerrahisi" kongresi"ne yolluyorsun. Hemşirelerin histerik kikirdeşmeleri bir yana bu bir yana. Koca kişisi tek başına Tayland'a yollanır mı, sorarım size. İğrenç bir sektör anlayacağınız, her kongrede hop oturup hop kalkmak, her ilaççı yemeğinde "ayyy ben kocama güveniyorum" diye telkin etmek kendini, ilaç firması temsilcisinin yanında kadın getirdiğini bilerek....nasıl bir his. Evet efendim evet, medikal bir firmanın patronu ya da her ne haltı ise böyle bir doktoru yemeğe çıkartacağı zaman güzelinden çıtırından jenna dan hallice bir kendine bir de doktora getirmektedir, hani doktor beğenirse bilelim babından. Acaba kadın doktorlar için de aynı hizmet var mıdır merak ediyorum doğrusu.
Doktor erkeklerin yüzde doksanı uçkur düşkünüdür bir de. Kocanız değilse bile, böyle uçkur düşkünü arkadaşları vardır, olacaktır...kaçınılmazdır çünkü. Örneğin, karıları evde otururken başka hatunlarla dışarı çıkan doktor arkadaşları. Bu doktor arkadaşlar ki, bir gün yanlarında"şuna da getirelim bir tane" dedikleri bir hatunla çıkabilecekleri muhtemel. Bunlar etrafına aç aç bakan adamlardır, niyeyse hiçbir kadın bunları tatmin edememiştir. Anlaması imkansız...Herhalde çok ders çalışmış, sevişememişdir sevişmesi gerektiği zamanlarda, ve en saf düşünceyle, o zamanların acısını şimdi bir ilaç yazma karşısında ucuzca yaşayacaktır. Böyle bedelsizce güvenmek gereklidir kocanıza arkadaşlarından etkilenmeyeceğine dair. Saf saf güvenebiliyorsanız ne ala...
Yazarken sinirlendim ay, bu uçkur kısmına devam edeceğim sonra...
16 Eylül 2011 Cuma
Jetlag...
Eylül geldi, hatta bitmek üzere...Yıllardır alıştığım Temmuz'da yaz gelir, Ağustos'da sıcak olur tatile gidilir, Eylül'de yağmur yağar, Ekim'de kış gelir düzeninin değiştiğini bir camdan dışarı bakıp sonra bir de karşımda asılı takvime bakınca bir daha anlıyorum, hatta şaşırıyorum, bu yaşta hala şaşırabiliyorum ona da seviniyorum. Eylül ayında gri bir gökyüzü ve yağmur, hiç olmadı güneşli ise bile silik bir güneşle yaşamaya alışmış bünye, hava durumu takvim tarihi uyuşmazlığı yaşamakta. Hala askılı elbise ve şortlarla dolaşmaktayız, hala denize girebilmekteyiz, hala hava sıcak, güneşli...Dolayısıyla, Eylül ayı ile gelen depresif halleri yaşamamaktayım...aksine Mayıs ayının gelmesiyle bünyede nükseden "nisan mayıs ayları gevşer gönül yayları" ayarındayım...ılıman iklimlerde yaşayan insanların güleryüzlü olması bundanmış...sürekli böyle bir "lay lay lom" moduyla insan hiçbir şeye kötü gözle bakamıyor...güneş kemiklere iyi geldiği üzere beyne de iyi geliyor olmalı...
Yirmili yaşlarda yağmur, bulutlar, gri havanın yarattığı melankoli bünyede yaratıcılığı tetiklerken, otuzlu yaşlarda yıpratıcı oluyor. Otuzlu yaşlarda ağlamaya hayıflanmaya değil, gülmeye ihtiyacım var, herşeyi bu kadar ciddiye değil hafife almaya ihtiyacım var. Yerçekimine engel olamayan kaslarım aşağıya doğru sarkmaya çalışırken, sürekli gülerek onlara inat edesim var. Ilıman iklim bunu sağlıyor çoğu zaman...demek ki ılıman iklimlerde doğmuş büyümüşler pek şanslıymışlar...
Kızım ise arada bir soruyor, "buraya kar yağar mı" diye, hemen arkamızda yükselen Toroslarda yağarmış kar, yaylalara torbayla kaymaya gidebilirmişiz o zaman. En soğuk kış durumu ise durmaksızın yağan yağmur ve esen rüzgar olurmuş, boğazlı yün kazak giyilmezmiş, bir yağmurluk veya ince bir montla kış çıkılırmış...o kadar soğuk da olmazmış..yazık tonla boğazlı kazağım vardı ama taşınınca hepsini vakumlu torbalara sıkıştırıp biryerlere tıkmıştım, sanırım bir daha giyilmeyecekler..
15 Eylül 2011 Perşembe
on..
İnsanların on saniyede ağızlarından çıkıveren sözcüklere ben çoğu zaman on saat, on gün ve hatta on yıl takılı kalabiliyorum. Sözcükler üzerinde fil gibi bir hafızam var, unutmuyorum. Sözcüklerin sahipleri bir sonraki sözcüklerine devam ederken, ben fonda bir müzik eşliğinde, üzerinde hiç mi hiç düşünülmemiş sözcüklere takılı kalıyorum, sonra kendimi üzüyor sabote ediyorum. Niye, ne gerek var...
13 Eylül 2011 Salı
Tatil...
Bayram tatili olmasaydı sanıyorum bu sene tatile gitme şansım olmayacaktı, yeni bir iş izinsiz bir yaz demek çünkü. İtiraf ediyorum "bayram"ları hiç sevmem ben, çocukluğumdan beri hiç hazetmem. "Nerde o eski bayramlar" durumu benden çok uzak, ben bayramların tatil fırsatına dönüşmüş olmasından memnunum. Ziyaretler, el öpmeler, yeni kıyafetler, erken kalkmalar küçüklüğümden beri beni boğan ve sıkan bayram durumlarıydı. Küçükken dedemlere giderdik, annemler ve teyzemler deli gibi bayram temizliği yaparlardı, "oraya basma, burayı elleme, siz arka odaya gidin", çok sıkılırdım; dedem sabahın köründe kaldırırdı, o namazdayken biz kuzenlerle gözlerimizi ovuştura ovuştura bayramlıklarımızı giyerdik, ben yine sıkılırdım, o yepyeni kıyafetlerin içinde kendimi rahatsız hissederdim, bayram sabahlarında pijamalarım üstümde ayaklarımı duvara dayayıp çizgifilm izlemek isterdim, öyle bir tiptim işte; kurban bayramlarında ise ek bir kabus olarak kavurma girerdi işin içine, allahımmm her yer kavurma kokar, ben kavurmadan yemeyince dedem bozulurdu, sonra büyüdüm şimdi kayınvalidemler kavurma yemediğim zaman bozuluyorlar, vejeteryan değilim hiç olmadım ama bir gün önce gördüğüm hayvanın taze kavurmasını yiyemiyorum, kokusundan bile midem bulanıyor işte, olayım o. Bayramlarda dedemlere falan gidemediysek, annemlerle eş dost gezerdik, birileri bize gelirdi, ailenin kız çocuğu olarak kolonya dök, şeker tut, kahve yap, tatlı koy hizmetinden çok sıkılırdım, bir de üstünde yeni kıyafetler.ııyk. Bir de kayınvalidemler bölümü var tabii, onlarda bayramlar bayram gibi yaşanır, ben çok sıkılırım. Çalışmaya başladıktan, dedemler başka dünyalara göçtükten sonra bayramlar tatilden ibaret oldu benim için. Hele bir de bayramın son günü Perşembe'ye denk gelirse, ne ala. Cuma nasıl olsa tatil olur, tatil olmasa bile izin alınır, bir şekilde 9 günlük bir tatile dönüşür. Bu sene bana 9 gün lütfedilince, anne baba, eş dost, kayınvalide kayınbaba, bayram mayram hiç sallamadan kendimize güzelinden bir tatil ayarladık. Kendimizden geçtim de, bizim kızı tatile götürememiştik, içime oturmuştu. Anneleri çalışmayan çoğunluk çocuklarını kreşlerden alıp evinde istiharate çektirirken bizimki yaz demedi her sabah kalktı kreşe gitti, kreş mesaisi.
Geçen seneki tatilimizde bol bol gezmiştik, insanın 3 yaşında bir kızı olunca ve buna rağmen yan gelip yatmak, dibine kadar dinlenmek istiyorsa bir tatilde ihtiyacı olan şey bütün ihtiyaçlarının birbirine yakın alanlarda, kolayca ulaşabilmesiymiş. Hem gezelim tozalım görelim modu hem de kız düzgün yesin, kız eğlensin, kız rahat etsin modu hepsi birada olmuyormuş. Biz bu sene gezelim tozalım görelimden biraz taviz verdik, hiç ama hiç hazetmediğim "herşey dahil, ye, iç, yat, eğlen, hemi de ultrasından" konseptli bir tatil ayarladık kendimize. "Güdümlü tatil" diyorum ben buna, "şimdi kalk", "şimdi ye", şimdi ister denize ister havuza gir", "şimdi eğlen", "şimdi bir daha ye", "şimdi de git yat" komutlarıyla dolu bir tatil biçimi. Bakış açına bağlı tabii, eğer dolu tarafından bakarsan, parasını baştan veriyor bir daha para harcamıyorsun, bu iyi; düşünmüyorsun, ne zaman eğleneceğini ne zaman yatacağını birileri söylüyor sen de buna uyum sağlıyorsun, bu iyi; sınırsız içiyorsun sürekli yiyorsun, bu da iyi. Peki nerede kaldık? Voyage Sorgun'da.
"Herşey dahillerle" ilgili korkulu rüyam , animasyonlar. Daha çok turistleri güldürmeye yönelik, cıvık ve bayağı esprilerle donatılmış başarısız tiyatrocular beklerken o da ne, gayet profesyonel ve donanımlı bir animasyon ekibi var karşımızda. Eğlendirmeye çalışmaya odaklı değil de eğlendireceğinden emin bir ekip. Kesinlikle cıvık değil, kesinlikle bayağı değil. Havuz başında cıvık cuvuk eğlenceler yok. Animasyon ekibinin çocuklardan sorumlu kişileri son derece profesyonel, çocukları sıkmıyorlar. Otel dahilindeki mini klübe çocuğunuzun kaydını yaptırıp, gidip kendi başınıza takılabiliyorsunuz, anne baba için ne büyük bir lüks.
Ha, bir de sanırım çalışanlarını memnun ediyor Voyage. Zira yapmacıklıktan uzak bir güleryüz hakim çalışanlarda. İşimi seviyorum bakışını çalışan insan anlar ya, o şekilde, orada çalışmayı seven bir dolu insan, temizlik görevlisinden barmenine kadar, ilginç. O sıcağa, o koşturmaya rağmen tüm çalışanların kıyafetleri tertemiz, bir tane kolaltı terli adam yok, ilginç. Bir de orta yerde sigara içen personel yoktu.
Kısacası güzel bir oteldi. Ama "herşey dahile" ben sadece 3-4 gün dayanabiliyorum. Gezmek görmek istiyor insan. Gelirken "aman sakın sahil yolundan gitmeyin" uyarıları almış, inatla ve meraktan sahil yolundan gelmiştik. İne çıka, döne döne, bir tarafımızda deniz bir tarafımızda yeşillik, bir deniz seviyesinde bir denize 2000 metre yukarıdan bakarak. Hayran kalmıştık, Mersin kıyılarının bakirliğine. Sorgun'a gelirken bu yoldan, "dönüşte burada duralım", "şurada denize girelim" şeklinde duramadan gelmiştik, daha o yolu geri dönecek, ve ben bir sürü fotoğraf çekecektim. Hızla çıktık otelden...
Mersin-Antalya yolu birbirine sınırı olup da bu kadar uzun ve tehlikeli bir karayoluna sahip tek yoldur sanıyorum. Okul zamanlarında öğrendiğimiz "Akdeniz'de dağlar denize paralel olarak iner" öğretisini ben bu yolu alınca anladım. Mersin'den çıktığınız anda Alanya'ya kadar dağlar hop diye deniz iniyor. Dolayısıyla yolu da bu dağlara yapmak zorunda kalmışlar. Kalmışlar kalmasına da yolun bazı bölümlerinde bir tarafınız denizden 2000 mt yükseklikte uçurum iken yol kenarında bariyer bile yok, yol desene virajlarda otobüse veya kamyona denk gelirseniz durmanızı gerektirecek cinsten. Yine de çok keyifli, çok sessiz, ve çok ama çok mavi bir yol. 320 km boyunca deniz kenarından gittiğiniz, bir bakmışsın 2000 mt yükseklikte bir bakmışsın deniz seviyesinde bir yol. Gidilesi, görülesi bir yolGelelim iki şehir arasındaki kıyı farkına. Antalya kıyıları ne kadar fark edilmiş ve hatta boku çıkartılmış bir güzellikte ise, Mersin sınırları dahilindeki kıyılar bir o kadar keşfedilmemiş güzellikte. Kıyılar özel idarelerce tutulmamış, her bir turkuaz koyda gönül rahatlığıyla denize girebiliyor, seyre dalabiliyorsunuz, kimse para istemiyor. Şezlong kiralayabileceğiniz yerlerde bile miktar o kadar düşük ki şaka gibi. Mersin'im keşfedilmemiş tüm koyları ile bizi beklemiş sanki, o derece. Aydıncık, Boğsak, İncekum, Akçakıl, Yapraklı Koy, Kapızlı...ve daha nicesi. Yapraklı koy ki, benzerleri Kaş'da ve Bodrum'da var, paranız olmadan giremezsiniz. Yapraklı koy denize sıfır kıyı oturma yerleri kafelerce parsellenmesi yasak olan. Görmeniz lazım, o kadar saf ve temiz.
Deniz, kum ve güneş dışında koskaca bir tarihin yattığı kıyılar bunlar bu arada. Tüm kıyı şeridi boyunca bir çok antik şehir var, bunlarla ilgili daha ayrıntılı bir araştırma yaptıkta sonra yazmak sanırım daha iyi ve daha doğru olur. Mersin birçok dinin yaşandığı bir kıyı şeridi, daha çok turkuaza, denize odaklanmış bu tatilde tarihe pek ilgi göstermedim,itiraf edeyim. Ama,Alanya Kalesi ardından Silifke Kalesine gelince farkettim ki, Silifke korunmamışi tarihi eserlerin çoğu Kıbrıs'a kaçırılmış, bunlar duyduklarım. Fakat, şunu söyleyebilirim ki Mersin'de yatan tarih kaçırılmamalı. Yine söylemeliyim ki, Alanya kalesi ne kadar güzelse ve tanıtılmayı hakediyorsa birçok medeniyete kucak açmış, Göksu nehri etrafına kurulmuş Silifke ve tabii ki Anamur da tanıtılmayı hakediyor. Anamur ve Anemurium antik kentini gezemedim henüz. Yakında diyelim...
Çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Mersin'e dair kaynak o kadar az ki. Burada yaşayanlar ne güzel bir memlekette yaşadıklarının çoğunlukla farkında değil, bense sanki burada doğmalıymışım gibi hissediyorum. Garip..
Tatik tatil dedik...her tatil sonunda söylediğim üzere...güzel şeyler çabuk bitiyor...ama bu sefer farklı olmak üzere...tatil sonrası döndüğün şehir de maviyse, o kadar koymuyor be....
(Her sabah bu manzaraya uyanmak isterseniz...)
Peki Voyage Sorgun nasıl bir oteldi? Daha ilk girişte hayran olunabilecek bir oteldi, çünkü bu Sorgun mevkii, çam ormanlarıyla kaplı bir alan, sanıyorum bu denizle birleşen çam ormanlarında yaklaşık 4-5 otel konumlanmış durumda. Daha girişte bile çok güzel bir yeşillik karşılıyor misafirlerini. Binalar yüksek olmadığından uzun çam ağaçlarının arasında kalıyorlar, doyasıya bir yeşillik içinde yapıyorsunuz tatilinizi. Rezerasyonu yaparken bungalov mu ayarlasam denize bakan otel odası mı ayarlasam diye arada kalmış, sonra "amaan Mersin'de her gün denize bakıyoruz zaten" diyerek bungalov tercih etmiştim, hem de daha ucuzdu, iyi ki de öyle yapmışım. Zira bu otelde kalınacak en güzel yerler bungalovlar. Büyük havuzun patırtısından uzakta, insana yazlığındaymışsın hissi veren bungalovlarda kalınmalı. Yemekler tabii ki de güzeldi, her çeşit, istemediğin kadar. Her şey dahillerde beni rahatsız eden bir diğer konu da bu tabii, bunca yemeği daha sonra ne yapıyorlar? Hayır kurumlarına falan bağışlıyorlardır umarım, çöpe gitmiyordur bunca yemek. Yemek konusunda savrukluğun son noktası "herşey dahiller", bu konuda kendimi suçlu hissetmekten alıkoyamıyorum. En azından biz ailece kişisel olarak dikkat ettik, yiyeceğimiz kadar almaya ve tabağımızda artık bırakmamaya, bu da kişisel avuntumuz. "Herşey dahillerle" ilgili korkulu rüyam , animasyonlar. Daha çok turistleri güldürmeye yönelik, cıvık ve bayağı esprilerle donatılmış başarısız tiyatrocular beklerken o da ne, gayet profesyonel ve donanımlı bir animasyon ekibi var karşımızda. Eğlendirmeye çalışmaya odaklı değil de eğlendireceğinden emin bir ekip. Kesinlikle cıvık değil, kesinlikle bayağı değil. Havuz başında cıvık cuvuk eğlenceler yok. Animasyon ekibinin çocuklardan sorumlu kişileri son derece profesyonel, çocukları sıkmıyorlar. Otel dahilindeki mini klübe çocuğunuzun kaydını yaptırıp, gidip kendi başınıza takılabiliyorsunuz, anne baba için ne büyük bir lüks.
Ha, bir de sanırım çalışanlarını memnun ediyor Voyage. Zira yapmacıklıktan uzak bir güleryüz hakim çalışanlarda. İşimi seviyorum bakışını çalışan insan anlar ya, o şekilde, orada çalışmayı seven bir dolu insan, temizlik görevlisinden barmenine kadar, ilginç. O sıcağa, o koşturmaya rağmen tüm çalışanların kıyafetleri tertemiz, bir tane kolaltı terli adam yok, ilginç. Bir de orta yerde sigara içen personel yoktu.
Kısacası güzel bir oteldi. Ama "herşey dahile" ben sadece 3-4 gün dayanabiliyorum. Gezmek görmek istiyor insan. Gelirken "aman sakın sahil yolundan gitmeyin" uyarıları almış, inatla ve meraktan sahil yolundan gelmiştik. İne çıka, döne döne, bir tarafımızda deniz bir tarafımızda yeşillik, bir deniz seviyesinde bir denize 2000 metre yukarıdan bakarak. Hayran kalmıştık, Mersin kıyılarının bakirliğine. Sorgun'a gelirken bu yoldan, "dönüşte burada duralım", "şurada denize girelim" şeklinde duramadan gelmiştik, daha o yolu geri dönecek, ve ben bir sürü fotoğraf çekecektim. Hızla çıktık otelden...
Mersin-Antalya yolu birbirine sınırı olup da bu kadar uzun ve tehlikeli bir karayoluna sahip tek yoldur sanıyorum. Okul zamanlarında öğrendiğimiz "Akdeniz'de dağlar denize paralel olarak iner" öğretisini ben bu yolu alınca anladım. Mersin'den çıktığınız anda Alanya'ya kadar dağlar hop diye deniz iniyor. Dolayısıyla yolu da bu dağlara yapmak zorunda kalmışlar. Kalmışlar kalmasına da yolun bazı bölümlerinde bir tarafınız denizden 2000 mt yükseklikte uçurum iken yol kenarında bariyer bile yok, yol desene virajlarda otobüse veya kamyona denk gelirseniz durmanızı gerektirecek cinsten. Yine de çok keyifli, çok sessiz, ve çok ama çok mavi bir yol. 320 km boyunca deniz kenarından gittiğiniz, bir bakmışsın 2000 mt yükseklikte bir bakmışsın deniz seviyesinde bir yol. Gidilesi, görülesi bir yolGelelim iki şehir arasındaki kıyı farkına. Antalya kıyıları ne kadar fark edilmiş ve hatta boku çıkartılmış bir güzellikte ise, Mersin sınırları dahilindeki kıyılar bir o kadar keşfedilmemiş güzellikte. Kıyılar özel idarelerce tutulmamış, her bir turkuaz koyda gönül rahatlığıyla denize girebiliyor, seyre dalabiliyorsunuz, kimse para istemiyor. Şezlong kiralayabileceğiniz yerlerde bile miktar o kadar düşük ki şaka gibi. Mersin'im keşfedilmemiş tüm koyları ile bizi beklemiş sanki, o derece. Aydıncık, Boğsak, İncekum, Akçakıl, Yapraklı Koy, Kapızlı...ve daha nicesi. Yapraklı koy ki, benzerleri Kaş'da ve Bodrum'da var, paranız olmadan giremezsiniz. Yapraklı koy denize sıfır kıyı oturma yerleri kafelerce parsellenmesi yasak olan. Görmeniz lazım, o kadar saf ve temiz.
Deniz, kum ve güneş dışında koskaca bir tarihin yattığı kıyılar bunlar bu arada. Tüm kıyı şeridi boyunca bir çok antik şehir var, bunlarla ilgili daha ayrıntılı bir araştırma yaptıkta sonra yazmak sanırım daha iyi ve daha doğru olur. Mersin birçok dinin yaşandığı bir kıyı şeridi, daha çok turkuaza, denize odaklanmış bu tatilde tarihe pek ilgi göstermedim,itiraf edeyim. Ama,Alanya Kalesi ardından Silifke Kalesine gelince farkettim ki, Silifke korunmamışi tarihi eserlerin çoğu Kıbrıs'a kaçırılmış, bunlar duyduklarım. Fakat, şunu söyleyebilirim ki Mersin'de yatan tarih kaçırılmamalı. Yine söylemeliyim ki, Alanya kalesi ne kadar güzelse ve tanıtılmayı hakediyorsa birçok medeniyete kucak açmış, Göksu nehri etrafına kurulmuş Silifke ve tabii ki Anamur da tanıtılmayı hakediyor. Anamur ve Anemurium antik kentini gezemedim henüz. Yakında diyelim...
Çok hızlı gezmek zorunda kaldım. Mersin'e dair kaynak o kadar az ki. Burada yaşayanlar ne güzel bir memlekette yaşadıklarının çoğunlukla farkında değil, bense sanki burada doğmalıymışım gibi hissediyorum. Garip..
Tatik tatil dedik...her tatil sonunda söylediğim üzere...güzel şeyler çabuk bitiyor...ama bu sefer farklı olmak üzere...tatil sonrası döndüğün şehir de maviyse, o kadar koymuyor be....
9 Eylül 2011 Cuma
Bu sabah maalesef gazete okudum..
Gazetede iki ayrı haber var...biri kendisine tekne alan işadamı teknesiyle ilk defa geziye çıkıyor, başka bir hız motoru tekneye çarpıyor, adam ölüyor...bir diğeri kurduğu rock grubuyla albüm çıkartabilmek için bir tekstil fabrikasında çalışan çocuk, patronun arabasını yıkarken elektrik çarpıyor, ölüyor...ben bazen ne zaman öleceğimi bilmek istiyorum. Yani ona göre ayarlarım herşeyi, kapıdan çıkıp kızını kreşe bırakıyorsun, öpüyorsun, sonra işe gidiyorsun, akşam eve dönüp dönemeyeceğin meçhul. Saçmalıyorum.
Sabahları gazete okuma, alışveriş sitelerine bak diyorum ben sana ama değil mi?
Sabahları gazete okuma, alışveriş sitelerine bak diyorum ben sana ama değil mi?
23 Ağustos 2011 Salı
Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun - Hatice Meryem
Bir doktorla evli olmak yazılarımda beni rahatsız eden “bir doktorun karısı olmak”la ilgili rahatsızlıklarımdan bahsetmiştim. Bir doktorla evli olmanın toplumsal, ailesel ve kişisel kimliğimde oluşturduğu komplekslerden duyduğum rahatsızlıktan, daha da bahsedeceğim gibi görünüyor, her geçen gün yeni bir macera ile karşılaşıyorum çünkü. “Sen nesin ki, kaç para kazanıyorsun ki” diyen sözde aile yakınlarım oldu, yüzüme yüzüme, “üç kuruş maaş alıyorsun onu da eve gelen temizlikçiye veriyorsun, evde durup evinle ve çocuğunla ilgilenebilirsin” diyenler. En son yazımda yazmıştım ya, doktorlar doktorlarla evlensinler, herkes için en hayırlısı bu olur sanırım, iki koca ego önce birbirlerini sonra etrafındakileri tatmin edip dururlar. Hal böyleyken, ben kendi kendime sinirlenip his yaparken, bu kitap beni daha da gaza getirdi. “Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun” da yazar kendisini toplumun farklı yüzlerinden farklı farklı erkeklerin “karısı” olan kadınların yerine koymuş. İlk birkaç hikayeyi çok sevdim, bazıları çok çok abartılı geldi, sadece abartmak için yazılmış gibi.
“Ben bir ayyaşın karısı olsaydım eğer… yağmurlu bir gecede, pencerenin kenarındaki sandalyeye ilişmiş, oluklardan akan suların sesinden türlü nağmeler duyar ve Allahın belası kocamı beklerken kapı hızlı hızlı tokmaklanırdı…..” (S.7)
diye başlayıp bir ayyaşın karısı olarak hayatından bir geceyi anlatırken aslında bu kadının tüm hayatını özetleyiverir. Sonra, apartman kapıcısının karısı, tornacının karısı, cücenin karısı, imamın karısı, kuryenin karısı, marangozun karısı, gardiyanın karısı, kasabın karısı, genç bir adamın karısı, ince ruhlu bir adamın karısı, işçinin karısı, avare bir adamın karısı, bir adamın ikinci karısı, demiryolcunun karısı, tüccarın karısı, sünepenin karısı, emeklinin karısı, oburun karısı, lüzumsuz adamın karısı, şoparın karısı, ilkaşkın karısı, saz aşığının karısı, kader kurbanının karısı, yakışıklı bir adamın karısı, şairin karısı, yaşlı adamın karısı, garibanın karısı, babanın karısı, oğlunun karısı olma halleriyle devam eder kitap ve “Ama ben kimsenin karısı değilim ki! Yarın yine bir başıma açacağım gözlerimi” diye biter.
Bittiği noktada yazar “…….havayla, suyla temasımın son bulacağı o güne kadar bir koca eksiyle ve hayata horozlanmakla geçecek ömrüm.” diyerek kendi kendisinin parodisini yapıyor. Sanki hem aşık olup dolu dizgin yaşamak ister hem de bundan korkar tırsar bir havası var.
Ben en çok “bir tornacının karısı” hikayesini sevdim. Hamileyken doktor “sende demir eksikliği var” deyince, doktorun verdiği hapları içmek yerine, yatağa kocasının üzerinden dökülen demir tozlarını yiyen kadın çok etkiledi beni. Cahilliğine mi yansam, kocasını gözünde bu kadar yüceleştirmesine mi yansam, neye üzülsem bilemedim.Biz “okumuş” tabir edilen kadınlar bir taraflarımızı ne kadar yırtsak da, bazı kadınlar akıl etmeyi bırak, düşünebilecek kadar bile eğitilmiyorlar, ona mı üzülsem. Olanı biteni, anladığımı böyle güzel simgelerle yorumsuz anlattığı için de sevdim yazarı ve hikayesini.
İtiraf ediyorum bazı hikayelerde çok sıkıldım ve atladım….
Bir de en son “Ben Babamın Karısı Olsaydım Eğer…”hikayesini çok sevdim. Hiç yorum yapmadan bir bölüm koyayım aşağıya, bu bölüm ki bütün hikayelerin özünü oluşturmakta aslında.
S.92. Başımı yastığa koyarken, tam o an, rüyamda gördüğüm babamın karşısındaki zavallı çocuğun ben olabileceği fikriyle sarsıldım. Evet, babamın karşısında eli yüzü, sırtı başı, gölgesi dahil her yeri kan içerisinde oturan yaralı, çaresiz, zavallı bendim besbelli. Yıllardır birbirimize sevgiyle yaklaşmış, birbirimize gül’den ağır laf etmemiştik. Aramıza giren erkeklerin sayısı birkaçı geçmeye başladığında birden büyük bir yabancılaşma yaşamıştık her ikimiz de. Gerçi o bunu bilmiyordu, yani erkeklerin sayısını; ama sanırım hissediyordu ve çok mutsuzdu. Ben de kendimi, kocasını aldatan kadınlar gibi huzursuz ve aşağılık hissediyordum. İkimizde haksızlığa uğramıştık. Çok büyük haksızlığa! Baba-kız olmanın inanılmaz haksızlığına maruz kalmıştık. Zorla…İkimiz yüzünden, ikimiz sayesinde, ikimizden dolayı olmayan…İkimizin dışında… İkimize buyrulan, layık görülen, ikimize ceza olarak verilen bu gerilimli ve faşizan ilişkinin içinde sıkışarak yaşamak gerektiğini anlardım başımı yastığa koyarken.”
Şimdi, babasıyla olan ilişkisinde kendini haksızlığa uğramış hissetmeyen var mı? “Bunu ben de hissetmiş ama kelimelere dökememiştim” diyenler…. Hissedenler alsın okusun, son hikayede birkaç damla gözyaşı bekler sizi, hissetmeyenler de okusun ama, o ayrı.
İletişim Yayınları, 12.Baskı 2011 (1.2002), 95 sayfa
4 Ağustos 2011 Perşembe
Özlem...
Ankara’dan, oradaki yaşam şartlarımdan, işimden, kocamın işinden, evimden o kadar çok sıkılmış ve bunalmıştım ki taşınmak bana çok iyi geldi. Bunu defalarca anlattım herkes biliyor. Şimdi yaşadığım şehri seviyorum, daha kolay yaşıyorum, otuz beş yaşımdan sonra sektör değiştirdim, hiç bilmediğim bir işi öğreniyorum ve işimi seviyorum, kızım çok mutlu, sürekli yüzüyor, sürekli sokakta, toprağa çıplak ayakla basarak oynuyor, kocamın işi rahat, daha çok vakti var, bu taraflarda çok farklı bir kültür var, değişik insanlar tanıyor değişik yemekler yiyor, değişik gelenekler tanıyorum, dağ tepe deniz kumsal geziyorum, işe giderken vapura binme fantezim gerçekleşmemiş olsa da işe giderken sahil yolunu kullanıyorum Akdeniz’i sağıma alarak…her şey çok heyecanlı benim için bu aralar, süper monoton hayatımdan sonra “sürekli yanık tenle gezip askılı elbise ve şortlarımı sadece 1 hafta değil en az 5 ay giyebildiğim, yüzdüğüm için fit olduğum, güneşli sıcaktan bayıltacak bir iklimde yaşama” hayallerim gerçek oldu, son beş aydır yalnız kalabildiğim sürüyle zamanım oldu, kafamı dinledim, boşalttım…. bütün bunlar oldu da…..
Bütün bunlara rağmen yeni bir şehre taşınmak yine de zormuş. İnsan dostlarını, arkadaşlarını çıkıp gittiği şehirde bırakınca çok özlüyormuş. Aynı şehirde her kafamın tası attığında aradığım, dakikalarca telefonda kaynattığım deli manyak dostlarımla iş çıkışında bir bira içebilme imkanını özledim ben. Kendimi anlatmaya ihtiyacımın olmadığı, sesimin tonundan, bakışımın ezikliğinden, konuşurken yaptığım el hareketlerimden ruhsal halimin tahlilini hemen yapıveren ve ona göre bir tedavi planını hemen oluşturabilen dostlarımla alışveriş merkezlerinde giysileri elleyip elleyip, deneyip deneyip, nerde ne zaman hangi üründe indirim var takip edip, hiçbir şey almadan boş boş gezme imkanımı özledim. “Hadi çık bize gel” demeyi özledim, “hadi ben sana geliyorum” demeyi özledim. “Şimdi bunu böyle dersem ne olur” diye hayıflanmadan dedikodu yapmayı özledim. En gizli şeylerimi dostlarımla paylaşmayı, paylaşıp rahatlamayı özledim. İstanbul-Ankara arası mesafenin yakın ve ucuz olması nedeniyle çıkıp gelebilen arkadaşlarım şimdi yanıma gelebilmek için plan yapmak zorunda kalıyorlar, onların çıkıp gelebilme imkanlarını özledim. Çok özledim…çok ama…bu yüzden ağlayacak kadar özledim.
Beş ay çıkardım ya yalnızlığın tadını, artık batıyor bana. “Orada da arkadaş edinirsin” diyorlar… edinmeye çalışıyorum tabii... yeni insanlarla tanışıyorum, etrafıma bir duvar örmüş içine de girip oturmuş değilim. Belki aynı frekansı yakalayacağım insanlar karşıma henüz çıkmadılar, bilemiyorum. Zaten çıksalar da, on, onbeş hatta yirmi, yirmi beş senelik tanışlarımın yerini tutabilirler mi? Ben bu yaştan sonra benzer frekansı bulup da ayrılmadan zevkle aynı kanalı dinleyebilecek miyim?
Hiçbir dostumun olmadığı bir şehirde yaşıyorum… daha pozitif bakarsam dostlarımdan uzakta yaşıyorum da diyebilirim belki, zorlarsam…
Dahası beni anlayacak kadın sayısının çok az olmasından korktuğum bir şehirde yaşıyorum…
25 Temmuz 2011 Pazartesi
Ölümlerine üzüldüğüm iki kadın..
Geçen hafta iki kadının ölümü etkiledi beni…genç ölümler nasıl etkilerse insanı öyle işte, gazete manşetlerinden sapasağlam durdukları günlere ait fotoğraflarına bakınca içimin acıdığı birbirinden habersiz, birbirinin zıttı, bin bir dertli iki genç yaşam.
Biri Ceylan…
21 yaşında, 1 yaşında bir kızı var, kocasını bırakıp baba evine sığınmak üzere Adana’ya geldiğinde olacakları bilmiyormuş. Kocasını bırakıp da anasına babasına sığınmaya gelince, sahibi kabul edilen koca da “alın bunu gereğini yapın” deyince, eve götürülüp bir odaya tıkılınca, sonra kardeşi elinde bir silahla gelip onu vurunca, vurulduktan sonra kapı üzerine kapatılıp ölmesi beklenince neler hissetmiştir acaba. Hayatta güvenecek, dayanacak kimsesi olmaması bir insanın nasıl bir yıkımdır ölümden öte …kocadır, eldir, erkektir…her an dönüp gidebilir, gün gelir gözyaşlarına aldırış etmeyebilir, baba desen canındır ama neticede erkektir, erkek olmayı bile becerememiştir bence de, iyimser bir bakış açısıyla bakarsam yaşadığı yerde sevgi göstermek erkeklik kabul edilmediğinden o da öyle bir erkek olmayı tercih etmiştir, çocuklarına sevdiğini göstermeyen…arkadaşlar dostlar belli olmaz bazen yanındadırlar insanın bazen değil, bazen yanında bile olsalar paylaşamazsın, anlatamazsın… bu üçüne güven duymayabilir, bu üçünü bu nedenle sevmeyebilir, bu üçünden korkabilir, kaçabilirsin de…. kardeş desen, canısındır, ondan öte canındır, beraber büyümüşsündür, nasıl bir ailede yaşadığını bilen ve sadece bu nedenle bile seni çok iyi anlayabilecek insandır, anne desen kollarında dinlendiğin huzur bulman gereken varlıktır, bütün kapılar çarpıldığında ne olursa olsun açık olması gereken kapıdır, sevgisi katıksız ve karşılıksız olmalıdır… neden kaçasın.Ben, bazen kocamdan çok bunalırım, işten bunalırım, yaşadığım şehirden bunalırım, sorumluluklardan bunalırım, annelikten bunalırım, evimden bunalırım, bazen hepsinden aynı anda bunalırım, işte o zamanlarda annem yanımda olsun isterim, sanki annemin dizine yatsam saçımı okşatsam her şeyi bırakıp dünya turuna gidip gelmiş gibi hissederim ki annemin beni sabote ettiği durumların yanında üzerinde anlaşmaya varabildiğimiz konuların parmakla sayacak kadar az olması da bu kadar aleniyken annem yine de benim sığınağımdır, korunağımdır. Kılıma zarar gelse parçalar. Annesini kaybetmiş kişilerin bu kadar korunmasız bu kadar kırılgan olmaları da bu yüzdendir belki de. Baba neyse de, anne yoksa durum biraz daha kötüdür. Ceylan da muhtemelen annesine güvenmiştir, baba evine geri dönerken. Anne ki ne anne… torununun annesiz bırakılmasını seyreden bir anneanne, bir yavrusunun diğer yavrusunu öldürmesini seyreden bir anne, ikisine de acımayan. Kızcağız odada can çekişirken bırakınca sen ne yaptın acaba, biz anca otuz yaşımızda yapabildiğimiz hepi topu bir tane çocuğun saçını tararken bile incitmemeye çalışırken sende dokuz tane var diye mi bu kadar rahatsın. Sen nasıl bir insansın, acaba insan mısın…??? Sonrasında yaşadığı ıssızlığı ve yalnızlığı düşününce bile ürperiyorum Ceylan’ın, diken diken oluyorum. En yakınların tarafından yapayalnız bırakılırken, bir yandan da canının parçasını ardında bırakıyorsun, bu nasıl bir acı, nasıl huzursuz bir ölüm. Buna izin veren anlayışa da, engelleyemeyen devlete de lanet olsun.
Diğeri Amy..
Amy’yi sevip dinleyen herkesin onu ilk gördükleri zamana ilişkin duyguları aynı. Kabarık upuzun siyah saçları, elbiseleri, eyelinerı, dövmeleri, besteleri ve sesiyle 80 kuşağı olmaktan uzak bir genç kadın. Herkes ölecek diyordu, öldü. Üzüldüm. Müzik piyasasının iğrenç Lady Gaga ve benzer kopyaları ile talan edildiği, seviyesinin düştükçe düştüğü bir dünyada Amy’nin besteleri ve sesi ne kadar umut vericiydi, hala güzel müzik yapan insanların var olduğuna dair. Yaratıcı gücün bunca fazla olması, hayata karşı bu denli kırılgan olmayı da beraberinde mi getiriyor, yeteneğiyle haşır neşir iyi müzisyenler neden uyuşturucu bağımlısı, yetenekleriyle başa çıkabilmenin tek yolu bu mu, yaratıcı göz acılara daha mı duyarlı da rahatı böyle arıyor, uyuşturucu tahammül edebilme çıtasını mı yükseltiyor; müzik veya edebiyatta yetenekli olmasını dilediğim kızımda herhangi bir yetenek olur da ortaya çıkacak olursa tırsacağım bu gidişle. Bu yazıyı Cibelle dinleyerek yazdım, o da başka bir yetenek, tavsiye ederim.
22 Temmuz 2011 Cuma
"Türk" anneler...
“Türk anneler neden böyle çocuklarına çok karışıyor, yabancı anneler ne kadar rahatlar…” diye başlayıp Türk annelerin çocuklarına zorla yemek yedirmeleri, düştüklerinde hemen koşup kaldırmaları üzerine yerli yersiz birçok nutuk dinledim, kimileri anne babaydı, kimileri bekardı, bazıları erkek bazıları kadındı. Türk kadınlarının kadınlıklarını yabancı kadınlarla da karşılaştırırlar ya, büyük genellemeler yaparak. Türk kadınları kocalarını-sevgililerini sıkıştırır, bunaltır, sürekli konuşur vs vs. Ahh şu yabancı kadınlar ne kadar rahat sevgililer, ne kadar rahat eşler ve ne kadar rahat anneler….ve sadece bu nedenlerle ne mükemmeller…
Üzerine çok kelime paralayabileceğim bir konu, toparlayamıyorum bile.
Ben işin yabancı anneler kısmına takılıyorum bazen, birileri ortaya böyle bir şeyler atınca….annelik üzerine ahkam kesecek kadar süper bir anne değilim hatta bazen kötü bir anne olduğumu bile düşünüyorum, tüm “Türk” anneler gibi üzerime giymek zorunda kaldığım çeşit çeşit kimliği bir öyle bir böyle idare etmeye çalışırken annelik arada kaynayabiliyor sıklıkla. Ama yabancı uyruklu annelerle yapılan herhangi bir karşılaştırmanın ve bu karşılaştırmada mağlubiyete uğrayan tarafın Türk anneler olmasının da karşısındayım. Böyle bir karşılaştırmayı yapanlar çocuklarımızı eksik buluyorsa bunun nedeni anneleri değil aslında bu karşılaştırmayı yapanların kendileridir. Onlara sormak isterim, bir otobüs/uçak/tren/gemi vs yolculuğunda annesinin kucağında ağlayan çocuğa tahammül edebilir misiniz….. edebilseydiniz o çocuğun “Türk” annesi çocuğunu sürekli susması için uyarmak zorunda kalmazdı; bir alışveriş merkezinde kendini yerden yere atan çocuğa müdahelede bulunmayan bir çocuğun annesine ayıplamadan bakabilir misiniz… bakabilseydiniz o çocuğun “Türk” annesi çocuk üzerindeki tüm etkisini, kaybedip siz rahatsız oluyorsunuz diye çocuğunu kucağına alıp susturmaya çalışmazdı…. bir restoranda önündeki yemeği yememek için ağlayan bir çocuğa tebessümle bakabilir misiniz….bakabiliyor olsaydınız o çocuğun “Türk” annesi çocuğunu susturup kendisi yedirmeye çalışmazdı… çocuğunu evde bakıcıya bırakıp spora giden bir Türk anneye “aferin” diyebilir miydiniz…. diyebilseydiniz “Türk” annesi kendisini her bir haltta suçlu hissetmezdi. Örnekler uzar gider. Türk anneler her zaman çocukları etrafı rahatsız etmesin diye uğraşırlar, çünkü Türk olan etraf çoğunlukla tahammülsüzdür. Bu yüzden Türk anneler yabancı annelerden daha koşturmalı, daha stresli kadınlardır.
Ben kızımı çamurla oynarken, bir şeyleri karıştırırken, tehlikeli bir işi kurcalarken (tehlike boyutunu göz önünde bulundurarak tabii ki), rahat bırakıyorum kendi çapımda, keşfetsin falan diye; ya da kötü bir söz söylediğinde, saçma hareketler içinde bulunduğunda “ayıp”, “yapma” falan diye uyarmıyorum, uyarınca olayın inat boyutuna taşınmasından, kötü olan söze daha fazla dikkatini vermesinden tırsıyorum. Alışveriş merkezlerinde, parkta, bahçede, çarşıda bir şeyi ağlayarak isterse serbest bırakıyorum, ister ağlasın ister kendini yerlere atsın, insanların bakışlarına dayanmak zor oluyor ama bunu uzun süredir yapıyorum. Şimdilerde yemek yeme konusunda eğitiyorum kendimi, “aman beslenemeyecek” kaygılarımdan sıyrılıp tabağını önüne koyuyorum yerse yiyor, yemezse aç kalıyor. Ama bütün bunları yaparken toplumu göz ardı edebilmek o kadar zor ki, bazı insanların “anneye bak, çocuğuna bak” bakışlarına dayanmak.
Istanbul’dan Adana’ya dönüş yolundayız. Deniz koridorda otuyor ben ortada, çocuk hali bu ya uçağa bindiği için nasıl heyecanlı nasıl heyecanlı. Sürekli yüksek sesle konuşuyor heyecanlı heyecanlı. Uçak kalktıktan sonra geçecek biliyorum, bu tür durumlarda çocuklara karışmaz, heyecanını yaşamasına izin verirseniz, bir süre sonra bitiyor, o heyecan yaşanıp atıldığı için ortalık huzur buluyor deneyimle sabittir, “yapma” “etme” “sessiz” desem heyecanı kat be kat artıp bütün yolculuk boyunca sürecek. Sesimi çıkarmıyorum ama insanların bakışlarından rahatsız oluyorum, fakat dayanıyorum. Kızım 4 yaşında, koltuğa oturduğunda ayaklarını ne tam olarak sarkıtabilecek ne de toplayıp oturabilecek boyda, dizlerin bükülmeden uzatıldığı bir boyda. Uçak heyecanını yaşarken ayakları ön koltuğun alt kısmına çarpıyor, ön koltukta oturan 20 lerindeki delikanlı şöyle bir dönüp bakıyor. İlk vurmada böyle dönüp uyuz uyuz baktığına göre şirret bir insan belli. “Anneciğim, bak ön koltuktaki amca rahatsız olabilir ayaklarına dikkat et olur mu, çarpmasın diyorum”. Ayaklar birkaç kez daha vuruyor, oğlan her seferinde daha da uyuz olmuş bir şekilde bakıyor. Bu arada kızım keşifte, ön koltuğa asılı sehpayı açıp kapatıyor, ben sabırlardayım birkaç kez kapatıp açacak, keşif tamamlandığında bir daha açmayacak biliyorum. Yine de üzerimde oluşan sosyal baskı ile arada bir istemeden “yapma kızım, etme kızım” diyorum. Derken oğlan dönüyor ve “Hanımefendi…çocuk..” demesiyle ben “beyefendi uyarıyorum siz de duyuyorsunuz ne yapayım elini kolunu mu bantlayayım, siz de biraz anlayışlı olun” deyip adamın söyleyeceğini de ağzına takıverdim. Oğlan “anasına bak amma da şirret” diye düşünmüş olacak ki tıpış tıpış önüne döndü. Sonrasında kızımın keşifleri bitti, yolculuğumuz huzura erdi.
Şimdiii, Türk anneler neden çocuklarını sıkıştırıyor diye düşünenler kendinize bakın lütfen. Siz annelerini rahat bırakırsanız onlar da çocuklarını elbet rahat bırakırlar. Bu arada hep “anne” olarak bahsettiğim kişiler “baba”lar da olabilir, kendi cinsiyetimden hareketle yazdım bunları sadece. Yoksa babalar da aynı baskının hedefleri tabii. Türk anneler derken de herhangi bir ayrımcılık yapmak istemiyorum tabii ki, ağız alışkanlığı üzere denir ya hep “biz Türkler…”.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Aşk tesadüfleri sever, bende severim, herkes sever...
Uzun süredir ne film ne de dizi seyrediyorum. Hatta hiç televizyon seyretmiyorum desem yeridir. Taşınma sonrası adaptasyon, yeni bir şehri keşif, küçücük bir su birikintisi görünce bile canı yüzme çeken bir ruhun havuzdan denize denizden havuza koşması beni uzak tuttu sinemadan televizyondan. Aylardır sinemada seyrettiğim tek film Vinnie The Pooh oldu. Yeni hayata nispeten alışınca, sadece bir haftalık tatildeymişçesine alelacele gezme tozma durumum, havuz, deniz ve güneşin artık birer yaşam parçam olduğunun ayırdına varır varmaz sona erince, ayaklarımı uzatıp yayılmayı, türlü türlü abur cubur tüketerek film seyretmeyi özlediğimi fark ettim. Tabii havanın balkon keyfi yapamayacak kadar nemli ve sıcak olmasının da etkisi yok değil bunda. Bu özlemi bir aksiyon filmiyle geçiştirseydim iyi olacaktı gece gece o ayrı. Etkilendim ama beğendim mi beğenmedim mi bilemiyorum, nefret etmedim ama hastası da olmadım.
Hadi neleri beğendim onu yazayım…
Okuduğum onca çocuk gelişimi kitabından az buz öğrendiklerimden yola çıkarsam Deniz ve Özgür’ün çocuklarında yaşadıklarının 30 lu yaşlarındaki yansımalarını başarılı buldum. Yıkıcı, öfkeli ve geçimsiz bir baba figürü ve ona tahammül eden nispeten ezik bir anne figürü ile Deniz’in güncel zamandaki halini uyumlu buldum açıkçası, ilgisiz aksi bir baba ile büyüyen genç kız kendi erkek seçimlerinde de başarısız ve mutsuz, ruhen kendisini ezen bir adamla birlikte. Sevgi dolu bir anne baba ile fakat kendini engelleyen bir hastalıkla büyümek zorunda kalan Özgür ne kadar sakin ve uysal. Bunun dışında, birçok Türk filminin aksine doktor ve hastane çekimleri gerçekçi, tabii buna dikkat etmememizdeki baş etkenin Özgür’ün Ankara’da muayeneye gittiği doktorunun kocanın hocası olmasıydı tabii. Sanıyorum filmlerde gerekiyor ise, doktorları doktorlara oynatmakta fayda var, zira nice Türk filminde abartılan doktor teşhisleriyle ve yalan yanlış tıbbi jargonla aldatıldık, değil mi?
Mehmet Günsür gerçeğini ise içimdeki lolita ruhu açığa çıkarmadan ve çığlık çığlığa çok da yavşayıp fazla abartmadan şöyle özetlemek isterim, kendisinde bir Johnny Depp dehası görüyor ama bunu değerlendiremediğini düşünüyorum. Artık menajeri mi beceriksiz, kendi seçimleri mi yetersiz bilmem, ama oyunculuğu, havası ve karizması, yakışıklılığı tadından yenmez, o derece. Bundan sonra başka bir aşk filminde daha oynayıp kendini aşk böcüğü rollerine kaptırmamasını, içindeki Johnny Depp’i azad etmesini ve saçma sapan şampuan reklamlarında saçlarını savurmamasını dilerim.
Kadro iyiydi kısacası, oyunculuk açısından başarılıydı. Rolü üzerinde eğreti durup da beni rahatsız eden bir karakter çarpmadı gözüme.
Beğenmediklerimi yazacak olursam….
Deniz ve Özgür 1977 doğumluydu, ben de 1976 doğumluyum. 17 yaşımdan 35 yaşıma kadar Ankara’da yaşadım; dolayısıyla, bu iki gencin Ankara’yı yaşadıkları zaman diliminde bende aynı yaştaydım ve aynı sokaklarda, parklarda, barlarda gezdim. Bu yüzden şunlar gözüme battı, Özgür, 312 isimli bir barda grubuyla çıkıyordu, 312 daha birkaç sene önce açıldı, o yaşlarımızda, sene 1995 civarı, rock grupları ya Manhattan’da ya da Gölge Bar da sahneye çıkardı. Gölge bar kapandığından olsa gerek o sahneleri 312 de çekmişler, Ankara’yı bilmeyenler için ok de, hızlı gençlik dönemini Ankara’da yaşayan kişiler için göze batan bir detay olduğunu sanıyorum. Keşke Gölge’nin bir kopyasını sahne olarak yaratsalarmış, ya da direkt gidip Manhattan’da çekselermiş diyeceğim ama Manhattan’da eski rock bar formatından sıyrılıp clubber tarzıyla yeniden dizayn edildiğinden eski Manhattan’ı yaratmak zor olurdu. Demem o ki, “ahhh Ankara, ahh gençliğimiz” dedirtebilecek sahneleri de böylece baltalamış olmuşlar. Ankara’yı anlatıyorsan, sadece Hitit Güneşi’ni yerine yerleştirmek olmamalı meselen, ki Ankara rock barlarında hiçbir şehirde yokken canlı müzik vardı, ve oralardan çıkıp Istanbul’a kopup giden nice müzisyen yetiştirmiştir bu barlar.
Deniz Özgür’le dükkanda birlikte olduktan sonra sevgilisiyle ilişkisini bitirme konuşması da beni uyuz eden sahnelerden biri. Burak “yattınız mı ha yattınız mı” diye erkek erkek sorunca, kaypaklığın hat safhada olduğu bir entel imaja bürünerek “bunu mu soruyorsun ha bunu mu, aşığım ben aşık” modunda adamı da aşağılayarak çekip gitmesini hiç sevmedim. Madem bir halt ediyorsun, arkasında dur, ne biliyim madem entel bir karizma peşindesin “yok yatmadık ama, seviştik” de adam yıkılsın bitsin orada.
Bunun dışında sadece aşk değil ki tesadüfleri seven, hayatım boyu ne acaip tesadüflerle dengemin bozulduğunu bilirim.
1 Temmuz 2011 Cuma
Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral
“Şuan bana ancak İnci Aral okumak iyi gelir” dediğim durumlarım var benim. Gün sıkıcı geçmişse, birilerini bir şeyleri özlemişsem, birileri canımı sıkmışsa, yapmak istediklerim vardıysa ve yapamamış bir durumdaysam, ya da, hepsinden geçtim, ne düğü belirsiz bir melankoli içindeysem; o günlerin gecelerinde herkes uykuya sığınıp da tek başıma kaldığımda, İnci Aral okumak isterim, ancak onun kelimeleri ve karakterleri sakinleştirebilir beni gibi hissederim. Ben kendisini keşfetmeden ve bu kadar sevmeden önce yazdığı romanları çok geniş bir zamana yaydım, hemen bitmesin yazdıkları diye. Şu son 3-4 senedir ise romanları çıkar çıkmaz alıp kütüphaneme koyup bekletiyorum. İnci Aral okuma ihtiyacı durumlarından birinin içindeysem, işte o zaman parmağımı atıp romanına sanki nadide bir eşya tutuyormuş gibi alır gelirim yatağıma. Daha ilk paragrafında içine giriveririm romanın, İnci Aral öyle yazar çünkü. Biz romanını elimize aldığımız anda bizimdir artık o roman, o hikaye; öyle hissettiğim için de ayrı severim kendisini. Bu romanını da işte aynen de böyle bir zaman diliminde başladım okumaya, iyi geldi.
İnci Aral’ı diğer yazarlardan ayıran şey ne benim için, bunu da sanıyorum “Unutmak” kitabını okuduğumda daha iyi anlayacağım. Onu da okumaya başladım ama sonra çok güzel olduğu için ilk beş sayfadan sonra bıraktım, daha önce başlamış olduğum başka bir romana devam ettim. Evet, çok güzel olduğu ve İnci Aral kendini anlattığı için bıraktım. Başucumdan doğru bakışalım kitapla diye, okumaya kıyamadım işte ya, sanırım tam tabiri bu olsa gerek. O kadar güzel başladı ki, okumaya kıyamadım.
"Şarkını Söylediğin Zaman"'ı hüngür şakır okudum. 12 Eylül öncesinde konservatuvarda okurken tanışan Cihan ve Deniz'i anlatıyor roman. Cihan'la Deniz 20 lerin en başında tanışırlar, iki farklı çevreden gelmiş çok farklı karakterde iki insandırlar, dostlukları o kadar güzel ve tanıdık ki okurken çok güzel şeyler anımsattı bana kendi 20 lerimin başından; biri deli manyak biri olgun çok farklı iki insan olduğumuz ama sessizlikleri rahatsız olmadan paylaştığımız bir dostum olmuştu, Volkan, onu hatırladım. Burada deli manyak olan Deniz'dir, bütün heyecan ve arzularını kırıcı bir tutkuyla yaşamak ister hep, bunu yaparken de etrafındakileri pek düşünmez, bencildir, sadece kendisini, kendi arzularını, hayallerini ve ideallerini düşünerek yaşar, başkaları da aynı tutkuyla yaşamadıkları için suçlar onları. Tüm bu tutkularının, ideallerinin peşinde koşarken arkasına bile bakmaz, ama Cihan arkasında olsun ister. Cihan ise taşrada yetişmiş, nispeten sessiz, ayakları daha fazla yere basan bir çocuktur. Bu dostluk aşka dönüşür sonra, çok severler birbirlerini. Cihan'ın aşkını satır satır okurken, Deniz'in aşkı kelimelere dökülmez. Deniz zaten sürekli koşmaya alıştığı için arkasına da bakmaz, bu aşkta kalıp biraz mola vermek isteyen Cihan'ı ardında bırakıp koşmaya devam eder. Yanlış anlaşılmasın, bir aşk romanı gibi koksa da değil. Deniz ideallerinin peşinden gider, bizim kuşağın ancak sokağa çıkma yasaklarıyla hatırladığı fakat duyup dinlediği ve okuduğu 12 Eylül sürecinden geçer. Bu süreç içimizi olduğunca acıtır, ağlatır. Cihan'ın yaşadıklarını Cihan'ın günlüğünden okuruz, Deniz'in yaşadıklarını ise kızının yıllar sonra bulduğu günlükten ancak romanın sonuna doğru okuruz, hüngür şakır.
Cihan yıllar sonra Deniz'in kızıyla tanışır, ona aşık olur. İlk başta bilmez onun kızı olduğunu, burası tam bir Türk filmi tadındadır ama olsun. Annesinin yazdıklarını okuyunca, kırık bir şekilde büyümesinin kırgınlığını atar üzerinden Aslı, bu yazıları yırtıp yırtıp atar ama, Cihan'ın okumasına izin vermez. Roman mutlu biter ama Deniz'e yapılan haksızlık üzerimize yapışır kalır.
Romanın kurgusu çok başarılı. Dili zaten İnci Aral kalemi, tartışmaya bile gerek yok, mükemmel. Okuyun...
Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım Nisan 2011, 231 Sayfa
Cihan yıllar sonra Deniz'in kızıyla tanışır, ona aşık olur. İlk başta bilmez onun kızı olduğunu, burası tam bir Türk filmi tadındadır ama olsun. Annesinin yazdıklarını okuyunca, kırık bir şekilde büyümesinin kırgınlığını atar üzerinden Aslı, bu yazıları yırtıp yırtıp atar ama, Cihan'ın okumasına izin vermez. Roman mutlu biter ama Deniz'e yapılan haksızlık üzerimize yapışır kalır.
Romanın kurgusu çok başarılı. Dili zaten İnci Aral kalemi, tartışmaya bile gerek yok, mükemmel. Okuyun...
Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım Nisan 2011, 231 Sayfa
20 Haziran 2011 Pazartesi
Özenerek baktığın kişi olmak....
İş için 2 gün Ankara yaptım. Ankara'da otelde kalmak varmış, kaldım. Ankara'da güleryüzlü bir deniz insanı olarak dolaşmak varmış, dolaştım. Sadece dört aydır yaşadığım şehri özlemek varmış, özledim. Ve anladım, yaşadığın şehri özleyebilmek bir ayrıcalıkmış...
Nasıl taşınırken kara maruz kaldıysak, bu seyahatte de durmaksızın yağan yağmurun hezimetine uğradık. Aylardır trafik nedir unutan ben, o yağmurda, Ankara'nın su dolup kapanan alt geçitlerinden geçemeyip de hepten trafikte tıkılı kalınca ve gitmeye çalıştığım yere geç gidince o kadar çok yoruldum ki. Ankara'yı sevmiyorum ya, sanırım o da beni sevmiyor artık...çok da fifi, o ayrı.
Aslında anlatmak istediğim şuydu, Ankara'da çalışırken böyle İzmir'den Mersin'den Istanbul'dan bizi ziyarete gelirdi firmalar; Istanbul'dan gelenlerin havası ayrıdır da, Mersin veya İzmir'den gelenler böyle bir güleryüzlü, böyle bir rahat, böyle bir naif, ruh zengini insan ifadesi taşırlardı yüzlerinde, ha bir de yanık tenli olurlardı mevsimine göre. Ben imrenerek bakar, iş muhabbeti biter bitmez yaşadıkları şehir üzerine sorduğum envai çeşit soruyla onları bayar da bayardım. Şimdi ben onlar oldum bu seyahatte..mutlu mutlu...
11 Haziran 2011 Cumartesi
Firarperest - Elif Şafak
Bir türlü içim ısınmadı benim Elif Safak'a, bu kadar reklamının yapılması rahatsız ediyor beni, o kadar reklama ihtiyacın mı var, bu kadar medyatik olmaya falan, güzel yazıyorsun işte, Twilight yazarı gibi bu kadar göz önünde olmana ne gerek var diyorum,bir de galiba kıskanıyorum kendisini hehe. Kendisine ısınamasam da kitaplarını okumaktan geri kalmıyorum tabii. Bu kitabı bana eski işyerimden bir arkadaşım, hiç beklenmedik bir şekilde istifa edip yıllar yılı yaşadığım şehirden arkama bakmadan taşınmam üstüne hediye etti. Ben de bu kitabı bütün o taşınma ve yolculuk telaşesinde okudum, okuduklarım yaşadıklarıma eş oldu. Kitap yazarın denemelerinden oluşuyor. Kesin hükümlere varmadan samimi bir şekilde tartışmadan hatta uzlaşarak anlatmış dertlerini, deneme de bu değil mi zaten. İçini dökmüş işte. Bazı bölümleri çok sevdim. Kadınlara, kadınların hemcinsleriyle olan iletişimine, yerleşik olmamayı sevmeye ilişkin bölümleri sevdim. Bazı bölümler ise fazlaca pozitif fazlaca akıllı bıdık geldi onları sevmedim. Bir de romanlarında süper ağdalı bir dil tercih eden yazarın denemelerini bu kadar konuşur gibi bir dille, o kadar dil adına hiçbir güzellik taşımadan yayınlamış olması şüphelerimi bir kez daha arttırdı.
Kapak tasarımını da hem beğendim hem beğenmedim. Kapağına kendi resmini koyması çok itici. Tamam narin, ince ve güzel bir kadınsın, ama manken değil yazarsın. Bence tabii ki..Bu kadar kendisini göstermesi, bir de hep aynı saç modeli ile kafama kazınmış olması kitaplarını okurken yazdıklarını yazarından bağımsız düşünmemi engelliyor benim; neyi okusam yazarın tipi hep gözümün önünde, karakterleri bağımsızlaşamıyor bir türlü, bir yerleri hep Elif Şafak kalıyor. İtici...
Doğan Kitap, 50. Baskı, 236 sayfa
31 Mayıs 2011 Salı
Aşkın Haçsız Seferi - Hakan İşçen
Bu kitabı Kitap Kurdu’nun bloğunda okuyup almıştım. Kendisine teşekkür ederim buradan.
Bir çırpıda okunuyor. Sade bir dili var, ağdalı değil rahat rahat okunuyor. Zamanda yapılan değişiklikler dikkatimizi romanda tutmamızı sağlıyor, sıkmıyor. Ama…
İlk bölümde iddialı başlayan roman beklentimi çok yükseltti, daha sonraki bölümlerde ise aynı heyecan ve iddiayı yakalayamadım, bittiğinde beklentimin karşılanmadığını, böyle yarım kalmış bir his bıraktı içimde. Dili ne kadar güzel olsa da, anlatılan aşk da, başkarakterlerin sürekli birbirlerine kurdukları yapış yapış aşk cümleleri de beni bir süre sonra çok sıktı. Bu burjuva kadın ve erkeği bir süre sonra gerçekten de çok itici bulmaya başladım ve bunun nedeni birinin kocasını birinin de karısını aldatıyor oluşu değildi. Evet, yeniyetme sevgililer gibi gizli gizli buluşmaları, dışarıdan hiçbir şekilde anlaşılmayacak yüksek çekim gücü ve bunun anlaşılmamasını sağlamaya çabalamak, yakalanmamaya çabalamak, çok kısa sürelere bir dokunuş, bir bakış ve alelacele bir sevişme sığdırmak başkarakterler için olduğu kadar okuyucu beni de çok heyecanlandırdı ilk başlarda. Yıllar önce eşlerine aşık olmuş evlenmiş bir kadın ve erkeğin 40 ların başında birbirlerine açık olmaları, bu aşka dur diyememeleri, eşleri ve aşkları arasında sıkışıp kalmaları, bu yaştan sonra hayatı toptan değiştirmenin zorluğunu hem göze alıp hem de kaçınmaları çok acıklı, yasak olanın günahı kadar çekiciliği de okuyucuyu baştan çıkarıyor, sanmıyorum ki bu romanı okuyup da bu karakterlere kızabilecek bir okuyucu çıksın. Ama dediğim gibi bir süre sonra sıkıyor. Belki de fazla uzun olmuştur roman, haddim olmayarak söylüyorum tabii ki de.
Baş karakterlerin burjuvalıkları da bana daha ilk başta itici geldi açıkçası sonrasında ise resmen rahatsız etti, birlikte olabilmek için sürekli yurtdışına çıkıyorlar, birinin toplantısı varsa diğeri de bir seyahat ayarlıyor, lüks otel odaları tutuyorlar birkaç saatliğine, sonra bir de ev tutuyorlar; işin içine para, lüks ve burjuvazi girince sanırım büyüsü ve heyecanı da gidiyor. İşler parayla o kadar kolay olmasa daha yakın hissedebilirdim kendimi karakterlere, işin içine bu kadar para pul girince iş bayağılaşıyor açıkçası, karizması yerlerde sürünüyor. Bir yandan acaba dedim lüks içinde bir yaşamın nasıl bayağılaşabileceği, insan ilişkilerini nasıl yerlerde süründürdüğüne mi dönecek konu acaba ama yok konu aşk da devam etti.
Romanla ilgili bir de şunu sevdim. En arkada her bölüm için tavsiye edilen şarkılar listesi var ve her bölüme uygun şiirler. Bu kadar aşk beni baymaz diyorsanız tavsiye ederim.
Doğan Kitap, 2010, 468 sayfa
17 Mayıs 2011 Salı
Ev vs Ofis...
Gel git akıllı, panik atağa yakalanması muhtemel bir koç burcu kadınıyım....ansızın mutlu ansızın mutsuz... gülmesi ve güldürülmesi pollyyannadan kolay ama ufacık şeylerde dünyanın başına yıkılması muhtemel...bir hafta önce kendisini mutsuz eden küfrettiği bir olayı ansızın unutmuş olabilir, kavga ettiğim birinin on dakika sonra gönlünü almış koridorda dedikodu yapıyor olabilirim...evdeki eşyaların yerlerini zırt pırt, saçımın rengini de iki üç ayda bir değiştiririm... ve bu günlüğe ruh haliyle doğru orantılı olarak alttaki gönderimde "çalışmak istemiyorum ben bea" yazıp, şimdi de "çalışmak ne güzel lay lay lom" yazmak da sanırım bana göredir...
Çalışmayı seviyorum ben arkadaş, sadece çalışmak değil tabii, ofise gitmeyi de ayrıca seviyorum. Tabii bu sevginin dış koşullarla desteklenmesi şartını göz ardı ediyor değilim, hatta rahat bir şehirdeki rahat işe gidiş geliş koşullarının bu sevgiyi besleyip büyüttüğüne de eminim. Ofise güler yüzünle girebilmek uykunu alıp almamandan çok trafikte ne kadar küfrettiğinle alakalı. Ofis yaşamına ilişkin alışkanlarımı çalışmadığım veya evden çalıştığım zamanlarda özlüyorum, sabahları aç karnına yediğim bir elmanın yanında içtiğim acı sade kahvenin tadı, ofis arkadaşlarıyla laflama, mümkün olduğunca kişiselleştirdiğim çalışma masam falan filan. Altı yedi ay evden de çalıştım ben, sürekli evde durmak asosyallik yaratıp tek sohbet aracının yine klavye olmasının yanında, bekleyen ev işleri ile aynı çatı altında çalışmanın baskısı anlatılmaz ki, ancak yaşanır. Ev kadını olmak ise başlı başına ayrı bir hadise...evde bütün gün birşeylerle uğraşırsın karşılığında kimse para vermediği gibi yaptıkların da hiç görünmez...
Rahat mahat ama "çalışan kadının hiçbir işe yetişememesi sonucu sinir katsayısının yükselip tahammül sınırının düşmesi" sahneleri yine bizim evde oynanıyor...
Ev vs Ofis dersem, ofis tercihim şuan için...mutluyum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













