23 Ağustos 2011 Salı

Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun - Hatice Meryem

Bir doktorla evli olmak yazılarımda beni rahatsız eden “bir doktorun karısı olmak”la ilgili rahatsızlıklarımdan bahsetmiştim. Bir doktorla evli olmanın toplumsal, ailesel ve kişisel kimliğimde oluşturduğu komplekslerden duyduğum rahatsızlıktan, daha da bahsedeceğim gibi görünüyor, her geçen gün yeni bir macera ile karşılaşıyorum çünkü. “Sen nesin ki, kaç para kazanıyorsun ki” diyen sözde aile yakınlarım oldu, yüzüme yüzüme, “üç kuruş maaş alıyorsun onu da eve gelen temizlikçiye veriyorsun, evde durup evinle ve çocuğunla ilgilenebilirsin” diyenler. En son yazımda yazmıştım ya, doktorlar doktorlarla evlensinler, herkes için en hayırlısı bu olur sanırım, iki koca ego önce birbirlerini sonra etrafındakileri tatmin edip dururlar. Hal böyleyken, ben kendi kendime sinirlenip his yaparken, bu kitap beni daha da gaza getirdi. “Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun” da yazar kendisini toplumun farklı yüzlerinden farklı farklı erkeklerin “karısı” olan kadınların yerine koymuş. İlk birkaç hikayeyi çok sevdim, bazıları çok çok abartılı geldi, sadece abartmak için yazılmış gibi.

“Ben bir ayyaşın karısı olsaydım eğer… yağmurlu bir gecede, pencerenin kenarındaki sandalyeye ilişmiş, oluklardan akan suların sesinden türlü nağmeler duyar ve Allahın belası kocamı beklerken kapı hızlı hızlı tokmaklanırdı…..” (S.7)

diye başlayıp bir ayyaşın karısı olarak hayatından bir geceyi anlatırken aslında bu kadının tüm hayatını özetleyiverir. Sonra, apartman kapıcısının karısı, tornacının karısı, cücenin karısı, imamın karısı, kuryenin karısı, marangozun karısı, gardiyanın karısı, kasabın karısı, genç bir adamın karısı, ince ruhlu bir adamın karısı, işçinin karısı, avare bir adamın karısı, bir adamın ikinci karısı, demiryolcunun karısı, tüccarın karısı, sünepenin karısı, emeklinin karısı, oburun karısı, lüzumsuz adamın karısı, şoparın karısı, ilkaşkın karısı, saz aşığının karısı, kader kurbanının karısı, yakışıklı bir adamın karısı, şairin karısı, yaşlı adamın karısı, garibanın karısı, babanın karısı, oğlunun karısı olma halleriyle devam eder kitap ve “Ama ben kimsenin karısı değilim ki! Yarın yine bir başıma açacağım gözlerimi” diye biter.

Bittiği noktada yazar “…….havayla, suyla temasımın son bulacağı o güne kadar bir koca eksiyle ve hayata horozlanmakla geçecek ömrüm.” diyerek kendi kendisinin parodisini yapıyor. Sanki hem aşık olup dolu dizgin yaşamak ister hem de bundan korkar tırsar bir havası var.

Ben en çok “bir tornacının karısı” hikayesini sevdim. Hamileyken doktor “sende demir eksikliği var” deyince, doktorun verdiği hapları içmek yerine, yatağa kocasının üzerinden dökülen demir tozlarını yiyen kadın çok etkiledi beni. Cahilliğine mi yansam, kocasını gözünde bu kadar yüceleştirmesine mi yansam, neye üzülsem bilemedim.Biz “okumuş” tabir edilen kadınlar bir taraflarımızı ne kadar yırtsak da, bazı kadınlar akıl etmeyi bırak, düşünebilecek kadar bile eğitilmiyorlar, ona mı üzülsem. Olanı biteni, anladığımı böyle güzel simgelerle yorumsuz anlattığı için de sevdim yazarı ve hikayesini.

İtiraf ediyorum bazı hikayelerde çok sıkıldım ve atladım….

Bir de en son “Ben Babamın Karısı Olsaydım Eğer…”hikayesini çok sevdim. Hiç yorum yapmadan bir bölüm koyayım aşağıya, bu bölüm ki bütün hikayelerin özünü oluşturmakta aslında.

S.92. Başımı yastığa koyarken, tam o an, rüyamda gördüğüm babamın karşısındaki zavallı çocuğun ben olabileceği fikriyle sarsıldım. Evet, babamın karşısında eli yüzü, sırtı başı, gölgesi dahil her yeri kan içerisinde oturan yaralı, çaresiz, zavallı bendim besbelli. Yıllardır birbirimize sevgiyle yaklaşmış, birbirimize gül’den ağır laf etmemiştik. Aramıza giren erkeklerin sayısı birkaçı geçmeye başladığında birden büyük bir yabancılaşma yaşamıştık her ikimiz de. Gerçi o bunu bilmiyordu, yani erkeklerin sayısını; ama sanırım hissediyordu ve çok mutsuzdu. Ben de kendimi, kocasını aldatan kadınlar gibi huzursuz ve aşağılık hissediyordum. İkimizde haksızlığa uğramıştık. Çok büyük haksızlığa! Baba-kız olmanın inanılmaz haksızlığına maruz kalmıştık. Zorla…İkimiz yüzünden, ikimiz sayesinde, ikimizden dolayı olmayan…İkimizin dışında… İkimize buyrulan, layık görülen, ikimize ceza olarak verilen bu gerilimli ve faşizan ilişkinin içinde sıkışarak yaşamak gerektiğini anlardım başımı yastığa koyarken.”

Şimdi, babasıyla olan ilişkisinde kendini haksızlığa uğramış hissetmeyen var mı? “Bunu ben de hissetmiş ama kelimelere dökememiştim” diyenler…. Hissedenler alsın okusun, son hikayede birkaç damla gözyaşı bekler sizi, hissetmeyenler de okusun ama, o ayrı.

İletişim Yayınları, 12.Baskı 2011 (1.2002), 95 sayfa

4 Ağustos 2011 Perşembe

Özlem...

Ankara’dan, oradaki yaşam şartlarımdan, işimden, kocamın işinden, evimden o kadar çok sıkılmış ve bunalmıştım ki taşınmak bana çok iyi geldi. Bunu defalarca anlattım herkes biliyor. Şimdi yaşadığım şehri seviyorum, daha kolay yaşıyorum, otuz beş yaşımdan sonra sektör değiştirdim, hiç bilmediğim bir işi öğreniyorum ve işimi seviyorum, kızım çok mutlu, sürekli yüzüyor, sürekli sokakta, toprağa çıplak ayakla basarak oynuyor, kocamın işi rahat, daha çok vakti var, bu taraflarda çok farklı bir kültür var, değişik insanlar tanıyor değişik yemekler yiyor, değişik gelenekler tanıyorum, dağ tepe deniz kumsal geziyorum, işe giderken vapura binme fantezim gerçekleşmemiş olsa da işe giderken sahil yolunu kullanıyorum Akdeniz’i sağıma alarak…her şey çok heyecanlı benim için bu aralar, süper monoton hayatımdan sonra “sürekli yanık tenle gezip askılı elbise ve şortlarımı sadece 1 hafta değil en az 5 ay giyebildiğim, yüzdüğüm için fit olduğum, güneşli sıcaktan bayıltacak bir iklimde yaşama” hayallerim gerçek oldu, son beş aydır yalnız kalabildiğim sürüyle zamanım oldu, kafamı dinledim, boşalttım…. bütün bunlar oldu da…..

Bütün bunlara rağmen yeni bir şehre taşınmak yine de zormuş. İnsan dostlarını, arkadaşlarını çıkıp gittiği şehirde bırakınca çok özlüyormuş. Aynı şehirde her kafamın tası attığında aradığım, dakikalarca telefonda kaynattığım deli manyak dostlarımla iş çıkışında bir bira içebilme imkanını özledim ben. Kendimi anlatmaya ihtiyacımın olmadığı, sesimin tonundan, bakışımın ezikliğinden, konuşurken yaptığım el hareketlerimden ruhsal halimin tahlilini hemen yapıveren ve ona göre bir tedavi planını hemen oluşturabilen dostlarımla alışveriş merkezlerinde giysileri elleyip elleyip, deneyip deneyip, nerde ne zaman hangi üründe indirim var takip edip, hiçbir şey almadan boş boş gezme imkanımı özledim. “Hadi çık bize gel” demeyi özledim, “hadi ben sana geliyorum” demeyi özledim. “Şimdi bunu böyle dersem ne olur” diye hayıflanmadan dedikodu yapmayı özledim. En gizli şeylerimi dostlarımla paylaşmayı, paylaşıp rahatlamayı özledim. İstanbul-Ankara arası mesafenin yakın ve ucuz olması nedeniyle çıkıp gelebilen arkadaşlarım şimdi yanıma gelebilmek için plan yapmak zorunda kalıyorlar, onların çıkıp gelebilme imkanlarını özledim. Çok özledim…çok ama…bu yüzden ağlayacak kadar özledim.

Beş ay çıkardım ya yalnızlığın tadını, artık batıyor bana. “Orada da arkadaş edinirsin” diyorlar… edinmeye çalışıyorum tabii... yeni insanlarla tanışıyorum, etrafıma bir duvar örmüş içine de girip oturmuş değilim. Belki aynı frekansı yakalayacağım insanlar karşıma henüz çıkmadılar, bilemiyorum. Zaten çıksalar da, on, onbeş hatta yirmi, yirmi beş senelik tanışlarımın yerini tutabilirler mi? Ben bu yaştan sonra benzer frekansı bulup da ayrılmadan zevkle aynı kanalı dinleyebilecek miyim?

Hiçbir dostumun olmadığı bir şehirde yaşıyorum… daha pozitif bakarsam dostlarımdan uzakta yaşıyorum da diyebilirim belki, zorlarsam…

Dahası beni anlayacak kadın sayısının çok az olmasından korktuğum bir şehirde yaşıyorum…

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Ölümlerine üzüldüğüm iki kadın..

Geçen hafta iki kadının ölümü etkiledi beni…genç ölümler nasıl etkilerse insanı öyle işte, gazete manşetlerinden sapasağlam durdukları günlere ait fotoğraflarına bakınca içimin acıdığı birbirinden habersiz, birbirinin zıttı, bin bir dertli iki genç yaşam.

Biri Ceylan…

21 yaşında, 1 yaşında bir kızı var, kocasını bırakıp baba evine sığınmak üzere Adana’ya geldiğinde olacakları bilmiyormuş. Kocasını bırakıp da anasına babasına sığınmaya gelince, sahibi kabul edilen koca da “alın bunu gereğini yapın” deyince, eve götürülüp bir odaya tıkılınca, sonra kardeşi elinde bir silahla gelip onu vurunca, vurulduktan sonra kapı üzerine kapatılıp ölmesi beklenince neler hissetmiştir acaba. Hayatta güvenecek, dayanacak kimsesi olmaması bir insanın nasıl bir yıkımdır ölümden öte …kocadır, eldir, erkektir…her an dönüp gidebilir, gün gelir gözyaşlarına aldırış etmeyebilir, baba desen canındır ama neticede erkektir, erkek olmayı bile becerememiştir bence de, iyimser bir bakış açısıyla bakarsam yaşadığı yerde sevgi göstermek erkeklik kabul edilmediğinden o da öyle bir erkek olmayı tercih etmiştir, çocuklarına sevdiğini göstermeyen…arkadaşlar dostlar belli olmaz bazen yanındadırlar insanın bazen değil, bazen yanında bile olsalar paylaşamazsın, anlatamazsın… bu üçüne güven duymayabilir, bu üçünü bu nedenle sevmeyebilir, bu üçünden korkabilir, kaçabilirsin de…. kardeş desen, canısındır, ondan öte canındır, beraber büyümüşsündür, nasıl bir ailede yaşadığını bilen ve sadece bu nedenle bile seni çok iyi anlayabilecek insandır, anne desen kollarında dinlendiğin huzur bulman gereken varlıktır, bütün kapılar çarpıldığında ne olursa olsun açık olması gereken kapıdır, sevgisi katıksız ve karşılıksız olmalıdır… neden kaçasın.

Ben, bazen kocamdan çok bunalırım, işten bunalırım, yaşadığım şehirden bunalırım, sorumluluklardan bunalırım, annelikten bunalırım, evimden bunalırım, bazen hepsinden aynı anda bunalırım, işte o zamanlarda annem yanımda olsun isterim, sanki annemin dizine yatsam saçımı okşatsam her şeyi bırakıp dünya turuna gidip gelmiş gibi hissederim ki annemin beni sabote ettiği durumların yanında üzerinde anlaşmaya varabildiğimiz konuların parmakla sayacak kadar az olması da bu kadar aleniyken annem yine de benim sığınağımdır, korunağımdır. Kılıma zarar gelse parçalar. Annesini kaybetmiş kişilerin bu kadar korunmasız bu kadar kırılgan olmaları da bu yüzdendir belki de. Baba neyse de, anne yoksa durum biraz daha kötüdür. Ceylan da muhtemelen annesine güvenmiştir, baba evine geri dönerken. Anne ki ne anne… torununun annesiz bırakılmasını seyreden bir anneanne, bir yavrusunun diğer yavrusunu öldürmesini seyreden bir anne, ikisine de acımayan. Kızcağız odada can çekişirken bırakınca sen ne yaptın acaba, biz anca otuz yaşımızda yapabildiğimiz hepi topu bir tane çocuğun saçını tararken bile incitmemeye çalışırken sende dokuz tane var diye mi bu kadar rahatsın. Sen nasıl bir insansın, acaba insan mısın…??? Sonrasında yaşadığı ıssızlığı ve yalnızlığı düşününce bile ürperiyorum Ceylan’ın, diken diken oluyorum. En yakınların tarafından yapayalnız bırakılırken, bir yandan da canının parçasını ardında bırakıyorsun, bu nasıl bir acı, nasıl huzursuz bir ölüm. Buna izin veren anlayışa da, engelleyemeyen devlete de lanet olsun.

Diğeri Amy..

Amy’yi sevip dinleyen herkesin onu ilk gördükleri zamana ilişkin duyguları aynı. Kabarık upuzun siyah saçları, elbiseleri, eyelinerı, dövmeleri, besteleri ve sesiyle 80 kuşağı olmaktan uzak bir genç kadın. Herkes ölecek diyordu, öldü. Üzüldüm. Müzik piyasasının iğrenç Lady Gaga ve benzer kopyaları ile talan edildiği, seviyesinin düştükçe düştüğü bir dünyada Amy’nin besteleri ve sesi ne kadar umut vericiydi, hala güzel müzik yapan insanların var olduğuna dair. Yaratıcı gücün bunca fazla olması, hayata karşı bu denli kırılgan olmayı da beraberinde mi getiriyor, yeteneğiyle haşır neşir iyi müzisyenler neden uyuşturucu bağımlısı, yetenekleriyle başa çıkabilmenin tek yolu bu mu, yaratıcı göz acılara daha mı duyarlı da rahatı böyle arıyor, uyuşturucu tahammül edebilme çıtasını mı yükseltiyor; müzik veya edebiyatta yetenekli olmasını dilediğim kızımda herhangi bir yetenek olur da ortaya çıkacak olursa tırsacağım bu gidişle. Bu yazıyı Cibelle dinleyerek yazdım, o da başka bir yetenek, tavsiye ederim.

22 Temmuz 2011 Cuma

"Türk" anneler...

“Türk anneler neden böyle çocuklarına çok karışıyor, yabancı anneler ne kadar rahatlar…” diye başlayıp Türk annelerin çocuklarına zorla yemek yedirmeleri, düştüklerinde hemen koşup kaldırmaları üzerine yerli yersiz birçok nutuk dinledim, kimileri anne babaydı, kimileri bekardı, bazıları erkek bazıları kadındı. Türk kadınlarının kadınlıklarını yabancı kadınlarla da karşılaştırırlar ya, büyük genellemeler yaparak. Türk kadınları kocalarını-sevgililerini sıkıştırır, bunaltır, sürekli konuşur vs vs. Ahh şu yabancı kadınlar ne kadar rahat sevgililer, ne kadar rahat eşler ve ne kadar rahat anneler….ve sadece bu nedenlerle ne mükemmeller…

Üzerine çok kelime paralayabileceğim bir konu, toparlayamıyorum bile.

Ben işin yabancı anneler kısmına takılıyorum bazen, birileri ortaya böyle bir şeyler atınca….annelik üzerine ahkam kesecek kadar süper bir anne değilim hatta bazen kötü bir anne olduğumu bile düşünüyorum, tüm “Türk” anneler gibi üzerime giymek zorunda kaldığım çeşit çeşit kimliği bir öyle bir böyle idare etmeye çalışırken annelik arada kaynayabiliyor sıklıkla. Ama yabancı uyruklu annelerle yapılan herhangi bir karşılaştırmanın ve bu karşılaştırmada mağlubiyete uğrayan tarafın Türk anneler olmasının da karşısındayım. Böyle bir karşılaştırmayı yapanlar çocuklarımızı eksik buluyorsa bunun nedeni anneleri değil aslında bu karşılaştırmayı yapanların kendileridir. Onlara sormak isterim, bir otobüs/uçak/tren/gemi vs yolculuğunda annesinin kucağında ağlayan çocuğa tahammül edebilir misiniz….. edebilseydiniz o çocuğun “Türk” annesi çocuğunu sürekli susması için uyarmak zorunda kalmazdı; bir alışveriş merkezinde kendini yerden yere atan çocuğa müdahelede bulunmayan bir çocuğun annesine ayıplamadan bakabilir misiniz… bakabilseydiniz o çocuğun “Türk” annesi çocuk üzerindeki tüm etkisini, kaybedip siz rahatsız oluyorsunuz diye çocuğunu kucağına alıp susturmaya çalışmazdı…. bir restoranda önündeki yemeği yememek için ağlayan bir çocuğa tebessümle bakabilir misiniz….bakabiliyor olsaydınız o çocuğun “Türk” annesi çocuğunu susturup kendisi yedirmeye çalışmazdı… çocuğunu evde bakıcıya bırakıp spora giden bir Türk anneye “aferin” diyebilir miydiniz…. diyebilseydiniz “Türk” annesi kendisini her bir haltta suçlu hissetmezdi. Örnekler uzar gider. Türk anneler her zaman çocukları etrafı rahatsız etmesin diye uğraşırlar, çünkü Türk olan etraf çoğunlukla tahammülsüzdür. Bu yüzden Türk anneler yabancı annelerden daha koşturmalı, daha stresli kadınlardır.

Ben kızımı çamurla oynarken, bir şeyleri karıştırırken, tehlikeli bir işi kurcalarken (tehlike boyutunu göz önünde bulundurarak tabii ki), rahat bırakıyorum kendi çapımda, keşfetsin falan diye; ya da kötü bir söz söylediğinde, saçma hareketler içinde bulunduğunda “ayıp”, “yapma” falan diye uyarmıyorum, uyarınca olayın inat boyutuna taşınmasından, kötü olan söze daha fazla dikkatini vermesinden tırsıyorum. Alışveriş merkezlerinde, parkta, bahçede, çarşıda bir şeyi ağlayarak isterse serbest bırakıyorum, ister ağlasın ister kendini yerlere atsın, insanların bakışlarına dayanmak zor oluyor ama bunu uzun süredir yapıyorum. Şimdilerde yemek yeme konusunda eğitiyorum kendimi, “aman beslenemeyecek” kaygılarımdan sıyrılıp tabağını önüne koyuyorum yerse yiyor, yemezse aç kalıyor. Ama bütün bunları yaparken toplumu göz ardı edebilmek o kadar zor ki, bazı insanların “anneye bak, çocuğuna bak” bakışlarına dayanmak.

Istanbul’dan Adana’ya dönüş yolundayız. Deniz koridorda otuyor ben ortada, çocuk hali bu ya uçağa bindiği için nasıl heyecanlı nasıl heyecanlı. Sürekli yüksek sesle konuşuyor heyecanlı heyecanlı. Uçak kalktıktan sonra geçecek biliyorum, bu tür durumlarda çocuklara karışmaz, heyecanını yaşamasına izin verirseniz, bir süre sonra bitiyor, o heyecan yaşanıp atıldığı için ortalık huzur buluyor deneyimle sabittir, “yapma” “etme” “sessiz” desem heyecanı kat be kat artıp bütün yolculuk boyunca sürecek. Sesimi çıkarmıyorum ama insanların bakışlarından rahatsız oluyorum, fakat dayanıyorum. Kızım 4 yaşında, koltuğa oturduğunda ayaklarını ne tam olarak sarkıtabilecek ne de toplayıp oturabilecek boyda, dizlerin bükülmeden uzatıldığı bir boyda. Uçak heyecanını yaşarken ayakları ön koltuğun alt kısmına çarpıyor, ön koltukta oturan 20 lerindeki delikanlı şöyle bir dönüp bakıyor. İlk vurmada böyle dönüp uyuz uyuz baktığına göre şirret bir insan belli. “Anneciğim, bak ön koltuktaki amca rahatsız olabilir ayaklarına dikkat et olur mu, çarpmasın diyorum”. Ayaklar birkaç kez daha vuruyor, oğlan her seferinde daha da uyuz olmuş bir şekilde bakıyor. Bu arada kızım keşifte, ön koltuğa asılı sehpayı açıp kapatıyor, ben sabırlardayım birkaç kez kapatıp açacak, keşif tamamlandığında bir daha açmayacak biliyorum. Yine de üzerimde oluşan sosyal baskı ile arada bir istemeden “yapma kızım, etme kızım” diyorum. Derken oğlan dönüyor ve “Hanımefendi…çocuk..” demesiyle ben “beyefendi uyarıyorum siz de duyuyorsunuz ne yapayım elini kolunu mu bantlayayım, siz de biraz anlayışlı olun” deyip adamın söyleyeceğini de ağzına takıverdim. Oğlan “anasına bak amma da şirret” diye düşünmüş olacak ki tıpış tıpış önüne döndü. Sonrasında kızımın keşifleri bitti, yolculuğumuz huzura erdi.

Şimdiii, Türk anneler neden çocuklarını sıkıştırıyor diye düşünenler kendinize bakın lütfen. Siz annelerini rahat bırakırsanız onlar da çocuklarını elbet rahat bırakırlar. Bu arada hep “anne” olarak bahsettiğim kişiler “baba”lar da olabilir, kendi cinsiyetimden hareketle yazdım bunları sadece. Yoksa babalar da aynı baskının hedefleri tabii. Türk anneler derken de herhangi bir ayrımcılık yapmak istemiyorum tabii ki, ağız alışkanlığı üzere denir ya hep “biz Türkler…”.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Aşk tesadüfleri sever, bende severim, herkes sever...

Uzun süredir ne film ne de dizi seyrediyorum. Hatta hiç televizyon seyretmiyorum desem yeridir. Taşınma sonrası adaptasyon, yeni bir şehri keşif, küçücük bir su birikintisi görünce bile canı yüzme çeken bir ruhun havuzdan denize denizden havuza koşması beni uzak tuttu sinemadan televizyondan. Aylardır sinemada seyrettiğim tek film Vinnie The Pooh oldu. Yeni hayata nispeten alışınca, sadece bir haftalık tatildeymişçesine alelacele gezme tozma durumum, havuz, deniz ve güneşin artık birer yaşam parçam olduğunun ayırdına varır varmaz sona erince, ayaklarımı uzatıp yayılmayı, türlü türlü abur cubur tüketerek film seyretmeyi özlediğimi fark ettim. Tabii havanın balkon keyfi yapamayacak kadar nemli ve sıcak olmasının da etkisi yok değil bunda. Bu özlemi bir aksiyon filmiyle geçiştirseydim iyi olacaktı gece gece o ayrı. Etkilendim ama beğendim mi beğenmedim mi bilemiyorum, nefret etmedim ama hastası da olmadım.

Hadi neleri beğendim onu yazayım…

Okuduğum onca çocuk gelişimi kitabından az buz öğrendiklerimden yola çıkarsam Deniz ve Özgür’ün çocuklarında yaşadıklarının 30 lu yaşlarındaki yansımalarını başarılı buldum. Yıkıcı, öfkeli ve geçimsiz bir baba figürü ve ona tahammül eden nispeten ezik bir anne figürü ile Deniz’in güncel zamandaki halini uyumlu buldum açıkçası, ilgisiz aksi bir baba ile büyüyen genç kız kendi erkek seçimlerinde de başarısız ve mutsuz, ruhen kendisini ezen bir adamla birlikte. Sevgi dolu bir anne baba ile fakat kendini engelleyen bir hastalıkla büyümek zorunda kalan Özgür ne kadar sakin ve uysal. Bunun dışında, birçok Türk filminin aksine doktor ve hastane çekimleri gerçekçi, tabii buna dikkat etmememizdeki baş etkenin Özgür’ün Ankara’da muayeneye gittiği doktorunun kocanın hocası olmasıydı tabii. Sanıyorum filmlerde gerekiyor ise, doktorları doktorlara oynatmakta fayda var, zira nice Türk filminde abartılan doktor teşhisleriyle ve yalan yanlış tıbbi jargonla aldatıldık, değil mi?

Mehmet Günsür gerçeğini ise içimdeki lolita ruhu açığa çıkarmadan ve çığlık çığlığa çok da yavşayıp fazla abartmadan şöyle özetlemek isterim, kendisinde bir Johnny Depp dehası görüyor ama bunu değerlendiremediğini düşünüyorum. Artık menajeri mi beceriksiz, kendi seçimleri mi yetersiz bilmem, ama oyunculuğu, havası ve karizması, yakışıklılığı tadından yenmez, o derece. Bundan sonra başka bir aşk filminde daha oynayıp kendini aşk böcüğü rollerine kaptırmamasını, içindeki Johnny Depp’i azad etmesini ve saçma sapan şampuan reklamlarında saçlarını savurmamasını dilerim.

Kadro iyiydi kısacası, oyunculuk açısından başarılıydı. Rolü üzerinde eğreti durup da beni rahatsız eden bir karakter çarpmadı gözüme.

Beğenmediklerimi yazacak olursam….

Deniz ve Özgür 1977 doğumluydu, ben de 1976 doğumluyum. 17 yaşımdan 35 yaşıma kadar Ankara’da yaşadım; dolayısıyla, bu iki gencin Ankara’yı yaşadıkları zaman diliminde bende aynı yaştaydım ve aynı sokaklarda, parklarda, barlarda gezdim. Bu yüzden şunlar gözüme battı, Özgür, 312 isimli bir barda grubuyla çıkıyordu, 312 daha birkaç sene önce açıldı, o yaşlarımızda, sene 1995 civarı, rock grupları ya Manhattan’da ya da Gölge Bar da sahneye çıkardı. Gölge bar kapandığından olsa gerek o sahneleri 312 de çekmişler, Ankara’yı bilmeyenler için ok de, hızlı gençlik dönemini Ankara’da yaşayan kişiler için göze batan bir detay olduğunu sanıyorum. Keşke Gölge’nin bir kopyasını sahne olarak yaratsalarmış, ya da direkt gidip Manhattan’da çekselermiş diyeceğim ama Manhattan’da eski rock bar formatından sıyrılıp clubber tarzıyla yeniden dizayn edildiğinden eski Manhattan’ı yaratmak zor olurdu. Demem o ki, “ahhh Ankara, ahh gençliğimiz” dedirtebilecek sahneleri de böylece baltalamış olmuşlar. Ankara’yı anlatıyorsan, sadece Hitit Güneşi’ni yerine yerleştirmek olmamalı meselen, ki Ankara rock barlarında hiçbir şehirde yokken canlı müzik vardı, ve oralardan çıkıp Istanbul’a kopup giden nice müzisyen yetiştirmiştir bu barlar.

Deniz Özgür’le dükkanda birlikte olduktan sonra sevgilisiyle ilişkisini bitirme konuşması da beni uyuz eden sahnelerden biri. Burak “yattınız mı ha yattınız mı” diye erkek erkek sorunca, kaypaklığın hat safhada olduğu bir entel imaja bürünerek “bunu mu soruyorsun ha bunu mu, aşığım ben aşık” modunda adamı da aşağılayarak çekip gitmesini hiç sevmedim. Madem bir halt ediyorsun, arkasında dur, ne biliyim madem entel bir karizma peşindesin “yok yatmadık ama, seviştik” de adam yıkılsın bitsin orada.

Bunun dışında sadece aşk değil ki tesadüfleri seven, hayatım boyu ne acaip tesadüflerle dengemin bozulduğunu bilirim.

1 Temmuz 2011 Cuma

Şarkını Söylediğin Zaman - İnci Aral

“Şuan bana ancak İnci Aral okumak iyi gelir” dediğim durumlarım var benim. Gün sıkıcı geçmişse, birilerini bir şeyleri özlemişsem, birileri canımı sıkmışsa, yapmak istediklerim vardıysa ve yapamamış bir durumdaysam, ya da, hepsinden geçtim, ne düğü belirsiz bir melankoli içindeysem; o günlerin gecelerinde herkes uykuya sığınıp da tek başıma kaldığımda, İnci Aral okumak isterim, ancak onun kelimeleri ve karakterleri sakinleştirebilir beni gibi hissederim. Ben kendisini keşfetmeden ve bu kadar sevmeden önce yazdığı romanları çok geniş bir zamana yaydım, hemen bitmesin yazdıkları diye. Şu son 3-4 senedir ise romanları çıkar çıkmaz alıp kütüphaneme koyup bekletiyorum. İnci Aral okuma ihtiyacı durumlarından birinin içindeysem, işte o zaman parmağımı atıp romanına sanki nadide bir eşya tutuyormuş gibi alır gelirim yatağıma. Daha ilk paragrafında içine giriveririm romanın, İnci Aral öyle yazar çünkü. Biz romanını elimize aldığımız anda bizimdir artık o roman, o hikaye; öyle hissettiğim için de ayrı severim kendisini. Bu romanını da işte aynen de böyle bir zaman diliminde başladım okumaya, iyi geldi.
İnci Aral’ı diğer yazarlardan ayıran şey ne benim için, bunu da sanıyorum “Unutmak” kitabını okuduğumda daha iyi anlayacağım. Onu da okumaya başladım ama sonra çok güzel olduğu için ilk beş sayfadan sonra bıraktım, daha önce başlamış olduğum başka bir romana devam ettim. Evet, çok güzel olduğu ve İnci Aral kendini anlattığı için bıraktım. Başucumdan doğru bakışalım kitapla diye, okumaya kıyamadım işte ya, sanırım tam tabiri bu olsa gerek. O kadar güzel başladı ki, okumaya kıyamadım.

"Şarkını Söylediğin Zaman"'ı hüngür şakır okudum. 12 Eylül öncesinde konservatuvarda okurken tanışan Cihan ve Deniz'i anlatıyor roman. Cihan'la Deniz 20 lerin en başında tanışırlar, iki farklı çevreden gelmiş çok farklı karakterde iki insandırlar, dostlukları o kadar güzel ve tanıdık ki okurken çok güzel şeyler anımsattı bana kendi 20 lerimin başından; biri deli manyak biri olgun çok farklı iki insan olduğumuz ama sessizlikleri rahatsız olmadan paylaştığımız bir dostum olmuştu, Volkan, onu hatırladım. Burada deli manyak olan Deniz'dir, bütün heyecan ve arzularını kırıcı bir tutkuyla yaşamak ister hep, bunu yaparken de etrafındakileri pek düşünmez, bencildir, sadece kendisini, kendi arzularını, hayallerini ve ideallerini düşünerek yaşar, başkaları da aynı tutkuyla yaşamadıkları için suçlar onları. Tüm bu tutkularının, ideallerinin peşinde koşarken arkasına bile bakmaz, ama Cihan arkasında olsun ister. Cihan ise taşrada yetişmiş, nispeten sessiz, ayakları daha fazla yere basan bir çocuktur. Bu dostluk aşka dönüşür sonra, çok severler birbirlerini. Cihan'ın aşkını satır satır okurken, Deniz'in aşkı kelimelere dökülmez. Deniz zaten sürekli koşmaya alıştığı için arkasına da bakmaz, bu aşkta kalıp biraz mola vermek isteyen Cihan'ı ardında bırakıp koşmaya devam eder. Yanlış anlaşılmasın, bir aşk romanı gibi koksa da değil. Deniz ideallerinin peşinden gider, bizim kuşağın ancak sokağa çıkma yasaklarıyla hatırladığı fakat duyup dinlediği ve okuduğu 12 Eylül sürecinden geçer. Bu süreç içimizi olduğunca acıtır, ağlatır. Cihan'ın yaşadıklarını Cihan'ın günlüğünden okuruz, Deniz'in yaşadıklarını ise kızının yıllar sonra bulduğu günlükten ancak romanın sonuna doğru okuruz, hüngür şakır.

Cihan yıllar sonra Deniz'in kızıyla tanışır, ona aşık olur. İlk başta bilmez onun kızı olduğunu, burası tam bir Türk filmi tadındadır ama olsun. Annesinin yazdıklarını okuyunca, kırık bir şekilde büyümesinin kırgınlığını atar üzerinden Aslı, bu yazıları yırtıp yırtıp atar ama, Cihan'ın okumasına izin vermez. Roman mutlu biter ama Deniz'e yapılan haksızlık üzerimize yapışır kalır.

Romanın kurgusu çok başarılı. Dili zaten İnci Aral kalemi, tartışmaya bile gerek yok, mükemmel. Okuyun...

Kırmızı Kedi Yayınları, 1. Basım Nisan 2011, 231 Sayfa

20 Haziran 2011 Pazartesi

Özenerek baktığın kişi olmak....

İş için 2 gün Ankara yaptım. Ankara'da otelde kalmak varmış, kaldım. Ankara'da güleryüzlü bir deniz insanı olarak dolaşmak varmış, dolaştım. Sadece dört aydır yaşadığım şehri özlemek varmış, özledim. Ve anladım, yaşadığın şehri özleyebilmek bir ayrıcalıkmış...

Nasıl taşınırken kara maruz kaldıysak, bu seyahatte de durmaksızın yağan yağmurun hezimetine uğradık. Aylardır trafik nedir unutan ben, o yağmurda, Ankara'nın su dolup kapanan alt geçitlerinden geçemeyip de hepten trafikte tıkılı kalınca ve gitmeye çalıştığım yere geç gidince o kadar çok yoruldum ki. Ankara'yı sevmiyorum ya, sanırım o da beni sevmiyor artık...çok da fifi, o ayrı.

Aslında anlatmak istediğim şuydu, Ankara'da çalışırken böyle İzmir'den Mersin'den Istanbul'dan bizi ziyarete gelirdi firmalar; Istanbul'dan gelenlerin havası ayrıdır da, Mersin veya İzmir'den gelenler böyle bir güleryüzlü, böyle bir rahat, böyle bir naif, ruh zengini insan ifadesi taşırlardı yüzlerinde, ha bir de yanık tenli olurlardı mevsimine göre. Ben imrenerek bakar, iş muhabbeti biter bitmez yaşadıkları şehir üzerine sorduğum envai çeşit soruyla onları bayar da bayardım. Şimdi ben onlar oldum bu seyahatte..mutlu mutlu...

11 Haziran 2011 Cumartesi

Firarperest - Elif Şafak

Bir türlü içim ısınmadı benim Elif Safak'a, bu kadar reklamının yapılması rahatsız ediyor beni, o kadar reklama ihtiyacın mı var, bu kadar medyatik olmaya falan, güzel yazıyorsun işte, Twilight yazarı gibi bu kadar göz önünde olmana ne gerek var diyorum,bir de galiba kıskanıyorum kendisini hehe. Kendisine ısınamasam da kitaplarını okumaktan geri kalmıyorum tabii. Bu kitabı bana eski işyerimden bir arkadaşım, hiç beklenmedik bir şekilde istifa edip yıllar yılı yaşadığım şehirden arkama bakmadan taşınmam üstüne hediye etti.  Ben de bu kitabı bütün o taşınma ve yolculuk telaşesinde okudum, okuduklarım yaşadıklarıma eş oldu. Kitap yazarın denemelerinden oluşuyor. Kesin hükümlere varmadan samimi bir şekilde tartışmadan hatta uzlaşarak anlatmış dertlerini, deneme de bu değil mi zaten. İçini dökmüş işte. Bazı bölümleri çok sevdim. Kadınlara, kadınların hemcinsleriyle olan iletişimine, yerleşik olmamayı sevmeye ilişkin bölümleri sevdim. Bazı bölümler ise fazlaca pozitif fazlaca akıllı bıdık geldi onları sevmedim. Bir de romanlarında süper ağdalı bir dil tercih eden yazarın denemelerini bu kadar konuşur gibi bir dille, o kadar dil adına hiçbir güzellik taşımadan yayınlamış olması şüphelerimi bir kez daha arttırdı.

Kapak tasarımını da hem beğendim hem beğenmedim. Kapağına kendi resmini koyması çok itici. Tamam narin, ince ve güzel bir kadınsın, ama manken değil yazarsın. Bence tabii ki..Bu kadar kendisini göstermesi, bir de hep aynı saç modeli ile kafama kazınmış olması kitaplarını okurken yazdıklarını yazarından bağımsız düşünmemi engelliyor benim; neyi okusam yazarın tipi hep gözümün önünde, karakterleri bağımsızlaşamıyor bir türlü, bir yerleri hep Elif Şafak kalıyor. İtici...

Doğan Kitap, 50. Baskı, 236 sayfa

31 Mayıs 2011 Salı

Aşkın Haçsız Seferi - Hakan İşçen

Bu kitabı Kitap Kurdu’nun bloğunda okuyup almıştım. Kendisine teşekkür ederim buradan.

Bir çırpıda okunuyor. Sade bir dili var, ağdalı değil rahat rahat okunuyor. Zamanda yapılan değişiklikler dikkatimizi romanda tutmamızı sağlıyor, sıkmıyor. Ama…

İlk bölümde iddialı başlayan roman beklentimi çok yükseltti, daha sonraki bölümlerde ise aynı heyecan ve iddiayı yakalayamadım, bittiğinde beklentimin karşılanmadığını, böyle yarım kalmış bir his bıraktı içimde. Dili ne kadar güzel olsa da, anlatılan aşk da, başkarakterlerin sürekli birbirlerine kurdukları yapış yapış aşk cümleleri de beni bir süre sonra çok sıktı. Bu burjuva kadın ve erkeği bir süre sonra gerçekten de çok itici bulmaya başladım ve bunun nedeni birinin kocasını birinin de karısını aldatıyor oluşu değildi. Evet, yeniyetme sevgililer gibi gizli gizli buluşmaları, dışarıdan hiçbir şekilde anlaşılmayacak yüksek çekim gücü ve bunun anlaşılmamasını sağlamaya çabalamak, yakalanmamaya çabalamak, çok kısa sürelere bir dokunuş, bir bakış ve alelacele bir sevişme sığdırmak başkarakterler için olduğu kadar okuyucu beni de çok heyecanlandırdı ilk başlarda. Yıllar önce eşlerine aşık olmuş evlenmiş bir kadın ve erkeğin 40 ların başında birbirlerine açık olmaları, bu aşka dur diyememeleri, eşleri ve aşkları arasında sıkışıp kalmaları, bu yaştan sonra hayatı toptan değiştirmenin zorluğunu hem göze alıp hem de kaçınmaları çok acıklı, yasak olanın günahı kadar çekiciliği de okuyucuyu baştan çıkarıyor, sanmıyorum ki bu romanı okuyup da bu karakterlere kızabilecek bir okuyucu çıksın. Ama dediğim gibi bir süre sonra sıkıyor. Belki de fazla uzun olmuştur roman, haddim olmayarak söylüyorum tabii ki de.

Baş karakterlerin burjuvalıkları da bana daha ilk başta itici geldi açıkçası sonrasında ise resmen rahatsız etti, birlikte olabilmek için sürekli yurtdışına çıkıyorlar, birinin toplantısı varsa diğeri de bir seyahat ayarlıyor, lüks otel odaları tutuyorlar birkaç saatliğine, sonra bir de ev tutuyorlar; işin içine para, lüks ve burjuvazi girince sanırım büyüsü ve heyecanı da gidiyor. İşler parayla o kadar kolay olmasa daha yakın hissedebilirdim kendimi karakterlere, işin içine bu kadar para pul girince iş bayağılaşıyor açıkçası, karizması yerlerde sürünüyor. Bir yandan acaba dedim lüks içinde bir yaşamın nasıl bayağılaşabileceği, insan ilişkilerini nasıl yerlerde süründürdüğüne mi dönecek konu acaba ama yok konu aşk da devam etti.

Romanla ilgili bir de şunu sevdim. En arkada her bölüm için tavsiye edilen şarkılar listesi var ve her bölüme uygun şiirler. Bu kadar aşk beni baymaz diyorsanız tavsiye ederim.

Doğan Kitap, 2010, 468 sayfa

17 Mayıs 2011 Salı

Ev vs Ofis...

Gel git akıllı, panik atağa yakalanması muhtemel bir koç burcu kadınıyım....ansızın mutlu ansızın mutsuz... gülmesi ve güldürülmesi pollyyannadan kolay ama ufacık şeylerde dünyanın başına yıkılması muhtemel...bir hafta önce kendisini mutsuz eden küfrettiği bir olayı ansızın unutmuş olabilir, kavga ettiğim birinin on dakika sonra gönlünü almış koridorda dedikodu yapıyor olabilirim...evdeki eşyaların yerlerini zırt pırt, saçımın rengini de iki üç ayda bir değiştiririm... ve bu günlüğe ruh haliyle doğru orantılı olarak alttaki gönderimde "çalışmak istemiyorum ben bea" yazıp, şimdi de "çalışmak ne güzel lay lay lom" yazmak da sanırım bana göredir...

Çalışmayı seviyorum ben arkadaş, sadece çalışmak değil tabii, ofise gitmeyi de ayrıca seviyorum. Tabii bu sevginin dış koşullarla desteklenmesi şartını göz ardı ediyor değilim, hatta rahat bir şehirdeki rahat işe gidiş geliş koşullarının bu sevgiyi besleyip büyüttüğüne de eminim. Ofise güler yüzünle girebilmek uykunu alıp almamandan çok trafikte ne kadar küfrettiğinle alakalı. Ofis yaşamına ilişkin alışkanlarımı çalışmadığım veya evden çalıştığım zamanlarda özlüyorum, sabahları aç karnına yediğim bir elmanın yanında içtiğim acı sade kahvenin tadı, ofis arkadaşlarıyla laflama, mümkün olduğunca kişiselleştirdiğim çalışma masam falan filan. Altı yedi ay evden de çalıştım ben, sürekli evde durmak asosyallik yaratıp tek sohbet aracının yine klavye olmasının yanında, bekleyen ev işleri ile aynı çatı altında çalışmanın baskısı anlatılmaz ki, ancak yaşanır. Ev kadını olmak ise başlı başına ayrı bir hadise...evde bütün gün birşeylerle uğraşırsın karşılığında kimse para vermediği gibi yaptıkların da hiç görünmez...

Rahat mahat ama "çalışan kadının hiçbir işe yetişememesi sonucu sinir katsayısının yükselip tahammül sınırının düşmesi" sahneleri yine bizim evde oynanıyor...

Ev vs Ofis dersem, ofis tercihim şuan için...mutluyum...

27 Nisan 2011 Çarşamba

İşe başlıyorum..

Zengin erkek avında bir takım hatunlar var, hatun demeyeyim de genckız diyeyim. Av da yanlış anlaşılmasın tamamen nikah masasına oturtmak amacı diyeyim. Zengin erkek de biraz kaba oldu, varlıklı diyeyim. Şimdi de cümleyi baştan kurayım, varlıklı ya da varlıklı olması yaklaşık otuzbeş yaşlarında kuvvetle muhtemel olacak erkekleri nikah masasına oturtmaya çalışan gençkızlar vardır; yeni nesil genç kızların çoğunluğu böyle olmakla birlikte benim yirmili yaşlarımda da vardı bunlardan. Bazıları zenginlik ve itibar birarada olsun ister, bazılarına sadece para yeter. Böyleleri için nikah masasına oturtulacak erkeğin öncelikle ve mutlak surette arabası olmalı evden alıp eve bırakabilmelidir, cüzdanında nakiti olmalı herşeyi ödemelidir, ya babadan yadigar bir işi olmalı (en kırosundan bir benzin istasyonu veya en afillisinden bir aile şirketi olabilir farketmez, sonuçta hazır koltuk olsun yeter), babadan yadigar bir işi yok ise paranın gözüne vurması olasılığı yüksek bir bölümde okumalıdır (öyle hint dili edebiyatında okuyanlarla işleri olmaz), tipi düzgün olursa ne ala, olmasa da farketmez para var güzellik var iyi giydirilir olur biter, çapkınlık mı "aman erkeğin elinin kiri, para var mı huzur var" der, üniversiteyi mutlaka bitirir ama evlendikten sonra isterse çalışır istemezse çalışmaz veya varlıklı kocası ona nasıl olsa en güzel oyalayanından bir butik açar falan filan. Ve bunlar evlenir evlenmez de senesi bile gelmeden hatta ilk sevişmede çocuk yaparlar, çocuk bağlayıcı unsur olur, eş olan erkek babalığa terfi edince çapkınlık yapsa da karısını terkedemez çünkü aynı zamanda çocuğunun annesini terketmiş olur.

Böyle tipler o kadar çok ki, uç örnekleri ünlülerden geliyor, zengin adamla evlenip götü kurtardıktan sonra pilates uzmanı olan manken bozmasından tut da, artık zevk için şarkı söyleyen ve orda burda annelik gösterisi yapan tipler var.

Bir de siz karşılaştınız mı bilmem ama, bir de bunların günlük hayatta karşılaşılan versiyonları var. Facebook dan arkadaşız biz diye birbirimizi eklediğimiz ama en son ortaokulda gördüğüm ve facebook dan öte hiçbir diyaloğumuz olmayan bazı okul arkadaşlarım böyle avlanmışlar (ilkokuldan beri çıtı pıtı güzel mi güzel kızcağız yağlı göbeğinden ayaklarını göremeyen çirkin mi çirkin, kendinden en az 10 yaş büyük görünen ama "varlıklı" bir adamla evlenmiş), bir tanesiyle çok yakın çalıştım bir süre akıllara zarardı (zengin aile beyinsiz oğullarını "aman bir üniversite okusun bari" diye özelde okutmuş, sonra da Ankara'nın varlıklı bir semtinde varlıklı bir kurutemizlemeci açmışlardı, oğlan akıllara zarardı, onunla evlenemeyince bıraktı, patronumuzla çıktı, onunla evlenemeyince işten ayrıldı, sonradan duydum ki varlıklı başka bir adamla evlenmiş, kendinden büyükmüş falan filan).

Şimdi, ben var ya ben, işte bu kızları ancak 35 yaşımda anlayabildim, çünkü aşk peşinde koşan süzme bir salaktım. Kocamın doktor olması ise sadece bir tesadüf, zaten tesadüf olmasaydı gider bir gözcü ya da kadın doğumcuyla evlenirdim.

Şimdi, ben nereden nereye geldim. 2 aydır evde çalışıyorum, evde çalışıyorum derken ev hanımlığı ile uğraşıyordum. Yıllardır çalışmaktan yapamadığım birçok şeyi yapıyordum, sabahları yürüyüş yapıp, evimi temizleyip, yemeğimi yapıp, stressiz bir şekilde kızımla ilgileniyordum. Çalışmaya alışmış bünye arada bir sıkılıyordu tamam ama memnundu hayatından. Ama para lazım para...bir de emekliliğim için ödenmesi gerek ssk primlerim var. Çalışmaya başlayınca yine hiçbir şeye yetişemeyeceğim, yine sık sık asabileşecek, hobilerimle uğraşamadığım için hayata küfredeceğim. Çünkü, her gün biz işteyken evimizi silip süpürüp yemek yapıp bize vakit kazandıracak bir yardımcı tutmak, en özelinden en güzelinden her türlü veli kaprisi çeken öğleden sonra dörtte dersleri biten kreşe kayıt yaptırıp, anne işten altıda çıktığı için ayrıca eğitimli bir yatılı bakıcı abla tutmak gibi lükslerimiz yok bizim, biz bu şartlar olmadan çalışmak zorundayız, zevk için de değil para için.

Oysa yukarıda bahsi geçen avcı tipler, isterse çalışıyor istemezse çalışmıyor, hatta isterse özel bir hobisini iş olarak yapıyor az biraz para da kazanıyor böylelikle sıkılmıyor, bakıcının yatılısı önünde yatısızı arkasında, her iş yardımcıda, bir el yağda bir el balda....ohhhh...öyle olsa beş çocuk bile doğurursun, tek yaptığın karnında taşımak olacaksa...

Off sıkıldım, iflah olmayacağını bildiğim iş hayatıma geri dönüyorum, aslında artık farklı bir sektörde farklı bir pozisyonda çalışıp yeni birşeyler öğreneceğim bu da kendi kendime verdiğim gaz.

Çok parası olan erkek tehlikeli olur,aman çok para kazanmasın ben de çalışırım, bu da kendime verdiğim diğer bir gaz....

22 Nisan 2011 Cuma

Yalnızlık...

Kızım ateşlendi yine, sabah ateşi düşünce 23.Nisan kutlamaları için kreşe götürdüm, bir saatim var evde tek başıma oturmak için. Hava gri, yağmurlu ama soğuk değil, bir hırkayla balkonda oturabilecek kadar. Dün balerina cif e bağlayıp tüm evi silip süpürmüştüm, gidecek bir işim de yok...balkonda oturup blog yazmak için güzel bir bir saat. Kahve yaptım kendime, filtre bittiğinden filtre kahve değil, hazır kahve bittiğinden hazır kahve değil, annemin tarzı üçü birarada yaptım, çok şekerli ama olsun. Ayıptır söylemesi sigara da yaktım. Çok uzun zaman oldu böylesine kafam boş ve huzurlu vakitlerim olmayalı, tadını çıkarıyorum. Herşeyi kafaya takan ve sürekli şikayet etmekten haz duyan koç burcu kadınımı da sokağa saldım gitsin azcık gezsin beni rahat bıraksın diye.

Şimdi burada yalnız yalnız otururken, bir tane bile arkadaşım olmayan bu nispeten küçük şehirde yaşarken, bir işim bile olmamasına rağmen mutsuz değilim. Yorulmuşum ben, çalışmaktan, iflah olmayacak iş hayatımda kariyer peşinde koşmaktan ama hiçbir şeye ulaşamamaktan, saçma sapan insanlarla uğraşmaktan, her gün işe "pis bok, yine mi buraya geldik" yüz ifadesiyle gelen insanlara "günaydın" demek zorunda olmaktan, dert dinlemekten ve anlatmaktan, "ahanda boru gibi harcamışsınız" diye bas bas bağıran kredi kartı ekstrelerimizden, büyük şehir ışıklarından, aceleden, yetişememekten, bin parçaya bölünmekten ve sürekli düşünmekten, şikayet etmekten, mutsuzluktan, mutsuz arkadaşlarıma mutluluk dersleri vermekten yorulmuşum.

Bu kadar yorgun ve bezmiş hayatımın değişmesini nasıl içten gelerek istediysem, taşındım. Şimdi bu yeni hayatımda; iş başvuruları yapıyor ama çalışmak istemiyorum, yeni insanlarla tanışıyor ama dertlerini dinlemek istemiyorum, fotoğraf derneğine üye olmak istiyor ama kimseyle bir proje yapmak istemiyorum, spor yapmak istiyorum ama spor salonuna gidip birileriyle muhabbet etmek istemiyorum, onun yerine sahilde yürüyüş yapıyorum kendi başıma, sadece müzik çalan radyoları dinliyorum, dj lere bile tahammülüm yok. Az yalnız kalasım ve bundan sıkılana kadar insanlardan uzak olasım var...

19 Nisan 2011 Salı

"Bir Doktorla Evli Olmak" yazı dizisi no.3....

Ben konudan ruhen daha fazla uzaklaşmadan hemen "uzmanlık eğitimi"ne geçeyim...büyük konuşmamakta fayda var tabii ama uzmanlık dönemini "bir kocayla geçirilebilecek en kabus zamanlar" diye nitelesem sanırım çok da abartmış olmam. Bu dönem öyle bir dönem ki aşık olduğum sevgilimi elimden aldığı yetmezmiş gibi, beni de bir psikopata döndürüp "kocamın ayaklarına sıkma arzusu"nu da beraberinde getirdi...

Bir üniversite hastanesinde cerrahlık uzmanlığına başlamak demek asgari ücretten hallice bir maaş karşılığı insan haklarına aykırı sürelerde ve koşullarda çalışmakla aynı...üç günde bir nöbet, nöbet ertesi gecenin bir körüne kadar çalışmak, uyumamak, sürekli ayakta durmak, aklımın hala almadığı garip bir ast üst-usta çırak ilişkisi... hal böyle olunca, bu hal  doktor olanı doktorluğundan bezdirdiği kadar karısını da kocasından bezdirir.

Uzmanlık eğitiminin ilk başladığı zamanlar o kadar canlı ki belleğimde, ayakta durmaktan su toplayan ayaklara masaj yaptığım geceler, ergenliği çoktaaan geçmiş insanlara hocaların yaptığı muamele sonrası kocanın bozulan moraline yaptığım kendimce psikoterapiler, salonda oturduğu yerde uyuyan kocayı güç bela yatağına yatırmalar...bir süre sonra sıkılıyor insan ama...bazen an geliyor patronundan azarı yemiş veya acaip bir haksızlığa uğramışsın moralin bozuk bir şekilde eve geliyorsun, tam anlatıp rahatlayacaksın, dinleyip rahatlatacak insanın hastası ölmüş, morali bombok... e çıkıp "bana ne yaa, bana mı öldü hastan, oturda bana moral ver"" deyip sitem edemiyorsun, bir insan ölmüş, birşey diyemiyorsun. Ama zaman geçtikçe cerrahlık eğitimi müstakbel cerrahın karısını öyle bir dellendirdiği, çirkefleştirdiği anlar oldu ki, sonra çok utansa da, "gebersin hastan bıktım beee", ya da "şu hasta ölse de kurtulsak" diye bağırdığı da oldu. Anlaşılacağı üzere ailecek insanlıktan çıkartan bir meslek bu.

Konu oraya gelmişken bir doktor karısı zaten öyle her naneye sitem edip kocasına naz yapamaz. "Kocacım çok çalışıyorsun az bana vakit ayır" diyemez, çünkü yeri gelir çocuğuna bile vakit ayıramaz doktor kişi. Bir doktor karısı evde her işini kendi görmek, her yere kendisi gitmek zorundadır. Arabayı sanayiye götürür, musluk tamir ettirir, faturaları takip eder, gerekirse hepsini yapar, bir kere de sitem edemez. Kocalarına şunu yapmadın bunu yapmadın diye söylenen, hadi bakalım şunu şunu yap bunu bunu yap diye organize eden kadınlardan olamayız maalesef. İşin yoğunluğu ve stresi bir yana, doktor kişi ameliyata girince bir de ulaşılamaz, bir yardıma ihtiyaç var ise, dışardaki doktor arkadaşlardan yardım istenir. Örnek vermek gerekirse, kızımızı başka bir doktor arkadaşla muayene ettirmişliğim var....

Bu eğitimin bir başka boyutu ise cerrahların kendini tanrı sanmasına varacak kadar ego geliştirmesidir ki, hepsinden öte bu hiç çekilmez. Hastenede kendini "tanrı" sanan kocanın, bu yanılsamadan evde de kurtulamayıp eşini ve çocuğunu da kulları olarak görmesi olasıdır. Bir de bunlardan bir kaç tane biraraya gelip de muhabbete başlarlarsa, ortam tanrıların biraraya gelip tüm kainatı idare etmelerine döner ki, zaten bir sürü latince mesleki jargondan anlamamak etrafıma inek gibi bakarak sıkılmama neden olmuyormuş gibi, bu çoklu ego gösterisinden de bunalırım. Ve anlarım ki, benim naif, mülayim ve alçakgönüllü kocam gitmiş yerini Zeus'a bırakmıştır. Ben artık Zeus la evliymişim, kabus gibi.

Cerrahla evli olunca bir kadın, farklı topluluklarda farklı farklı muhabbetlere ortak oluyor. Aile içinde "kocan cerrah oldu ne güzel" denirken ve senin ne iş yaptığını bilmeyen kişilerce övüm övüm övünmen beklenirken, iş arkadaşlarınız "ohh kızım kocan cerrah olacak paraya para demezsin sen, ne kasıyorsun" derler, patronunuz "aman bunun kocası da doktor çok para vermeme gerek yok" diye düşünür, kadınlara düşman bazı kadınlar bir doktorla evli olmanızı kıskançlık nedeni haline getirirler. Evet, bazı kadınlar için doktorla evli olmak bir tür sınıf atlama demek, belli bir saygınlığa ancak kocanın mesleğiyle ulaştığını da sanabilir, doğrudur. Ama benim için değildi. Her zaman alakasız ve sıkıcı buldum bu muhabbetleri, iş görüşmelerinde veya ilk işe başladığım zamanlarda söylemekten sakındığım, söyledikten sonra da hemen konuyu değiştirdiğim zamanlar oldu. Hala da oluyor. Neyse...

Bir uzmanlık eğitimi sonunda anlaşılır ki, evlenen hatun kişi doktor değil ise ve maalesef kaderin can sıkıcı bir oyunu sonucu bir doktor ile evlenmişse, çok ama çok fedakarlık yapması gerekir.

Altı senenin beşi böyle geçerken, son bir senesi daha da bir kabus geçti. Onca nöbetin, yoğunluğun, yorgunluğun yanında tez hazırlamaya, uzmanlık sınavı için ders çalışmaya çalışan, mecburi hizmetin nereye çıkacağı sürekli kafasını kurcalayan kocanın psikolojik olarak zıvanadan çıkması çok zor bir sene geçirmeme neden oldu.

Sonuçta altı senenin sonunda ne oldu peki, sınav sonunda bana bir teşekkür belgesi bile vermediler :) Özge'nin deyimiyle, uzmanlık diplomasını üstüme yaptıracağım ben de....

31 Mart 2011 Perşembe

İzmir plaka...

35 rakamını sadece ve sadece İzmir'in plakası olduğu için sevebilirim...belki bir de orta karar içki ölçüsü olduğu için...35 lik rakı, 35 lik kırmızı şarap gibi..

Her yaş güzeldir geyiğine hiç girmeyeceğim, çünkü 20 ler 30 lardan güzeldir, 30 da 35 den iyidir ve bunun aksini iddia edebilecek kimse yoktur zannımca.

Haksızlık...

Yaşadığım şartlarda ve ruhsal anlamda bir kadın olarak kendimi ancak 35 e doğru anlayabildim ben, ne yapmak istediğimi, ne olmamak istediğimi, nerede solumanın bana iyi geldiğini, neleri göze alabileceğimi; o zaman haksızlık değil mi, kadınların 35 den sonra doğurganlığının riske girmesi, yeni bir iş bulmasının zorluğu, bekarsa artık evlenmenin zor olması, boşanmanın daha zor olması, sağlığına dikkat etmek zorunda olması...daha hayatı yeni yeni istediği gibi yaşayacakken, doğru dürüst karar vermeyi bile henüz yeni öğrenmişken, birden 35 oluvermek haksızlık oldu bana şimdi gibi geliyor, üniversite sınavına bu yaşta girmeli, evlenmeye bu yaşta karar vermeliydim ben, 20 lerde bana sunulmuş tüm olanakları bu yaşta vermiş olsalardı keşke, düşüncesiz, akılsız, bağımsızlığına düşkün, idealist 20 ler tam bir öğrenme çağı aslında, 20 lerde öğrenip 30 larda gerçekleştirebilme imkanı olmalı insanın, buna vakit tanınmalı, hatta belki de tersten yaşanmalı ama yok ...bir de içinde olgunlaşmaktan nasibini alamamış lolita bir ruh taşırken nüfus cüzdanının bağıra çağıra 35 demesi ne kadar da asap bozucu.

Tipim nispeten genç gösterdiğinden insanlarla lolita ruhumun sesiyle muhabbet ettiğimde sandıkları yaş ile sordukları zaman söylediğim yaş biribirinden o kadar farklı ki ben insanların "oha" diyen yüzlerini görmekten sıkılıyorum artık. Daha ben yeni yeni hayatın keyiflerini çıkarmayı düşünürken "35 oldun artık ikinciyi de yapman lazım" diyen insanlardan da sıkıldım artık, hatta içimdeki lolitaya da bunu hatırlatan 35 lik egomdan da sıkıldım. Biyolojik saat ruh saati ile gerekli çalışma uyumunu yakalayamadığından ruhun ruh sağlığı bozulmaktadır, biyolojik saati kendisine bir çeki düzen vermeye davet ediyorum. Bundan sonra estetiğe de açığım zaten, kırışıklarım falan da var, bir de tantuni yemekten aldığım kilolar da cabası. Kendime iyi bakmam lazım.

Yaşlanmayı sevmiyorum, evet. Herkes yaşlanıyor çünkü. Yaşlanmak sevdiğim insanların sonlarını da yaklaştırıyor, büyümekle birlikte böyle sapık düşüncelere de kapılıyorum. 20 lerin başında babam iki tane beyin ameliyatı geçirdiğinde, ölür mü diye düşünmemiştim bile, öyle ameliyat olduğu için üzülmüştüm sadece. Şimdiyse iki tane üstüste cevapsız görsem telefonumda "birşey mi oldu acaba" diye endişelenmeden edemiyorum.Yaşlanmak bana vaktin daraldığını hatırlatıyor hep, özellikle de otuzdan sonra. Şimdi annemle ancak 30 dan sonra dalaşmadan hırlaşmadan muhabbet edebiliyorken zamanın kıskacını tepemde hissetmek de rahatsız ediyor beni.

Yok, yok... ben bu 35 i sevmedim...ve cidden bugun acaip de hüzünlendim...

Ama yine de pozitif enerjiyi evrene salmak lazım değil mi?

29 Mart 2011 Salı

Çiçeklerim...

Yıllar yılı başka kadınlarda görüp özendiğim ama bir türlü olabileceğime inanmadığım iki tip kadın özelliği var, en birincisi "göz kararı" ve "aldığı kadar" tabirleri ile yemek, kek, pastaları gayet lezzetli yapabilen, buzdolabında ne varsa onu yemeğe dönüştürebilen kadınlar, ikincisi ise dokunduğu yeri yeşertip, evinde balkonunda çiçeklerin açtığı, bir çiçeğin dalını koparıp onu başka bir saksıda canlandırabilen kadınlar. Ben bunların hiçbirisi değilim... bırak göz kararını, çay bardağıyla tarif edilen yemekleri su bardağıyla yapmışlığım, pişirene kadar da farketmemişliğim vardır, tarifsiz yapmayı geçtim tarife bakarak yaptığım herşey ilkinde asla güzel olmaz, hatta ancak ve ancak üçüncüde olması gerektiği gibi olur, "gr" olarak yazılmış tarifleri okumam bile idrak edemediğimden, şu ana kadar bakabildiğim tek çiçek ise kaktüs oldu.

Bunun nedenini 17 yaşında ailemden ayrılıp tek başıma yaşamaya başlamam olarak görüyorum ben. Kaaaç sene yurtta kaldım, ne yemek yaptım ne ev temizledim. Sonra kaaaç sene bekar yaşadım kendi başıma, çorbayı hazır yer, akşam yemeğinde de ya makarna ya yumurta, yazın ise karpuz peynir yerdim, evde arkadaş buluşmalarımız ise bira patates veya şarap peynir olurdu, öyle yemeğe falan almazdık birbirimizi . Haa yok mu bekar yaşayıp da sofra donatan var tabii, ama ben onlardan da değildim. Çiçek bakamamış olmamda da etkisi var tabii bu yaşam şeklinin, bir de galiba iklimin. Renkli çiçek açan bitkiler güneş görmeyi seviyor ya, Ankara'da bunlara bakmak neredeyse imkansızdı benim için, ya oturduğum evler güneş görmez ya da azıcık hava alsın diye balkona çıkardığım çiçeği balkonda unutur, geceyle gündüz arasında 15 derece fark olan o şehirde çiçekleri bir bir öldürürdüm. Çalıştığım ofislere de aldım çiçekler ama onlar da soğuktan öldüler. Sonra vazgeçtim, ay bir de üzülüyordum çiçekler öldükçe.

Şimdi sürekli güneş olan bir şehre taşınınca annem günlerce "ay burda ne güzel çiçek yetiştirilir" diye gezdi, ben de "yok ben bakamam çiçek miçek, almayalım" diye gezdim. Am buralarda adım başı çiçek serası, adım başı fidanlık var; herkesin balkonunu, bahçesini yemyeşil görünce ve annemin "yeşerten kadın" moduna da bir son vermek için tuttuk en yakın fidanlığın yolunu. Evin içine güneş alan yerlere konmak üzere dört saksı büyük yapraklı çiçek, balkona güzel koku yaysın diye bir saksı melisa, camın önüne de renk renk sardunyalar aldık. Pek güzel oldular, sardunyalar güneşi gördükçe seviniyor, açıyor da açıyor. Fidanlıkta tanıştığımız bir bayan "yazın burası çok nemli oluyor sardunyalar pişiyor" dedi ama... Bakalım ben bu çiçeklere ne kadar bakabileceğim.....Eğer bakabilirsem bir de ufak limon ağacı alacağım balkona, belli mi olur belki sebze meyve de yetiştiririm, kendimden öyle bir perfomans beklentim yok ama, iklim müsait diyelim...

3 Mart 2011 Perşembe

Ankara'dan giderken...

Taşınma telaşı...her yer her yerde...telefon trafiği...nakliyeci bir yandan ev sahibi bir yandan...düşünmeye pek vakit yok....kolilerin arasından azıcık bir vakit buldum şimdi...

Koskocaman bir köy olmaya devam eden Ankara benim ilk geldiğim zamandan öyle farklı ki, 17 yaşımdaydım ilk buraya geldiğimde, üniversite öğrencisi bir lolitaydım hepi topu, Ankara o zaman öğrenci şehriydi, kız başımıza gecenin bir yarısı bar bar gezebildiğimiz bir şehirdi, giderek büyüdü, büyüdükçe göz çevremde belirmeye başlayan kırışıklarımın verdiği rahatsızlık kadar rahatsız etmeye başladı beni Ankara...mal insan sayısının hızla arttığı, bina üstüne bina dikilen, o avm den bu avm ye gezmek zorunda kaldığım, şöyle para harcamak zorunda kalmadan keyfini çıkaracağım bir alanı olmayan, son birksç senesinde özellikle çok yorulduğum bu şehirden giderken nedense hiç üzülmüyorum...halbuki birçok arkadaşım var burada, sürüyle anım var...arkadaşlarım yeni şehrimize yeni evimize gelirler ziyarete, anılar beklesin burada, bir ziyarete geldiğimde şöyle popo donduran bir karlı Ankara gecesinde belki, kendilerini hatırlatırlar.

İşimi gücümü, neredeyse yerleşik hale geldiğim bu şehri ve hatta tüm hayatımı burada sonlandırıp, bir deniz şehrine yeniden başlamaya gidiyorum. Yıllar yılı deniz kenarında yaşama hayali kurdum ben. Sulak bir yerde büyümemiş olmama rağmen deniz sevdası içimde büyüdü de büyüdü. Böyle bir şansı yakalamışken kullanmamak ayıp olurdu artık...Bir işim, bir tane bile arkadaşım olmayan bu deniz şehrine giderken endişelerim yok değil, ama moda olduğu üzere tüm pozitif enerjimi saldım evrene...

20 Şubat 2011 Pazar

Benim iflah olmaz iş hayatım...yazı dizisi olabilir no.1...

Öğrencilikte umduğunu çalışma hayatında bulan var mıdır acaba? Tozpembe bir iş hayatına sahip olan ya da? Çok ama çok para kazanan? Kariyer basamaklarını birer ikişer tereyağından kıl çeken gibi çıkan var mıdır, hem de dürüst bir şekilde, yalakalık yapmadan kimsenin ayağını kaydırmadan? Benim çevremde yok… Bunun sebepleri üzerine dönem ödevi yazma niyetinde değilim, korkma…sadece biraz doldum, paylaşasım var.

1998 yılından bu yana çalışıyorum, özel sektörde. Özel kısmı hiç değişmedi de sektör kısmı arada bir değişti, zaten özeli değişmeyince sektörü de fark etmiyormuş, onu da anlamış bulunuyorum. Öyle çok matah bir yerden mezun değilim, üç büyük şehirdeki üniversitelerden filoloji konusunda güzel eğitim veren bir kurumdan mezunum. 20 lerinde akademisyen veya öğretmen olmak istemeyen 30 larında ise buna pişman olan her filoloji mezunu gibi iş hayatım tesadüfler sonucu çok da elimde olmayarak şekillendi, elimde olmasa da yaptığım işi sevdim, hala da seviyorum, benim yerinde duramayan mizacıma bu kadar uygun bir iş daha olabilir miydi bilmem. Ama çalış çalış elime hiçbir şey geçmedi şimdiye kadar. Hepsinde öküz gibi çalıştım, hatta bazılarında sanki babamın şirketiymiş modunda çalıştım, bazılarıyla duygusal bağ bile kurdum ama hepsi hüsranla bitti. Hatta son iş yerimde gördüğüm bir sürü şeyi çalıştığım hiçbir yerde görmemiştim, o derece. Bu son iş yerimle aramızdaki sözde işbirliğini de bu hafta sonlandırmış bulunuyorum. Hayırlısı...

Bugüne kadar 4 farklı işyerinde çalıştım. Bir tanesinde kovulmakla birlikte diğerlerinde hiç beklenmedik anlarda istifa ettim, beklenmedik derken, kendimce beklendik ama çevreyle paylaşılmadık desek daha iyi. Zira iş hayatında birşey paylaşmak o kadar zor ki. Neyse, uzun lafın kısası, son iş yerimden de bir türlü terfi edemediğim, sürekli inek gibi çalıştığım ama hiçbir şekilde terfi edemeyeceğimi bildiğim bir yere dönüştüğü için istifa ettim. Bu kadar götün bir arada çalıştığı bir işyeri zaten daha önce görmemiştim, bu başka bir yazının konusu olsun, son çalıştığım ofise dair gözlemlerim olsun adı da. Bu yazının ilgi alanı başka, bunca yıllık iş hayatımda "istifayı basma" durumlarında insanların takındığı tavırlar ve ruh halleri üzerine olsun.

Beklenmedik bir anda istifayı basan insana karşı insanlar türlü türlü davranırlar.

1- Hata yaptığını söyleyenler: Bunlar genellikle şirketlerin patron yalakası olanlarıdır. Herşeyi patrona taşıdıklarından, başkalarını da kendileri gibi sanırlar. Satıcı, yüzsüz ve göttürler, bir de bütün bunların üstüne böyle olmak onlara batmaz kendilerine aşırı derecede güvenirler. Oldukları yere de götlük yaparak geldikleri aşikardır. Hatta son işyerimdeki götten bacak müdür bozuntusu "terfi edemediğim için istifa ettiğimi" duyunca utanmadan yüzüme "sen kendini yeterli görebilirsin ama bana sorarsan değilsin, hata yapıyorsun, sabretmelisin" diyerek dayağı haketmiş ama allaha havale edilmiştir. Bir kere işimi çok iyi yaparım, şuana kadar yaptığım iş ile hiçbir işyerimi maddi manevi zarara uğratmadım. Az paraya çok iş yapmışımdır hep. Ama, yalaka değilim, dedikoducu ve riyakar değilim ve maalesef bunların çok prim yaptığı işyerlerinde çalıştım hep.

2- Özenenler ama çaktırmayanlar: Bunlar yaptığınıza özenirler, yıllardır kendileri de haksızlığa uğramıştır ama bir türlü ayrılma cesaretini gösterememişlerdir. İstifanız karşısında hafif kıskançlıkla beraber küçümseyici bakışlar atarlar, onlar da "hata yaptığınızı" söylerler, "iş bulup gitseydin" derler, sanki kendileri için talep ediyormuşcasına. Bu kıskanç tayfadan da tırsarım ben, kıskançlıklarıyla ateşlenmiş hırsları gözlerini kör eder bunların.

3- "Darısı başımıza" diyenler: Bunlar da yaptığınıza özenirler, ama daha yıllarca çalışacaklardır. Cesaret yoksunu memur insanlardır bunlar, yıllardır "biz neler gördük" modunda çalışırlar, hep şikayet ederler ama hep düzene uyarlar asla değiştirmeye çalışmazlar. Millet istifa etsin gitsin benim değerimi anlasınlar modunda davranır ve çalışırlar ama istifa edene yalan söylerler.

4- Alenen gıcık olanlar: Kendileri yapamadıkları ve/ya yapmadıkları herşeye bok atma eğilimi gösteren tiplerdir bunlar. İstifanız karşısındaki tutumları terfi etmiş olsaydınız da aynı olacak tipler bunlar, tehlikeli takımdan. Sanki süper biryerde çalışıyormuş havası takınıp, "artık bizden değilsin" söylemlerini üstü kapalı yaparlar. Hemen "yabancılarlar" seni, hatta içten içe gittiğine sevinirler.

5- Sürekli soru soranlar: Bunlar sürekli merak eder, ne yapacağını, ne edeceğini, planlarını. Abuk subuk sorular sorarlar sürekli. Tehlikesiz gruptandırlar.

6- Yüzünüze gülüp arkanızdan konuşanlar: Bunlar şirketin dedikodu tayfasıdır zaten. Her zaman durumda satıcıdırlar, herkesin ama herkesin yüzüne gülüp arkasından konuşurlar, çok fazla da iş yapmazlar ama çok güzel yapar görünürler. Bir de böyle çok güzel süt dökmüş kedi rolü yaparlar. İstifanız karşısında güzel dileklerini sıralayıp başka insanlarla neden istifa ettiğiniz konusunda en adi dedikoduyu bile yaparlar. Tam şerefsizdir bunlar yani, uzak durmak gerekir.

Veee, son olarak, çok üzücüdür ama, gidişiniz iyi mi oldu kötü mü oldu sorgulamadan sadece sizin için iyi dilek dileyen saf ve temiz yürekli insan sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdır. Neticede bu iş hayatında herkes poposunu en adi saldırıya karşı bile kollamak durumundadır, kendini pazarlamak hatta satmak durumundadır. Bunları mı hayal etmiştim ben yahu, hiç de değil.....

29 Ocak 2011 Cumartesi

Son günlerde...

Bu filmin nesini beğendiler, benim için anlamak mümkün olmadı. Konu desem sapır saçma, kurgu desem karmakarışık, sadece 45 dakikasına tahammül edebildiğim, 3-5 tipin ortalıkta sürekli karizma yaparak bilmiş bilmiş dolanmasına uyuz olduğum bir film oldu ancak. Tamam konu çok değişik, afilli falan da bu kadar karizma fazla olmuş be, bu kadar akıllı bıdık bir filmde çok olmuş.

Bunu da gecenin bir yarısı, "aman çok övgü aldı bu film, çok duydum" diyerekten oturdum seyrettim. Bütün film boyunca içim bayıldı yemin ederim. Psikopata bağlamış bir balerinin ruh hastası sahneleri beni çok bunallttı, belki de filmin misyonu bunaltmaktı o yüzden başarılıydı bilemiyorum ama "vaay bee" de demedim. Çocuğunu sabote eden anne tiplemesi süperdi onu çok beğendim, kendi yapamadığı şeyler için kızını destekler görünürken aslında nasıl da kıskançlık içinde olduğunun filmin sonunda ortaya çıkması çok iyiydi. Sanatçı olmanın, odaklanmanın ve rolle bütünleşmenin işlenişi çarpıcıydı, yazarların yarattığı, tiyatrocuların ve balerinlerin oynadığı, müzisyenlerin çaldığı karakterle olan iletişiminde her zaman hastalıklı bir durumun olduğuna inanırım zaten. Natalie Portman desen, büyümüş, taş gibi olmuş, ben üniversitedeyken bebeydi hatun, demekki yaşlanıyorum, çok asap bozucu. Siyah kuğu sahnesine kadar aynı ezik yüz ifadesiyle oynaması da bunalttı beni. Böyle, kaşlarını küçük emrak misali ortadan havaya kaldırması, titrek dudakları beni çok baydı. Tamam film boyunca ihtiras ve cinsellikten uzak saf bir tipi canlandırması gerekiyor da, sürekli aynı ezik yüz ifadesiyle olmamalıydı. Sene başında kızımı jimnastiğe falan başlatmak istiyordum, esnek olsun, bir spor dalıyla küçük yaşta ilgilensin diye düşünürken, 3 yaşında jimnastik değil de ancak baleye aldıklarını duyunca, çok sıcak bakmasam da, bir süre düşünmüştüm, hatta bir kursla konuşmuştum bile. Bu filmden sonra bale male yok kızıma da., öyle psikopat olacağına, löp löp etli olsun.

Ne Anlatayım Ben Sana ile çok sevmiştim Ece Temelkuran'ı. Belki daha eski kitaplarıyla bu sevgiyi pekiştirmeli, yenileri daha sonra okumalıydım bilemiyorum. Ama ne Ağrı'nın Derinliği'ni ne de Muz Sesleri'ni sevdim. Hatta itiraf edeyim her ikisini de yarım bıraktım. Ağrı'nın Derinliği'ni yazarın taraf tutmasını sevmediğim için Muz Sesleri'ni de kurgusal olarak bir bütün oluşturamadığını ve fazla uzun, ağdalı ve fazlasıyla gereksiz acıklı cümlelerle yazıldığını düşündüğüm için sevmedim. Ağrı'nın Derinliği'ne sonradan döneceğim, fazla başında bıraktım ama Muz Sesleri'nin "bu romandaki karakterler ne zaman gözümde canlanacak" diye diye okurken, romanın yarısından çoğunu okumuş olduğumu farkedince bıraktım okumayı ve geri dönmeyeceğim. Gözümde canladırmadığım karaktere inanamadım doğal olarak, çok uzak kaldı bana, fazla uzun ve karmaşık cümleler kasmış romanı, sanki aşırı üstüne düşülmüş bu cümlelerin, buram buram "kasış" kokuyor.

S.164 ....Kimse, hep birbirleriyle arkadaşlık ediyormuş gibi görünen botokslu kadınların sonsuz bir hayret anında takılı kalmış yüzlerinden eski kırışıklıklarının yasını tuttuklarını bilemezdi.....

Bu cümleyi defalarca okudum, etkileyeci bir yüz ifadesini 4 satırlık virgülsüz bir cümle ile bu kadar anlaşılmaz tasviri rahatsız etti beni. Beğenmedim.

13 Ocak 2011 Perşembe

Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası - Hamdi Koç

İlk söylemem gereken şudur; ben bu kitabı okurken çok ama çok eğlendim, boşanmış koca sürüm sürüm sürüm sürünürken, "seni bıraksam mahvolursun" tehdidi ile kendini kandırmaya müsait tüm evli veya uzatmalı sevgili mağduru kadınlar gibi bir keyif aldım bir keyif aldım sormayın. Adından anlaşılacağı üzere, kocama öfkenin de ötesinde gayet de kin duyduğum bir zaman diliminde okumak için saklamıştım bu romanı, isabet olmuş, iyi ki de öyle yapmışım. O nefret dolu günlerde "aman boşansam da gününü görse" diyip diyip kendi kendime gaza geldiğim zamanlarda, ağzımı kulaklarım vardıran bu romanın baş kahramanı da karısı tarafından terkedilince gününü bir güzel görüyor, ama karısı da alıyor payını bu ortak kaderden, sonuçta bu roman safi terkedilmeyi haketmiş erkeğin el kitabı olmadığı gibi,  Hamdi Koç da cosmo kızlarına erkek gözünden köşe yazıları yazan bir yazar hiç değil. Kendisini "Melekler Erkek Olur" la seveli çok zaman oldu.

S. 1 Karımı sokakta bir adamın kolunda gördüğüm zaman ilk hisettiğim şey korku oldu. Ölüm korkusu. Ölüyorum sandım. Çok korktum. Oysa ölmesi gereken karımdı. Ölmesi gereken karımın yanındaki adamdı. Ama ben ölüyordum.

diye başlıyor roman. Çok zengin bir işadamı olan baş kahramanımız doktor karısı tarafından terkedilmiştir. İki çocukları ve oldukça uzun, üniversite yıllarına dayanan bir ilişkileri vardır. Kadın kocasına körkütük aşıktır ama eskiden tanıdığı elektro gitar çalan entel sevgilisinden eser kalmayıp da, paranın bir tarafına koyan kocası karı kızdan elini eteğini çekemeyince terketmiştir. Bütün bu hikaye detaylı olarak anlatılmıyor tabii, kahramanımız karısını genç sevgilisiyle görünce ve ona aşık olduğunu anlayınca yaptığı iç hesaplaşmaları sırasında öğreniyoruz. Kahraman demek istemiyorum kendisine bu noktadan sonra da, bu erkek yarması adam kadına yapmadığını bırakmıyor, peşlerine adam takıyor, sevgilisini öldürtmeye çalışıyor, başına sürekli bir işler getirip karısının çalıştığı hastanede kendine oda tutuyor, çocukları annelerine karşı fitliyor, sosyal olarak sürekli aşağılıyor...nefret ettiriyor kendinden kısacası. Kadınsa gidip kocasının gençliğinin yansıması, kendinden genç, fakir ve entel bir çocuğa aşık oluyor.

Bütün bu olayları öyle güzel anlatmış ki Hamdi Koç, ortaya çok güzel bir karakter incelemesi çıkmış aslında. Birbirlerini takriben 18 yaşından beri tanıyan ve aşkla birleşen iki insanın yıllar içinde süregelen değişimleri, bu değişimlere karşı tepkileri, alışkanlıkları, alışamadıkları, bırakmak isteyip de bırakamadıkları, bağlılıkları, kopuklukları üzerine çok güzel tespitler var bu romanda. Çünkü, tecrübeyle sabittir, 17-18 li yaşlarda tanışanlar birbirlerine hesapsızca aşık olurlar ve en önemlisi ise bu ilişki içinde bir sürü şeyi beraber yaşayıp birbirlerini büyütürler, birbirlerinin tarihlerine tanıklık ederler. Eğer bu ilişki sürerse, bir çok normal ilişki mensubunun çiftin anlayamayacağı bir garip hastalıklı durumun yanında tutkulu dolu bir naif bir hal de alır, tecrübeyle sabittir. Bu romandan anladığım da budur, çok da başarılı anlatılmıştır fikrimce.

Çok güzel erkek halleri var romanda, biz kadınların göremeyeceği erkek özellikleri dile getirilmiş. Dümdüz anlatılmış, "böyle işte kardeşim ötesi yok, yaradılışımız böyle" hissi veren anlatımlar.

Bütün bu aşk-hastalık kıvranmalarının, kadın-erkek çözümlemelerinin dışında bir kaç yan karakter de var başarıyla incelenen, romanı okumaya değer kılan bir başka nokta diyebilirim. Hele bir Hasan karakteri var, süper.

Tavsiye ediyorum şiddetle, okuyun, okutun.

Doğan Kitap, 4. Baskı 2009 (2009), 307 sayfa

12 Ocak 2011 Çarşamba

Rahatsız ruh...

Babama çekmişim ben, hem tipsel hem içsel hem de duygusal hem de davranışsal olarak. Babamda ne kadar olumsuz özellik varsa annemin (ve aslında benim de, ama kız çocuğun  babaya olan varoluşsal düşkünlüğü nedeniyle kendine itiraf edemediği şekliyle) nefret ettiği, 30 umdan sonra bende buldu kendini. Sevgimi gösterme, üzüntülerimi ifade etme özürlü oldum. Mutluyken dağlara taşlara sığmaz, eşle dostla, tüm sehirle paylaşmak arzusuyla yanar, böyle bir bağırası haykırası gelir, herkesi kendim gibi sanıp sevindirmek ister oldum falan da; sevgimi, özlemlerimi, kırılganlıklarımı şöyle dolu dolu göstermek için zil zurna içmem gerekir oldum aynı zamanda da. Çok rahatsız edici.

Ben sevdiklerimi iç organlarının sesini duyarak seviyorum artık bir de. Sarılmıyorum falan. Kocamı, annemi, babamı, kardeşimi falan kucaklarına yatıp gurul gurul mide suları hışırtılarını, garç gurç bağırsak hareketlerini, tik tak kalp seslerini dinleyerek seviyorum. Bir göbekte bir göğüste bir bacakta gezen kulağımı böyleee bastırıyorum, sevdiklerimin iç seslerine bırakıyorum kendimi, "yaşıyorlar ya, yeter" diyorum acıklı acıklı, acıyarak ve acındırarak kendi kendime, kimse de hasta değil haa, herkes turp gibi maşallah; günbegün hem babama benzemeye devam ediyorum hem de ölümden tırsmaya başlıyorum, off yaşlanıyorum. Çok rahatsız edici.

Bana kem gözle ve kıskançlıkla bakan insan kılığındaki mendeburların negatif enerjisinden çok etkileniyorum. Bu nedenle insanlarla ilgilenmiyorum, kendi kabuğuma çekiliyorum, kendim olamıyorum. Masama koyduğum bir saksı yeşillik, koca dikenli koca bir kaktüs ve giysimin içine iğnelediğim nazar boncuğuyla bu negatif enerjiyi çekip depolamak ve hayalet avcılarına teslim etmeye çalşıyorum. Bütün olumsuzluklara ve mal insanlara karşı tüm pozitifliğimi kullanıp güleryüzümü eksik etmemeye çalışıyorum. Çok rahatsız edici.

Lanet olası ülkenin lanet olası sistemi, beyimi alıp kimbilir hangi dağdaki hastaneye gönderecek ve bana "çalışma sen de canım, kır kıçını evinin kadını ol" mesajını böğüre böğüre suratıma kusacak. Ben de öyle alık alık bakacağım "ama ben de ssklıyım yeaaa, hem de kıdemliyim, gayet de dürüst yatırıldı skk primim" diye düşüneceğim, ama bu ülke dolandırı dolu olduğundan kimse inanmayacak çünkü ben 18 yaşımda üst kat komşumuzla olan yakın ilişkilerimize istinaden onun bilmem ne dükkanında veya ofisinde beleşten skklanmış olabilirim. Aile birliğini koruma ve gözetme sadece devlet memuruna uygulanmakta, halbuki ben onlardan daha çok çalışmaktayım ve sanıldığının aksine daha az para kazanmaktayım. Çok rahatsız edici.

Yazı nasıl başlamış nasıl bitmiş, alakasız. Düşünmeden yazmış, yazdığımı okumamışım. Çok rahatsız edici.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...